Köşk Seçimleri ve Yeni Dönem

0
51

Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanını belirleyecek olan seçim, 10 Ağustos 2014 Pazar günü gerçekleştirilmiş ve %51.7’lik oy oranı ile ipi göğüsleyen Recep Tayyip Erdoğan, ilk turda cumhurbaşkanı seçilmiştir. Cumhurbaşkanının, -1982’deki referandumda, anayasanın kabulüyle beraber Kenan Evren’in cumhurbaşkanı seçilmesini saymazsak-, halk tarafından ilk kez ‘doğrudan’ seçildiği bu seçim daha birçok yönden ilkleri bünyesinde barındırmıştır. Başkanlık ve Yarı-Başkanlık sistemleri, icracı cumhurbaşkanı gibi tartışmaların damga vurduğu bu yarış, gerek seçim süreci, gerekse de sonuçları itibari ile Türkiye ve bölgesi açısından oldukça kritik bir önem taşımıştır.

Seçim sonuçlarına bağlı olarak, Türk Siyaseti’nde değişmeye başlayan dengeler, geride bıraktığımız sürecin, bir cumhurbaşkanlığı seçiminden çok daha öte anlam ve ehemmiyet taşıdığını bir kez daha göstermiştir. Bu kapsamda, devlet başkanlığı makamının, tarihimizdeki ve toplumumuzdaki yeri ve önemini kısaca incelememiz de faydalı olacaktır.

Türk Tarihi’nde Devlet Başkanlığı

Tarih boyunca Kağan, Hakan, Yabgu, -İslamiyet’in kabulü sonrasında da- Hükümdar, Sultan gibi unvanlar kullanan Türk devlet adamları, ‘kut’ anlayışı çerçevesinde kendilerini, Tanrı tarafından milletinin birliğini sağlamak ve adaleti hâkim kılmak üzere görevlendirilmiş bir idareci olarak kabul etmişlerdir. Bilge olmanın yanı sıra, ‘Alp’, yani iyi bir savaşçı olması da, bir kağandan beklenen özelliklerdir. Prof. Dr. Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği adlı eserinde, Türklerin, devlet adamlarında aradığı temel nitelikleri 4 maddede özetlemiş ve şöyle sıralamıştır:

  • Kültür
  • Mantık
  • Erdem
  • Cesaret[i]

İslamiyet öncesi Türk Tarihinde karşımıza çıkan fetih ve gaza anlayışı, İslamiyet döneminde de ‘i’la-yı kelimetullah’ davası şeklinde görülmüş ve Türk hükümdarlarının cihanşümul politikaları, hemen her zaman değişmez ve en önemli özellikleri olmuştur. Ayrıca, hakanın, ahlaklı, adil, cömert, şefkatli vb. niteliklere sahip ve mutlaka halkına –adeta bir baba gibi- sahip çıkan, kucaklayıcı olması da gözetilen hassasiyetlerdir.[ii]

Türkiye Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı Seçimleri  

29 Ekim 1923’te, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, geçmiş tecrübelerinin ve tabii ki Kurtuluş Savaşı önderliğinin verdiği meşruiyet ile köşke çıkmış ve 1938’de vefat edene kadar bu kutlu görevi yürüttüğü süre boyunca da, halkla irtibatını koparmayan, -olması gerektiği gibi- milletin birlik ve bütünlüğünü temsil eden bir cumhurbaşkanı imajı çizerek, Türk devlet geleneğine uygun bir profil ortaya koymuştur.

 2007 yılında yaşananlar ise, bugün yaşadığımız sürecin asıl belirleyicisi olmuştur. TBMM’de yapılan cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’ne itirazı üzerine, 367 toplantı yeter sayısına ulaşılamadığı gerekçesi ile iptal edilmiştir. TBMM, bir kez daha cumhurbaşkanı seçme görevini yerine getirememiş, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ancak yapılan erken seçim sonrası oluşan yeni parlamento tarafından seçilebilmiştir.[iv] Yaşanan kriz, iktidar partisini bundan sonrası için önlem almaya sevk etmiş ve referandum sonucu yapılan anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanını seçme yetkisi halka verilmiş, 7 yıl olan görev süresi de 5+5 olarak değiştirilmiştir.[v]

2014 Seçimi ve Çatı Aday Formülü

 Abdullah Gül’ün görev süresinin dolması ile girilen 12.cumhurbaşkanlığı seçim sürecine ise muhalefet partilerinin ‘çatı aday’ adını verdikleri formül damga vurmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli’nin ortaya attığı ve halen hayatta olan sivil cumhurbaşkanları, diğer muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları, sendikalar gibi toplumun farklı kesimleri ile yapılan görüşmeler sonucu herkesin üzerinde uzlaşacağı siyaset dışı bir aday çıkarma arayışı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin de desteğiyle karşılık bulmuş ve ‘Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’ ismi üzerinde karar kılınmıştır.[vi] Daha sonra birçok muhalefet partisi de İhsanoğlu’na desteğini açıklamış, bu sayı 14’e kadar yükselmiştir.[vii] 

