Americas: Continent On The Move

0
82

Devletlerin korumacı politikalarını bir kenara atıp neoliberal sistem ile tanıştığı 1980’li yıllar şehirleşme, göç ve küreselleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Americas: Continent On The Move belgeseli de modernleşme süreciyle ve ardından neoliberal düzen ile gelen radikal değişimlerin Meksika’da yarattığı acılı süreci anlatması bakımından oldukça önemli bir kaynaktır.

1910 yılında Meksikalılar, ülkeyi yabancı yatırıma açan ve halkı baskıcı bir rejim ile pasifize eden diktatör Porfirio Diaz’ın yönetimine karşı Meksika Devrimi’ni gerçekleştirmiştir. Bu devrimle beraber ülkenin ekonomik ve siyasal yapısı değişmiş ve yeniden şekillenmiştir. Yeni hükümet, çiftçi ve işçi sendikalarını tanımış, onları desteklemiş ve kolonyal dönemden beri ülkenin kanayan yarası olan “hacienda” sistemine son vermiştir. Büyük toprak sahiplerinin elindeki topraklar çiftçiye dağıtılmış ve beyaz üstünlüğü benimseyen devlet anlayışının yerini daha yöresel ve folklorik unsurları içeren mestizo idealleri almıştır. Tüm bunların sonucu ve 1929 Ekonomik Bunalımı’nın da ülkelerde yarattığı travmayla beraber, tüm dünya o dönemde daha korumacı ve içe kapanık bir devlet yönetimi anlayışını benimsemiştir. Özellikle de üçüncü dünya ülkeleri bu dönemde “ekonomik milliyetçilik” anlayışını tedavüle sokmuşlardır ve bu anlayışa göre devletler ithal ikameci sistemi benimsemişlerdir. Yine buna bağlı olarak da ülkeler genellikle daha önce yabancıların kontrolünde olan değerli kaynaklarını tamamen kendi üzerlerine almaya çalışmış ve bu kaynakları kamulaştırmışlardır. Benzer şekilde, 1930’lu yıllarda Meksika’da da Başkan Lazoro Cardenas ile beraber Meksika petrolü Pemex kamulaştırılmıştır. 1944 yılında gerçekleştirilen Bretton Woods Konferansı ile beraber “gömülü liberalizm (embedded liberalism)” denilen kavram önem kazanmıştır. Bu kavrama göre devletler, ülkeleri ile alakalı ekonomik kararlara müdahale etmekte serbesttiler. Bu çerçevede IMF ve Dünya Bankası kurulmuştur. Burada yatan amaç ise şudur; fakirliğin ve işsizliğin kol gezdiği özellikle de üçüncü dünya ülkelerini komünizm tehlikesinden korumak için devletler ekonomik anlamda sorumluluk üstlenmeli ve kalkınmaya dayalı ekonomik milliyetçilik anlayışına bağlı olarak ortaya çıkan politikalar devletlerin gündeminde yer almalıydı. Hem dünyada dolaşıma sokulan bu sistemin hem de köylü tarafından gerçekleştirilmiş olan devrimin sonucunda Meksika’da da benzer politikalar izlenmiştir.

1970’li yıllara gelindiğinde ise işler değişmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren dünyanın ekonomik gücü olarak ortaya çıkan ABD Doları, diğer gelişmiş ülkeler olan Almanya ve Japonya tarafından stoklanmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da doları altın rezervlerine karşılığı olarak endekslemiş olan ABD, doların altın ile bağını kesmiş ve fiyatları dalgalanmaya bırakmıştır. Yine yakın zamanda 1973-74 yıllarında yaşanan Petrol Krizi de değişimin gelmesi gerektiğine dair sinyalleri veren çarpıcı ve gidişatı değiştiren bir olaydır. Bu gelişmeler sonucunda ABD harekete geçmiş ve ekonomik milliyetçiliğin yerini bu kavramın tamamen zıttı olan neoliberal politikalar almıştır.

