BM ve Suriye Krizi: Uluslararası Müdahalenin Nedenleri

0
264

Arap gözlemci heyetinin Suriye’den çekilmesinin hemen ardından Arap Birliği ile bazı AB ülkeleri BM Güvenlik Konseyi’ne Beşşar Esad’ın Devlet Başkanı Yardımcısına yetki devrini ve ulusal birlik hükümeti kurulmasını da içeren yeni bir karar tasarısı sundular. BM’de tartışmaya açılan ve bu hafta sonunda oylanması beklenen karar tasarısı Beşşar Esad’ın 15 gün içinde yetkilerini devretmesini; ulusal birlik hükümetinin kurulmasını; ve serbest seçimlerin yapılmasını öngörmektedir. Esad rejiminin yetki devrini reddetmesi durumunda ise Konsey’in Suriye’ye karşı yaptırımlar içeren yeni bir karar almasını öngörmektedir. Güvenlik Konseyi üyelerince gündeme alınan olan ve açık bir şekilde askeri bir müdahaleyi reddeden karar tasarısının kabul edilmesini sağlamak için Katar Başbakanı Şeyh Hamad el Tani ve Arap Birliği Genel Sekreteri Nab il el Arabi’nin dışında ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton, Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppe, İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague ve Almanya Dışişleri Bakan Yardımcısı Michael Link de New York’da yoğun temaslarda bulunmaları dikkat çekicidir.

Suriye’deki Krize BM’nin Müdahalesinin Nedenleri

Bahreyn, Suudi Arabistan, Katar ve Arap Yarımadasındaki bir çok ülke gibi Suriye’de anti demokratik bir yönetim anlayışıyla yıllardır yönetilmektedir. Ancak diğer ülkelerden farklı olan BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye konusunda göstermiş olduğu hassasiyet ve bölge ülkelerinin Esad rejiminin değiştirme konusundaki girişimleri Suriye’de bir yönetim değişikliğini adeta zorunlu kılmış bulunmaktadır. Şubat 2012 tarihiyle bakıldığında Esad yönetiminin ulusal ve uluslararası kamuoyu önündeki meşruiyetini kaybettiği ve ülkesini hızlı bir şekilde iç savaşın içine sürüklediği görülmektedir. Suriye güvenlik güçleri Hums, İdlip, Dera’daki Sünni ağırlıklı yerleşim birimlerinin dışında Şam civarındaki Sünni yerleşim birimleri üzerindeki kontrolünün zayıfladığı görülmektedir. Ülkenin resmi haber ajansı olan Sana Haber’de belirtildiği üzere öldürülen güvenlik güçlerinin sayısına bakıldığında rejiminin ciddi bir askeri direnişle karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Suriyeli kaynaklar olaylar sırasında 2 bine yakın güvenlik güçlerinin öldürüldüğünü ileri sürmektedir. Aynı şekilde güvenlik güçleri ile sivillerden oluşan milis kuvvetlerinin ise 6 bine yakın Suriye vatandaşını öldürdüğü ileri sürülmektedir. Dolayısıyla Suriye’nin hızlı bir şekilde iç savaşa doğru sürüklendiği görülmektedir.

Sponsorlu

Bu aşamda Suriye’de yaşanan krizin barışçıl şekilde çözülmesi için hem bölge ülkelerinin hem de küresel güçlerin aktif bir tutum aldığı görülmektedir. Ancak karşılaştırmalı olarak bakıldığında, her ülkenin krizin çözülmesine yönelik farklı bir girişime öncülük ettiği görülmektedir. Örneğin, Körfez ülkeleri, Türkiye, Fransa veya ABD sorunun çözülmesi için Beşşar Esad’ın iktidarı bırakmasını talep ederken, Rusya Federasyonu, Çin ve İran gibi ülkeler ise Esad rejimi ile muhalifler arasında yeni bir diyalog kurulmasını önermektedir. Suriye’deki krizin uluslararası toplum tarafından büyük bir sorun haline dönüşmesinin temelinde ise rejimin sivillere karşı güç kullanmasının yanı sıra rejim karşıtı kesimlerin Esad yönetimini devirecek güçte ve kapasitede olmamasının da önemli bir etkisi vardır. Daha açık bir deyişle iktidarı devirmeye çalışan kesimlerin, rejimi tek başlarına devirecek halk desteğine ve askeri güce sahip olmadığı bilinmektedir. Diğer yandan rejimin de halı hazırda uyguladığı şiddet ve öldürme yöntemleriyle muhalifleri sindirebilmesi mümkün değildir. İsyancıların sınırlı gücü ve iktidarın da muhalifleri sindiremeyişi bir uluslararası müdahale seçeneğinin tartışılmasına yol açmaktadır.

