Slovenya-Hırvatistan Sınır Anlaşmazlığı Üzerinden Türkiye-AB İlişkileri ve AB’nin Tutumu

1.Bölüm

Türkiye Avrupa Birliği ile ilişkilerinde hep çıkmazların içinde bulmuştur kendini. Çoğu zaman kendi imkânları dışında gelişen süreçlerin neticesinde bu durumdadır. Avrupa Birliği(AB) ve üye ülkeler sayesinde düştüğü bu durumların çoğundan da çıkamamıştır maalesef. 50 yıl öncesine dayanan AB üyelik macerası halen devam etmekte ve pek de umutvari olmamaktadır. Bu çalışmada Türkiye’nin AB üyelik sürecinde çok önemli bir engel olan “veto” üzerine, çözüme kavuşması an meselesi olan, bir örnekle değinilmeye çalışılacaktır. Türkiye’nin yaptığı ve yapmadığı, AB’nin yaptığı ve daha çok yapmadığı, veto uygulayan ülkelerin yaptıkları ve yapmadıkları üzerinde bir değerlendirme çalışması yapılacaktır. Çalışmanın örneklemi ise iki eski Yugoslavya ülkesi olan ve aynı zamanda sınır komşusu olan Slovenya ve Hırvatistan arasında gerçekleşen bir anlaşmazlık olacaktır.

Konu hakkında biraz detaylı bilgi vermek Türkiye için değerlendirme yaparken bizlere kolaylık sağlayacaktır. Hırvatistan ve Slovenya yukarıda değinildiği gibi eski Yugoslavya ülkelerindendir. Her iki devletin de 1991 yılında Yugoslavya dağıldıktan sonra bağımsızlık ilan etmişlerdir. Bu tarihlerde, eski Yugoslavya kalıntıları üzerine altı devlet kurulmuştur. Yugoslavya yıkılmadan önce Adriyatik Denizi’ne yalnızca üç devletin sınırları vardır.(İtalya, Arnavutluk, Yugoslavya) Ancak Yugoslavya yıkıldıktan sonra bu devletlerin sayısı altıya yükselmiştir.(İtalya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Slovenya, Hırvatistan, Karadağ). Bu bölgeler dağılmadan önce her hangi bir siyasi sınıra sahip olmadıklarından dağıldıktan sonra aralarında çeşitli sınır anlaşmazlıkları çıkmıştır. Bu çalışmanın da temel örneklemi bu anlaşmazlıkların üzerine kurulmuştur. Üzerinde anlaşma sağlanamayan bölge ise Adriyatik Denizi’nin kuzeyinde yer alan Piran Koyu ve çevresidir.

Anlaşmazlık süreci Slovenya tarafından başlatılmıştır. Slovenya, İtalya ve Hırvatistan’dan bağımsız olarak uluslararası karasularına erişebilmek istiyordu. Bunun yanı sıra Hırvatistan’ın devasa sınır uzunluğu Slovenya tarafından kıskanılmaktaydı. Çünkü sorunlu komşusu olan Hırvatistan 1700 km. sınıra sahipken, Slovenya Adriyatik Denizi’ne yalnızca 50 km. sınıra sahipti. Çalışmanın ikinci bölümünde bu sebeplerden ötürü iki ülke arasında esen sert rüzgarlara değinilecektir.

2.Bölüm

Her iki ülke de, doğal olarak, ulusal menfaatlerini göz önüne alan politikalar izliyorlardı. Her iki ülke de tartışmalara vesile olan özellikle Piran Koyu ve çevresi üzerinde hak iddia ediyorlardı. Slovenya için durumun önemi büyüktü; çünkü daha önce değinildiği üzere uluslararası karasularına dolayısıyla tüm dünya ile ticaret bağına sahip olmak istiyordu ve bunu sağlarken da başka ülkelere bağımlı olmak istemiyordu. Hırvatistan ise elinde bulundurduğu toprakları korumayı hedefliyordu. Ülkelerin kendilerini hukuki yönden savunmaları ise şu şekildeydi;

Hırvatistan, iddiasına gerekçe olarak BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 15. Maddesinin 1. fırkasını göstermektedir. Buna göre:

“İki devletin sahilleri bitişik veya karşı karşıya olduğunda, aralarında aksine anlaşma olmadıkça, bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları bu iki devletin her birinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur.”

