Küresel Yüksek Mali Gerilim Hattı

Yaşanan Avrupa merkezli son küresel mali krizde, adeta domino taşlarını andıran Avrupa Birliği’nin çekirdek ailesi/Altılar ve sonradan olmaları/YirmiBirler devrilme yönünde birer birer alarm vermeye başladı. Durum böyle olunca, kriz çığırtkanları tekrardan “Acaba bu, kapitalizmin sonu mu?” sorularını sormaya başladı. Bu ise küresel kapitalizmin küresel anlamda geçirdi krizlerin tarihçesini gözler önüne sermeyi gerekli kıldı.

Her şeyden önce bilinmelidir ki, bugün yaşanan küresel ekonomik Armagedon (kıyamet), küresel anlamda yaşanan üçüncü büyük mali/ekonomik krizdir[1]. İlk küresel kriz, 1873-1896 yılları arasında yaşanan ve “Uzun Buhran” olarak ekonomik literatürdeki yerini alan fakat yakın tarihten ötesini bilmeyen Türk ekonomistler tarafından pek dile getirilmeyen bir olaydır. 19. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan bu krizden küresel kapitalizmin çıkış yolu ise emperyalizm oldu. Örneğin, krizin başlangıcında Kara Kıta Afrika’nın sadece onda biri işgal edilmişken; krizin bitmesine yakın, sadece işgal edilmemiş alan tüm kıtanın onda biri kadardı. Aslında Büyük Britanya da, tam da bu zamanlarda “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak nam saldı. Öyle ki, Tarih 1924 yılını gösterdiğinde, Anglo Sakson Büyük Britanya ana ülkesinin yüz ölçümü sadece 151 bin kilometre kare iken; sömürgelerinin ve dominyonlarının toplam alanı 35 milyon kilometre kareye yakındı. En yakın takipçisi olan Frankofon Fransa’nın sömürgesi altındaki alan ise sadece 3,5 milyon kilometre kareydi. Almanya ise Fransa’nın ardından gelebilmek için Belçika’ya karşı II. Wilhelm yönetiminde var gücüyle kendi maddi ve manevi sınırlarını zorluyordu.

Kapitalizmin ikinci küresel krizi “Büyük Buhran” olarak nitelendirilen 1929 Krizi’dir. Bu küresel kriz de ancak, sömürgeciliğin genişlemesi ve neticesinde yaşanan II. Dünya Savaşı ile aşılmıştır. Büyük Buhran’ın dünya ekonomisi üzerindeki etkileri o kadar büyük olmuştur ki, 19. asrın son çeyreğinde yaşanan ilk global krize, ilk yaşanan krizin şiddetinin ikinci yaşanan krize göre azlığından dolayı Büyük Buhran yerine 23 yıl sürmesi nedeniyle Uzun Buhran denilmesi, bilim insanları tarafından daha doğru bulunmuştur. Sonuçta ilkinde bir dünya savaşı çıkmamışken; ikinci küresel krizde tüm dünyayı saran bir kitlesel savaş yaşanmıştır. Bu seferki mali kriz ise 1929 yılında yaşanan Büyük Buhran’dan daha şiddetli bir şekilde yaşanmaktadır. Bu ise ikinci küresel krizin ardından yaşanan II. Dünya Savaşı’nın çağrışımları neticesinde, “III. Dünya Savaşı mı geliyor?” sorularını akla getiriyor. Bazılarına göre ise Libya’da, Mısır’da ve Tunus’ta yaşananlar, Suriye ve İran üzerinde artan siyasi ve ekonomik baskıların en büyük sebebi, kıdemli kapitalist ülkelerin küresel krizden çıkma sancılarıdır. Bu açıklamaya göre, 10 birimlik kazançtan halkına ve çevresindekilere 2 birim verip kendi cebine 8 birim koyan diktatörlerden temizlenen Mağrip ülkelerinde, Arap Baharı neticesinde yıkılan rejimlerden geriye kalan paranın halka dağıtılması sonucu halkların artan tüketim harcamaları yoluyla krizden çıkmayı planlayan Avrupa ülkeleri Arap Baharı’na destek vermektedir. Bazılarına göre ise Çin’in, Rusya’nın, AB’nin ve Amerika’nın hayati çıkarlarının olduğu Suriye ve İran üzerine artan baskılar III. Dünya Savaşı’nın ayak sesleridir ve gerekli tedbirler derhal alınmalıdır.

