Türkiye, İran ve İsrail

0
133

Türkiye’de konuşlandırıldığı “iddia edilen” füze radar sistemleri var. Bu sistemler aslında yeni kurulan bir GSM operatörünün baz istasyonlarıdır. Özellikle deprem zamanlarında iletişim sağlama amacına yönelik olarak kullanılacak. Suriye ve İran’da olması muhtemel depremleri önceden haber vereceği anlaşılıyor. Bu gerçeğin sadık şahitlerinin başında ABD Başkan Yardımcısı Joseph Biden geliyor. Malumunuz, “Joseph” Yusuf anlamına geliyor. Yani bu açıdan bakılınca da İbrahimî dinlerden gelen bir isim taşıdığı açıktır. Ehl-i Kitaptan yani. En sevdiği uğraşı Karadul masalları anlatmak. Yusuf’u kuyuya attılar, Joseph kuyu kazıcı.

Dahası, Neşet Ertaş’ı çok sevdiği sanılan Biden’ın, “Kalpten kalbe bir yol vardır, bilinmez.  Gönülden gönüle gider, yar oy yar oy!” diye türkü terennüm ettiği kulislere yansıdı. “Eziz dostum menden küsüp incidi” Türküsü’nü bizzat kendisi İran tarı eşliğinde icra edecek olan Biden’ın, Mehteran müziğine aşık olduğu ve mehterana Jazz okutmak istediği de gelen bilgiler arasında. Türklerdeki “aşık atma” geleneğine hâkim olan “aşık oynama” yerine misket kullanmayı önermiş. Anlatılana göre, misketler Irak’ta oldukça rağbet görmüş.

İşin mavrasını bırakıp havrasına bakacak olursak…

Sponsorlu

İran Devrim Muhafızları Hava-Uzay Komutanı Emir Ali Hacızade geçenlerde, Besiç Günü etkinlikleri çerçevesinde yaptığı konuşmasında Türkiye’de konuşlandırılacak NATO füze radar sistemini değerlendirdi. Hacızade’nin, “İran’a karşı komplolara tanık oluyoruz. ABD Siyonist rejim İsrail’in hatırına Türkiye’de bir füze radarı konuşlandırmak istiyor. Türk milleti uyanıktır. İranlılar, Türk halkının bu komploları engelleyeceğinden emin” dediği belirtildi.

Haberde ayrıca Hacızade’nin bir tehdit durumu söz konusu olduğu takdirde ilk hedeflerinin “Türkiye’deki füze radarı” olacağına işaret ettiği ve daha sonra diğer hedeflere yöneleceklerini ifade ettiği vurgulandı.

Türkiye ve İran

Türkiye ve İran birbiriyle çok uğraştılar. Sonra İngilizler geldi bölgeye, ikisiyle birden uğraştı. Osmanlı ve Safevi Hanedanı; iki hanedanın ayrıştırdığı iki devlet, Türkiye ve İran. Safevilerden sonra Afşar, Zend ve Kaçar Hanedanlıkları oldu İran’da. Hepsi de Türk kökenli idiler. İngilizlerden ve petrolden önce, önemli rol oynadılar Ortadoğu’da. İkisi de güçlü devlet geleneğine ve tarih hafızasına sahip.

Osmanlı-İran çatışması tarihte malum. Osmanlı’nın Batı’ya her ileri harekâtında İran endişesi vardı. Arkadan hançerlenme endişesi gücünü hep böldü Osmanlı’nın. Bu endişenin özünde farklılık yoktu aslında. Benzerlikler ağır basıyordu. İran Şahı ve Osmanlı Sultanının askeri ve siyasi kodları aynıydı. Bu açıdan birbirlerine en büyük “tehdit” oldular geçmişte. Husumetin özünde rekabet yatıyordu. Kızıl elmayı paylaşamadılar…

Din farkı zaten yoktu, siyasi farklar vardı. Sanıldığı gibi, İran tarihte hep Şiiliğin merkezi filan da olmadı. Türk olan Şah İsmail, Türkçe divan yazdı. İran hükümdarıydı. Osmanlı’ya inat Şiiliği devlet doktrini yapan Şah İsmail oldu. Osmanlı da kendi saflarını “Sünniliğin kalesi” olarak tahkim etti. Mezhepsel-siyasi açıdan ayrıştırmak suretiyle, devletin sınırlarını tahkim etmiş oldu hanedan.

