2012 Londra Yaz Olimpiyat Oyunları ve Türkiye – V

0
250

Olimpiyatlar ve Türkiye yazı dizisi boyunca bundan önce kaleme aldığım dört yazıda alt başlıklar olarak kısaca şu konulara değinmiştim; olimpiyat oyunlarının tarihçesi, politik, ekonomik ve sosyokültürel yönleri, Türkiye’nin davet edilmesi, üyeliği ve ilk katılımı, Türkiye’nin olimpiyat tarihçesi ve başarıları, Türkiye’nin spor politikası ve en son olarak da bazı tespitlerde bulunmuştum. Son yazımın üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen uzun ve detaylı bir yazı ile bazı tavsiyelerde bulunarak olimpiyatlar yazı dizisini burada bitirmek istiyorum.

2008 Beijing ve 2012 Londra olimpiyatlarından sonra yetkililerin ve basının ortak dile getirdiği apaçık bir şey var ki istenen başarı elde edilememiştir ve Türkiye madalya sıralamasında çok gerilerde kalmıştır. Beijing sonrası Başbakan Erdoğan yaptığı açıklamada bize yakışmayan bu neticeden sonra külahımızı önümüze koyup düşünmemiz gerektiğini vurgulamıştı. Lakin geride kalan dört yıllık sürede spora yapılan yatırımlardan beklenen verimin alınamadığı açıktır. Peki sorun nereden kaynaklanıyor? Bu başarısızlıkların ardından birilerinin istifa etmesi sorunları çözecek mi? Kimilerine göre Türkiye’nin olimpiyatlardaki başarısızlığın nedeni yeterli bütçenin ayrılmamış olmasından kaynaklanıyor. Bu konudaki eleştiriler de haklılık payının olduğunu düşünüyorum. “Spor Hizmet ve Faaliyetlerinde Üstün Başarı Gösterenlerin Ödüllendirilmesine” ilişkin yönetmeliğe göre olimpiyat oyunlarında birinci olan sporculara 2000, ikincilere 1500, üçüncülere ise 1000 adet cumhuriyet altını karşılığı Türk Lirası para ödülü verileceği açıklanmıştı. Buna göre altın madalya kazanan bir sporcumuz yaklaşık olarak 1 milyon 300 bin TL ile ödüllendirilecekti. Bu miktar ABD’nin altın madalya kazanan sporcularına verdiği miktarın yaklaşık 30, Fransa’nın 10 ve Japonya’nın da 20 katı kadar bir değere sahip. Ödüllendirme için ayrılan bu paranın oyunlar öncesinde spora yatırım olarak kullanılması durumunda ise çok fazla yatırım gerektirmeyen bazı amatör sporlarda çok daha başarılı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin bir önceki başkanı Togay Boyatlı’ya göre ise sorun maddi kaynaksızlık değil, toplumda futbol haricindeki farklı spor branşlarına gösterilen ilginin yetersizliği. İstanbul Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Denetleme Kurulu Genel Direktörü Yalçın Aksoy ise Milli Olimpiyat Komitesi’nin bir dernek olduğunu ve bağışlar ile sponsorluk gelirleri haricinde bir gelirinin olmadığını belirterek topu federasyonlara atıyor. Kısacası hiç kimse sorumlu benim deyip öne çıkmazken, konu ile ilgili mutlaka bir düzenlenmenin yapılması gerektiğine dair fikirler beyan ediliyor. Peki neler yapılmalıdır ve nasıl yapılmalıdır?

Tavsiyeler

Öncelikle olimpiyatlarda alınan sonuçları takıntı haline getirmemek gerekiyor. Eğer başarısızlık psikolojisinden ve baskısından kurtulmadan yola çıkılırsa verimli ve iş yapar bir tablonun ortaya konulması çok mümkün olmaz.