Slovenya tarafı, BM Deniz Hukuku Sözleşmesinin 15. maddesinin 2. fıkrasına ve Sözleşmenin “coğrafi bakımdan elverişsiz devletlerin hakkını” düzenleyen 70. maddesine dayandırmaktadır. Hakkaniyet ilkesi çerçevesinde şekillenen bu iki maddeden ilkine (md. 15/2) göre:

“… Bununla beraber bu hüküm (eşit mesafe kuralı), tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasının gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz.”

Bu tutumları 2000’li yılların başına kadar sürmüştür. Çözüm için ilk adım 2001 yılında atılmıştır. Dönemin başbakanlarının adları ile de anılan anlaşma uyarınca (Racan-Drnovsek Anlaşması), Hırvatistan Piran Koyu’nun %80’nini Slovenya’ya bırakmayı kabul etmiş, buna karşılık iki ülke arasındaki kara sınırı sorununa temel teşkil eden dört köyün kendisine bırakılmasını istemiştir. Sınır anlaşmazlığına ilişkin çeşitli tamamlayıcı yasal ve idari düzenlemelerin de yer aldığı anlaşma, Slovenler arasında büyük destek toplarken Hırvatlar arasında yoğun tartışmalara yol açmıştır. Ve en nihayetinde anlaşma Hırvatistan parlamentosunda onaylanmayarak yürürlüğe girememiştir. Bunun üzerine 2003 yılında Hırvatistan cesur sayılabilecek bir adım atmıştır ve tek taraflı olarak bölgeyi Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmiştir. Ancak bu atak çok da mantıklı olmamıştır. Çünkü bunun sonucunda İtalyan karasuları ve Slovenya karasuları ihlal edilmiş bulunuyordu. Elbette ki İtalya ve Slovenya’nın ağır eleştirilerine ve baskılarına maruz kalmıştır. Bunun sonucunda ise bu atağını geri çekmek zorunda bırakılmıştır. Münhasır Ekonomik Bölge kavramını “koruma altındaki ekolojik ve balıkçılık bölgesi” olarak değiştirmek durumunda kalmıştır.

2004 yılı süreç için çok önemlidir. 2004 yılında Slovenya AB üyesi olmuştur. Hırvatistan 2005 yılında Türkiye ile birlikte AB tam üyelik için müzakerelere başlamıştır. Ancak bu süreci Slovenya sınır anlaşmazlıklarını öne sürerek çeşitli engelleme girişimlerinde bulunmuştur. Benzer durum Güney Kıbrıs ve Yunanistan tarafından bize de uygulanmaktadır. İlerleyen bölümlerde bu konuya değinilecektir. Hırvatistan’ın AB üyelik sürecinde, AB Komisyonu’na sunduğu siyasi haritalarda Piran Koyu’nu kendi sınırları içerisinde göstermesi sorunun Avrupa gündemine taşınmasına ve öncelik sırasında üst sıralara taşınmasına sebep olmuştur. Bu kozu iyi kullanan Slovenya sorunun çözüm yerini AB olduğunu ve olması gerektiğini propaganda etmeye başlamıştır. AB bir anda sorunu kucağında bulmuştur demek yanlış olmaz. Bununla birlikte bazı Balkan ülkelerinin temsilcileri de sorunun çözümünün birinci derece öneme sahip olduğunu vurgulamaları sürecin hızlanmasına neden olmuştur. Öyle ki Balkan ülkeleriyle yürütülen diğer müzakereler de bu konudan etkilenmiş ve AB’nin imajının sarsıldığına ve prestij kaybına neden olduğunu söylemekten çekinmemişlerdir. Bunun gibi baskılar sonucunda AB sorunun nihai çözümü için özverili davranmak zorunda kalmıştır.

