İsrail-Filistin: Kavramlar ve Kavgalar

0
120

Ortadoğu’nun kutsanmış topraklarında bir o kadar kutsanarak planlanmış savaşların ve stratejilerin içerisinde yer alan bir mesele olarak karşımıza çıkan İsrail- Filistin sorunu tam bir inanmışlık ve adanmışlık hikâyesi olarak varlığını devam ettirmektedir. Ortadoğu’nun değişmeyen gündemi olarak tanımlanan bu sorunu biraz da realist görüşün savunduğu “black box” modelinden yani; konuyu sadece devletler bazında değerlendirilmesi düşüncesinden arındırarak incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu vesile ile geçtiğimiz aylarda “Siyaset Okulu Ortadoğu” programımız kapsamında hem İsrail hem de Filistin tarafında edindiğim izlenimleri paylaşabileceğim.

Bu yazıda;  her zaman konuşulan, taraftar mantığı ile savunulan yorumlardan ve analizlerden ziyade; sorunun tarafları ile ilgili bilinmeyen belki de açığa vurulmayan bazı gözlemlerin yer alması öngörülmektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki İsrail-Filistin meselesi çok boyutlu bir konu olmakla birlikte; pek çok aktörün de meselenin içerisinde doğrudan yer aldığı bir konudur. Bölge ülkeleri, hegemon devletler, orta boy devletler ve uluslararası aktörler çözüm konusunda pek çok fikir üretmişlerdir. Daha önce de değindiğim gibi yıllardır tartışılan bu sorun konusunda taraflar arasında doğrudan ve dolaylı görüşmelerin tekrarlandığını ancak çözüm konusunda henüz net bir resmin çizilemediğini görmekteyiz.

Gözlemlerimden ilki sorunun çözümü konusunda tarafların kendi içlerindeki tutumuna yönelik oldu. Saha çalışmalarımız konusunda hem Filistin hem de İsrail tarafından pek çok temsilci ile bir araya geldik. Bütünsel olarak değerlendirdiğimizde her iki tarafta da bir “dava” bilincinin olduğudur. Bu dava bilinci ile birlikte şekillendirdikleri politikalar eşliğinde müzakereleri yürütmektedirler. İsrail’de farklı gruplarla görüşüldüğünde ortaya çıka tablo; bu farklı grupların pek çok konuda ayrı ayrı fikirleri olsa da özellikle Filistin meselesinde hepsinin ortak bir paydada buluşmasıdır. Siyasi partiler, medya ve sivil toplum ile birlikte pek çok resmi temsilci bu mesela etrafında “ güvenlik” kavramı altında birleşmiş durumdalar ve her platformda kendi konumlarını seslendirmektedirler. Tabi; Haaretz gibi ki Türkiye’de de ulusal medyanın sık sık yararlandığı bir kaynak olan ve siyasi skalanın da solunda yer alan fikirlerden beslenen bazı grupların, gazetelerin, sivil toplum örgütlerinin Filistin yanlısı bir tutum izlediklerini söyleyebiliriz. Fakat ülkenin büyük çoğunluğu için geçerli olan düşünce; meselenin karşısında ortak bir duruş sergileyebilmeleridir. Filistin tarafında ise; konunun çözümü ve sorunun algısı konusunda ortak bir strateji ve tutum belirlenemediği görülmektedir. Resmi müzakereleri yürüten Filistin Kurtuluş Örgütü’nün İsrail ile ilgili görüşleri ile Hamas’ın, diğer yanda mültecilerin ve medyanın olaya yaklaşımları arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Yıllarca; tek bir güç ve tek bir ses olamadıkları yönünde eleştirilen bu gruplardan Hamas ve FKÖ çok kısa bir zaman önce birleşme yönünde bir karar aldıklarını duyurmuşlardır. Ancak; bunu bir başarı olarak algılayanların bu farklı grupların aralarında hala konuya ilişkin çok büyük ayrılıklar olduğunu unutmamaları gerekir. Birleşmenin arkasında yatan en önemli nedenin eylül ayında Birleşmiş Milletler’de tek taraflı bağımsızlığını ilan edecek olarak Filistin’in ortak bir duruş sergilemeye çalıştığı resmini uluslararası kamuoyuna vermesidir. Kaldı ki geçici hükümetin kurulması ile ilgili de iki grup arasında uzunca bir süre bir fikir birliğine ulaşılamamıştır.