Varlığı aşikar olan ve çok açıklıkla fark edilen bir organizasyon bozukluğu var. İlk etapta koordineli hareket eden bir yapı oluşturulmalıdır. Başlangıç noktası olarak da 2008 Beijing ve 2012 Londra Olimpiyatlarında büyük başarıya ulaşmış üç ülke olan ABD, Çin ve Büyük Britanya’nın spor politikaları ve son yıllarda spora yaptıkları yatırımlar incelenebilir.

Sporcu seçiminde çeşitlilik olmalı: Sporu geniş kitlelere yaymakta başarılı olunamadığı gibi sporcu seçimlerinde de yine çeşitliliğe ve geniş kitlelere ulaşılmıyor. Değişik bölgelerde çok farklı coğrafi yapıların, hayat koşullarının ve yaşam tarzlarının olduğunu düşünürsek her bölgeden farklı spor dallarında başarılar gösteren insanlar bulunup seçilebilir ve yetiştirilebilir. Örneğin Kars, Ardahan ve Iğdır gibi yüksek rakımlı doğu şehirlerinde vücut yapısı itibarıyla daha sağlam yetişen genç neslin atletizm gibi branşlarda yer alması ve başarılı olması olasıyken, Trakya bölgesinde yer alan kişilerin (özellikle Pomak Türkleri) halter ve güreş gibi sporlarda daha başarılı olmaları olasıdır. Bu şekilde geçmişe yönelik madalya kazanmış sporcularımız ile ilgili bir araştırma yapılabilir ve “ülke spor başarı haritası” çıkartılarak her bölgede kendi has yapılarına uygun spor dallarında uzmanlaşmaya gidilebilir.

Olimpiyatlara katılmaya hak kazanan sporcuların farklı gelir grubundaki ailelerden gelmesi mutlaka bir çeşitlilik sağlayacaktır. 1970’li yıllarda Türk atletizm tarihinin başarılı uzun mesafe koşucularından olan “Veli Ballı” bütün dünyada zengin olan insanların atletizm ile uğraşmadığına değinerek “Paralı adam koşmaz, fakir insan koşar. Paraya ihtiyacı olan, başarıya aç insanlar koşar.” diye söylemiştir.[1] Bu noktadan yola çıkacak olursak özellikle atletizm müsabakalarında yarışacak olan sporcuların varlıklı ailelerden ziyade gelir durumu düşük ailelerden gelmesi, kaybedecek bir şeyi olmayan bu kişilerin daha istekli ve hırslı bir şekilde spora ilgi göstermelerini sağlayacaktır.

Olimpiyatlarda başarılı olan (özellikle de amatör branşlarda) sporcular ilk planda hem hayran kitlesi olarak hem de medya açısından beklenenden daha büyük bir ilgi ile karşılanıyorlar ve kısa bir süre sonra ise unutuluyorlar, uzun bir süre hatırlanmıyorlar ve ihmal ediliyorlar. İhmal edilen bu sporcular tekrardan olimpiyat oyunları yaklaştığında kendilerinden kısa bir sürede hazır olmaları ve madalya için yarışmaları bekleniyor. Bu şartlar altında da sonuç başarısızlık olduğunda ise 2008 Beijing’de sıklıkla yaşadığımız gibi sporcularımız veya antrenörleri başarısızlığı “sakatlık” ile izah ediyorlar. Bundan dolayı başarıya ulaşmış olan sporcuların formlarını korumaları, sakatlık yaşamamaları ve rakipleriyle halen yarışabilir durumda olmaları için gösterilen ilginin ve sağlanan imkanların sürekliliği büyük bir önem arz ediyor.