  

Muhalefetin, Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstererek;

  • Babası, Mehmet Akif Ersoy’un en yakın arkadaşı olan ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nda Genel Sekreterlik yapmış bir insanla, muhafazakâr kitlelere ulaşmayı ve Tayyip Erdoğan’ın oy aldığı tabana da hitap etmeyi,
  • Güç birliği yaparak, oyların bölünmesini engellemeyi,
  • Siyaset dışı bir aday ile, son dönemlerde iyice gerilen ve sertleşen Türk siyasetine bir yumuşama katmayı,
  • Ortadoğu’da ve İslam coğrafyasında tanınan bir isim olması nedeniyle, özellikle bu bölgeye yönelik dış politikamıza saygın bir figür kazandırmayı,
  • Parlamenter sisteme saygılı kalacağını söyleyen bir isim ile, Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarının Türkiye için düşündüğü başkanlık sistemine geçişi önlemeyi, amaçladığı söylenebilir.

Kuşkusuz bu girişim, Türk demokrasisinin çok fazla şahit olmadığı bir milli mutabakat arayışıdır ve siyasetin oldukça sertleştiği, seviyenin giderek düştüğü, toplumun gerildiği son dönem Türkiye’sine de örnek olabilecek bir harekettir.

AKP’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan ve HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş’a karşı yarışan Ekmeleddin İhsanoğlu, seçim kampanyası boyunca polemiğe girmekten kaçınan, sakin bir profil çizerek mevcut sisteme uygun bir cumhurbaşkanı adayı olduğu izlenimini vermeye çalışmıştır.

  • Enerjisinin düşük olduğu,
  • Yeterince tanınmadığı,
  • Siyasete ve Türkiye’ye yabancı olduğu,
  • Halka temas edemediği,
  • Tayyip Erdoğan ile rekabet etmede yetersiz kaldığı

gibi yorumlar ise, İhsanoğlu’na yöneltilen başlıca eleştirilerdir. Ayrıca, kendisini aday olarak gösteren partilerin tabanlarında da yeterince kabullenilemediği de, seçim sonuçlarının ve araştırma şirketlerinin önümüze koyduğu bir gerçektir.

Buna karşılık Recep Tayyip Erdoğan ise;

  • Her zamanki gibi sert bir propaganda süreci izleyerek, rakibini yıpratmış, güçlü bir öteki olgusu yaratarak tabanını konsolide etmeyi başarabilmiş,
  • 12 yıllık başbakanlık dönemini bir referans olarak kullanmış,
  • Parti teşkilatlarını, seçim kampanyası için seferber edebilmiş,
  • Araştırma şirketleri aracılığı ile, anket sonuçları üzerinde manipülasyon yaparak, toplumu yönlendirmiş,
  • Tıpkı 17 Aralık sonrasında olduğu gibi, özellikle Pensilvanya üzerinden, kendisine ve partisine yönelik bir komplo olduğunu, karşısındaki ittifakın da bu komplonun bir parçası olduğunu iddia etmiş ve şaşırtıcı bir şekilde hem kendi tabanını, hem de toplumun bir kesimini buna kolayca inandırabilmiştir.
  • Tabi, Erdoğan’ın elindeki devlet imkânları ve çok geniş medya desteği de, kendisine avantaj sağlayan önemli noktalardır. (Muhalefet bu konularda, hem –başta TRT olmak üzere- medyanın taraflılığından şikayet etmiş, hem de Tayyip Erdoğan’ın, başbakan sıfatı ile seçimlere girmesinin, haksız rekabet yaratacağı gerekçesiyle Yüksek Seçim Kurulu’na başvurmuş, ancak bir sonuç alamamıştır.[viii])     HDP cephesi ve Selahattin Demirtaş ise,
  • -sözde- Çözüm sürecinin devam ettiği şu günlerde, bu seçimi, müzakere masalarında elini güçlendirebilecek bir fırsat olarak görmüş,
  • Propaganda süreci boyunca geleneksel Kürtçü söylem yerine, özgürlükçü-sol bir retorik kullanarak, sosyalist tabanın ve merkez sol’da İhsanoğlu’na oluşacak tepki oylarını amaçlamıştır. (Bunu aynı zamanda BDP’nin HDP’ye dönüşmesiyle başlayan ‘Türkiyelileşme(!)’ politikasının bir parçası olarak da görebiliriz.)