İsrail ve Filistin meselesinde; sınırlar, kararlar, anlaşmalar, toprak ve nüfus kavramları içerisinde olduğunuz grubun görüşüne göre değişmektedir. Bir görüşe göre; 1967 sınırlarına çekilmek bir müzakere konusu olabileceği gibi diğer bir görüşe göre ise bu bir intihar sayılabilmektedir. Kimilerine göre; 100 sene önce buralarda bir tane bile Yahudi olmadığı varsayımı yapılırken kimilerine göre ise 100 sene önce bahsedilen topraklarda bir tane bile Filistinli olmadığı yönündedir. Kısacası; meselenin boyutları tarihi, siyasi, dini ve demografik açılardan tartışılmakta ve konunun boyutları daha da karmaşık hale gelmektedir.

İsrail ve Filistin arasındaki çatışmadan biraz uzaklaşarak ülkelerin kendi özellikleri açısından da ilginç bulduğum bazı noktalara değinmek isterim. Türkiye’de yapılan baraj ve sistem tartışmalarının bir başka türlüsünün İsrail’de de yapıldığını İsrail parlamentosu Knesset’te aldığımız brifing ile daha da detaylandırmış öğrenmiş olduk. Özellikle demokrasi ve temsiliyet açısından anlamı ve önemi büyük olan seçim barajı ile ilgili tartışmalar İsrail devletinde de yaşanmaktadır. Türkiye’de yer alan yüzde 10’luk barajın düşürülmesi konusunda ne kadar hararetli tartışmalar yapıyorsak; İsrail’de de bu kadar şiddetli bir şekilde olmasa bile yüzde 1,5/ 2 ‘ye yakın olan seçim barajının yükseltilmesi için tarafların tartıştıklarını görebiliyoruz. Seçim barajının bu kadar düşük olması İsrail meclisinin karar almasını zorlaştırmakla birlikte devletin yönetilebilirliğini de zorlaştırmaktadır.  Öyle ki İsrail parlamentosunda irili ufaklı her kanattan belli bir siyasi görüşü temsil eden gruplar bulunmaktadır ve bir karar alınacağı zaman üzerinde sağlanmak istenen mutabakat için uzunca bir zaman harcanmaktadır. Dolayısı ile taraflar; kimilerine göre çok daha demokratik olan bu baraj sistemini makul bir orana çekerek gerekli kararların daha kolay alınmasını sağlayacak yeni bir formül üzerinde çalışmaktadırlar. 120 kişilik tek kamaralı bir meclise sahip olan (Knesset) İsrail’de; sol ve sağ olarak adlandırabileceğimiz pek çok farklı fraksiyonun olduğunu söyleyebiliriz. İsrail’de yaşanan bu tartışmalar ile birlikte; yine demokrasi adına önemli bir gösterge olan ifade özgürlüğü konusunda da toplum tarafından sessiz bir mutabakata varılmış gibi görünmektedir. Özellikle; İsrail’de medyanın gücü ve düşüncelerin ifade edilmesi konusunda geniş bir hak tanımı yapılmıştır. Şiddet içermediği sürece insanların görüşlerini ifade etmesi ve ona uygun bir tartışma ortamının yaratılması sağlanmaktadır. İsrail’de yine kendi yaşamlarını kurabilmiş olan farklı dini, siyasi ve sosyal yapılarda olan gruplar bulunmaktadır. Bahailer, Bedeviler, Dürziler, Ahmediler gibi pek çok grup kendi özel alanlarında sosyal ve dini eylemlerini gerçekleştirebilmektedirler.