Öte yandan, Selçukludan gelen bir eğilimle Osmanlı’nın Türk Sultanı Farsça divan yazdı. Sünni İslam’ın, hilafetin merkezi olmuştu Osmanlı Devleti. Osmanlı, Eski Pers İmparatorluğunun gezindiği kıyıları hedef yapmıştı. Bir anlamda, Eski Perslerin ve Roma’nın eski topraklarına gözünü dikmişti Osmanlı.

16. asırdan sonra ayrışan saflara rağmen İran ve Osmanlı halkları birbirine düşman olmadı. Dahası, 1921 yılında Türk Kaçar Hanedanı son iktidarını yaşadı İran’da. Kaçar yöneticisi Amir Kabir diğer modernleşme reformları arasında İran’ın ilk üniversitesini de kurmuştu. Kaçar hanedanı döneminde İran, Rus-İran Savaşları sonucunda Rus İmparatorluğu ve İngiliz İmparatorluğuna topraklarının neredeyse yarısını kaybetmişti.

İngiliz oyununa rağmen, İran egemenliğini korumayı becerdi ve sömürgeleştirilemedi. Sürekli tekrarlanan dış müdahaleler ve yozlaşan ve zayıflayan Kaçar yönetimi, bir Parlamenter monarşi içinde ülkenin ilk parlamentosunu oluşturan İran Anayasa Devrimi ve Kaçar hanedanının egemenliğine son veren Tütün Protestosu gibi protestolara yol açmıştı. 1921 yılına gelindiğinde ise, İngiliz ajanları Rıza Pehlevi’yi çoktan “eksenlerine” oturtmuştu.

İran’da Farisi kökenli Pehlevilerin iktidarı, Türk Hanedanlığından sonra başladı. İngilizlerin bu geçişte katkıları olduğu kadar, Kaçarların yanlışları da oldu. Rıza Pehlevi, 1921 darbesiyle İngilizler için çalışmaya başladı ve 1923 yılında başbakan ve sonunda 1925 yılında İran şahı oldu. Aynı zamanda Farsça olmayan dillerin kullanımını da yasakladı. Yönetimi merkezileştirmek doğrultusunda Farsçayı tek yasal dil olarak tanıdı ve diğer milliyetlere ait dillere yasak koydu. Türkçe ve Arapça gibi dilleri de Farsçanın bozuk lehçeleri olarak baskı altında tuttu. Fars olmayan topluluklar böylelikle kendi yerli kültürlerini, dillerini, tarihlerini ve gündelik yaşam biçimlerini söküp atmaya mecbur edildiler. Yani tarihsel olarak da benzerliklerimiz çok İran’la.

Bugün 77 milyon civarında nüfusa sahip İran’da 25 milyon civarında Türk nüfus var hâlâ. Türk ve İran modernleşmesinin benzeşmeleri de çok oldu. İki devlet de imparatorluklarını kaybetti. Sonra İran siyasi olmasa da, ticari bir müstemleke edilmek istendi. 1908’de İran’da petrolün bulunması bir dönüm noktası oldu. Böylece hem emperyalist güçlerin İran üzerindeki hesapları hem de İran’ın 20. asra damgasını vuracak olan karmaşık sosyo-ekonomik yapı ortaya çıktı. İngilizler Pehlevilerle dümene oturmuşlardı. Bu oyunu iyi kavrayan Musaddık 1953’te bizzat CIA’nin doğrudan girişimiyle (“Ajax Operasyonu”) hükümetten düşürüldü. Amacı ülkesinin sömürülen enerji kaynaklarını Batı’nın elinden kurtarmaktı.

Osmanlı ise, Türkiye Cumhuriyetini çıkarmayı becerdi küllerinden. Pehlevilerin Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal’le iyi ilişkileri oldu. Hatta İran modernleşmesi esasen Türkiye Cumhuriyeti modelini benimsemişti. Sonraki uzaklaşmalarda İran içindeki Türk nüfusa yapılanlar kadar, İngilizlerin ayrıştırma siyaseti etkin oldu.