Resmi olarak arabuluculuk rolü 2009 yılında üstlenilmiştir. Dönemin AB Komisyonu Genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in eski Finlandiya cumhurbaşkanı 2008 Nobel Barış Ödülü sahibi Martti Ahtisaari başkanlığında ki arabulucu heyetinin, Hırvatistan başbakanı İva Sanader tarafından kabul edilmesiyle süreç ivme kazanmıştır. Öngörülen çözüm ise Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nın kararına bağlı kalınmasıyla sağlanacaktı. Her iki ülkede de yapılan referandumlarla halkın desteği alınarak çözümün büyük oranda sağlandığı söylenebilir. Sağlanan destek oranları çok yüksek olmasa da her iki ülkenin halkının da çoğunluğunun çözümden yana olması yukarı da öne sürülen savın desteklenmesini sağlamaktadır. UAD henüz karar vermemiş olsa da, Slovenya uyguladığı blokajları kaldıracağını taahhüt etmiş ve Hırvatistan’ın 2013 Temmuz ayında tam üye olmasına kesin gözüyle bakılmaya başlanmıştır. Hırvatistan için bloke edilen fasıllar açılmış ve kapatılasına az bir zaman kalmıştır. Çalışmanın bundan sonra ki bölümünde bu örneklem üzerinden AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu değerlendirilecektir.

3.Bölüm

Türkiye’nin AB ile üyelik süreçleri bu çalışmanın konusu değildir. Ancak çoğumuzun da bildiği üzere yaklaşık 50 yıldır devam eden bir süreçtir, Türkiye-AB ilişkileri. Bu süreç çoğu zaman sürünceme de bırakılmış ve sorunlar ötelenerek çözülmeye çalışılmıştır. Ancak takdir edersiniz ki çözüme ulaşmak için ötelemek rasyonel bir tutum oluşturamaz. AB, G.K. üye olana kadar Türkiye’ye çeşitli gerekçelerle üyelik kapısını açmamıştır. Zaten G.K. üye olduktan sonra tıpkı Slovenya gibi Türkiye’nin açılması gereken fasılları bloke etmiş ve sürece büyük zararlar vermiştir. G.K. ve Yunanistan, özellikle Türkiye’nin AB’ye üyelik döneminde oldukça hasmane politikalar izlemişlerdir. Öyle ki çoğu AB üyesi ülke Kıbrıs Sorunu’nun Türkiye için AB’ye girmeden önce çözülmesi gereken tek problem olduğunu dayatmışlardır. Bu konu da Türkiye’den istenen ise 38 yıldır süre gelen politikalarının bir yana bırakılmasıdır. Pek tabii ki Türkiye bu konuya yalnızca G.K. özelinden değil Türk Dış Politikası ekseninden de bakmaktadır. Bunun yanı sıra Kıbrıs adasından vazgeçmek milli menfaatlerinin de tersindedir.

Ancak yukarıda değinildiği gibi AB bu süreçte, yukarıda ki örnekleme benzer şekilde davranamamış ve tutarlılık sergileyememiştir. Hırvatistan-Slovenya sınır uyuşmazlığı AB için ne kadar prestij kaybına neden oluyorsa, Türkiye-G.K. için de aynı durum söz konusudur. AB mantalite olarak bunu benimsemiyor, tam tersine Türkiye’nin AB dışında tutulmasının daha büyük öneme haiz olduğunu düşünüyor ki yıllardır adeta köşe kapmaca oynanıyor. Bu tutum son yıllarda Türkiye tarafından çokça eleştiri konusu olmuştur. Hatta artık bıkkınlık derecesine gelmiştir. Gerek Türk Hükümeti gerekse Türk Halkı artık AB için eskisi kadar sıcak ve olumlu düşünmüyorlar. Türkiye bu süreçte kendisini son dönemlerde özellikle iyi savunup dünya kamuoyuna kendini ispat çabasındadır. AB birliğinin tutumu belki de ilerleyen dönemlerde Türkiye’nin tamamen geri çekilmesine bile itebilir. Zaten gümrük birliği anlaşması sağlandıktan sonra AB tarafında bir uyuşukluk olduğunu söylemek yanlış olmaz. AB şu an için Türkiye’den istediğini almış gözükmektedir. Bunun yanı sıra son birkaç yılı çıkarırsak Türkiye tarafı da yeterince önemsemediği ve üzerine yeterince çalışmadığı bu sürecin bu duruma gelmesinde önemli bir paya sahiptir.

