Türkiye’nin, Bölgesel Güç Olma İmtihanı

0
659

Bölgesel Güç Kavramı

Uluslararası ilişkilerde bölgesel güç, belli bir coğrafya bölgesinde gücü olan devlettir. Bölgesel gücün ne anlama geldiğiyle ilgili birbirinden çok farklı olmayan tanımlar vardır. Politik Araştırmalar için Avrupa Ortaklık Komisyonu‘na göre bölgesel bir güç, “coğrafik olarak tanımlanmış olan bir bölgeye ait olan, bu bölgeyi ekonomik ve askeri açıdan etkileyen, bölgede hegemonya işlevi görebilecek güce ve güç kaynaklarının kullanımına istekli olacak şekilde dünya ölçeğinde belli bir etkiye sahip olmalı ve komşuları tarafından bölgesel lider olarak tanınmış ve hatta kabullenilmiş bir ülke olmalıdır.1

Bir bölgede güç ve nüfuz uygulayan ulusları tanımlamak için kullanılır. Bölgesel güç olmak karşılıklı olarak diğer güç kategorilerinin dışında kalmak anlamına gelmez. İçinde Güney Afrika, Mısır, İsrail, Türkiye, Güney Kore, Brezilya, Meksika ve Endenozya’nın bulunduğu ülkeler sıkça bölgesel güç olarak tanımlanır.

Bölgesel güç’ün farklı tanımlamalarından birisi de; büyük veya küçük devlet kategorilerinden birine dahil olmayan, bölgesel politikayı etkileyebilen, daha önemlisi büyük devletlerden gelen zorlamalara bir miktar dayanabilen, onlarla zaman zaman pazarlığa girişebilen ve hatta o günkü koşulları iyi değerlendirerek onların kimi davranışlarını belli oranda etkileyebilen devlettir.

Bölgesel güç belirli oranda ekonomik ve askeri güce ve koşullar uygun olduğu zaman küresel anlamda belirli oranda bir etkiye sahip olmasına rağmen bu etki durumunu büyük devletlere fazla direnecek ve onlarla savaşabilecek boyuta ulaştıramazlar. Ayrıca bölgesel gücün veya diğer adıyla Orta Büyüklükte Devlet( OBD)’nin sahip olduğu askeri gücü kullanmasının da koşulları vardır. Bu kapasitesini yaşadığı coğrafyadaki diğer etkin güçlerden ve hegemon güçten tamamen bağımsız bir biçimde kullanamazlar. OBD, dünyanın jeostratejik bir bölgesinde, bölgedeki etkin veya hegemon gücün onaylamadığı bir eyleme giriştiği takdirde bundan zararlı çıkabilir ve bölgede blok dışına itilip tamamen etkisini kaybedebilir.

Alman Küresel ve Bölgesel Araştırmalar Enstitüsüne göre ise bir bölgesel güç mutlaka;

§ Kendine ait kimliği ile tanımlanabilir bir bölgenin parçası olmalı,

§ Bölgesel bir güç imajına sahip çıkmalı,

§ Kendi ideolojik yapılanması kadar bölgenin coğrafik boyutunda kararlı etkisini göstermeli,

§ Üst düzey askeri, ekonomi, demografipolitika ve ideoloji yetenekleri olmalı,

§ Bölge ile bütünleşik olmalı,

§ Bölgesel güvenliği yüksek önemde görmeli,

§ Bölgedeki diğer kuvvetler tarafından ve özellikle diğer bölgelerdeki bölgesel güçlerce bir bölgesel güç olarak kabul edilmeli,

§ Bölgesel ve küresel yapılarla bağlantılı olmalı, 2

 Bölgesel güç kavramı en basit tabiri ile yaşadığı coğrafyanın siyasetini etkileme ve belirleme yeteneğine sahip ülke anlamına gelmektedir. Elbette kendini bölgesel güç olarak niteleyen bir ülke uzun vadede “büyük güç” olma kapasitesine de sahip olmalıdır.