1948’de İsrail Devletinin kurulması Araplarda huzursuzluk yarattı. Ancak İsrail’in “dostları” olarak Türkiye ve İran bundan çok etkilenmediler. Türkiye’de çok partili hayat ve NATO’ya girişle oluşan bölgedeki Amerikan tahakkümü, Menderes ve sonuncusu Muhammed Şah Rıza olan Pehlevilerin siyasetinde etkili oldu. Humeyni’nin Fransa’dan dönüşüyle Şah’ın iktidardan düşmesi ile tüm dengeler yeniden kuruldu 1979’da. Humeyni bir anlamda Avrupa’nın Amerika’nın piyonu olan Şah’ı, Avrupa’nın desteğiyle iktidardan uzaklaştırdı. Artık İran İslam Cumhuriyeti olmuştu.

Kuzey Kore’nin aksine İran’ın arkasında bir müttefiki yoktur. Ne olduğu hala belirsiz bir “İslam Devrimi” ile 1979 yılında Şah dönemindeki Batıcı-Amerikancı siyasetten, “İslamcı” sosyalist bir döneme geçiş yaptı. “İslam Cumhuriyeti” adı ile yeni devlet sistemi, Müslüman ve ezilmiş hisseden Müslüman ülkelere ilham kaynağı da oldu. Ancak hem ülke içindeki siyasi yozlaşma hem Batı’nın ambargosu İran halkını iki cendere arasına soktu. İran Irak’la savaş sırasında hem yıprandı hem de kendi kaynaklarını israf etti.

İran “Batı’ya direnişini”–İsrail-Amerika’nın marjinalleştirme çabalarına rağmen– İslam âlemini yanına çekmeye çalışarak, Müslümanların şuuraltına işleyen 1950’lerdeki sorunları sık sık kaşıyarak yapmaktadır. Ortadoğu’da Mısır-Ürdün-Türkiye ve İsrail’le Amerikan çıkarlarının müttefikleri oluşmuşken, “İslam Devrimi” bu dengeyi de bozdu.

Bölgenin strateji mimarı İngiltere’nin kraliçesi Humeyni ile ticari anlaşmalar yaparken, Kraliçe “kapkara” çarşaf içinde görüşmeler yaptı. Türkiye ise, “devrim ihracı” endişelerinden dolayı İran’a dirseğinin arasından baktı. Devrim sonrasında İran’dan kaçan milyonlarca insan Türkiye’de yıllarca yaşadı. Bir kısmı da Amerika’ya giderek oraya yerleşti ve İran diasporasını oluşturdu.

İran’daki Türk nüfusun büyük bir kısmı bugün de Azerbaycan’ın uzantısı olarak görüyor kendini. Öylesine ki müziği, mutfağı, dili, dini uygulamalarıyla Azeri sınırınca uzanan bölgeye “Güney Azerbaycan” diyenler var. Ve aslında Bu kavramı en çok işleyen ABD’de yaşayan İran-Azeri diasporasıdır. Nedenine gelince, ABD’nin zamanı geldikçe “nükleer tehdit” yanıltmasından bulamayacağı fırsatları Azeri Türkleri üzerinden İran’a uygulamak istemesidir.

Hâsılı…

İran bölgede Türkiye için dönem dönem “tehditler” oluşturdu. İki tarafın da rejimleri “ordu teminatı” altında oldu. Ancak tehdit algıları bir anlamda karşılıklı oluşturuldu. İran ve Türkiye’nin bölgede sağlam işbirliği yapması öncelikle İsrail’in istemeyeceği bir şey. Hele İran Türkiye ve Mısır—hani olmaz da!—sıkı iş birliği kurarsa! İşte o zaman hem eski İngiliz planlarının askeri ve siyasi yürütücüsü olan ABD’nin hem de ileride ABD’nin yerini almak isteyecek olan Çin’in en büyük denge unsuru olacaktır.

