KKTC 2. Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat ile Söyleşi‏

0
193

Uluhan Ceran: Sayın Başkanım, ‘Toplumsal varoluş’ adı altında düzenlenen mitinglerle başlamak istiyorum. Bildiğiniz üzere Türkiye karşıtı pankart ve protestolar bu mitinglere damgasını vurmuştu. Sizce oradaki insanların vermeye çalıştığı mesaj neydi? Tüm bunları nasıl yorumluyorsunuz?

Mehmet Ali Talat: Aslında ilginç bir süreç yaşadık ve bu süreç bir yere geldi, şu anda bir doyuma ulaştı. Bu yaşadığımız süreç aslında Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında yapılmış olan bir ekonomik protokolün hayata geçirilişi sırasında siyasi girişimlerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yani şöyle oldu, her zaman olduğu gibi, en başta tabii ki bürokratlar ve sonradan siyasiler, bir protokolü tartıştılar. Maliye, Devlet Planlama Örgütü gibi kuruluşlar, Başbakanlık, ekonomi Bakanlığı ve Türkiye. Teknik çalışmaları yaptılar ve KKTC’nin ekonomik sıkıntılarını ve en önemlisi bütçe sorunlarını değerlendirdiler. Bütçeyi denkleştirebilmek için bazı önlemler alınmasını konuştular, tartıştılar, bir sonuca vardılar. Sonucu siyasiler tescil etti, imzaladılar. O dönemde Başbakan Sayın Eroğlu bu imzayı attı. Protokol imzalanınca geçmiş yıllardan farklı olarak protokolün uygulanması da istendi Türkiye tarafından. Sayın Başbakan sonradan ifade etti, ben 18 yıl Başbakanlık yaptım, bu dönem içerisinde bir sürü protokol imzaladım, hiçbirini de uygulamadım. Dolayısıyla benim imzaladığım bu protokolü yeni hükümet niye uyguluyor diye birde hükümete yüklendi Sayın Eroğlu ama imzası altındaydı. Tabii hükümette bunu eski hükümetten miras buldu ve iş uygulamaya gelince tabii acı reçeteler içeriyordu bu protokol. Bu hükümetin karakterine de uygun olarak ve Sayın Eroğlu’nun ifade ettiği görüşlerine de uygun olarak, bazen fısıltı gazetesiyle bazen doğruda söyleyerek sendikalara ne yapalım biz yapmak istemiyoruz ama Türkiye istiyor, yapmazsak Türkiye para göndermeyecek, maaşları ödeyemeyeceğiz gibi bir sürü dedikodular ve bilgiler verdiler. Dolayısıyla da bu baskıları yönelten Türkiye’ye doğal olarak sendikalar ve diğer kuruluşlar tepki gösterdi. Eylemler eğer izlemişseniz hükümete yönelmesi gerekirken, çünkü bu uygulamayı hükümet yapıyor, protokolün uygulanmasını isteyen Türkiye’ye yöneldi. Bu Ulusal Birlik Partisi’nin karakterine uygun bir durumdu. Çünkü biliyorsunuz Anavatan- Yavru Vatan edebiyatı çerçevesinde, Türkiye’den bir dayatma geldiğini söylemek hicap duyulacak bir durum yaratmıyordu UBP için. Onu yaptılar, sonuç olarakta tepkiler Türkiye’ye yöneldi. Türkiye’den aşırı yorumlar gelince, özellikle Sayın Başbakan’ın kullandığı ağır sözler Türkiye’den gelince burdaki tepki daha da arttı. Ne yazıkki Türkiye-KKTC çatışması haline dönüştü bu gelişme. Ben olaya böyle bakıyorum, sorumlu bana göre Sayın Eroğlu ve hükümettir, gayet açık ve net. Emekli derneklerine dahi Sayın Eroğlu ben imzalamak zorundayım, aksi halde Türkiye para göndermeyecek, sizde Anayasa Mahkemesine başvurup iptal ettirin dedi. Bunu dediğini de emekli dernekleri genel kurulunda ifade etti. Dolayısıyla dedikodu falan ama bunun böyle olduğu kendileri tarafından da ifade edildi. Dolayısıyla varoluş mitingleri adı verilen eylemler bu şekle dönüştü. Tabii bunun bazı yararları da oldu. Toplumsal bir uyanış, toplumsal bir yeniden değerlendirme imkanı doğmuş oldu. Böyle bir avantajı, bir faydası da oldu. Ama sonuçta Türkiye-KKTC ilişkilerine de olumsuz etkileri oldu sonuç itibarıyla.  