Türkiye’nin Bölgesel Güç Olma Girişimi ve Argümanları

Bilindiği üzere Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu kıtalarının birleşim noktasında son derece jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip ülke pozisyonundadır. Türkiye’nin sahip olduğu bu derece sorumluluk ve bir o kadarda avantajı bir kenara bırakacak olursak, siyasi iradenin dış politika manevralarının da bu hususta ne derece önem arz ettiği rahatlıkla gözlemleyebiliriz.

Merhum Turgut Özal döneminde dile getirilen bölgesel güç kavramı, Dış İşleri eski bakanı İsmail Cem döneminde geliştirilen aktif ve yönlü dış politika sayesinde ivme kazanmıştır. Özellikle, koalisyon hükümeti dönemine rast gelen ve uzun vadeli olmayan aktif dış politika stratejisi tek parti hükümeti ile birlikte Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” teorisi sayesinde tekrar gündeme gelmiştir.

Davutoğlu’nun dış politika da geliştirdiği bu stratejiye göre Türkiye, kara komşuları ve hatta denizden komşu olduğu coğrafyalardaki ihtilaflarda pasif kalmamalı ve müdahale edebilmelidir. Haritadan bu bölgelere baktığımızda ve etki alanlarını çizdiğimizde karşımıza Osmanlı Devletinin en geniş sınırları çıkmaktadır. Dolayısıyla Davutoğlu’nun bu yeni politikasına “Yeni Osmanlıcılık” da denilmektedir.3

Türk dış politikasında bölgesel güç olma adına kullandığı iki argüman vardır. Bunlardan birincisi: Çözemeyeceğini bilsen de hiçbir soruna imkânsız gözüyle bakmayacaksın, her sorunla ilgileneceksin, bilgi toplayacaksın, dostluklar kurarak geliştireceksin. Kısacası; sorunlardan kaçmayacaksın ve sorunları çözümü imkânsız olarak görmeyeceksin. Bu açıdan baktığımızda hiç Ortadoğu’nun alışık olmadığı bir tarzda argüman kullanılmaktadır. Arap dünyası İsrail Filistin sorununun çözülemeyeceği konusunda bir iradeye sahiptir. Bu irade uzun zamandır devam etmekte ve çözümlenemeyecek algısı her kesimi etkileyecek derecede hâkimdir. Türkiye’nin bu yeni tarz bölgesel güç argümanı Ortadoğu’daki sorunların çözümünün imkânsız olmadığı ve hepsiyle ilgilenileceği stratejisini bir örnek olarak sunmuştur.

İkincisi ise: bu geliştirilen strateji argümanıyla ilişkili olarak, önce çözüm potansiyeline bakılmakta ve buradan fırsatların oluşup oluşmadığının derecesi kontrol edilmektedir. Buna krizleri fırsata çevirme anlayışı denilebilir. Bu birazda pragmatik bir yaklaşımdır. Kriz ortamı oluştuğu zaman bölgeden uzaklaşılmamakta, terk edilmemektedir. Bu yeni tarzın içerisinde bu krizden bir fırsat yaratır mıyım yaklaşımı vardır.

Bu argümanlara ek ilave olarak, Ortadoğu’ya ve bölgedeki politikalarımıza ilişkin diğer bir strateji de; herkesle konuşmalıyız, hiç kimseyle belli kanalları ve mekanizmaları kapalı tutmamalıyız mantığıdır. Bu mekanizmalarla her zaman sorun değil, çözüm, ahbaplık, para ve fırsat gelir yaklaşımı da vardır. Kısacası, kendi içinde güçlü gözüken bir yapı söz konusudur.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki Güç Kapasitesi

