Çeviri: Arap Körfezi’nin Yeni Milliyetçiliği

Bu yazı, Jon Hoffman’ın 7 Ağustos 2023’te Foreign Policy için kaleme aldığı “The Arab Gulf’s New Nationalism” adlı makalesinden çevrilmiştir. Yazının aslına aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz.

The Arab Gulf’s New Nationalism

Riyad ve Abu Dabi’deki hırslı liderler, iktidarlarını sağlamlaştırmak için ulusal kimliklerini yeniden yapılandırıyorlar. Basra Körfezi’nin en güçlü iki Arap Ülkesi Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) devlet destekli yeni bir milliyetçilik hızla kök salıyor. Suudi ve BAE hükümetlerinin petrol fiyatlarını yüksek tutma çabası, yerel mega projeler tanıtması, küresel sporlara yönelik girişimleri veya Rusya ve Çin’e erişimlerinin artmasına kadar neredeyse tüm iç ve dış politikalar  bu milliyetçi stratejilerin izlerinde aranabilir. Öncelikli olarak yükselmekte olan genç nüfusa yönelen bu programlar tepeden inme çabalarla milli kimliği ve devlet-toplum ilişkilerini yeniden yapılandırırken halen daha otoriter bir değerlendirmeyle ele alınıyor.  

Bu inisiyatiflerin şimdiden somut etkileri oldu. Suudi Arabistan ve BAE Ortadoğu’nun büyük bölümünü kapsayan hemen hemen her çatışma bölgesine ve jeopolitik fay hattına müdahil oldular ve şu anda bölgede gerilimi azaltma yönündeki hamlelerin ön saflarında yer alıyorlar. Suudi ve BAE başkentleri Riyad ve Abu Dabi’deki hükümetler, ortaya çıkan çok kutuplu küresel düzeni bir gerçeklik olarak kabul ediyor ve genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin itirazlarına rağmen, kısa ve uzun vadede kendi çıkarlarını en iyi şekilde ilerletmek için kendilerini buna göre konumlandırıyorlar.

Bölgedeki güç Körfez’e doğru çekilmeye devam ederken, Suudi Arabistan ve BAE’deki bu yeni milliyetçilik hamlesinin evrimi ve kendilerini yurtdışında yansıtma çabalarının Orta Doğu ve ABD dış politikası için derin sonuçları olacaktır.

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman ve BAE Başkanı Muhammed bin Zayed’in üzerinde kontrol sağlamaya çalıştıkları yeni otoriter temel milliyetçilik. Her iki lider de kendi ülkelerinin tarihindeki tüm yöneticilerden daha fazla güç topladı ve mutlak otoritelerini uzun vadede korumak istiyor.

Ancak üyeler arasındaki ayrılıklar, iklim değişikliğinden petrol sondajına kadar her şeyde iş birliğini zorlaştırmaya devam ediyor.

Bu hedefin merkezinde, hem yerli hem de yabancı kitlelere yönelik kimlik mühendisliği formunda, kendi güçlerini pekiştirmek amacıyla Mohammed bin Salman ve bin Zayed’in ulusal kimlikleri yeniden yapılandırması yer alıyor.

Suudi Arabistan’da Muhammed bin Salman, ulusal kimliği yalnızca dine yapılan vurgudan uzaklaştırmaya ve “Suudi” olmanın ne anlama geldiğine dair yeni bir fikre doğru yönlendirmeye çalışıyor. Modern Suudi devleti kuruluşundan bu yana ortak bir siyasi-dini projeydi. Geleneksel olarak bu, Suudi Arabistan’ı saf bir İslami ütopya olarak tasvir eden anlatılara dayanan dini bir milliyetçiliğe dayanıyordu. İktidardaki Al Saud ailesinin tarihsel olarak meşruiyetini sağlamaya çalıştığı bu vizyondur.

