Totaliter Rejim Örneği ve Gerçekleşmesi Mümkün Distopya: 1984

0
72

İngiliz yazar George Orwell’ın 1984 adlı distopik (karşı-ütopik) romanının 1984 yılında vizyona giren film uyarlaması, üretildiği dönemden bu yana sıklıkla tartışma konusu olmuştur. Filmin diğer distopya eserlerinin arasından sıyrılıp geçtiğimiz yaklaşık kırk yıl boyunca şöhretini koruyabilmiş olmasının nedenlerinden biri, olay örgüsünün ve verilmek istenen mesajın/ Orwell’ın uyarısının her nesil için geçerli ve gerçekleşmesi muhtemel bir tehdit olmasıdır. Michael Radford yönetmenliğindeki film, insanlığın ilerleme adına güvendiği bilim, teknoloji ve siyasetin aynı zamanda gerilemeye hatta kaosa bile yol açabileceğine dikkat çekmektedir. Winston Smith karakteri ile Hitler Almanya’sına, Mussolini İtalya’sına ve Stalin Rusya’sına atıfta bulunurken; insanları yaklaşmakta olan fiziksel ve düşünsel köleliğe, tarihin unutulmasına, dilin yok olmasına, toplumsal yabancılaşmaya ve duygusal yozlaşmaya karşı uyarmaktadır. Bu nedenle 1984, totalitarizmin egemen yönetim biçimi olduğu bir distopya modelini başarıyla gözler önüne sermektedir.

1984, Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç ülkeden oluşan bir distopyada (anti-ütopya) geçer. Bu ülkeler devamlı savaş halindedirler ancak müttefikler sıklıkla değişir. Okyanusya’da yaşayan Winston Smith, sosyalizm adı altında totaliter bir rejim oluşturmuş INGSOS İç Parti üyeleri tarafından tüm Okyanusya halkı ile beraber “Büyük Birader” i sevmeye zorlanır. Dış Parti ve proletarya sınıflarında sefalet ve cehalet hakimken, İç Parti üyeleri alt sınıfları sömürerek refah içinde yaşamaktadır. Dış Parti üyeleri İç Parti tarafından tele-ekranlar ve kameralar ile günün her saati ve her yerde denetlenir. Tarihin, mevcut rejim lehine değiştirildiği ve gerçeğin yok edildiği Gerçeklik Bakanlığı’nda çalışan Winston, bakanlığın roman kısmında çalışan Julia ile tanışır. İkili Parti’nin tüm kurallarını çiğneyerek ilişki yaşamaya başlar ve gerçekliğinden şüphe duyulan bir başka model Emmanuel Goldenstein’ın Büyük Birader’e karşı kurduğu gizli örgüte katılırlar. Düşünce Polisi tarafından tuzağa düşürülen ve yakalanan ikili birbirlerine ihanet etmeye – birbirlerini sevmekten vazgeçmeye – zorlanırlar.

Birçok ütopyanın yapıcı unsuru olan bilim ve teknoloji, Orwell distopyasında tam tersi yıkıcı unsurdur. Okyanusya’daki tele-ekranlar totaliter devletin toplumu “göz altına” almasına olanak sağlar; mahremiyeti yok eder ve bireyleri daimî tedirginlik haline sürükler. Özgürlük kavramını tamamıyla yok eden denetim aynı zamanda demokrasi ve liberalizmi de ortadan kaldırır. Kişilerin kendilerine belirlenen (atfedilen) rolleri ve sorumlulukları yerine getirmesi gerekliliği, öznel seçimleri en aza indirgemiş, bu sebeple kişiler özlerini oluşturamamışlardır (Müftüoğlu & Özbay, 2015: 188). Denetim/gözetim işlevinin yanı sıra tele-ekranların yalnızca Partinin ve Büyük Birader’in “başarılarını” duyurmak ve halkın gözünü korkutmak için vatan haini ilan edilenleri göstermek amacı ile kullanılması, basın/yayın özgürlüğünün olmadığını gösteriyor. Öyle ki hiç kimse Büyük Birader ve/ya da Parti aleyhine konuşamaz; yakalandığı takdirde buharlaştırılır (kişinin var olduğuna dair tüm delillerin ortadan kaldırılması anlamına gelmekle birlikte Orwell’ın Nazi Almanya’sına atıfta bulunduğu söylenebilir). Sonuç olarak 1984, teknoloji ve bilimin otoriteler tarafından yanlış kullanımının toplum ve özgürlük açısından ne tür yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir.

