Yeni Dünya Düzmek ve 11 Eylül

Amerika’nın ilk “beyaz” asrından beri, Amerikan kültür tarihinde WASP’lar hep “masum” Âdem’i temsil ederken, onun öngördüğünün dışındaki her unsuru da yine –Tevrat’taki Âdemin yaptığı gibi– başkalarını günah keçisi ya da “Şeytana” dönüştürmek suretiyle bir tür kültürel denklem oluşturdu. Bu denklem hep geçerli kaldı, denklemde değişen, sadece Şeytan oldu.

Önceleri bu Şeytan, kadındı, Yerliler Şeytan oldu sonra, sonra siyahlar, Quakerler, Shakerler, Katolik gruplar, Mormonlar, Çinliler, Bolşevik Devriminden 1990’a kadar Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında Japonlar ve Almanlar, McCarthy döneminde özellikle “komünistler” ve sendikacılar, kara listeleri yapılan sanatçı ve gazeteciler, yine ve 1960’lardan 1970’lere kadar Maocu Çin, 1980’lerden itibaren ise, İran, Irak ve Libya gibi ülkelerin temsil ettiği “tehdit”ten dolayı önce Arap karşıtlığı, sonraları da 11 Eylül 2001 akabinde ABD’nin en yüksekteki devlet kademelerine kadar kabul gören, meşruiyet kazanan İslam dini ve âlemi oldu. Osmanlı ve İslam düşmanlığı temelleri ise Osmanlı topraklarında açılan okullarda derin derin işlendi. Misyonerlerin okullarda ders verirken bir yandan da mesela Ortodoks olan Ermenileri Protestanlaştırmaları bu sürecin sonucu oldu.

Artık tarihsel olarak Batılı bir dilbilimsel ve kültürel miras olan “anti-Semitizm” yani Yahudi karşıtlığı, yine Semitik bir ırktan gelen, ama Müslüman ağırlıklı kimliğiyle tamamen bir ırk kimliğine bürünen Anti-Arap, sonra Anti-İslam ve giderek Müslüman görünümlü Sihlere kadar varan husumet ve nefret hislerine dönüştü.

G.W. Bush’un babası Bush’dan miras aldığı “Yeni Dünya Düzeni”nin daha bariz açılımının adı “İslam Faşizmi”ne karşı oluşan ve “İslam fobisi” diye tanımlanırken, aslında İslam dünyası da Afganistan ve Irak sonrasında “şimdi sıra kimde?” türünde sorularla önce Bush, sonra Amerikan karşıtlığını, sonra Batı ve en nihayetinde tarihsel tecrübeleri hali olumlamak ya da açıklamak için kullanmak suretiyle Hıristiyan ve Yahudi karşıtlığını körükledi.

Bu dönüşüm sürecinde Batı dillerinde daha önce var olan ve Yahudileri aşağılamak ve itham etmek için kullanılan “theocide” (“Tanrı” yani İsa’nın Katili, Yahudi) kavramı Nazi Almanya’sındaki katliamlara atfen “genocide” (bir halk veya ırkın katli) kavramıyla bir tarihsel semantik çekime girdi. Başarılı bir kültürel ve ideolojik tasarım giderek algın yönetimlerinin doruğa çıktığı bir başka alana dönüştürülmüş oldu.

Artık hafızalardaki Anti-Semitizm, Yahudileri değil, yine özelde İbrani kökenli olan Arapları, genelde İse Müslümanları hedef alan bir kin nefret ve Şeytanlaştırma sürecine dönüştü. İlk defa onunla ortaya çıkmasa da, Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adıyla Foreign Affairs dergisinde 1993 yılında makale olarak yayımladığı tez aslında Amerikan kültür tarihinde zaten var olan, husumet ve öcü yaratmak suretiyle milli kimlik edinme sürecinin akademik formülünü ifade ediyordu.

Amerika’nın ilk tarihçileri olan Püriten yazarların ve daha seküler olarak Amerikan kimliğine gözlemci olarak bakıp anlam kazandıran “Amerikalı Kimdir?” sorusuna cevap veren, Jean de Crevecoeur gibi yazarlardan farklı olan bir şey vardı Huntington’un makalesinde. Daha sonra 1996 yılında kalın bir kitap olarak çıkan kitabında Huntington, makalesindeki tezlerini daha güçlü ve istatistik yeni verileri de ekleyerek yayımladığında kitabın başlığı makalesinde başlığa da eklemeler içeriyordu: Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yaratılması.