Bu bağlamda BM Güvenlik Konseyi’ndeki girişimleri daha iyi anlayabilmek adına Esad rejiminin bir dış müdahale olmadan neden çökmeyeceğini irdelemekte fayda vardır.

En önemli nedenlerin başında rejimin muhaliflerden daha sıkı bir birliktelik ve yapıda organize olmasından kaynaklanmaktadır.  Mısır ve Tunus’tan farklı olarak Suriye’deki askeri birimlerin rejimi devirmek yerine korumak için hareket edeceğini görmek gerekir. 1970’lerin başından itibaren Sünni Arap ve Kürt kökenli muhalefet hareketleriyle mücadele eden Ordu’nun bu süre içerisinde mezhepsel bir yapıda örgütlenmeyi başardığı ifade edilmektedir. Ordu içinde yükselmelerde mezhepsel unsurların yanı sıra Cumhuriyet muhafızları, hava kuvvetleri gibi stratejik birimlerde doğrudan Alevilerin yer aldığı belirtilmektedir. Bazı analistler üst düzey yetkilerinin yaklaşık %80’inin Alevi kökenli olduğunu öne sürmektedirler.[1] Rejimi içerde ve dışarıda savunan siyasetçilerin ve diplomatların da Baascı ve mezhepçi özellikleriyle belirlendiği ileri sürülmektedir. Büyükelçilerin yalnızca %10’nun Sünni kökenli olduğu belirtilmektedir. Devlet bürokrasisinde görev alan kesimlerin de ağırlıklı olarak Alevi, İsmailli, Caferi ve Hıristiyan kökenli olduğu belirtilmektedir. Nitekim bu özelliklerinden son zamanlarda devlet memurlarında da silahlı grupların saldırılar düzenlediği görülmektedir. Rejiminin değişmesi durumunda Alevilerin yalnızca siyasal değil, ekonomik olarak ciddi bir sorun yaşayacağı öngörülmektedir. Dolayısıyla Alevilerin de içinde yer aldığı Şii unsurlar açısından bakıldığında sorunun bir yaşam kalım savaşı olduğunu ifade etmek gerekir.

Diğer yandan muhaliflerin cephesinden bakıldığı ise hem amaç hem de hedefler itibariyle birlikte hareket edemedikleri görülmektedir. Örneğin, sürgündeki Suriyelilerin yoğun olarak katıldığı Antalya toplantısında ortak deklarasyonunun yazımı sırasında bile muhalif gruplar arasında yoğun tartışmalar yaşanmış bazı kesimler toplantıyı terk etmeye kalkışmıştı. Ulusal Konseyin kurulduğu İstanbul toplantısında dahi muhalifler arasında bir birlik olmadığı görülmüştür. 2012 Şubatına girildiğinde bile muhaliflerin siyasal ve askeri alanda birlik olmayı başaramadığı görülmektedir. Protestoların ve askeri saldırıların koordinasyonunda Suriye içindeki ve dışındaki muhalifler arasında koordinasyonun ve organik ilişki ağının kurulamadığı görülmektedir. Aynı şekilde Esad sonrasına dönük ortak bir planın da oluşturulamadığı görülmektedir. Örneğin muhaliflerin Aleviler, Dürziler veya Kürtler Esad’ın bir şekilde devrilmesinin ardından otonom bölgeler kurma yönünde taleplerle ortaya çıkması durumunda nasıl bir cevap alacağı bilinmiyor. Suriye’deki krizi müdahale eden bölge veya bölge dışı ülkeler de otonom yönetimler kurulması yönündeki olası girişimlere nasıl yaklaştıklarını açık bir şekilde ortaya koymuş değillerdir.

