İran’ın Nükleer Programı ve Son Dönem Türkiye-İran İlişkileri

0
136

Giriş

Nükleer silahlanma söz konusu olduğunda şüphesiz akla gelen ilk ülkelerden biri, İran’dır.  İran’ın politika olarak nükleer silahlanma arzusu ise tarihi süreçte ele alındığında biraz karışıktır.  1970’lerin ortalarında itibaren İran “Nükleer Silahsızlanma Anlaşması”na (Nuclear Proliferation Treaty, NPT) imza koymuş ve Ortadoğu’da nükleer silaha karşı açıklamalar yapmıştır. Öte yandan, Batılı devletler ise 1980’lerden bugüne İran’ın nükleer silah bulundurduğundan şüphelendiler. İran, liderler değişse de hep “nükleer programı”nın barışcıl amaçlarla olduğunu ve silahsızlanma anlaşmasını ihlal etmediğini savundu.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’ndan (International Atomic Energy Agency, IEAE) silah denetçileri, İran’ın nükleer programının silahsızlanma anlaşmasının bazı yönlerini ihlal ettiği yönünde şüpheleri olduğunu ve gizlice nükleer silah üretme çabasında olduğunu iddia ettiler. Fakat, bu yönde somut bir delil de bulamadılar. 2006’ya gelindiğinde ise, İran’ın nükleer konusunda Batı ile müzakereleri oldukça kötü duruma geldi, UAEK nükleer denetçilerini kabul etmedi ve Batı’yı “Nükleer Silahsızlanma Anlaşması”ndan çekilmekle tehdit etti. UAEK ise, konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) taşıdı. Ağustos 2006’da Güvenlik Konseyi İran’a “Uranyum Zenginleştirme Programı”nı durdurması için otuz gün süre verdi ve aksi halde yaptırım tehdidinde bulundu. İran ile müzakereler hala devam etmektedir.

Aslında, İran-ABD ilişkilerinin çok yönlü parametreleri ve karşılıklı diplomasi ile sorunun tırmandırılması sebebiyle İran’ın nükleer programı ve nükleer silah ürettiği iddiaları sürmekte, müzakereler de sonuçsuz kalmaktadır.  

İran’ın Nükleer Programı ve Dış Politika Parametreleri

İran’ın nükleer silah ya da kitle imha silahları üretme potansiyeli ve gelecekte bu silahları uçak ve füzelerine entegre etme ihtimali, Ortadoğu’da özellikle Amerikan ve İsrail tarafından tehdit olarak algılanmaktadır. Batı tarafından İran’ın Körfez’de büyük bir savaş başlatması, uzun vadede ise bölgede nükleer silahlanma yarışı başlatması, füze savunma sistemlerini geliştirmesi, konvansiyonel ve asimetrik gücünü artırması muhtemel görülmektedir.

Aslında kısa vadede bölgedeki dengeler incelendiğinde, İran’ın yaptırımlarla karşılaştığı bu dönemde, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi İran’ı hedef alan güney Körfez ülkelerinin de önemli bir güce sahip olduğu görülmektedir. İran, buna rağmen, Irak üzerinde bir etki kurmaya çalışmakta, Esad yönetiminin devrilmemesi için Suriye’ye destek vermekte ve Lübnan’da Hizbullah’ı desteklemektedir.  İcra ettiği geniş kapsamlı askeri tatbikatlarla ve Hürmüz boğazı’nı kapatma konusunda sert tehditlerine rağmen, makul bir politika izlemekte ve halen P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin ile Almanya) ile görüşmelere devam etmektedir.

Ortadoğu’da nükleer kapasite açısından ele alındığında çok uzun bir süredir güçler dengesi İsrail’den yanadır. İran’ın nükleer silahlanması aslında bölgede yaklaşık kırk yıldır önemli bir nükleer güç olan İsrail’e karşı denge olacaktır. Ancak, Batı tarafından çoğunlukla İran’ın rasyonel bir politika izlemediği yönünde düşünce hakimdir. Aslında, İran’ın dış politika dengeleri incelendiğinde iki unsurun önemli yer tuttuğu görülmektedir:  Devrim düşüncesi ve uluslararası arenada pragmatik yaklaşım. Pek tabi olarak, ülkeler günlük politika içerisinde dengeleri gözeterek yerine ve zamanına göre seçimler yapmaktadır.

Mehran Kamrava, İran’ın dış politika ve güvenlik meselelerinde, “devrim ideolojisinden çok; pragmatik, güçler dengesini gözeten realist bir politika izlediğini” düşünmektedir. İran körfezde askeri ve diplomatik etkinliğini artırmaya çalışmakta ve bu durum da Suudi Arabistan ve Amerika faktörüyle çakışmaktadır.