Altyapı Sorunu: Teknolojinin çok ilerlediği ve neredeyse her alanda kullanıldığı bir dönemde kendi sporcunuzun rakipleriyle yarışabilir bir konumda olması için ister istemez teknolojik altyapı noktasında eksiklerin giderilmesi gerekiyor. Bu konuda özellikle ilkokul, ortaokul ve liselerdeki spor tesislerine ve altyapısına bakacak olursak eksikliğin nasıl bir boyutta olduğunu görebiliriz. Bu okullarda spor tesisleri noktasında iyileşmelere gidilmeli ve gençlere farklı spor yapabilme olanakları tanınmalıdır. Altyapı noktasında belki daha iyi bir konumda diyebileceğimiz üniversitelerimize baktığımızda ise bu tesislerin çok sınırlı sayıda kişi tarafından kullanıldığını görüyoruz. Üniversitelerimiz en azından haftanın belirli günlerinde bu tesislerini halka açmalı ve halkı spor konusunda bilinçlendirme adına sorumluluk üstlenmelidir. Üniversitelerimiz dışında Gençlik ve Spor Bakanlığı İl Müdürlükleri’ne bağlı kapalı spor salonu, stadyum, kortlar vb. gibi spor tesislerinin de planlı programlı bir şekilde halkın kullanımına açılması bu konuda mutlaka fayda sağlayacaktır.[2]

Devşirme Sporcu Politikası: Devşirme sporcu politikası dünyanın hemen hemen her ülkesinde kabul gören bir uygulamadır. Ülkeler birçok branşta farklı ülkelerden sporcuları kadrosuna katarak madalya sayılarını ve dolayısıyla da prestijlerini artırma çabasındalar. Denize kıyısı olmayan ülkelerin dahi Brezilya gibi plaj voleybolunda başarılı olan ülkelerden sporcu devşirerek madalya için yarıştığı bir ortamda bu uygulamanın önemini göz ardı edemeyiz. Ülkemizde de özellikle 8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal ile başlayan ve son yıllarda kabul gören bu uygulama bazı tepkiler alsa da bugün “devşirme sporcu” politikasının birçok ülkenin spor politikasının bir parçası olduğu gerçeği görmezden gelinmemelidir. Yalnız bu politikayı işletirken “günü kurtarma” mantığından çok bir süreklilik oluşturulması önemlidir.

Ülkemize gelen sporcuların birçoğu yaşları 20’yi geçtikten ve kendi ülkeleri adına yarışamayacaklarını anladıktan sonra ya da Türkiye’nin ödül sisteminde çok daha yüksek rakamlar vaat edildiği için Türkiye vatandaşlığına geçiyorlar. Günü kurtarmak adına yapılan bu transferler sonucu olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil eden bu sporcular, doğal olarak Türkiye hakkında çok fazla bilgiye sahip olmadıkları gibi Türkçe’yi bile öğrenmemiş oluyorlar. Bunun için izlenmesi gereken politika devşirme sporcuların yaşları daha çok küçükken tespit edilmeleri olabilir. Bu tür sporcular çok küçük yaşlarda tespit edilip sözleşmelerle Türkiye vatandaşlığına geçirilmeli ve olimpiyatlara katılma yaşına gelene kadar da özellikle tepki gösterilen alanlarda eğitim almaları sağlanmalıdır. Örneğin Amerika yıllardır bu sistemi üniversiteler aracılığıyla sürdürüyor. Amerikan üniversitelerinin spor antrenörleri özellikle Karayip Adaları olmak üzere diğer ülkelerde başarılı olabilecek sporcuları tespit ediyor ve bunları Amerikan vatandaşlığına geçirmek suretiyle Amerika’da eğitimlerine devam etmeleri olanağını sağlıyor.[3] Türkiye’nin de bu tarz girişimler için etkili ve yetkin bir grup oluşturup çalışmalara başlaması gerekmektedir.

İnceleme Sistemi: Sadece il ve ilçe merkezlerini değil belediyeleri, beldeleri ve hatta köyleri dahi kapsayacak bir inceleme sisteminin başlatılması ve “herhangi” bir spor branşına hevesli ve aynı zamanda o branşta yetenekli olan öğrencilerin tespit edilip desteklenerek başarılı bir konuma ulaşmaları yönünde çalışmalar yapılmalıdır. Bu inceleme sistemini yapacak komitede de profesyonel ve amatör tüm spor branşlarını kapsayacak şekilde eğitmen ve antrenörler yer almalıdır.