Suriye’deki krizin ulusal düzeyde çözülemeyişinin bir diğer nedeni ise muhaliflerin askeri olarak rejimi devirebilecek kapasiteden ve örgütlenmeden yoksun oluşlarıdır. Suriye ordusunda ayrılan kesimler tarafından kurulduğu belirtilen Özgür Suriye Ordusu Türkiye’deki liderleri tarafından yapılan açıklamalarda rejimi devirebilmek için yaklaşık 2 yıla ihtiyaçları olduğu belirtilmişti. Ağır silahlardan yoksun oluşlarının yanı sıra Suriye içerisinde de kurtarılmış bölgeler diye nitelendirilebilecek bölgelerin oluşturulamayışı, örgütlenmeleri önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir. Ayrıca, rejim karşıtı askeri birliklerin Sünni Arap olmayan bölgelerde operasyon gerçekleştirmelerinin oldukça güç olduğu görülmektedir. Suriye’nin dağlık bölgelerinin ağırlıklı olarak azınlık gruplarının yerleşim birimi olması muhalif güçlerin stratejik derinliğini daraltmaktadır. Ayrıca, Ordudan ayrılmaların da mezhepsel nedenlerden dolayı yüksek sayıda olması beklenmemektedir. Son dönemde el Kaide bağlantılı güçlerin Suriye’de savaşmaya başladığı yönünde ortaya çıkan haberler de azınlık grupları arasındaki işbirliğinin güçlenmesine yol açabilir.

Bir diğer neden de Irak, Lübnan ve İran gibi bölge ülkelerinin rejime vermiş olduğu ekonomik, siyasi ve askeri destektir. Stratejik ve mezhepsel nedenlerden dolayı Suriye rejiminin ayakta kalmasını destekleyen söz konusu ülkeler Suriye’de İran veya Hizbullah karşıtı bir iktidarın ortaya çıkmasını hayati çıkarları açısından büyük bir sorun olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim, Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyum’un iktidarın değişmesi durumunda Suriye’nin İran ve Hizbullah ile ilişkilerini gözden geçireceğini açıklaması da var olan kaygıların haklılığını ortaya koymaktadır.

Yukarıdaki unsurlar dikkate alındığında Suriye rejiminin ulusal düzeydeki gösteriler ve eylemlerle kısa sürede çökmesinin oldukça güç olduğu görülmektedir. Diğer yandan rejimi değiştirmek için Esad yönetimi ile ilişkilerini kesen ve muhalefet safına geçen kesimlerin de bu aşamadan sonra Esad’ın iktidarını kabul etmeleri beklenmemelidir. Dolayısıyla var olan mücadele Suriye’yi bir iç savaşın içine sürüklemekte, iç savaşın derinleşmesi ise ülkenin parçalanmasıyla sonuçlanacak bir oldu bitti durumu ortaya çıkartabilir. Dolayısıyla var olan kaygıların etkisiyle bazı bölge ülkeleri Suriye krizinin hızlı bir şekilde çözülmesi için BM Güvenlik Konseyi’nden Suriye’ye yaptırımlar da içeren kararlar almaya çalışmaktadırlar.   ilk önce diplomatik, siyasi ve ekonomik yaptırım kararlarının ardından yetki devri talepleri gelecek, bunların karşılanmaması durumunda ise güç kullanamaya izin veren kararlar alınacaktır. Güç kullanma kararının alınmasının ardından Libya’daki benzer bir operasyonun gerçekleştirilerek Suriye’de rejimin değiştirileceği öngörülüyor olabilir. Ulusal aktörlerin rejimi değiştirecek güçten yoksun olmasından dolayı Esad karşıtı kesimler sorunu BM Güvenlik Konseyi’nde alınacak kararlar doğrultusunda çözmek istemektedirler. 2 veya 3 Şubatta oylanması öngörülen karar tasarısının doğrudan yetki devrini içermesinin temel gerekçesinin de ileri de güç kullanmaya cevaz verecek bir karar tasarısına hazırlık niteliği taşımasından kaynaklanmaktadır. Aksi durumda Suriye’deki rejiminin kısa sürede içten gelen baskı dalgasıyla çökeceğini beklemek pek de gerçekçi bir bakış olmaz.

Yazının İngilizcesi için tıklayınız…

 

Doç. Dr. Veysel Ayhan

ORSAM Ortadoğu Danışmanı

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

Kaynak: ORSAM

[1] http://www.joshualandis.com/blog/?p=13243

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here