Meksika’da şehirleşme ve köyden kente göç, ülkede neoliberal politikalar ve onun getirisi olan küreselleşme furyası ortaya çıkmadan önce yaşanmıştır. Devrimden sonra Meksika, modern bir “nation-state” (ulus-devlet) olmanın gerekliliklerini tamamlamaya çalışmaktaydı. Bu bağlamda yapılması gereken en önemli şey de ekonomiyi koşumlandırmaktı. Belgeselde, Zacateca Valisi Genaro Estrada’nın anlattığına göre 1940-1960’lı yıllarda ithal ikameci bir sistemin gereği olarak yani iç pazarın gelişmesine öncülük etmek adına başkent Mexico City gibi şehirler parlamaya başlamıştır. Çünkü, yeni endüstriler ve iş alanları bu büyük şehirlerde açılmaktaydı. Bu sebeple birçok Meksikalı çiftçi daha yüksek maaş ve daha iyi hayat koşulları hayali ile toprağını bırakarak akın akın şehre göçmüştür. Ülkenin tarımsal üretimdeki en önemli şehri olan Zacateca şehri, bu yeni göç dalgası ile beraber bomboş kalmıştır.

Sponsorlu

Belgeselde Maria Lucy ve ailesi üzerinden Meksika’nın tarihi ve geçirdiği süreçlerle alakalı birçok ipucu izleyiciye verilmektedir. Maria Lucy, anne babasının döneminde tarımın çok verimli olduğunu ve topraktan aldıkları verimi, şimdiyse çiftçilerin göçü ile beraber toprağın nasıl başıboş ve çorak kaldığını isyankâr bir dille anlatması ile sözlerine başlamaktadır. Köyden kente göçenler arasında Maria Lucy’nin kızı Marcelave Marcela’nın çocukları da vardır. Marcela ve çocuklarının hikâyesi üzerinden de şehre göçen köylülerin yaşadıkları zorluklar birinci elden izleyiciye yansıtılmıştır. Büyükanne Maria’nın aktardıklarından anlıyoruz ki 1910 Devrimi ile gelen umutlar ve hayaller büyük şehirlere yapılan göçlerle ölmüş durumdadır. 1930’lu yıllarda Başkan Cardenas öncülüğünde çiftçiye dağıtılmış olan topraklar artık bomboştur. Tarımda makineleşme ülkede yeni iş alanları açmış durumdadır. Ancak, bu da köylülerin yerinden olmasına ve yeni umutlar için köylerini terk etmelerine öncülük etmiştir.  Yine de zamanla, yeni iş alanları ile canlanan bu büyük şehirler, bir sonraki göçmen akınının ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelmektedir. Öyle ki, ilk göçmen akını bile altyapı, ulaşım ve barınak hizmetlerine yeni yeni ulaşmaya başlamışken yeni gelenlerin beklediklerini bulmaları mümkün değildir. Şehirlerde bu hızlı ve öngörülemeyen nüfus artışı da çarpık kentleşmeye ve zengin-fakir arasında maddi ayrımın uç noktalara çıkmasına sebebiyet vermektedir. Fakat, bu maddi uçurum fiziki mekânda kendini gösterememektedir.

Mexico City, kenar ve zengin mahalleleri içinde, bir arada bulunduran endüstriyel bir başkent olarak gelişmiştir. Aradığı şartları bulamayan bu yeni göçmenler ya da aldığı maaşlar ile geçimini sağlayamayan eski göçmenler seyyar işler ile ilgilenerek ülkede kayıt dışı ekonominin de ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Birçok göçmen, evsiz ve işsiz bir şekilde çöp karıştırarak ya da hırsızlık yaparak günü geçirmeye çalışmaktadır. Daha çok göçmen; daha çok altyapı ve şehirleşme sorunu, daha çok sosyal tabakalaşma ve sosyal huzursuzluk anlamına gelmektedir. Belgeselde anlatılana göre, bazı işçiler Super Mario Gomez adı altında örgütlenmeye ve devletten taleplerde bulunmaya çalışıyor olsalar da sonuç hep aynıdır. 1980’li yıllara gelindiğinde ise yaklaşmakta olan ekonomik krizin işaretleri, endüstrileşmiş ancak sakinlerine istediği hizmetleri sunamayan büyük şehirlerde görülmeye başlamaktadır. 1982 yılında yaşanan Ekonomik Kriz ile beraber ülkedeki gelişim durmuştur. 1980’li yıllar, yüksek oranda borçların, değersizleşmiş para biriminin ve bunların yankılarının her alanda, özellikle de büyük şehirlerde görüldüğü yıllardır. Kriz süresince, köyden kente göçler daha düşük oranlarda olsa da devam etmiştir. Fakat ekonomik krizin ayyuka çıkması ile beraber eski göçmenlerin birçoğu memleketlerine geri dönmenin hayalini taşımıştır. Devlet uygun bir maaş ve daha iyi hayat şartları ile şehre göçmüş olan milyonlarca işçinin taleplerini artık karşılayamamaktadır.