İsrail’in İran husumeti ve Türkiye

Son zamanlarda Amerika ve İngiltere İsrail’den “aman!” dilercesine davranıyor. Konu ise, İsrail’in İran’a saldırma ihtimali. Anglo-Sakson ittifakının İsrail’i ikna etme çabalarının arkasında yatan şey, İran’ı sevmeleri değil elbette. Sırf “Arap baharı” diye yutturulan süreçte oturmayan onca şey var. Süreç İsrail’e iki türlü yaradı: İsrail güçlü düşmanlarından kurtuldu; öte yandan, yine mağduru oynayarak hem Filistin meselesini unutturdu, hem de bunun için yeni gerekçeler elde etmiş oldu. Aldığı ek yardımlar da ikramiye olacak.

Evet, İsrail İran’a saldırmamalı! Öncelikle, İran’a saldırmak için küresel siyaset uygun değil. Bir yanda, Suriye’de planlanan darbe girişimi ve şimdilik akim kaldı. Tüm tasarım Suriye’deki darbeyi sonuçlandırmak üzere yapıldı. Diğer yanda, buna ilaveten, sadece Rusya değil, Çin de Ortadoğu oyunlarında rol almaya başladılar. Yani aslında Ortadoğu konusunda eski komünist ülkeler kapitalist ülkelerle bölgeyi üleşmek istiyor.

BM’de Suriye konusunda girişim kararı çıkmayınca, Rasmussen NATO’nun “meşru” olarak yapamadığını “bölgesel güçler” kanalıyla yapmak istiyor. Bu da Suriye’de ihalenin Türkiye üzerine bırakılması anlamına geliyor. Rasmussen’in burada İsrail’i işaret etmediği açıktır. Çünkü küresel sistem suret-i haktan görünmesi için bu duruma Türkiye’nin müdahale etmesini istiyor; aleni bir İsrail saldırısı Arap Birliği’ni de rahatsız edecektir. Bu da Arap halkların yöneticilerine karşı durması ihtimali kadar, bölgeye zerk edilen darbe serumlarının, darbeleri önlemek için halkına ve Batı’ya rüşvet veren diğer ülkeleri de rahatsız edecektir.  Bu da “placebo” etkisini yok edecektir.

Arap baharı sürecinde CIA “darbe yaptırma” konusunda başarılı senaryolar sergiledi. Ancak “demokrasi” diye yutturulan sürecin arkasından ne geleceği de netlik kazanmadı. AB güdümlü bazı ülkeler seküler takılırken, ABD güdümlü ülkelerde İslamî eğilimler ağırlıkta görünüyor. Amerikan yönetiminin “İslamcı” hükümetlerle çalışmaya hazır olduğunu belirtmesi de ilgi çekici bir “ayrıntı” oldu bu dönemde. Ya Obama ve Clinton hidayete erdi. Ya da ikinci “yeşil kuşak” aşamasını ima etmektedir.

Doğal olarak bölgemizde olanlar “enerji güvenliği” ve “Büyük İsrail” konularında endişe yaratmaktadır. Öte yandan, ABD’de seçimler var ve Obama başarısızlıklarını kapatmak için Siyonist çevrelere ihtiyaç duymaktadır.

O nedenledir ki, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Danilon’un Benjamin Netanyahu ve Ehud Barak ile görüşeceği ziyareti gerçekleştirdiği bir zamanda, İsrail Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Benny Gantz, ülkesinin “İran’ı vurma kararını kendisinin alacağı” açıklamasında bulundu. İsrail şunu demek istiyor: “bu işi BM’de halledemediniz, Türkiye’yi de bu işe tam ikna edemediniz. O halde, beni kamufle ederseniz ben hallederim!” Böylece Suriye ile birlikte İran da tam hedefe oturacak ve İsrail iki büyük düşmandan daha kurtulacak ve belki arkasından Türkiye ilgili hesaplar devreye girecektir.

Yani ortalıktaki telaşın haklı gerekçeleri var. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague ile ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey de, ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarla, İsrail’den İran’a saldırmamasını istedi. İsrail’in kurulmasında büyük emekleri olan İngiltere’nin Hariciye Nazırı William Hague, “İsrail’in İran’a saldırmasının ciddi sonuçları olacağını”  belirtirken, olası İsrail saldırısının “akıllıca bir şey olmayacağını” vurgulaması bundan.