Sponsorlu

 

Uluhan Ceran: ‘KKTC’nin bağımsızlığının ilan edildiği gün ağladım’ şeklinde bir söyleminiz olmuştu. Bu beyanınız gerek KKTC’de gerekse Türkiye’de bir takım çevrelerce eleştirilmiş, bazı çevrelerce de yanlış anlaşılmıştı. Tam anlamıyla vermek istediğiniz mesaj neydi?

Mehmet Ali Talat: Bakın, geçen gün Sayın Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nun Genel Sekreter’e bir mektup yazdığı haberi çıktı. Genel Sekretere, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 540 ve 550 sayılı yani 1983 ve 1984 yıllarında güvenlik konseyinin aldığı kararların gözden geçirilmesini istedi. Neden dersiniz? Niye gözden geçirilsin isteniyor o kararlar? Çünkü bugün uygulanan ambargonun, izolasyonun sebebi o kararlardır. Peki o kararlar niye çıktı? 1983’te KKTC’nin ilanıyla çıktı. Yani demekki o kararların yıkıcı etkisini sadece ben değil, Derviş Bey’de söylüyor ve Genel Sekreter’e mektup yazarak bunların gözden geçirilmesini istiyor. İşte ben onun için üzülmüştüm. Çünkü ben bunun olacağını biliyordum. Ama o günün şartlarında Denktaş Bey’in yeniden seçilebilmesi için, çünkü artık son dönemiydi ve 3. kez aday olamazdı Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası’na göre. Hem Denktaş Bey’in yeniden seçilebilmesi için, üstelik KTFD Anayasasında çok ufak değişiklikler yapılarak bir kurucu meclis vasıtasıyla yeniden bir anayasa yapılarak, aslında sadece Federe Devletin adı değiştirilmiştir. Hiç bir yenilik getirilmemiştir, hiç bir yararlı adım atılmamıştır. Beni eleştirenler 1983 KKTC ilanını bağımsızlık ilanı olarak algılıyorlar. Yok öyle birşey. Eğer bir bağımsızlık ilanı varsa o Federe Devlet ilanıyla gerçekleşmiştir. Yani 1975-1976, bağımsızlık ilanı odur. KKTC’nin ilanı KTFD’nin adının değiştirilmesidir. Onun yarattığı Güvenlik Konseyi kararlarının yıkıcı etkisini ben değil dediğim gibi Sayın Eroğlu geçen gün Genel Sekreter’e yazdığı mektupla ifade etmiştir. Ben bunların olacağını bildiğim için üzüldüm, üzüntümü ifade etmek için o sözleri kullandım.

 

Uluhan Ceran: KKTC ilan edilmeyip Federe Devlet’le yola devam edilseydi, bugün nasıl bir noktada olurduk? 

