Mantık İle Hayalciliğin Kesiştiği Topraklar: Güney Kıbrıs

0
57

1 Ocak 2012 itibarıyla Avrupa Birliği Konseyi’nin güvenlik ve savunma alanlarındaki başkanlık görevini üstlenen ve Temmuz 2012’den itibaren de AB Dönem Başkanı sıfatıyla birliğin yönetim kademesini devralacak olan “yarım devlet” Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, geçtiğimiz yılın ikinci yarısında ortaya çıkardığı “sondaj gerilimi” ekseninde Türkiye ve KKTC ile ilişkilerine yansıttığı ikircikli tutumu sürdürmektedir. Rum hükümet yetkilileri, siyasetçiler ve hatta din adamlarının, son günlerde basına da yansıyan ve birbiriyle pek alakası olmayan açıklamalarının arkasında, Türk tarafını manipüle etmek ve BM gözetiminde sürdürülmekte olan müzakere sürecini baltalamak anlayışı yatmaktadır. Kıbrıslı Rumların, konjonktürel tutumlarının arkasında yatan bir diğer neden de, Kıbrıs Sorunu’na çözüm üretmeyi amaçlayan müzakereleri, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla AB dönem başkanlığını üstleneceği Temmuz 2012’ye kadar ertelemek ve böylece Türk tarafına karşı kullanılabilecek önemli bir koz elde etmektir. Nitekim Türkiye, Kıbrıs Rumlarının dönem başkanlığı süresince, AB üyelik süreci ve Kıbrıs Sorunu’na çözüm bulunabilmesi gibi konularda herhangi bir eylemde bulunmayacağını ve Kıbrıs’ın dönem başkanlığını tanımadığını ilan etmiş durumdadır.

Son dönemde çözüm odaklı dış politika stratejisi izleyerek, Kıbrıs Meselesi’nde çözümün karşısında duran tarafın Rumlar olduğunu tüm dünyaya ispatlayan ve BM gözetiminde yürütülen müzakere sürecinde inisiyatifi elinde tutan taraf konumuna gelen Türkiye, Kıbrıslı Rumların statüko odaklı dış politika algılarını da önemli oranda sarsmış durumdadır. Sondaj krizi ekseninde Güney Kıbrıs’tan yükselen farklı sesler, adanın güneyinde statüko ekseninde şekillenen ve yalnızca tek taraflı bir yaklaşımın konusu olan dış politika anlayışının değişimin eşiğinde olduğunu göstermektedir. Kıbrıslı Rumların, Rum milliyetçiliği ve dinsel fanatizmin birleşimi ile oluşturduğu ve Türk düşmanlığı ile yoğurduğu dış politika algısı, Rum Kilisesi’nin ve sağ cenahın aksi yönde çabalarına karşın, değişmeye mecburdur. Türkiye’nin, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Karadeniz Havzası bağlamında yükselen bir bölgesel güç haline gelmesi, küreselleşme akımının ortaya koyduğu siyasal, ekonomik ve toplumsal yakınlaşma ve benzeşme sürecinin bir gereği olarak, siyasal ve toplumsal sınırların kaybolmaya yüz tutması ve AB ile NATO’nun yeni güvenlik stratejisi çerçevesinde etkinliklerini doğuya doğru kaydırmak istemeleri, Kıbrıs’ta çözümü zorlayan birer faktör haline gelmiştir. Doğu Akdeniz’in tam ortasında, bölgeyi her anlamda kontrol eden bir toprak parçası olarak görebileceğimiz Kıbrıs’ın, yaşanan sorun nedeniyle, bir türlü NATO üyesi olamaması, Avro-Atlantik Dünyası’nın güvenlik stratejisi açısından, durumun vahametini göstermektedir.