Maaşlı Devlet Sporcusu: Özellikle amatör branşlardaki sporculara çok fazla yatırım yapılmamaktadır. Bu yüzden geçmişte başarılı olmuş sporcularımız (olimpiyatlarda madalya kazanmış dahi olsa) veya milli olan sporcularımız hayatlarını idame ettirebilmek adına hiç alakasız yerlerde (manav, bakkal, taksicilik) çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Devlet yetkililerinin bu sporculara maaş bağlaması ve sporcuların sağlık güvencelerinin olması başarıyı artıracak unsurlardan bir tanesidir. Çünkü maaşlı olarak bir “devlet sporcusu” statüsü kazanacak bu kişiler çalışma zamanlarının tamamını profesyonel olarak kendi spor alanlarına ayırabileceklerdir. Bu maaş sisteminin başarıya endeksli olarak artan bir sistemde gerçekleştirilmesi de sporcular arasındaki rekabeti artırarak bir motivasyon unsuru oluşturacaktır.

Antrenör Eksikliği: Sporcularımızın başarıya ulaşmalarında şüphesiz önemli bir etkende çalıştıkları antrenörlerin ve eğitimcilerin kalitesi olacaktır. Bu alanda da Türkiye’de ciddi eksiklikler hissediliyor. Devşirme sporcuların ülke için yarışması beklenirken aynı çalışma devşirme hocalar için yapılmıyor veya yetersiz kalınıyor. Devşirme oyuncular eğer belirli bir yaştan sonra vatandaşlığa geçiriliyorlarsa o zamana kadar antrenörlüğünü yapan isimlerinde bu kapsamda görevlendirilmesi oyuncunun çalışma takvimini devam ettirmesi ve motivasyonu açısından önemli bir nokta oluşturmaktadır. Ayrıca hem nitelik hem de nicelik bakımından iyileşmenin olması için profesyonel olarak sporu bırakmış sporcuların, antrenör ve eğitimci olarak aktif bir şekilde sistemin içerisinde tutulmaları gerekmektedir. Geçmişinde başarılar kazanmış ve profesyonel sporu bırakmış atletlerimizin hayatlarını idame ettirebilme adına bir meslek arayışı içerisine girdiğini ve bunların çok azının yine sportif aktivitelerde yer aldığını biliyoruz. İşte tam bu noktada bu kişilere kendi uzmanlık alanları olan spor branşında hizmet etme imkanı sunulmalıdır.

Spor Yapma Anlayışı: “Spor yapar mısınız?” sorusuna sıklıkla aldığımız cevap “boş zamanlarımda spor yaparım” veya buna benzer bir anlayışla verilmiş cevaplar olacaktır. “Boş zamanlarında spor yapan” bir ülkenin insanlarından ise olimpiyat derecelerine ulaşacak nesiller yetiştirmek oldukça zor. Dolayısıyla bunun çok sağlıklı bir düşünce olmadığı ve bu şekilde başarıya ulaşmanın hayalcilikten öteye gidemeyeceği bilinmelidir. İnsanlarımızı “boş zamanlarında spor yapan” konumundan düzenli olarak spor yapan bireyler haline getirmek içinde yine eğitim ve bilinçlendirme politikası izlemek gerekiyor. İlkokul, ortaokul ve liselerin haftalık ders çizelgelerinde “Beden Eğitimi” saatinin genel itibarıyla 2 saati geçmediği ve blok ders olarak tek bir günde uygulandığını biliyoruz. Bu haliyle eğer kendisi spora çok meraklı bir birey değilse insanımız 17-18 yaşlarına kadar sadece haftada 2 saat spor yapmış oluyor. Bu saatten sonra da bu insanları tekrar profesyonel spor hayatına çekmek neredeyse imkansızdır. Bunun için Milli Eğitim Bakanlığı’nın vereceği bir talimat ile “Beden Eğitimi” ders saati sayısı seçmeli olarak artırılabilir ve farklı günlere yayılabilir. Örneğin haftalık 4 saat “Beden Eğitimi” dersinin olduğunu ve bunların haftanın dört farklı gününe birer saat olarak yayıldığını düşünürsek bu eğitimi alan bireylerin spora bakış açısının pozitif manada değişebileceğini öngörebiliriz.