Tele-ekranlar ile her zaman ve her yerde gözetlenen Dış Parti üyeleri fiziksel ve düşünsel anlamda kölelik altına alınır. Cinsellik ve orgazm, kişinin düşünmesine yol açtığından Parti tarafından yasaklanır, Dış Parti üyeleri yalnızca Büyük Birader’e hizmet edecek çocuklar üretmek gayesi ile birlikte olur. Dolayısıyla Okyanusya ülkesinde kişilerin fiziksel tüm zevkleri ve özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Buna ek olarak, düşüncelere de ambargolar konar. Zira düşünmek, mevcut yönetimi ve yaşam biçimini sorgulamaya yol açacağından, kişilerin üç ülke arasındaki sonsuz savaşın tek kaybedenlerinin kendileri olduklarını fark etmelerine sebep olacaktır. Bireylerin vücutlarına ve zihinlerine hükmeden Parti yönetimi, her ne kadar günümüz dünyasında gerçekleşmesi imkânsız bir durum gibi görünse de devlet-toplum arasındaki güç ilişkisi dengelenmediği ve özgürlükler güvence alınmadığı takdirde buna benzer totaliter devletlerin oluşma olasılığı göz ardı edilmemelidir.

Filmde devletin bireyler üzerinde tahakküm kurma amacı ile başvurduğu yollardan biri de tarihin ve dilin yozlaştırılması ve cehalet oranının yüksek tutulması olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Gerçeklik Bakanlığı’nda çalışan Winston her gün kendisine verilen tarihi evrakları Büyük Birader’in lehine değiştirmekle ve gerçeği gösteren tüm belgeleri yok etmekle görevlidir. Tarih, her gün değiştirilir ve Partiye göre uyarlanmış yeni gerçekler kişilere aktarılır. Dil her geçen gün biraz daha yozlaştırılır; böylece partinin tehlikeli gördüğü kelimeler ortadan kalkmış ve kişiler konuşmaktan yani düşünmekten caydırılmış olur (Müftüoğlu & Özbay, 2015: 185). Partinin üç büyük sloganından biri olan “CAHİLLİK GÜÇTÜR” ibaresi, olaya totaliter rejim tarafından bakıldığında oldukça mantıklıdır çünkü Partinin ayakta kalması ve devam etmesi cahilliğe bağlıdır. Partinin, proletarya sınıfına düşünce özgürlüğü tanımasının sebebi olarak bu sınıfın hiçbir konu hakkında düşüncesinin olmaması gösterilir (Müftüoğlu & Özbay, 2015: 184). Cehalet ve sorgulamanın ters oranda büyüme gösterdiği kabul edildiğinde “cahil” olarak görülen proller Büyük Birader’e ve Partiye bir tehdit olarak görülmemiştir. Partinin alt sınıflarda eğitimi engellemesi ve eğitimli sınıfı gözetim altında tutması tekrar özgürlük ihlaline girdiğinden ve toplumsal eşitliğe engel olduğundan Orwell tarih, dil ve eğitimin muhafazasının önemini vurgulamış olur.

Orwell’ın yarattığı distopik dünyada bir başka dikkate ve incelemeye değer olay, tarihin ve dilin yanında duygusal yozlaşmanın gerçekleşmesidir. Okyanusya’da aile kavramı yoktur, bireyler Büyük Birader hariç kimseye sevgi gösteremez. Halk arasında soğuk ve yapay bir ilişki vardır. Sevgi bağlarının koparılması insanları birbirinden uzaklaştırmakta böylece totaliter devlete karşı sorgulama ve başkaldırı tehditlerini ortadan kaldırmaktadır. Devlet, insanı insana yabancılaştırarak tek gerçeğin/doğrunun kendisi olduğunu öğretir. Bunun en büyük örneği Winston’da görülür. Antika dükkanının sahibi ve aynı zamanda Düşünce Polisi olan Bay Charrington tarafından tuzağa düşürülen Winston, türlü işkencelerle kendisine gösterilen dört parmağın beş parmak olduğuna inanmaya zorlanır, yani kişinin gerçeklik algısını bozmaya ve yeniden inşa etmeye çalışılır. Sonuç olarak, duygu ve duygusal bağların menedilmesi totaliter devletlerin yararına bir hareket olarak toplum için yalnızca daha kötü günler getirmektedir.

1984 her ne kadar ilk bakışta gerçekleşmesi zor gibi görünen bir karşı-ütopya gibi görünse de yukarıda bahsi geçen tüm distopik elementlerin çağdaş dünya içerisinde belirli miktarlarda bulunduğuna inanılıyor (Müftüoğlu & Özbay, 2015).

 

ALEYNA KALTALIOĞLU 

Sivil Toplum Okumaları Stajyeri

 

Kaynakça

Müftüoğlu, M. Caner ve ÖZBAY, Fatih, (2015), “Gündelik Hayatta Totalitarizm: George Orwell’ın 1984 Adlı Distopya Romanında İdeal Toplum Tasavvurları”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı/44, Nisan 2015.

ORWELL, George, (2020), 1984, Çev.: Celal Üster, Can Yayınları, 69. Baskı, İstanbul.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.