Bunun yerine Muhammed bin Salman, Suudi milliyetçiliğini ülkedeki birincil meşrulaştırıcı ve birleştirici güç yapmak istiyor. Din, Riyad için kritik bir devlet idaresi aracı olmaya devam etse de, İslam bu yeni milliyetçi çabayı desteklemek için yeniden yönlendiriliyor. Bu, Suudi Arabistan’ın resmi tarihini Vahabilikten uzaklaştırma çabaları da dahil olmak üzere, veliaht prensin talimatıyla gerçekleştirilen çeşitli reformlarda en belirgin şekilde görülüyor; kadınların araba kullanmasına, yalnız yaşamasına ve erkek bir vasi olmadan seyahat etmesine izin verilmesi; din polisinin yetkilerinin sınırlandırılması; sinema ve konser gibi halka açık eğlence mekanlarına izin verilmesi; yolsuzlukla mücadele bahanesiyle hükümet yetkililerinin ve kraliyet mensuplarının tasfiyesi; ve rejimin aşırılık yanlısı olarak etiketlediği din adamları ve alimlerin tutuklanması. Ders kitapları ve devlet eğitimi, ülkeyi pan-Arap veya pan-İslami davalardan uzaklaştırırken bu yeni milliyetçi anlatıyı benimsemek için yenilendi.

Riyad ayrıca, bu milliyetçi projeyi güçlendirmenin bir yolu olarak, askeri sembolizmi kullanarak toplumu harekete geçirmek ve ortak bir sadakat ve bağlılık duygusunu beslemek için büyük ölçüde askerileştirmeye yönelirken aynı zamanda savunma harcamalarını da önemli ölçüde arttırdı. 

Birleşik Arap Emirlikleri’nde bin Zayed de ulusal kimliği daha bütünleşik bir “Emirati” olma anlayışına doğru yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Şu anda BAE’yi oluşturan yedi emirlik -Abu Dabi, Dubai, Sharjah, Ajman, Fujairah, Umm al-Quwain ve Ras al-Khaimah- 1971’de İngiltere’den bağımsızlığını kazandı; altısı hemen bir federasyon kurdu ve Ras al-Khaimah 1972’de katıldı. Kuruluşunda, BAE başlıca kabile hiyerarşisi tarafından domine edildi ve ulusal kimlik anlamında az bir bilince sahipti.

Başlangıcından itibaren, BAE içindeki ulus inşası, devlet otoritesinin konsolidasyonu ve meşrulaştırılması ile paylaşılan bir kimlik duygusunun oluşturulmasına büyük önem vermişti. Mohammed bin Salman’ın sıfırdan başlama yaklaşımının aksine, bin Zayed sadece ortak bir Emirati kimliği oluşturmakla ilgili bu mevcut çabaları hızlandırırken diğer emirlikler üzerinde Abu Dhabi’de gücünü pekiştirmiş ve devlet otoritesini kendi elinde merkezileştirmiştir.

Paylaşılan bir kimlik duygusunu teşvik etmek için tasarlanmış girişimler arasında 2018 “Zayed Yılı”, çeşitli ulusal müzelerin ve kütüphanelerin tanıtımı ve Ulusal Gün kutlamalarına genişletilmiş bir vurgu bulunmaktadır. Emirliklerdeki eğitim de bin Zayed’in müfredatı ağırlıklı olarak Emirati ulusal kimliğine ve Zeynep Ozgen ve Sharif Ibrahim El Shishtawy Hassan’ın “girişimci, kendi kendine yeten ve başarı odaklı Emirati vatandaşları” olarak tanımladığı bir inşa üzerine odaklamasıyla büyük ölçüde reform edilmeye devam etmektedir.

Muhammed bin Salman’a benzer şekilde, bin Zayed de bu milliyetçi programı desteklemek için askerileştirmeyi kullandı, Birleşik Arap Emirlikleri ordusunu ve şehit düşen askerleri onurlandırmak için Anma Günü (veya “Şehitler Günü”) gibi tatiller getirirken aynı zamanda BAE’nin savunma harcamalarında önemli bir artış ve bölgesel yükselişi gerçekleştirdi. 

Bu artan milliyetçilik için kritik olan, ekonominin önemidir. Muhammed bin Salman ve bin Zayed, ülkelerinin sürdürülebilir, petrol sonrası bir geleceğe yönelik ekonomik yeniden yapılanma girişimlerine nezaret ediyor. Hem Suudi hem de BAE refah devletleri baskı altında, bu da Riyad ve Abu Dhabi’nin sübvansiyonları kesmelerine ve ekonomiye katkıda bulunan, uluslarına sadık “girişimci vatandaşların” gelişimini teşvik etmelerine neden oluyor, böylece bu ülkelerde on yıllardır devlet-toplum ilişkilerini destekleyen sosyal sözleşmeyi değiştiriyorlar.