Yine de son yıllarda atılan adımlarla Türkiye kendine düşen görevleri yerine getirmeye çaba gösteriyor diyebiliriz. Açılamayan fasıllar üzerine yapılan çalışmalar ve yakın dönemde AB kapısının tüm fasılları tamamlanmış bir şekilde çalınmasının hedeflenmesi de bunun göstergesidir. Türkiye için buradan çıkarılabilecek en önemli sonuç ise tabi ki AB tutumunun yere göre değişkenliğinin görünebilmesidir. Şu an için bu durum ayan beyan ortadadır ve görünen o ki Türkiye görmektedir. Milli menfaatlerin korunmasına önem verilmeli ve devam ettirilemeyecek süreçlerin içine girilmemesi çok önemlidir. Türkiye’nin boşuna harcayacak vakti de parası da yoktur. Şu an için kilitlenmiş bulunan AB sürecinin çözüme kavuşması çok mümkün gözükmemektedir.

Şahsi dileklerim ise Türkiye’nin yakın dönemde uğraşacak o kadar derdinin arasında AB’nin yersiz kaprislerine yer olmadığı yönündedir. Umarım ki ilerleyen süreçler Türkiye’nin milli menfaatlerine ve uluslararası politikalarına uygun şekilde yürütülebilir. Elbette Nostradamus olamayız ancak bu sürecin nasıl sonuçlanacağına dair tahmin yürütmek, kahin olmayı gerektirmez…  

 

Onur YILDIZ

Konya Selçuk Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü 2.Sınıf       

 

 

Kaynakça

httpwww.usak.org.trmakale.aspid=1690

httpwww.diplomatikgozlem.comTRbelge1-5619slovenya-hirvatistan-ihtilafi-cok-riskli.html

httpwww.ikv.org.trimagesuploaddatafilesslovenyada_hirvatistan_ile_olan_sinir_anlasmazliklarina_dair_yapilan_referandumda_cozume_evet_denildi(1).pdf

httpwww.sde.org.trtrhaberler182hirvatistan-slovenya-arasindaki-sinir-anlasmasi.aspx

httptr.euronews.com20100606slovenya-da-sinir-anlasmazligi-referandumu

httpwww.euractiv.com.tr6articleab-slovenya-ve-hirvatistan-sinir-anlasmazligini-cozmeli-005572

httpwww.euractiv.com.tr6articlehirvatistan-slovenya-sinir-anlasmazligi-suruyor-004892

http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/yugoslavya

Sosyal Medyada Paylaş

47,976BeğenenlerBeğen
6,530TakipçilerTakip Et
8,612TakipçilerTakip Et
2,586AboneAbone Ol

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

ABD’de Kürtaj Krizi: Roe V. Wade

Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi 24 Haziran Cuma günü,...

Gençlik Dernekleri Tanınsın!

Sivil toplum; bireysel çıkarlardan çok kamusal amaçları hedefleyen, çoğulcu...

Yeniden Çözüm(süzlük) Süreci mi?

Geçtiğimiz hafta AK Parti eski milletvekili Mehmet Metiner “Kürt...

Sosyal Medya Yasası ve Dezenformasyonla Mücadele

Uzunca bir süredir gündemi meşgul eden sosyal medya düzenlemesi...