Filistin tarafında ise; öncelikle Oslo Antlaşması ile 3 ana hatta ayrılan bölgeleri görebiliyoruz. Bunlar kendi aralarında; güvenliğin tamamen İsrail’ e ait olduğu ve sadece sivil işlerin Filistin yönetimi tarafından yapıldığı bölge, Filistin yönetiminin egemen olduğu bölge ve İsrail yönetimine ait olan bölge olarak ayrılmıştır. Yine belirli sınırlamalar ve duvarlar ile geçişlerdeki kontroller sıkı bir şekilde sağlanmaktadır. Zaman zaman direnişler olsa da belli ölçüde uygulanan sistemler değişmemekte ve tekrarlamaktadır. Tabi; Filistin dediğimizde mülteci kamplarının yapısını anlamanın da önemli olduğu düşüncesindeyim. Ziyaret ettiğimiz El- Aida mülteci kampı dünyadaki 59 mülteci kampından bir tanesi idi. Bu kampların 99 yıllığına kiralandığını ve Birleşmiş Milletler tarafından kurulduğunu belirtmekte yarar var. Bu kamplar şehrin bir parçası olmamakla birlikte; şehirden ayrı olma konusunda da bir özel çaba gösterildiğini söyleyemeyiz. El Aida mülteci kampı; Beytüllahim’de kenti Kudüs ile ayıran beton duvarların hemen dibinde bulunmaktadır. Kampın özelliği ziyaretçileri hemen girişte karşılayan ve üzerinde “satılık değildir” yazan demir anahtardır. Bu anahtar; 1948 yılından sonra evlerinden ayrılmak zorunda kalan Filistinlilerin eve geri dönüş gayelerini sembolize etmektedir. Pek çok insanın boynunda da anahtarları görebilirsiniz. Olayın ilginç tarafı ise; o yılları yaşamamış olan yeni nesil genç Filistinlilerin de boyunlarında bu anahtardan olması ve bu davaya en az büyükleri kadar sahip çıkmaları ve inanmalarıdır. Filistin tarafında edindiğimiz tecrübeler dâhilinde yine ilgi çeken durumlardan bir tanesi de Ramallah şehrinde konuştuğumuz gençler ve gördüğümüz manzara idi. Ramallah Türkiye’den baktığınızda belki de sizi tedirgin eden tehlikeli gibi görünen bir şehir olarak hafızalarda yerini almış olsa da orada bulunan üniversite gençlerinin hayalleri ve duruşu sizleri asıl tehlikenin oralara buralardan önyargılarla bakmak olduğunu göstermiştir. Ramallah’ta gezdiğimiz bir üniversitede konuştuğumuz öğrencilerin iş ve gelecek umutlarının kısmen Türkiye’deki gençlerden daha parlak olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki Ramallah’ta pek çok uluslararası organizasyon burada bürolarını açarak hem bölgedeki siyasi mesele ile ilgili bilgi sahibi oluyor hem de bölge gençlerinin istihdamı açısından önemli bir kaynak sağlıyorlar.

İsrail Filistin meselesine geri dönecek olursak ki yaklaşık üç günümüzü geçirdiğimiz Kudüs’te bu konudaki siyasi tartışmaları bir kenara bıraktığımızda göreceğimiz tablo; dinin insan yaşamındaki önemi ve bir inanmışlık hikâyesinin resmidir. Pek çok farklı inanışın kutsal kabul etttiği bir şehir olan Kudüs; her taşı ve her karesi ile kutsal bir hikâyenin bütününü oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki; İsrail- Filistin meselesi sınırlar ve duvarlar kısmı çözülse bile aynı mülteciler sorunu gibi Kudüs’ün statüsü ve kime ait olacağı konusundaki belirsizlik devam edecek gibi görünmektedir. Belki de Kudüs konusunda uluslararası toplumun eğer olabilirse adil bir biçimde tavsiyelerde bulunabileceği yeni bir tartışma platformu yaratılarak bu “kutsal” şehir çözümsüzlükler içinden kurtarılabilir.

Sonuç olarak baktığımızda; yazının başlığında da değindiğim üzere kavgalar, kavramların bakış açılarına göre değer kazanması veya kaybetmesinden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bir görüşün terörist olarak kabul ettiği insanların diğer görüşe göre kahraman kabul edilmeleri bazen olaylara dışarıdan nesnel olarak bakabilmeyi zorlaştırmaktadır. İsrail- Filistin meselesi birçok aktörün dâhil olduğu ve aktörlerin sebep olduğu karmaşanın meseleyi daha da zorlaştırdığı bir süreç ile birlikte devam etmektedir. Önemli olan herhangi bir olayın analizini yaparken hangi ölçüde evrensel değerler ile analizimizi sınadığımız olmalıdır. İsrail- Filistin meselesinin en insani boyutları ile bize öğrettiği şudur ki insanlar inançları uğruna pek çok zorluğu göze alabilmektedirler. Kimlik, din ve siyasetin iç içe geçtiği bir alan olan bu sorunun çözümü için kısa vadede yapılan açıklamalardan ziyade; olayın tüm yönlerini ele alabilecek yeni bir mutabakat metni ile çözüme ışık tutmak olacaktır. Herkesin hassasiyetleri dikkate alınarak; evrensel hukuk ve insan hakları çerçevesinde diplomasinin ve müzakerenin kullanılması yoluyla gerçekleştirilecek çözümlere herkesin ihtiyacı vardır. Ortadoğu’nun bu sorunlu bölgesinde; “barış” kelimesinin bir ihtiyaçtan çok bir olgu olarak dillere yerleşeceği günlere umut etmekle birlikte; bilgimiz ve becerimiz kadar hem ülke hem de birey olarak katkımızı en üst düzeyde göstermenin insanlığın yeniden inşası yolunda konulacak taşlardan biri olacağına inanıyorum.

  

Selma BARDAKCI

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.