Amerikan Dış Politikası

0
57

Steven W. Hook & John Spainer.(2016).Amerikan Dış Politikası. İstanbul: İnkılap Kitapevi, 480 sayfa, ISBN:9789751034090.

 

Özet

Bu kitap analizinde Amerikan dış politikasında Soğuk Savaş yıllarında (1945-1991) yaşanan belli başlı olaylar ele alınıp, 1991 Körfez Savaşı, eski Yugoslavya ‘ya Amerikan ordusunun iki müdahalesi, 11 Eylül terörist saldırılarıyla bunu takip eden Amerika’nın teröre karşı savaşı ve yakın dönemde, 2011 Arap Baharı’nın yol açtığı Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki birçok ayaklanmayla ABD’nin tepkisi dahil, Soğuk Savaş’tan bu yana olan belli başlı dış politika gelişmeleri inceleniyor. Kitabın ana konusu, ABD’nin derinlerde gömülü dış politikasını yeniden değerlendirip bu yaklaşımın küresel güç dengelerindeki güncel değişimlerinden nasıl etkilenebileceğidir.

Anahtar Kelimeler: Amerika Birleşik Devletleri, Dış Politika, Soğuk Savaş

 

Giriş

Amerikan Dış Politikası” kitabı Steven Hook ve John Spanier tarafından 2013 yılında yayımlanmıştır. İlk yayım ülkesi ABD olup, kitap daha sonrasında Birleşik Krallık ve  Hindistan’da basılmıştır. Türkiye’de ise yayın hakkı İnkılap Kitabevine ait olup 2016 yılında yayımlanmıştır.

Kent State Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde profesör olan Steven Hook, çok sayıda kitabı ve makalesinin yayımlanmasının yanında, International Studies Assocation ve American Political Science Assocation’ın Dış Politika Analizi bölümünün eski başkanıdır. John Spainer, doktorasını Yale Üniversitesi’nden almıştır. 1957’de Florida Üniversitesi kadrosuna katılmasından bu yana, Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Dış Hizmetler Enstitüsünde, Deniz Harp Akademi’sinde, askeri akademilerde ve birçok üniversitede ders vermiştir.  

 

Değerlendirme

Dış Politikaya Amerikan Yaklaşımı

Amerika Birleşik Devletleri’nin engin doğal kaynakları, istisnai öz benlik duygusu ve yabancı güçlerle olan ilişkilerinin sonucu, uzun süre önce oluşan tutum ve kalıplarıyla, dünya devletlerine olan bakış açısı bu bölümde tahlil edilmektedir. ABD’nin erken başarısı – ilk önce büyük güç politikalarından kendini ayırması ve daha sonra iki dünya savaşında galip gelmesinin- ulusal “belirgin alın yazısı” algısını teşvik ettiği savunulmaktadır. Bu başarı sicilinin, hemen hemen yarım yüzyıl boyunca küresel ilişkilerde egemen olup neredeyse her iki ülkeden birinin yurtiçi ve yurtdışı politikalarını şekillendiren Soğuk Savaş dönemini zorladığı iddia edilse de ABD’nin kendi sınırları ötesinde çalkantılı dünyayı yönetirken, gelecekteki fırsatlarını değerlendirirken geçmişten çıkarılacak derslerin de kritik öneme sahip olduğu ileri sürülmektedir.

Dünya Savaşından Soğuk Savaş’a” bölümünde, Soğuk Savaş’a sürat veren temel iki faktörün iki kutuplu devlet sistemi ve Sovyetler Birliği’nin tavırları olduğu alıntılanmıştır. II. Dünya Savaşı öncesi Amerikan dış politikasına, ülkenin Avrupa’nın büyük güçlerinden ayrılmasını yansıtan kültürel geleneğin ve batı yarım kürede bölgesel güvenlik arayışının şekil verdiği fikri öne sürülmektedir. Bu yüzden yazar, Amerikan geleneğini Soğuk Savaş’taki rakibi Sovyetler Birliği ile karşılaştırmaktadır. Bölümün sonuna doğru ise ABD’nin Sovyetler Birliği ile savaş sonrası iyi ilişkiler umduğunu savunsa da II. Dünya Savaşı sonrası uyumlu dünya düzeni umutlarını terk eden ABD, Stalin’e karşı koymak için gerekli tedbirleri aldığı ifade edilmektedir.