Aynı konuşmasında Hague, “ülkesinin İran’a diplomatik yöntemlerle baskı yapmaya odaklandığını kaydetti. Zaten onca yıldır ambargo altında olan İran’ın daha da gerileyerek kendi içinde toplumsal sorunlar yaşamasını istedikleri açık. Bu arada muhtemelen “Sünni İslam” da “Şii İslam”a karşı kullanılacak. 

Hatta nüfusu 27 milyon civarında olan Azeri Türklerini de bu süreç içinde kullanmak da bu işin parçası olarak karşımızda. O nedenle Hague, ”Bence İsrail de, dünyadaki diğer herkes gibi, güçlü ekonomik yaptırımlar ve ekonomik baskı uygulamayı ve İran ile müzakereye hazırlıklı olmayı içeren bizim yaklaşımımıza gerçek bir şans tanımalıdır” diyor.

ABD Genelkurmay Başkanı Dempsey de İsrail’in İran’a saldırına karşı.  Dempsey, İran’ın nükleer silah geliştirmesini ”muhtemelen bir kaç yıl geciktirme yeteneğine sahip olduğunu, buna karşın bazı hedeflerin büyük bir olasılıkla İsrail’in erişebileceğinin ötesinde olduğunu” söyledi. Yani meseleye, “sizin yapmanızda sorun yok, ama sıkıntı çekmenizden endişe ediyoruz” tarzında yaklaşıyor.

Hatırlanacağı üzere, daha önce İsrail İran’a yönelik saldırılarda bulundu. Amaç İran’ın nükleer yeteneklerine ket vurmaktı. Ve aslında İsrail bir bakıma taşeronluk da yapmıştı. İşte bu nedenle, İran’ın durumu doğru okuması ve ona göre hareket etmesi anlamına geliyor. Dempsey, İsrail’in İran’a yönelik saldırısının bu ülkenin, Amerikan güçlerinin üslendiği Basra Körfezi veya Afganistan’daki ABD hedeflerine yönelik misillemede bulunmasına yol açmasından kaygı duyduğunu ifade ederek; ”Bizim boğuştuğumuz sorun budur ve bunun sebebi de bu noktada İran’a saldırı düzenlemenin akıllıca olmadığı kanaatinde olmamızdır” dedi.

Daha da gerçekçi olanı ise, Dempsey’in İran’ı “akılcı bir oyuncu” olarak tanımlaması. İran’a yönelik uluslararası yaptırımların etkisini göstermeye başladığına inandığını söyleyen Dempsey, ”bu nedenle bence biz şu an takip ettiğimiz yolun bu noktadaki en akla uygun yol olduğu kanısındayız” dedi.

Durum böyle olunca, bölgedeki “akılsız” oyuncuya dikkat çekmek gerekiyor. Topkapı baskınında “Yeni Osmanlı” bitti. Artık sadece sadece ve sadece aklımızla ve sadece kendi ülke çıkarlarımıza göre hareket etmek zamanıdır. Ne Suriye’de ne de İran’da rejimlerin düşmesi Türkiye’nin lehine olmadığı gibi, şu an bizimle beraber gibi görünen “Arap Birliği”nin ne zaman bize karşı duracağını tahmin etmek zor değildir. Hatta tarihsel husumetlerin kaşınması bizzat İsrail ve has müttefikleri tarafından yapılabilir.

İsrail ve MOSSAD’ın oyunlarına karşı şerbetli olduğu bilinen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın konumu işte bu açıdan önemlidir. Eğer bazı kesimlerin bu kadarcık daha hassasiyetleri kalmadıysa en azında Sultan Abdülhamit’in İngilizleri dinleyin onların zıddına siyaset geliştirdiğini düşünmelerinde yarar var. Tabii ki bu yarar, yine İsrail ve şürekâsının Türkiye’ye yaptırmak istediklerini tersinden söyleyene kadar geçerli olacaktır!

 

Metin BOŞNAK

Uluslararası Saraybosna Üniversitesi Öğretim Üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here