Ortadoğu’da uzun yıllardır İran dışında, İsrail’in nükleer varlığı dikkat çekmektedir. İsrail, Fransa’dan temin ettiği teknoloji ile 1962 yılında Dimona reaktörünü kurmuş ve 1968 yılında da bu tesiste plütonum 239 ayrıştırma tesisini işletmeye açmıştır. Dimona Nükleer Tesisleri’nde bugüne kadar her yıl yaklaşık dört nükleer başlıklı silah ürettiği öngörülmektedir. 2011 yılı itibarıyla, 200-400 arası nükleer başlıklı silaha sahip olduğu ve bunların da 100 tanesinin hidrojen bombası olduğu düşünülmektedir.

Ocak 2012 ayında AP ajansına verdiği mülakatta , Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Prens Türki El Faysal, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) daimi üyesi beş ülkenin, “Ortadoğu’da nükleer silahlardan arındırılmış bölgeye dahil olacak ülkelere nükleer güvenlik şemsiyesi garantisi vermesi ve nükleer silah geliştiren ülkelere de askeri yaptırımlar uygulanması  gerektiğini” ifade etmişti. Turki’nin teklifi, İran’a karşı uygulanacak yaptırımların yanı sıra nükleer silah varlığını ne kabul eden ne de yalanlayan İsrail’in de envanterindeki silahları imha etmesini içeriyor. Böylelikle, bölgede muhtemel bir nükleer silahlanmanın önüne geçileceği ifade edilmektedir. Aksi halde, İran ve İsrail’in yanında, Türkiye, Mısır, Irak ve Mısır’ı da içine alan bir nükleer silahlanma ihitmaller dahilindedir. Aslında Batı dünyası Oradoğu’da barışı destekleyen politikalar izliyor olsalar, BMGK daimi üyesi ülkelerin güvenlik çatısı mantıklı ve adil bir çözüm olabilirdi. Ne yazık ki, süreç, gerekirse İran’a karşı tek taraflı yaptırımları devreye sokulması ile tek taraflı işlemekte ve Batı kamuoyunda İsrail’in nükleer gücü sorgulanmamaktadır.

Türkiye’nin İran’ın Nükleer Programına Karşı Tutumu

8 Haziran 2010 tarihinde, BMGK, İran’a karşı yaptırımları oyladığı zaman Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi olan Türkiye ve Brezilya yaptırımlara “hayır” demişti. Zaten Başbakan Erdoğan da, her fırsatta İran’ın da “barışcıl amaçlarla” nükleer teknoloji geliştirebilme hakkı olduğunu ifade etmektedir. Bu süreçte, Türkiye uluslararası arenada elinden geleni yapmıştır. P5+1 müzakerelerine Nisan 2012’de Türkiye’nin arabuluculuğunda başlanmış, devamında Bağdat ve Moskova’da yapılan görüşmelerden kesin sonuç alınamamıştı. Bunu üzerine, Temmuz ayında yapılan teknik düzeyde müzakereler yine İstanbul’da yapıldı.

İran ise, özellikle Türkiye’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) şemsiyesi altında Kürecik/Malatya’ya kurulacak olan hava radarına yeşil ışık yakmasıyla, Türkiye’yi tehdit olarak algıladığını belirtmişti. İran, bunun yanı sıra, Suriye konusunda da Türkiye ile ters düşmektedir. İran Esad yönetimini bölgede kendi ekseninin önemli bir kalesi olarak görmekte ve düşmemesi için elinden geleni yapmaktadır. Türkiye ise, her ne kadar son yıllarda Başbakan Erdoğan ile Beşar Esad arasındaki kişisel yakınlığın da etkisiyle olumlu bir diyalog başlamış olsa da, ülkede katliamlar başladığı günden beri en net açıklamaları yapan ve tutumunu belli eden ülke olmuştur.  İran tarafından Türkiye’ye yöneltilen eleştiri ve tehditlerin en sert olanı ise geçtiğimiz günlerde (7 Ağustos 2012) İran Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi’den  gelmiştir. Firuzabadi, “Büyük Şeytan’ın (ABD) savaş planlarına yardımcı olmak, Suriye’ye komşu ülkeler için doğru bir temel değildir. Eğer onlar bu temelde hareket ediyorlarsa, o zaman şunu bilmeliler ki, bir sonraki seferde, sıra Türkiye ve diğer ülkelere gelecektir” ifadelerini kullanmıştı. Bu açıklamalar bile başlı başına, son dönemde ilişkilerdeki gerilimi gözler önüne sermektedir.