Üçüncü bölümde, ABD’nin biri dünyanın en geniş topraklarına sahip Sovyetler Birliği, diğeri en büyük nüfusuna sahip Çin’e karşı -askeri olarak komünist olan bu devletler-, II. Dünya Savaşı sonrası daha da güçlenen askeri gücüyle karşı koyuşu ele alınmaktadır. Bretton Woods Sistemi, Ulusal güvenlik Yasası ve Marshall Planı ile ABD Sovyetlerin etki alanları arasına net bir çizgi çekerek, niyetinin Avrupa’da kalıcı olmak olduğunu göstermesinden bahsetmektedir. Bölümün sonuna doğru Asya Cephesine de değinen yazar, Avrupa’daki çatışmayı Berlin Duvarı nasıl örneklediyse, aynı şekilde Tayvan üzerine yaşanan mücadelelerin de Doğu Asya’daki Soğuk Savaşı belirlediğini iddia etmektedir.

Dördüncü bölümde, Vietnam tecrübesinin, Amerikan dış politikasının gelişmekte olan dünyada ilk başarısız askeri müdahalesi olarak geçmeyeceğinden, bu başarısızlığın ABD’nin küresel üstünlüğü ve halkının göreceli olarak yüksek eğitim seviyesi ile karşılaştırılarak çelişkili bulunmuştur. Nixon’un “onurlu bir savaş” ifadesine karşı halkın bu savaşı büyük bir hata olarak görmesi sebebiyle Nixon’un halkın güvenini tekrar kazanması süreci bu bölümde konu edilmiştir.

Beşinci bölümde, ülkenin 20. Yüzyılın başında iki dünya savaşından galip çıktığından ancak yükselen itibarı ile gelen sorumluluklardan kaçarak, savaşların arasındaki barışı kaybettiği savunulmaktadır. Bölümde işlenen Amerika’nın 1970’li yıllarda ‘özgür dünyanın’ lideri olarak ilan ettiği rolüne uygun yaşaması için yeterince donanıma sahip olmadığı iddia edilmektedir. Sonrasında Carter’ın iktidara gelişiyle, yeni başkanın insan haklarını Amerikan dış politikasının uygun temeli olarak tanımladığına değinilmektedir. Tüm bunların sonucu olarak ise Amerikan dış politikasının çatışan çıkarlar ve güç testleri arasında çamura saplanıp kaldığı tartışılmaktadır.

Altıncı bölüm, Ronald Reagan’ın liderliği üstlenmesi ile 1980’lerin başındaki kendine daha güvenen ulusal havayı bünyesinde toplamasıyla başlamaktadır. Amerika’nın daha önceki çevreleme politikalarının bir savunma doktrini olduğu ama Reagan’ın “geri dönüş” stratejisinin saldırgan eylem çağrısında bulunduğu savunulmaktadır. Bölümün sonuna doğru, Soğuk Savaş’ı Gorbaçov’un nasıl sona erdirmek zorunda kaldığı işlenmektedir.

Sovyetler Birliğini dağılması, 1940’lardan beri süren iki kutuplu düzene bir son getirmiştir. Batılı devletler eski konumlarını elde etmişti ve AB tek bir oluşum olarak şekil almaya başlamaktaydı. Ve sanayileşmiş birçok ülkenin– en çok Doğu Asya’da- küresel sahnede dişli bir oyuncu haline gelmesi yedinci bölümün ana konusu olmuştur. Ancak, sekizinci bölümde tüm bunlar, tek kutuplu bir dünyanın istikrarlı veya uzun süreli bir dünya olacağı iddiasıyla reddedilmektedir.