Burslu Sporcu Eğitimi: Sporcular geniş manada genç insanlardır ve yönlendirmelere açıktırlar. Bunların branşlarında başarılı olabilmeleri alacakları eğitim ile de paralel olarak değişecektir. Dolayısıyla sporcuların özellikle “lise ve üniversite” çağlarında eğitim almaları desteklenmelidir. Henüz ilkokul, ortaokul veya lise yıllarında kendisini göstermeye başlamış sporcular bir süre sonra okumaktan vazgeçip sadece spor branşına yönelerek kulüplerle anlaşıyorlar. Buralarda ise sporcular sportif manada eğitimlerini alırken normal eğitimlerini almadıkları ve gerekli bilince ulaşamadıkları için istenen başarı sağlanamıyor. Bu konuda hem liselere hem devlet üniversitelerine ve özellikle de vakıf üniversitelerine önemli görevler düşmektedir.

Liseler: Örneğin ABD’de lisede okudukları sürece sportif başarılar kazanmış öğrencilere burslar veriliyor. Ülkede sporda başarı kazanan öğrencilerin burslarıyla ilgilenen Üniversitelerarası Spor Birliği (NCAA – National Collegiate Athletics Association) adında bir kurum oluşturulmuş. Lise yıllarında çeşitli spor dallarında başarılı olmuş öğrenciler bu kuruma başvurabiliyor ve öğrencilerin sınavlarda almış oldukları sonuçlar da göz önünde bulundurularak başvuruları değerlendiriliyor. Spor bursu alabilmek için çok üst düzey bir yeteneğe sahip olmak veya profesyonel olmak şart değil. Kendi spor branşında, ortalamanın üstünde parlak bir performans gösterebilmek yeterli. NCAA dışında Fulbright Komisyonu da spor bursu sağlıyor. Bursun miktarı öğrencinin kabiliyet performansına göre değişiyor olsa da okul giderlerinin yüzde 75’ine kadar tekabül eden bu rakam hiç de azımsanacak bir miktar değil.[4] Ülkemizde bu ve benzeri bir kurum yok. Halbuki olimpiyatlara gönderdiğimiz sporcuların bir çoğu yaş itibarıyla tam üniversiteye gidecek yaşlarda ve bu yönde alacakları destekler ciddi katkılar sağlayacaktır.

Vakıf Üniversiteleri: Bu konuda vakıf üniversitelerine de önemli bir görev düşüyor. Bu üniversitelerin herhangi bir spor branşında başarılı olan öğrencileri “burslu” olarak okul bünyesine katması sporcuların hem eğitimlerini hem de çalışmalarını başarılı bir şekilde devam ettirebilmeleri açısından önemli. Bu burslu sistemde sporcudan kendi branşında üniversitenin takımında veya profesyonel bir spor kulübünde oynayarak objektif kriterlerle başarılı olması beklenebilir ve bu şekilde tüm eğitim masrafları karşılanabilir. Bu da yine hem üniversite öğrencilerinin spora bakış açısını değiştirecektir hem de “eğitimli sporcular” yetiştirme noktasında fayda sağlayacaktır. Örneğin 2008 Beijing olimpiyatlarında üç altın madalya kazanan İskoçyalı bisikletçi Chris Hoy aynı zamanda “Spor Bilimi” alanında 2005 yılında doktora derecesini tamamlamış bir sporcu.[5] Chris Hoy’un elde ettiği başarı ve özgeçmişi dikkate alındığında başarısının haklı gururunu yaşadığı ve kendi ülkesinin gençleri üzerinde ne kadar pozitif bir örnek olduğu bir gerçek.