Kitabın kapağında Samuel Huntington adının hemen altında Hıristiyanlığı temsil eden Haç, hemen altında Medeniyetler Çatışması ibaresi, onun altında Yahudiliği temsilen Yıldız, onun altında ise İslam’ı temsilen Hilal yer alıyordu. Ayrıca Henry Kissinger’ın “Soğuk Savaş sonrasından beri ortaya çıkan en önemli kitaplardan biri” diye kitaba övgüsü yer alıyordu. Daha ilginci, Uzak Doğu’da farklılıkların dengesini, özellikle cinslerle ilgili dengeyi temsil eden ying-yan logosu yer alıyordu. Hâlbuki kitap karşılıklı dengeleri değil, Amerika lehine onların nasıl yeniden tasarlanmasını gerektiğini ortaya koyuyordu.

Özellikle son logonun temsil ettiği kapaktaki anlayış, Huntington’un tezlerine hâkim olan dualistik dünyanın ironik bir açıklaması gibiydi aslında. Huntington, 1960’larda Değişen Toplumlarda Siyasi Düzen incelemeleri yapmış, 1968’de bir makalede, Güney Vietnam’ın bombalanmasını alkışlamış, 1976 yılında iki akademisyenle Demokrasi Krizi: Demokrasilerin Yönetilebilirliği temalarına değinmiş, 1977 ve 1978 yıllarında Beyaz Saray nezdinde, Milli Güvenlik Konseyinin güvenlik stratejilerine koordinatörlük yapmıştı.

Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimine dair birikimlerini tarihsel, güncel olaylar eşliğinde yeni bir alana taşıyan Huntington, Medeniyetler Çatışması adlı eserinde, bunun ötesine geçmiş, tarih yazıcılığını, geleceği yazmak şeklinde bir öngörüden çok, geleceği şekillendirmede ABD’ye rota çizmeye götürmüştür. Nitekim WASP çıkarları doğrultusunda, Beyaz Saray politikalarına akademik tahlil ve danışmanlıktan öteye giden bir mantıkla, bir stratejik vizyoner, kâhin gibi kabul görmüştür.

Dualistik dünya algılamasını Kapitalist Batı ve geriye kalan potansiyel hasım medeniyetler olarak gören Huntington’a göre, dünyada yedi-sekiz ana medeniyet vardı: Batı, Latin Amerika, İslam, Çin, Hindu, Ortodoks, Japon ve Afrika medeniyetleri. Görüldüğü gibi Huntington, bugün “medeniyet” zürriyeti kesilmiş görünen durumuna rağmen nüfusu 1,5 milyara ulaşan İslam dünyasında sadece kendine tehditler içerdiğine dair endişeler taşıyan ufuksuz dar algılamalar, Çin, Katolik dünyası ve Ortodoksluğu da potansiyel “tehdit” içinde görmektedir.

Bu tehlikelerin başında tehdit eden “medeniyetlerin” nüfusları gelmektedir. En büyük tehditler, nüfusu en büyük olan ve dünyanın toplam nüfusunun nerdeyse yüzde sekseninden gelmektedir: (Yaklaşık 1,5 milyarlık İslam dünyası, bir o kadar Çin ve (ve Uzak Doğu kültürü olarak Japonya) ve yine o kadar Katolik dünyası. Yani dünyanın beşte dörtlük oranı tehdit oluşturan medeniyetleri ihtiva etmektedir. Peki, çoğulculuk teorilerini dünyaya sunan Amerika’da, asıl kurucu olan hangi unsurlar kendini garantiye almak isteğiyle toplumun önemli bir kısmını oluşturan Hispanikleri bile dışlıyorlardı?

11 Eylül 2011 tarihinde ABD’de bazı hedeflere yapılan saldırılar ABD’nin Yeni Dünya’yı Düzen olarak yaptıklarını meşrulaştırmak için en önemli meşruiyet zeminini oluşturdu. Umarım Araplara gelen “baharın” aynısı bir gün Amerika’ya da gelir…

 

Metin Boşnak

Saraybosna Üniversitesi Öğretim Üyesi

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

NATO’nun Dünya İçin Anlamı

75 Yıl Sonra, İttifak Hâlâ Vazgeçilmez -  3 Temmuz'da...

Trump’ın Dönüşü Avrupa’yı Nasıl Dönüştürebilir?

Washington'un kucaklaması olmadan, kıta anarşik ve liberal olmayan bir...

Türk Dış Politikasında Teori İhtiyacı

T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından Nisan 2024'te...

Gavrilo Princip’in Saraybosna Suikastı Motifleri

YAZININ İNGİLİZCESİ BALKAN INSIGHT TARAFINDAN YAYINLANMIŞTIR.  A Violent Desire for...