Yaşanan son küresel krizin Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde iliklerine kadar hissedildiği bir ortamda, söz konusu bölgelerdeki ülkelerin Türkiye’nin ihracatındaki oranın % 50’den fazla olduğu düşünülürse Türkiye’nin alacağı önlemler de büyük bir önem arz etmektedir. Örneğin kriz çerçevesinde, hem toplumsal hem de ekonomik anlamda Türkiye ekonomisinin ayakta tutan, adeta makro ekonominin ana iskeletini oluşturan Küçük ve Orta Bütçeli İşletmeler’i (KOBİ) rahatlatacak önlemler alınmalı ve gerekli ekonomi-politikalar derhal uygulanmalıdır. Çünkü Avrupa’daki belirsizliklerin her geçen gün arttığı bir ortamda faizlerde art arda gerçekleşen artışlar KOBİ’leri zor durumda bırakmaktadır. Öyle ki, Asya ülkelerinin krizden en az kayıpla çıkmasını sağlayan ve Avrupalıların yaşanan küresel krizden çıkma umudu olan yükselen ekonomilerin iç piyasa taleplerinin arttırılması politikasının tam aksine; uygulanan bu politika, ayrıca, iç piyasaya yönelik ekonominin daralmasına da sebebiyet vermektedir. Çünkü belirsizliklerin hâkim olduğu bu durumda, ihracat yönlü çalışan sanayiciler ve KOBİ’ler ne üretim maliyetlerini hesaplayabilmekte ne de yurt dışı ile kurulacak iş bağlantıları için net bir fiyat belirleyebilmektedir. Sadece AB’nin, Türkiye’nin ihracat pazarındaki payının % 47 dolaylarında olduğu ve bu pay içinde, krizin merkezindeki İtalya’nın ikinci sırada yer aldığı düşünüldüğünde, alınacak bu önlemlerin ne kadar hayati olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Asya-Pasifik bölgesinde ise APEC bünyesinde düzenlenen son zirvede, Asya ekonomilerinin gelişmiş ülkelere daha az bağımlı olunması, Asya-Pasifik’te bulunan ülkelerin iç taleplerindeki büyümelerin devam ettirilmesi kararı alındı. Çünkü onlara göre, Asya Pasifik ülkeleri, bu sayede hem Avrupa merkezli küresel mali krizden daha az etkilenecek hem de küresel büyümeye bu yolla katkıda bulunacaktır. Çünkü gelişmiş ülkelerdeki büyüme rakamlarındaki düşüklük ve istihdam yaratmadaki zorluk herkesin malumudur.

Bunun yanı sıra AB içinde de Asya yönlü kıpırdanmalar yok değil. Bu özellikle lokomotif tarafından gerçekleştirilen bir hareket olunca ayrıca dikkat çekmektedir. Örneğin Almanya, içeriden (AB ülkeleri) ve dışarıdan (ABD) tüm uyarı ve eleştirilere rağmen yemeğini Batı’da yiyip yatmaya da kalsa yüzünü Doğu’ya yöneltmiş durumdadır. AB içindeki görevlerini sürdürürken, aklının bir ucunda hep Doğu’ya dair şeyler taşımaktadır. Bu açıdan yeni bir “Ostpolitik” ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Ostpolitik; Federal Almanya’nın o zamanki Şansölyesi Willy Brandt’ın 1967 yılında, ülkesi üzerindeki ABD egemenliğini kırmak ve Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerin kademeli olarak normalleştirilmesi sağlamak için uygulamaya koydu bir plandır[2]. Bugün de Şansölye Merkel tarafından uygulamaya konulan Doğu Politikası’ndaki amaç benzerdir: Bir taraftan AB ülkelerinin ve ABD’nin Almanya üzerindeki artan baskılarını dengelemek; diğer taraftan Sovyetler Birliği’nin halefi Rusya Federasyonu’nun arka bahçesi olan coğrafya ile dolaylı yoldan ilişki kurmak ve Avrasya bölgesindeki eski Varşova ülkeleri ile normal olmayan ilişkilerin normalleştirmektir.