Yeni Bir Düzende Eski Gerilimler” bölümünde, 1990’ların ortasında Soğuk Savaşın bitimini kuşatan coşku aynı zamanda ülke içinde partizan münakaşalara ve Kongre’nin Clinton’a saldırısıyla son bulmasından bahsederek başlamaktadır. Yazar iki kutupluluğun çökmesinin istikrarsızlık getirdiğini ve üç farklı yoldan parçalamayı desteklediğini savunmaktadır. Parçalanmış dünya düzeni Amerikan ittifaklarının esnekliğini sınadığını iddia edip bölümün devam eden kısmında bölgesel krizlerden çıkarılan derslere değinilmektedir.

Onuncu bölümde, Amerika’nın Avrupa konusundaki jeopolitik kaygısından bahseden yazar, AB’nin artık ABD’ye bağlı olmadığını ve Avrupa’nın kendi içinde giderek bütünleştiğini savunmuştur. Bu bütünleşmeyi de ekonomik bir devrim olarak kabul eden yazar; bu devrimin ortak para birimi olarak avronun kullanılması ile olduğunu savunmuştur.

Yazara göre ABD, dış dünyanın tehlikelerine karşı hiç olmadığından daha fazla dokunulmazdı ve dünyayı özgürlüğe, barışa ve refaha doğru öncülük etme misyonunu yerine getirmek için daha fazla kapasiteye sahipti. Ama zamanla tek kutuplu düzende gerilimler başladı ve Amerika terör olaylarıyla ateş altında kaldı. Yazar on birinci bölümde bu saldırıların sebebinin çelişkili bir biçimde kendi demokratik siyasal sisteminden kaynaklandığını iddia etmektedir. On ikinci bölümde ise George Bush’un “teröre karşı küresel savaş” kavramının başlama sebeplerini ve sürecini detaylı olarak anlatmaktadır.

Kitabın son bölümü, Beyaz Saray’ın 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da, “Arap Baharı” olarak bilinen, kendiliğinden gelişen demokratik ayaklanmalarla ilgilenmesini konu edinmektedir. Başka bir cephede, Obama’nın Asya- Pasifik bölgesine yönelik Amerika’nın güvenlik stratejisinde jeostratejik dönüşü tartışılmaktadır. Bölüm, Amerika’nın kalıcı dış politika “tarzının” nihai bir değerlendirmesiyle son bulmaktadır.

 

Sonuç

Bu kitap, ABD’nin büyük bir güç olarak, sadece dünya savaşlarındaki durumunu çözerek değil; ayrıca Amerika’nın tarihsel, uluslararası sistemi kendine benzer şekilde yeniden oluşturma tutkusunu gerçekleştirmeye çalışarak, nasıl bir davranış sergilediğini anlatıyor. İlk bölümlerde ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki yarım yüzyıllık Soğuk Savaş’ı inceliyor ve çevreleme politikasının hayal kırıklığıyla; birinin diğeri üzerinde zaferiyle değil, Sovyet vatandaşlarının umutsuzluğu ve Sovyet devletinin çöküşüyle sonuçlanması üzerinde duruluyor. İlerleyen bölümlerde, “yeni dünya düzeninin” ilk başlarda Amerikalı liderlerin ortak isteği olan küresel bir uyum getireceği beklentisinin aksine tekrar canlanan etnik çatışmalar, hesaplaşmalar ve İslami terörün doğuşunu konu ediniyor. Yazar, Amerikan dış politikasını sadece tarihsel bir süreç olarak ele almamış, politikalara sebep olan olayları ayrıntılı şekilde okura anlatmak istemiştir. Ayrıca, kitabın İkinci Dünya Savaş’ından günümüze kadar yaşanan olayları tarihsel açıdan ele alan bir çerçeveye sahip olmasının, kitabın içinde verilen çok fazla ayrıntıya rağmen metinlerin akıcılığının korunması ve okurun tarihsel bütünden kopmaması için düzenlenmiş önemli bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.

 

BURCU KARAGÖL

Latin Amerika Staj Programı

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.