Mehmet Ali Talat: Şimdi bir kere statü olarak hiçbir şey değişmiş olmazdı. Bugün de kimse bizi tanımıyor Türkiye dışında, o günde kimse bizi tanımamış olacaktı. Belki de öyle olmayacaktı, belki de biz federasyon niyetini ortaya koyduğumuz için KTFD’yi ilan ederken dünya tarafından ayrılıkçı olarak nitelenmeyecektik. Biz dışlandık, baskı gördük, katledildik, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden ihrac edildik, biz canımızı ve varlığımızı koruyabilmek için bir devlet kurduk, bir kurucu devlet, federe devlet kurduk, çözüm istiyoruz dediğimiz için, spor ambargoları ve diğer kısıtlamalarla karşılaşmayacaktık. Örneğin KTFD kurulmuş olduğu halde, KKTC henüz kurulmadığı için spor karşılaşmalarını, futbol maçlarınıFIFA’dan izin alarak biz yapabiliyorduk. Türkiye takımlarıyla biz maç yapabiliyorduk fakat 1983’ten sonra bunlarda yasaklandı. 1983’ten bugüne hiçbir türk takımıyla KKTC takımları maç yapamadı. Devlet adamları ve ya diplomatlar, en fazla da diplomatlar, bizim bakanlarımızı makamlarında ziyaret edip, konuşabiliyorlardı. 1983’ten sonra o da durdu. Bir tek Amerikalılar ve İngilizler 2004’teki referandumdan sonra makamlara gitmeye başladılar. Birde bana Japon’lar gelmişti, ben Başbakan iken. Bunun dışında hiç kimse makamlarımızı yerinde ziyaret etmiyor 83’ten sonra. 2004’teki sonuç Kıbrıs Türk’ünü 1983’ten 2004’e kadar tecrit edilmiş halden daha iyi bir hale getirdi, doğrudur. Daha ilginç tarafı, o beni eleştirenler 2004’te yine olumsuzdular. O beni eleştirenler 1983’te KKTC’yi ilan etmekle Denktaş’ın yeniden seçilmesini sağladılar ama onun dışında Kıbrıs Türk’üne büyük acı çektirdiler. 2004’te de bu acıların sona ermesi korkusuyla, bu acılar devam etsin diye, yine aleyhe kampanya yaptılar. Bu sonucun, yani bugünkü nispi rahatlamanın bile Kıbrıs Türk’ünün hakkı olduğunu düşünmediler, düşünemediler. O yüzden beni o iddialarla eleştirenler tamamen haksızlık yapıyorlar.

 

Uluhan Ceran: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesiyle, Türkiye’nin Kıbrıs Politikası’nda ciddi bir değişim söz konusu oldu. Siz bu sürecin içindeki en önemli aktörlerden biri olarak, AK Parti’nin politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle geçmişle bir kıyaslama yaparsanız, nasıl bir tablo çizersiniz? 

Mehmet Ali Talat: Şunu söylüyorum, AK Parti’nin iktidarı döneminde doğrudur, Kıbrıs Politikası’nda büyük değişiklik yapıldı ve bu KKTC’de ortaya çıkan değişiklikle birleşerek son derece olumlu ve hem Kıbrıs Türk’ünün hem Türkiye’nin uluslararası imajını değiştiren gelişmelere yol açtı. Hatta bu politikanın değiştirilmesi ve 2004’te KKTC Halkı’nın referandumda Annan Planı’na evet demesi, Türkiye’nin ekonomik gelişmesine de önemli katkılarda bulundu. Yabancı yatırımın Türkiye’ye akmasının nedenlerinden biri oldu. Aynı zamanda Türkiye’nin, Kıbrıs Sorunu Güvenlik Konseyi’nin sürekli gündeminde olduğu halde, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerindeki iyileşmeye paralel olarak Güvenlik Konseyi üyeliği söz konusu oldu. Türkiye 2 yıllığına Güvenlik Konseyi üyeliği yaptı. Bunlar tamamen o değişen politikaların sonucudur. Komşularla sıfır sorun politikası, vesayre, bütün bu politikaların devamıdır ve oldukça olumlu etkiler yapmıştır.  

 

Uluhan Ceran: 2008’de Dimitris Hristofyas’ın Güney’de seçimleri kazanmasıyla çözüm için umutlar artmıştı. Siz ve Hristofyas çözüme en yakın ikili olarak lanse ediliyordunuz. Atmosfer bu kadar olumluyken neden bir çözüme ulaşılamadı? Hristofyas’la müzakere ederken çözmekte en çok zorlandığınız konular hangileriydi?   