Böyle bir tabloda girilen ve bir cumhurbaşkanlığı seçiminin ötesinde adeta Başkanlık / Yarı-Başkanlık sistemleri ile Parlamenter sistem arasında referandum özelliği taşıyan seçim, -beklenen oy oranının altında kalmış olsa da- Tayyip Erdoğan’ın zaferi ile sonuçlanmıştır.[ix]

Sonuç

Türk Milleti’nin, toplum ve devlet hayatında önemli bir yer tutan, siyasi anlamının yanında manevi bir değer taşıyan devlet başkanlığı makamı, hala gerektiği gibi partiler üstü, milli bir konuma oturamamış/oturtulamamıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca, siyasi kriz çıkarma potansiyelinin her zaman çok yüksek olduğunu gördüğümüz köşk seçimleri, bu kez halk oyu ile gerçekleşse de, böylesine kutsal bir makam için verilen yarışa yakışmayacak görüntü ve davranışlar zaman zaman sergilenmiştir. (Bkz: Tayyip Erdoğan’ın rakipleri için kullandığı ifadeler[x], Demirtaş mitinglerindeki terör örgütü paçavraları ve terörist başı posterleri vb.[xi]) Muhalefet partileri, ittifak ile girdikleri seçimde bekledikleri sonucu alamamış, özellikle seçmeni sandığa götürmede başarısız olmuşlardır. Nitekim oy kullanmayan yaklaşık 16 milyon seçmen, ortaya çıkan sonuca büyük etki ederken, %73’lük seçime katılım oranı da, demokrasi tarihimizin en düşük rakamlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. (ki Türkiye, genel olarak seçimlere katılım oranının, birçok Avrupa ve dünya ülkesine göre yüksek olduğu bir ülkedir. Örneğin; henüz 5 ay önce, 30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimlerde sandığa gitme oranı %89’dur.[xii]) Alınan başarısız sonuç muhalefet partileri içindeki, aday belirleme sürecinde başlayan hoşnutsuzlukların, iyice su yüzüne çıkmasına neden olmuş, hatta ana muhalefet partisi CHP’yi kurultay kararı almak zorunda bırakmıştır. Selahattin Demirtaş, %9.7’lik bir orana ulaşsa da, aldığı oyların büyük kısmının HDP tabanı dışından gelen ‘ödünç’ diyebileceğimiz oylar olduğu kabul edilmektedir. Recep Tayyip Erdoğan’ın ise ilk turda seçimi kazanması başarı sayılsa da, ülkeyi kafasındaki başkanlık sistemine taşıyacak oranı elde ettiği tartışmalıdır. Ancak her şeye rağmen, Erdoğan’ın aktif, icracı ve siyasetin içinde bir cumhurbaşkanlığı resmi vereceği söylenebilir ki kendisi de bunu ifade etmektedir.[xiii]  Türkiye, şuan itibariyle parlamenter sisteme zıt bir şekilde halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanına ve o cumhurbaşkanının inisiyatifi ve görevlendirmesi ile işbaşına gelen bir başbakana (29 Ağustos itibariyle hükümeti kurma görevini alan Ahmet Davutoğlu) sahiptir. Bu tablonun yorumu; ‘‘fiiliyatta bir ‘yarı-başkanlık’ sistemidir.’’ Türkiye, önümüzdeki süreçte sistem krizi yaşamamak için bir tercih yapmak durumunda kalacaktır. Bu noktada Haziran 2015’deki genel seçimlerin belirleyici olacağını söyleyebiliriz. Zira, Erdoğan, partisine anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde etme hedefini göstermiş ve başkanlık sistemine geçişin yasal altyapısını tamamlamalarını istemiştir.[xiv]

Sözde çözüm süreci ile beraber iyice güç kazanan ve Güneydoğu’da devletleşmeye çalışan bir PKK terör örgütü, bölünme endişesi, halen IŞİD’in elindeki rehineler başta olmak üzere dış politikadaki sorunlar, ekonomik problemlerin yanı sıra 17-25 Aralık’tan aklanmadan köşke çıkan Erdoğan, toplumun önemli bir kesimi nazarında ciddi bir meşruiyet krizi yaşamaktadır ve bunu aşmak için mutlaka geride bıraktığımız 12 yılın aksine hareket etmeli, seçim akşamı yaptığı balkon konuşmasına uygun hareket etmelidir. Aksi halde Türkiye, giderek daha büyük siyasi sorunlarla karşılaşacak, siyasallaşmış, koordine etme ve bir araya getirme yükümlülüğünden uzaklaşmış bir cumhurbaşkanlığı makamıyla bunların üstesinden gelmesi de her zamankinden zor olacaktır.


Gökhan ALPTEKİN

Pamukkale Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

 

Kaynakça:

[i] Prof. Dr. Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği

[ii] Prof. Dr. Semih Yalçın, Türk Tarihinde ‘’Cumhur’’un Yönetimi ve Günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci, Kutlu Sesleniş Dergisi, Sayı 104

[xii] Her iki seçimdeki sandığa gitme oranları için bkz:

 http://t24.com.tr/haber/kosk-secimine-katilim-orani-dusuk-oldu,267219

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.