Bazılarına göre ise amaç, Avrupa merkezinde dolaşan bu küresel mali kara buluttan en az zararla çıkmak ve Fukuşima Faciası sonrası Almanya tarafından nükleer enerjinin kademeli olarak terk edilmesi neticesinde oluşan enerji açığını Rusya’dan gelen ilave doğalgaz boru hattı ile kapatmaktır[3]. Araç ise Rusya ile varılan anlaşma sonucu imzalanan ve ilk etabı sonuçlanan “Kuzey Akım” doğal gaz boru hattı projesidir[4]. Hattın ikinci aşamasının da çok yakında devreye girmesi hedeflenmektedir. Almanya tarafından uygulanmaya başlayan doğalgaz diplomasisinin yanı sıra iki ülke arasında artan ticaret hacmi de gittikçe kendini hissettirmeye başlamıştır. Kaldı ki, 2012 yılının Rusya’da Almanya Yılı; 2013 yılının ise Almanya’da Rusya Yılı olarak ilan edilmesi iki ülke arasındaki artan yakınlaşmayı ve Almanya’nın bugüne kadar süren sıradan ama kuvvetli Trans-Atlantik ilişkiler yerine Avrasya’ya açılma arzusunun kuvvetini göstermesi açısından oldukça idealdir.

Kısacası; küresel anlamda yaşanan üçüncü büyük mali kriz olan bugünün ekonomik tsunamisi birçok insanı tedirgin etmektedir. Çünkü tüm insanlığın önünde iki büyük örnek vardır: 19. asrın son çeyreğindeki Uzun Buhran’ın ardından yaşanan hızına yetişilemeyen emperyalizm ve 20. asrın ikinci çeyreğindeki Büyük Buhran’ın ardından yaşanan II. Dünya Savaşı. Bu doğal olarak krizin merkezindeki liderlere bile “Bu engellenmezse, Avrupa ve dünya eski haline dönebilir.” çağrısı yaptırmaktadır. Asya-Pasifik ülkeleri ise krizden kurtulmanın ya da etkilerini enazlaştırmanın formülünü iç tüketim artışının devam ettirilmesinde bulmuştur. ABD’den de bu konuda destek gelmiştir. AB lokomotifi Almanya ise krizin kendi üzerindeki etkisini en aza indirmek için Rusya üzerinden Kuzey Akım Projesi aracılığıyla Doğu’ya açılma yolunu seçmiştir. Bu anlamda Türkiye’nin de yapması gereken reforme edilen KOBİ’lerin önünü açacak önlemler almak olmalıdır. Çünkü son yapılan çalışmalar göstermiştir ki, gerekli düzenlemeler çerçevesinde kurulan KOBİ’ler, ekonomik gelişme ve sosyal kalkınmanın temel itici güçleri olmaktadır.

Deniz Tören

Hacettepe Üniversitesi


[1] Finansal kriz ile mali ya da ekonomik veya reel kriz arasındaki ayrım iyi yapılmalıdır. Finansal kriz sadece finans piyasalarını etkilerken; mali ya da ekonomik kriz, finansal sektörün yanı sıra reel sektörü de içine alan daha geniş bir tanımı içermektedir ve tüm ekonomiyi etkisi altına almaktadır.
[2] Soğuk Savaş döneminde, “ABD’nin kanatları altındaki civciv”olarak nitelendirilen Federal Almanya, bu onur kırıcı durumdan kurtulmak amacıyla Ostpolitik aracını devreye sokmuştur.
[3] Söz konusu ilave doğalgaz boru hattı ile Almanya, nükleer enerjinin kademeli olarak terk edilmesi sonucu oluşan % 23’lük enerji açığını kapatmayı ve Doğu’ya açılma politikasını daha da derinleştirmeyi amaçlamaktadır.
[4] 1224 kilometre ile deniz altından geçen en uzun boru hattı olan Kuzey Akım Projesi, Rusya’nın Viborg kentinde başlayıp Baltık Denizi’nin altından geçerek Almanya’nın Greifswald kentinde son bulmaktadır.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Trump Saldırısı Üzerine Robert Lieberman’la Söyleşi

Trump Saldırısı Eski ABD Başkanı Donald Trump’a 13 Temmuz'da...

NATO’nun Dünya İçin Anlamı

75 Yıl Sonra, İttifak Hâlâ Vazgeçilmez -  3 Temmuz'da...

Trump’ın Dönüşü Avrupa’yı Nasıl Dönüştürebilir?

Washington'un kucaklaması olmadan, kıta anarşik ve liberal olmayan bir...

Türk Dış Politikasında Teori İhtiyacı

T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından Nisan 2024'te...