Mehmet Ali Talat: Hristofyas son derece çekingen, cesaretsiz davrandı. Yani daha cesur bir lider olsaydı, ciddi bir sonuca ulaşabilirdik. Örneğin Güney’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce partisi AKEL, Annan Planı’nda bazı değişikliklerle, Kıbrıs’lı Türk’lerin aleyhine olmayacak değşikliklerle planın yeni versiyonunun halk oyuna sunulabileceğini söylüyordu. Ne gibi değişiklikler olabileceğini de muhattabı olan partilerle ve özellikle Cumhuriyetçi Türk Partisi’yle ki ben Başbakan iken o partinin lideriydim, Cumhurbaşkanı olunca ben partiden ve parti liderliğinden ayrıldım ama yine CTP ve AKEL yapılacak değişiklikleri görüşüyorlardı. Yani Annan Planı esas alınacak, Kıbrıs’lı Türk’lerin aleyhinde olmayacak bazı değişiklikler yapılarak yeni versiyonuyla referanduma sunulacaktı. Ama Hristofyas seçilince, Rum Tarafı’nın o seçim havası içindeki anlayışına yenik düştü ve o da Annan Planını şeytan ilan etti, şeytanlaştırdı. Biz görüşmeye başladığımızda Annan Planı’nı esas almamızı kabul etmedi. Halbuki esas alsaydık zaten Annan Planı önümüzde hazır bir plan olacaktı, bazı değişiklikler yapıp bu işi bitirecektik. Ama öyle yapmadı, sıfırdan başladı. Hızlı gidelim dedik, onu da istemedi. Türkiye-Yunanistan öncelikle, daha ileri aşamadı yabancılar, BM yardımcı olsun dedik, onu da kabul etmedi. Niye? Çünkü Güney’de ortaklık kurduğu partiler, ki birisi Papadopulos’un partisiydi, buna taraftar değildi ve Hristofyas’ta onlardan sürekli çekinen bir politika izliyordu. Kilise’den çekiniyordu. Benimle anlaşmaya vardığımız konuları ilan etmeyi bile kabul etmedi. Bakın anlaştığımız konuları, anlaşmadıklarımızı değil. Anlaştığımız konuları ilan etmeyi bile kabul etmedi, o kadar korktu. Nasıl çözüm olacaktı? Sebep budur.

 

Uluhan Ceran: Son seçimlerdeki sloganınız ‘Ya dün ya dünya’idi. Geçen bir yılı değerlendirdiğinizde, geçmişe doğru bir gidişat gözlemliyor musunuz? Sayın Eroğlu’nun müzakerelerde izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Mehmet Ali Talat: Tabii sadece müzakereleri düşünmeyin. Müzakereler yanında bir kere Sayın Eroğlu’nun seçilmesiyle zaten çok ciddi bir görüntü erozyonu yaşandı. Bütün dünya Eroğlu’nun Denktaş politikası izlediğini ki bunu Sayın Eroğlu’na sorun, inkar etmez, ve bu politikanın Kıbrıs’ı geriye götüreceğini düşündü bütün dünya. Yani bu ilk imajdır. Bırakın öylemi oldu öyle olmadı mı konusunu, ilk izlenim budur, ilk duygu budur. Tabii orada da durmadı hiçbir şey. Gerçekten adım adım, adım adım geriye dönüş yaşandı ve yaşanıyor. Şu anda görüşmeler tıkandı. Ha şimdi tıkanıklığın nedeni Sayın Eroğlu’dur demek istemiyorum. Eroğlu doğru bir şey yaptı. Seçimlerde benim verdiğim tavizleri geri alacağını söyleye söyleye seçildi ama ertesi gün benim bıraktığım yerden devam edeceğini taahhüt etti. Dünyaya da yazdı, Genel Sekreter’e de yazdı, söyledi de. Öyle de yaptı, ancak benim heyecanım onda olmadığı için, çünkü ben çözüm istiyordum, samimiyetle istiyordum, çözüm için her çabayı ortaya koyuyordum, o bunu yapmayarak, daha isteksiz davranarak, zaten Hristofyas’ın oyalama eğilimi içinde oluşundan da yararlanarak, sürecin oyalanmasına yeşil ışık yakarak, şu anda müzakereleri durma noktasına taşıdı. Doğrudan sorumlu kendisi olmayabilir ama fark etmez. İkinci sorumlu da olsanız, sorumlusunuzdur. Benim dönemimde sürekli öneriler yapılır, sürekli yeni fikirler ortaya konulur, sürekli Rum tarafı sıkıştırılırdı. Bugün o yapılmıyor, Rum Tarafı çok rahattır. Zaten Hristofyas’ın acelesi yok, acelesi olan biziz. Ama Sayın Eroğlu gidiyor verdiği konferanslarda Adana’da, şurada burada çözüm olmasada olur, aç ve açıkta değildiz, ortada değiliz gibi laflar kullanıyor. Buda gösteriyor ki iç dünyasında aslında çözüm istemiyor. Doğrudur, çözüm başlangıçta acı vericidir ama sonra meyvesi tatlıdır. Çözüm için buna inanmak lazım. Bu inanç olmayınca süreç tabii ya yavaş ilerler ya da tıkanır. Olan budur şuanda. 