Meksika, 1970’li yıllarda modernleşmenin bir gerekçesi olarak şehirlerini ve altyapı sistemlerini geliştirmek adına borçlanmış olsa da aslında tam anlamıyla 1980’li yılların sonunda, özellikle de başkan Salinas de Gortari yönetimi ile beraber, kendini dış dünyaya açmıştır. Bunun sonucunda, 1988 yılında iktidar olan Başkan Salinas de Gortari hükümetinin politikaları ile ülke daha önce hiç tecrübe etmediği radikal değişimler ile karşı karşıya kalmıştır. Salinas, Birleşik Devletler ve Kanada ile NAFTA birliğine katılmış ve en önemlisi de Anayasa’nın 27. Maddesini değiştirerek toprağın yabancı şirketler tarafından yatırıma uygun hale getirilmesine öncülük etmiştir. NAFTA ile beraber ülkede yabancı dövizin en büyük ikinci kaynağı olan“maquiladora” endüstrisi parlamaya başlamıştır. Bu sefer de ülkenin Tijuana gibi kuzey sınırlarındaki kentleri hızla gelişmeye başlamıştır. Serbest ticaret bölgelerinde kurulan maquiladora fabrikaları yine köylülerin yerlerini değiştirmelerine ve yeni hayat arayışlarına girmelerine sebebiyet vermiştir. Ancak Meksika’nın ucuz işçi gücünden yararlanan bu yabancı şirketler işçilerine uzun çalışma saatlerinden başka bir şey vaat edememiştir. Sendikalaşma çabaları engellenmiş ve çalışanlar kelimenin tam anlamıyla sömürülmüştür. Küçük şehir sakinlerini ve köylüleri yaşadıkları bölgede tutamayan ve onların göçüne dolayısıyla da yetersiz koşullara ve ülke içi karmaşaya sebep olan bu endüstrileşme süreci bu nedenlerden ötürü başarısız olmuştur. Neoliberalleşme ve küreselleşme politikalarının öncüsü Salinas’ın en radikal politikası da Anayasanın 27. Maddesinin değiştirmesi olmuştur. Anayasanın bu maddesinin değişmesi, toprak sahibi köylünün topraksızlaşması ve büyük toprak sahiplerinin artık daha fazla toprağa sahip olması demektir. Bu durum ise bu büyük toprak sahiplerinin yabancı şirketler ile ortaklık yapabilmesine öncülük etmiştir.

Belgeseldeki Meksikalı köylülerin eleştirilerine göre bu değişim eski “hacienda” sisteminin yeniden getirilmesi ve Meksika köylüsünün yeniden köleleştirilmesi anlamına gelmektedir. Daha iyi hayat koşulları için 1940 ve 1960’lı yıllarda toprağını bırakıp gitmiş olan Meksika köylüsü, Ekonomik Kriz dolayısıyla köyüne ve toprağına geri dönmek istediğinde bu sefer de toprağının elinden alınması riski ile karşı karşıya kalmıştır. Salinas yönetimine göre ise bu değişim, tarımsal bölgelere güvenlik ve dolayısıyla da yabancı yatırım ve döviz akışını sağlayabilecek bir etmendir. Ancak bu değişim yalnızca yabancı şirketlere ve büyük toprak sahiplerine fayda sağlamaktan öteye geçememiştir. Kısacası, serbest ticaret ve yeni toprak reformu gelecekten bir beklentisi olmayan ve büyük şehirlerin karmaşası altında ezilen büyük bir işçi/köylü nüfusunu ortaya çıkarmıştır. Daha iyi bir maaş ve daha iyi hayat koşulları amacıyla göçen Meksikalıların yeri artık ne büyük şehirler ne de köylerdir…

 

 

 

NİLAY BARLAS

LATAM STAJYERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here