Üniversite Spor Kulüpleri: Bir üniversitenin açılabilmesi için mutlaka sahip olması gereken fakülte ve birimler vardır. Aynı bu sistemde olduğu gibi bütün üniversitelere daha önceden belirlenmiş bazı amatör branşlarda kulüp oluşturmaları ve müsabakalara katılmaları şartı koşulur. Mesela üniversiteler üstü bir kurumun belirleyeceği 10 farklı amatör branştan her üniversitenin en az 5 tanesine yönelik kulüpler kurması şartı getirilir. Yine bu kurum bunun denetlemesini yapar ve her sene düzenleyeceği üniversitelerarası yarışmalara her üniversitenin bütün kulüplerinin katılımını sağlar.

Belediyeler: Özellikle Büyükşehir belediyelerinin profesyonel spor alanlarından ya tamamen men edilmesi veya bu alanlara yönelik yatırımlarının kısıtlanması, bunun yanında da amatör branşlarda kulüp kurmalarına izin verilmesi gerekmektedir. Bu denge, belediyelerin spora ayırdıkları bütçenin belirli bir oranının amatör sporlara ayrılmış olması zorunluluğu ile de sağlanabilir. Çünkü belediyeler spora ayırdıkları kaynağın çok yüksek kısmını popüler olması nedeniyle futbola aktarmaktadırlar ve bu da amatör sporlara büyük oranda sekte vurmaktadır. Futbol takımları için yapılan harcamalar ve gösterilen ilginin amatör branşlara kaydırılması her alanda başarılı sporcular yetiştirilmesi konusunda büyük katkı sağlayacaktır.

Spor Okulları: Olimpiyat oyunları bu sene toplamda 28 branşta gerçekleştirilirken Türkiye sadece 16 oyunda temsil edilmiştir. Türkiye’nin en fazla branşta olimpiyatlara katıldığı sene olmasına rağmen tekvando, atletizm ve güreş olmak üzere sadece 3 branşta toplam 5 madalyaya ulaşılmıştır. İşte bu yüzden Türkiye’nin olimpiyatlara daha fazla branşta iddialı bir şekilde hazırlanabilmesi için olimpik branşlara yönelik spor okulları kurulmalıdır. Amerika’da ve Avrupa’da çok yaygın olan spor okullarının başında dünyaca ünlü “Köln Spor Akademisi” gelmektedir. Ülkemizden de ilginin son dönemlerde arttığı Akademi’ye benzer kurumların ülkemizde de olması çok büyük önem arz etmektedir. Özellikle olimpiyat oyunlarının bel kemiğini oluşturan atletizm alanında bu okullar kurulmalı ve sayıları artırılmalıdır.

Seminer ve Konferanslar: Spor kültürünü anlatmak, farklı spor branşlarını tanıtmak ve özellikle de “Olimpiyat Hareketi” bilincini artırmak adına ilkokul, ortaokul ve liselerde “Spor Seminerleri,” üniversitelerde ise “Spor Konferansları” düzenlenebilir. Buralara konuşmacı olarak da her branşın kendi profesyonel isimleri varsa yurtiçinden, yoksa veya mümkünse yurtdışından getirilmelidirler. Bu şekilde genç nüfus hem spor ve olimpiyatlar hakkında bilinçlenecek hem de yeni spor branşlarıyla tanışmış olacaktır.

Şirketler ve Vergi Muafiyeti: Son dönemlerde küçüklü büyüklü birçok şirketin spora yaptığı yatırımları biliyoruz. Beko Basketbol Ligi’nde mücadele eden Fenerbahçe Ülker, Galatasaray Medical Park, Pınar Karşıyaka ve Aliağa Petkim gibi basketbol takımları benzerinde örnekler çoğaltılabilir. Bu yatırımların önemli katkıları yadsınamayacak boyutta olsa da yine bu yatırımların sadece popüler branşlarda yapıldığını görüyoruz. Bu şirketlerin amatör branşlarda kuracakları spor kulüplerine yapacakları yatırım veya hali hazırdaki spor kulüplerine yapacakları destek karşılığında devlet politikası kapsamında “vergi muafiyeti” sistemi uygulanabilir. Böylelikle bu şirketler spora yapacakları yatırımda olayın ekonomik boyutlarını arka planda tutacaklardır ve bu da daha fazla insan için profesyonel olarak spor yapabilme olanağı doğurmuş olacaktır.