Son dönemde Türkiye’nin Arap dünyasına bir esin kaynağı olduğuna ilişkin pek çok tartışma yapılmıştır. Türkiye, pek çok uzmana göre neyin nasıl yapılacağını dikte eden değil “bunu sadece yaşayan bir aktör” olarak bölge halklarının teveccühünü kazanmıştır.4 Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini ölçmek üzere ilk incelenmesi gereken parametre diplomatik güç unsurlarıdır. Diplomatik kapasite açısından Türkiye’nin ilgilendiği coğrafyanın genişliğine kıyasla sahip olduğu altyapı, “düzen kurmak” yahut “yerleşik düzeni devam ettirmek” amacındaki diğer aktörlere kıyasla oldukça yetersizdir. Türkiye’nin “bölgesel güç” olma iddiasının merkezinde yer alan Ortadoğu coğrafyasına ilişkin veriler ise genele göre daha sorunlu görünmektedir. Zira Türkiye, hem diplomat sayısındaki yetersizlik nedeniyle coğrafyayı kapsayamamakta hem de dil bilgisi eksikliğinden dolayı yerel bilgi kanallarına nüfuz edememektedir.5

Türkiye’nin Ortadoğu’da artan etkinliği ve “bölgesel güç” potansiyeline ilişkin bir diğer parametre ise; ekonomik güçtür. Ekonomik dinamizm, Türkiye’nin Ortadoğu halkları açısından aynı zamanda bir cazibe merkezi haline gelmesine katkı sağlayan bir “yumuşak güç” unsuruna dönüşmüştür. Türkiye, 2011 sonu itibarıyla bölgenin ikinci en büyük nüfusuna sahip ülke olmasının yanında, en büyük ekonomiye sahip Ortadoğu ülkesi konumundadır. Örneğin, TESEV’in yaptığı kamuoyu araştırmasına göre Türkiye’nin bir model olabileceğini söyleyen katılımcıların yüzde 32’si Türkiye’nin demokrasisini, yüzde 25’i de ekonomisini ön plana çıkarmaktadır.6

Türkiye’nin Ortadoğu’da artan etkinliği ve “bölgesel güç” potansiyeline ilişkin tartışmanın üçüncü boyutunu yumuşak güç parametresi oluşturmaktadır. Yumuşak güç kavramı ilkelerin (i) kültür, (ii) politik değerler ve (iii) dış politika sütunlarında uyguladıkları ve diğer aktörlerin bu uygulamaları nasıl algıladıkları ile ilgilidir. Yumuşak güç açısından son dönemde Türkiye’de değişik çalışmalar yapılmıştır. Bu açıdan Türkiye’nin bölge ülkeleriyle paylaştığı, başta dini unsurlar olmak üzere, ortak tarih, kültür ve değerler sisteminin sağladığı cazibe değişik çalışmalarda vurgulanmıştır. Birçok uzmana göre, Türkiye’nin farkı, “demokrasiye karşı İslam” tezini işleyen oryantalist perspektiflerin karşısında, kutuplaştırıcı tezleri çürüten bir “siyah kuğu” olmasından kaynaklanmaktadır. Kültüre, politik değerlere ve ekonomik dinamizme ek olarak Türkiye’nin son dönemde uygulamaya koyduğu Ortadoğu’yu merkeze alan bölgesel temelli ve jeokültürel öğeler içeren nispeten Batı’dan bağımsız dış politika algısı da Ankara’nın Ortadoğu halkları nezdindeki yumuşak gücünü derinleştirmiştir.

Toplumdan topluma cereyan eden ilişkiler tesis edilmediği ya da ekonomik, siyasal ve diplomatik bağlar sosyal ve kültürel temaslar ile desteklenemediği sürece, ikili diyalog kanalları kalıcı olamamaktadır. Türkiye’nin aynı zamanda NATO üyesi, Avrupa Konseyi kurucu üyesi ve AB ile müzakere eden aday ülke olması da Ortadoğu coğrafyasında kendisine biçtiği özgün “rol tanımına” esas teşkil etmektedir. Tehdit algısının çok ötesine geçen dış politika anlayışı şüphesiz ki Türkiye’nin kapsayıcı ve inşa merkezli politikalarına paralel bölgede ve dünyada artan rolünü destekleyici bir anlayışı simgelemektedir.

Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik dış politikasında hangi değerleri projekte ettiği ve nasıl bir “rol tanımı” içinde olduğu yeterince net değildir. Türkiye’nin iç siyasette aşırı parçalanmış ve kutuplaşmış olması, Kürt sorunu gibi yapısal sorunların çözümüne ilişkin ilkeler düzeyinde toplumsal uzlaşı sağlayamaması dış politikada çelişkili hamleleri ve verimsiz tartışmaları beraberinde getirmektedir.

Sonuç olarak ortaya çıkmaktadır ki Türkiye “bölgesel güç” tartışmalarında arafta bir ülke konumundadır. Sahip olduğu maddi güç unsurları dikkate alındığında Türkiye, bölgesindeki dengeleri etkileyebilecek ve bölgesel stratejilerde dikkate alınması gereken ölçekte bir ülkedir. Bu açıdan Türkiye’nin “bölgesel güç illüzyonu” içinde olduğu tespiti geçerli değildir. Diğer taraftan Türkiye’nin maddi güç unsurlarının derinliği, etkinliği ve bilhassa maddi-olmayan güç manevi unsurları (bilgi yapısını kontrol kabiliyeti, gündem-belirleme gücü, rol algısı ve bölgesel kabul) açısından henüz bölgesel güç veya liderlik konumunda olmadığını belirtmek gerekir. Bu açıdan Türkiye, “düzen yaratıcı aktör” ya da “merkez ülke” de değildir. Son tahlilde yapılması gereken, Türk dış politikasında kapasite artırımı tartışmalarına odaklanmak olmalıdır.

 

 GÜN TAŞ

 BEYKENT ÜNİVERSİTESİ

 ULUSLARARASI İLİŞKİLER-YÜKSEK LİSANS

 

Kaynak Ve Referanslar:

1-            www.essex.ac.uk , 27.09.2012, Ayrıntılı bilgi için bkz.http://ec.europa.eu/energy/international/euromed_en.htm

2-            Conference Paper ,“Regional Powers  ,İn Asia, Africa, Latin America, The Near And Middle East” , December  11 And 12, 2006 ,Gıga German Institute Of Global And Area Studies, Hamburg

3-             Kaya Furkan, Blogcu Yayın, Türkiyenin Bölgesel Güç İmajı,2010

4-            Türkiyenin Ortadoğudaki Güç Kapasitesi, USAK Ortadoğu Ve Afrika Araştırmaları Komisyonu, Rapor No:12-03,Nisan 2012

5-             Her şeye rağmen Dışişleri Bakanlığı’ndan birçok bürokratla yapılan mülakatlar, bu eksikliğin farkında olunduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum da gelecek adına insan sermayesine yapılacak yatırımların daha sağlıklı olacağının işareti olarak okunabilir. Örneğin, Türkiye için hayati öneme sahip Irak’ta son dönemde önemli açılımlara imza atılmıştır. Bağdat’taki büyükelçilik kadrosuna ek olarak Musul, Basra ve son olarak Erbil’e açılan diplomatik misyonlar faaliyetlerine başlamıştır. Bkz. http://www.mfa.gov.tr/yurtdisi-teskilati.tr.mfa

6-             Kemal Kirişçi, “The Transformation Of Turkish Foreign Policy: The Rise Of The Trading State”, New Perspectives On Turkey, Sayı 40, 2009, Ss. 29-57; Mustafa Kutlay, “Economy As The ‘Practical Hand’ Of ‘New Turkish Foreign Policy’: A Political Economy Explanation”, Insight Turkey, Cilt 13, Sayı 1, 2011, Ss. 67-89

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.