 

Uluhan Ceran: Sayın Başkanım değerli vaktinizi ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için BİLGESAM TUİÇ Platformu ve şahsım adına çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istediğiniz hususlar nelerdir?

Mehmet Ali Talat: Son olarak şunu söyliyeyim, benim temennim tabii ki bir çözümün bulunmasıdır. Bu doğrultuda çalışma yapılırsa ben bu çalışmaya destek olurum. Pozisyonum ve düşüncem ne olursa olsun. Önemli olan Kıbrıs Sorunu’nun çözümünü sağlamaktır, bunun için de Türk Tarafı’nın aktif olması lazımdır. Türk Tarafı yani KKTC ve Türkiye’nin aktif olması lazımdır. Türkiye’de yapılacak seçimlerden sonra ciddi bir baskı dalgası bekliyorum. Bu baskı dalgası Avrupa Birliği’nden gelecektir Türkiye’ye. Kapılarını, pencerelerini aç, uçak alanını aç, limanlarını aç diye baskı gelecek. Türkiye buna karşı direnecek, peki bunun bedeli ne olacak? Eroğlu’nun umuru değil ama benim umurumdur. Çünkü bunun bedeli çözümün daha da ertelenmesi olacak ve ya Türkiye herşeye rağmen açacak limanlarını, açacağına inanmıyorum ama bir alternatif olarak söylüyorum, o zaman da olan Kıbrıs Türk’üne olacak. O bakımdan görüşmeler önemlidir ve bu görüşmelerdeki aktiviteyi arttırmak lazımdır. Bunu da Türk Tarafı yapacak, çünkü Rum Tarafı’nın sırtında yumurta küfesi yoktur. Bunu biz yapacağız, biz de yapmazsak kimse yapmaz. Sonuçta öyle bir noktaya geliriz, 3 sene sonra, 5 sene sonra, 10 sene sonra, Türkiye AB sürecinde ilerleyebilsin diye daha acı reçeteleri kabul edebiliriz. Bu çok ciddi bir tehlikedir. Onun için hiç durmadan, aktif olarak ve gerçekten çözüm için,  yani çözüme ulaşmak için çalışmalıyız. Bizim hedefimiz çözüm için çalışalım da masadan kaçarsa Rum Tarafı onu suçlamış olalım olmamalıdır. Biz çözüm için çalışalım ve çözümü elde edelim olmalıdır.

 

Uluhan CERAN

BİLGESAM TUİÇ Platformu

KKTC Temsilcisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here