Lejyoner Sporcu Politikası: Devşirme sporcu politikamız kendi basınımızdan çeşitli nedenlerle tepki görürken Lejyoner sporcu politikamızın da eksiklikleri göze çarpıyor. Dünya çapındaki Türk diasporasından yeterince faydalanılamamaktadır. Altyapı ve spor okulları açısından Türkiye’ye oranla daha gelişmiş olan ülkelerde yaşayan vatandaşlarımız bu imkanlardan faydalanırken biz bu kişilerin tespitinde ve kendi ekibimize katılmasında gerekli çalışmayı gösteremiyoruz. Ülkemiz adına hiç efor sarf edilmeden yetişmiş bu sporcuların tespiti çalışmasıyla Türkiye adına oyunlarda yer almaları sağlanabilir. Tabii bunun da sıkı takibinin yapılması lazım. Aksi takdirde bu sporcuları ancak farklı ülkeler adına yarışırken tanıyoruz. Bunun en yakın örneğini 2012 Avrupa Futbol Şampiyonasında gördük. Türk Milli Futbol Takımı bu turnuvaya katılamazken 10’dan fazla Türk oyuncu farklı takımların forması ile sahaya çıktılar. Bu şekilde kaybettiğimiz değerleri kadromuza katabilmek için özellikle Türk nüfusunun fazla sayıda olduğu Almanya, Fransa, Azerbaycan gibi ülkelerde ciddi politikaların uygulanması lazım.

Rol Model Çalışmaları: 2012Londra Olimpiyat oyunlarında başarısız olmamızın temel nedenlerinden bir tanesi de Türkiye’de “spor kültürünün” zayıf olması ve amatör sporcularımızın izole edilmiş ortamlarda kendilerine çalışma alanı bulabilmeleridir. Bunun yanı sıra medyanın amatör branşlara ve bu branşların sporcularına olimpiyat oyunları dönemi haricinde yakın ilgi göstermemesi de ayrı bir problem.[6] Özellikle televizyon ve bilgisayar başında büyüyen yeni neslin rol model olarak kabul ettiği kişiler de ekranlarda gördükleri insanlar oluyor. Dolayısıyla gençlere rol modeller oluşturulmasındamedyaya ve ailelere de büyük görev düşüyor. Hem farklı spor branşlarını tanıtma hem de gençlerimize rol modeller oluşturabilme adına bu tarz yayınların artırılması önem arz etmektedir.

 

Salih DOĞAN

Birmingham, İngiltere


[1] Bülent Karadaş, “Spor malzemesini isteyerek satmıyorum”, 25 Ağustos 2008; (http://cumaertesi.zaman.com.tr/?bl=8&hn=5860).

[2]Benzer bir sıkıntıyı kütüphane olayında da yaşıyoruz. ABD’de üniversiteler sahip oldukları imkanları öğrenci, öğretim görevlisi ve çalışanlar dışında halka da ulaştırabilme adına kütüphane ve spor salonları gibi tesislerini herkese açmıştır.

[3] Tim Layden& David Epstein, “WhytheJamaicansarerunningawaywith sprint golds in Beijing”, 23 Ağustos 2008; (http://sportsillustrated.cnn.com/2008/olympics/2008/08/21/jamaican.dominance/index.html).

[4] Berfin Varışlı, “Olimpiyatlara bursla hazırlandılar”, 26 Ağustos 2008; (http://taraf.com.tr/haber.asp?id=15654)

[5] Chris Hoy, “Biography”, 25 Ağustos 2008, (http://www.chrishoy.com/wp/chris-hoy-biography).

[6] John Crofoot, “Role modelsforTurkey’ssportsculture”, 26 Ağustos 2008, (http://www.todayszaman.com/tz-web/detaylar.do?load=detay&link=150586&bolum=132).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.