Sondaj krizi, Kıbrıslı Rumların çözüm karşıtı dış politika stratejilerinin bir parçası olarak, BM’nin gözetiminde yürütülen müzakere sürecini ötelemeyi ve sorunun çözümü noktasında AB’yi yetkili kılmayı hedefleyen bir politika olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki, son dönemde adanın güneyinden gelen açıklamalar, sondaj krizinin öngördüğü tırmandırma stratejisinin geri teptiğini göstermektedir. Güney Kıbrıs’ın eski dışişleri bakanlarından Nikos Rolandis’in, “Türkler, adanın güneyinde sondaj gerçekleştirip, doğalgaz ve petrol çıkarmaya başlarsa, bu ülkeyi kimse durduramaz” şeklinde yaptığı açıklama, Kıbrıslı Rumların içerisine düştüğü siyasal yoksunluğu açık bir şekilde göstermektedir. Nitekim Rolandis, Türkiye’nin Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde gerek kendi şirketleriyle, gerekse de karşılıklı çıkarlara dayalı dostluk ilişkisi geliştirdiği ülkeler eliyle sondaj yapabileceğini ve ekonomik çıkarların ön plana çıktığı günümüzde bunun önüne hiç kimsenin geçemeyeceğini belirterek, Rum hükümetinin yaptığı hataya dikkat çekmektedir. Nikos Rolandis, Güney Kıbrıs Yönetimi’nin, Kıbrıslı Türkleri dikkate almayan tavrının yanlış olduğunu ve Rum tarafının çıkarılacak olan petrol ve doğalgazdan Kıbrıslı Türklere de pay vermesi gerektiğini belirterek, Kıbrıslı Rumların, adanın sahip olduğu zenginlikler ekseninde, paylaşım gerçekliğini içselleştirmesi gerektiğini kaydetmiştir. Böyle bir açıklamanın eski bir bakandan gelmiş olması, Güney Kıbrıs içerisindeki siyasal-toplumsal çatlağı açıkça göstermektedir. Rolandis’in yaptığı açıklamanın bir benzerini, Rum hükümet sözcüsü Stefanos Stefanou ve enerji bakanı Praksula Andoniandou da yapmışlardır. Bu iki hükümet yetkilisi, Kıbrıs Rum Kesimi’nin adanın güneydoğusundaki 12 numaralı parselden çıkaracağı 250 milyar metreküplük doğalgazın, sıvılaştırıldıktan sonra, inşa edilecek bir boru hattı marifetiyle Türkiye’ye taşınabileceğini ve Kıbrıs gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ihraç edilebileceğini belirtmişlerdir. Her iki yetkili de, çıkarılacak olan petrol ve doğalgazın gelirinin Kıbrıslı Rumlar ve Türklere ait olacağını ve adil bir paylaşım yapılacağını belirterek, KKTC ve Türkiye’nin onayını almaya çalışmaktadırlar. Rum Yönetimi, bu strateji değişimi ile, sondaj krizinin çözümü noktasında inisiyatif aldığını tüm dünyaya göstermek ve çıkarılacak olan doğalgazın en güvenli yoldan ihraç edilmesini sağlamak hedeflerini gütmektedir. Zira mevcut Akdeniz konjonktüründe, doğalgaz ve petrol ihracatının en masrafsız ve güvenli yapılabileceği güzergâh Türkiye’dir. Türkiye’nin, bölgede bir enerji terminali olma hedefini ortaya koymuş olması da, Rumları umutlandırmaktadır.

Rum hükümetinden ve siyasetçilerinden gelen ve mantıklı olduğunu söyleyebileceğimiz bu açıklamalara karşın, Güney Kıbrıs’ta her zaman aktif konumda olan ve milliyetçi-statükocu siyasal partiler ile ittifak halinde olan Rum Kilisesi, inisiyatif kullanarak siyasal işleyişe müdahale etmeye kalkmış ve AKEL Hükümetini zayıflatmayı hedeflemiştir. Zira AKEL ile Rum Kilisesi’nin ilişkilerinin iyi olmadığı bilinmektedir. Rum Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos, “sondaj krizi” sayesinde Kıbrıs Adası’nın öneminin daha iyi anlaşılabileceğini, zira adanın sahip olduğu enerji kaynakları sayesinde birçok Batılı enerji şirketinin bölgeye çekilebileceğini ve böylece Türkiye’nin tezlerinin de boşa çıkarılabileceğini belirtmektedir. Siyaset ile uğraşmayı adeta hobi edinmiş olan Rum Kilisesi’nin yaptığı bu açıklama, adanın güneyinde çatışma ve düşmanlıktan nemalanan kesimlerin, istedikleri an, yakınlaşma sürecini tersine çevirebilecek mantık dışı ve hayalci bir tutuma sergileyebileceğini bizlere kanıtlamaktadır.

Görüldüğü üzere Kıbrıs’ın güneyinde kafalar oldukça karışık durumdadır. Rum siyasal yaşamı, hükümetin temsil ettiği ılımlılar ile Rum milliyetçiliği ve Rum Kilisesi’nin temsil ettiği şahinler arasında bölünmüş durumdadır. Bu bölünmüşlük, gerek sondaj krizi, gerekse de Kıbrıs Sorunu’na çözüm bulabilmeyi hedefleyen müzakere sürecinin bir bilinmeze doğru sürüklenmesine neden olmaktadır. Kıbrıslı Rumlar, mantıksal önermeler ile hayalcilik arasında süregelen dikotomiyi ortadan kaldırmadıkları müddetçe, Doğu Akdeniz’de işbirliğinin kurumsallaşması da mümkün olmayacaktır. 

 

Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Giresun Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.