Her ne kadar iyi ilişkiler gözetilmeye çalışılsa da, İran ile Türkiye arasında tarihten gelen bir anlayış farkı bulunmaktadır. Bunda dini-mezhebi ayrılıklar ve toplumların sosyokültürel algılamaları tarihsel olarak önemli yer tutsa da, esas sorun günümüz dünyasında iki ülkenin farklı bloklarda yer almasından kaynaklanmaktadır. İran geleneksel olarak “Atlantik karşıtı bloğun” başını çekmektedir. Aleksandr Dugin’in Rus Jeopolitiği kitabında , dünyanın Amerikan, Avrupa, Pasifik ve Avrasya jeopolitik alanlarında “Dünya hükmeti” oluşturmak için gereken parametreler yer vermiş ve Rusya’nın Ortadoğu ekseninde stratejik ortağının neden İran olması gerektiğine yer vermiştir. Nitekim, bölgede Türkiye’nin laik rejimi ve Suudi-Vahhabi köktenciliği jeopolitik olarak Atlantikçidir. İran ve Rusya arasındaki ilişkinin stratejik boyutunun yanı sıra, yadsınamayacak ölçüde askeri yönü de bulunmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, İran’ın çeyrek asırdır süregelen nükleer enerji üretme arzusu devam etmektedir. Batı ülkeleri tarafından da bu süreç, nükleer silahlanma çabası olarak algılanmakta ve özellikle ABD tarafından uluslararası camiada İran’a karşı tutum geliştirilmektedir. Tabi, bu ülkelerin algılamalarını İran’ın niyetinin anlaşılamaması ve silahlanma konusundaki şüphecilik şekillendirmektedir. Bir yandan da, tarihi bir diplomatik geleneğe sahip olmasına rağmen, Batı tarafından İran’ın dış politikasını şekillendiren etkenler anlaşılamamaktadır. Hatta ABD tarafından İran’a muhtemel askeri müdahale seçenekleri gözden geçirilmektedir.

Türkiye ise, her ne kadar stratejik anlamda çıkarları çakışıyor olsa da, hem tarihi komşuluğu, hem de enerji konusundaki bağımlılığı göz önünde bulundurulduğunda İran ile mümkün olduğunca dostane ilişkiler geliştirmelidir. Nitekim Türkiye’nin özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Kürdistan İşçi Partisi (PKK) eylemlerinin arttığı dönemde her ne kadar resmi olarak kabul etmese de, İran’ın da sınırlarında PKK kamplarına izin verdiği bilinmektedir. Bu noktada, Türkiye’nin İran politikasında daha bağımsız olması için;

(i) Sınır güvenliğini ileri düzeyde sağlaması, PKK’ya karşı psikolojik üstünlüğü ele geçirmesi ve Kürt asıllı vatandaşlarının demokratik hak ve özgürlüklerinde yapılan iyileştirmeler ile Kürt sorununu çözmesi,

(ii) Doğalgaz ve petrolde olası bir krizde İran’dan uygulanacak kesintilerin ekonomisini ciddi anlamda sıkıntıya sokmaması için “enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi”,

(iii) İran’ın Uranyum Zenginleştirme Programı ve P5+1 müzakerelerinde arabuluculuğa devam etmesi, sorunun çözümüne yönelik aktif bir rol üstlenmesi,

(iv) Kürecik/Malatya hava radarı gibi, Batı ekseninde yapmış olduğu askeri adımların kesinlikle İran’ın ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olmadığı konusunda İran ile sıkı bir diplomasi uygulamasının, yararlı olacağı değerlendirilmektedir. Bunun zorlu bir süreç olacağı muhakkaktır. Fakat İran’la kurulacak dengeli ve ölçülü ilişkiler Türkiye’nin yararına olacaktır. Nükleer müzakerelerinde Türkiye’nin yardımıyla atılacak her adım, Batı nazarında “Türkiye’nin artık Ortadoğu’da etkin bir bölgesel güç olduğu ve politikalar oluşturulurken göz ardı edilemeyecek konumda bulunduğu” izlenimini güçlendirecektir.

 

Ömer SÜMER

İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Lisans Öğrencisi

 

Kaynakça

1.      Ahmedi, H.(2009). İran Ulusal Kimlik İnşası, Hakkı Uygur (Çev.), İstanbul: Küre.

2.      Alterman, John,B.(Ed.), Gulf Kaleidescope Reflections of the Iranian Challenge, CSIS, Mayıs, 2012, http://csis.org/publication/gulf-kaleidoscope

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.