Riyad ve Abu Dabi’nin yeni 2030 Vizyonu girişimleri, bu yeni hamlenin ekonomik temelleridir ve Suudi Arabistan ile BAE’yi Orta Doğu’nun büyük ekonomik merkezleri ve uluslararası sermaye için kârlı pazarlar olarak kurmayı amaçlamaktadır. Bunu gerçekleştirmek için, her iki ülke de yabancı destek ve yatırım elde etme umuduyla uluslararası imajlarını modernlik, ilerleme ve istikrar şeklinde yansıtıyor. Bunlar, turizmi teşvik etme çabalarını, küresel sporlara yönelme girişimlerini, uluslararası yatırım zirvelerinin düzenlenmesini ve kendilerini sözde ılımlı İslam’ın savunucuları olarak gösteren çeşitli uluslararası dini girişimleri içermektedir.

Ekonomik girişimlere rağmen, petrol geliri Riyad ve Abu Dabi için son derece önemlidir. Mohammed bin Salman ve bin Zayed’in bu milliyetçi planlar için paraya ihtiyacı var ve ekonomileri – özellikle Suudi Arabistan’ınki – büyük ölçüde petrole bağımlıdır.

Suudi Arabistan’da, Vizyon 2030’deki ilerleme, özellikle iki kritik alanda, kötü bir şekilde geriliyor: özel sektör büyümesi ve petrol dışı devlet gelirleri. Suudi Arabistan ekonomisi, yüksek petrol fiyatları sayesinde 2022’de yüzde 8,7 büyüse de – krallığın neredeyse 10 yıldır ilk bütçe fazlasını verdi – Uluslararası Para Fonu, bu büyümenin 2023’te yüzde 1,9’a düşeceğini tahmin ediyor ve bu, büyük dünya ekonomileri arasındaki en hızlı büyüme düşüşü.

BAE’de, devlet vergileri artırmaya devam ederken gençler yüksek işsizlikle karşı karşıya. Riyad’ın devam eden üretim kesintileri ve Suudi Arabistan ile OPEC+ üretim üst sınırları konusunda yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle Abu Dabi’deki hayal kırıklığının kanıtladığı gibi, ekonomik ilerleme gerilerken, yüksek petrol gelirleri öngörülebilir gelecekte kritik olmaya devam edecek.

Bu içe dönük milliyetçilik eğilimleriyle uyumlu olarak, Mohammed bin Salman ve bin Zayed’in Suudi Arabistan’ı ve BAE’yi Orta Doğu’nun jeostratejik manzarasının ön saflarına taşıma çabaları bulunmaktadır.

Riyad ve Abu Dabi, Arap Baharı ayaklanmalarını takip eden kabaca 13 yıl içinde bölgesel karşıdevrime öncülük ederek müttefik otoriter aktörlerin Orta Doğu’da hakim olan statükoya meydan okuyan hareketleri engellemesini destekledi. Muhammed bin Salman ve bin Zayed, 2015 yılında Yemen’de dünyanın en kötü insani krizine ve 377.000’den fazla ölüme neden olan bir askeri harekat başlattı. Ayrıca birlikte, 2017’den 2021’e kadar süren ve iddialara göre ABD tarafından caydırılmadan önce bir askeri operasyon planını da içeren Katar’ın hava, kara ve deniz ablukasına öncülük ettiler.

Riyad ve Abu Dabi, BAE’nin İbrahim Anlaşmalarının bir parçası olarak 2020’de İsrail ile stratejik ilişkilerini de önemli ölçüde genişletti. Suudi Arabistan ve BAE  stratejik varlıklarını da geleneksel operasyon alanlarının dışına, yani Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu gibi yerlere genişletmeye çalışıyor. Kendilerini ortaya koyma arzusu artık küreselleşti: Hem Muhammed bin Salman hem de bin Zayed, Suudi Arabistan ve BAE’nin Rusya ve Çin ile siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkilerindeki kayda değer büyümeyi takip ettiler.

Riyad ve Abu Dabi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde taraf tutmaktan kaçındı; Washington’un itirazına rağmen, petrol üretimi konusunda Moskova ile koordinasyonu sürdürdü ve şimdiye kadar Rusya’ya yaptırım uygulamayı reddettiler. Riyad, Abu Dabi ve Moskova arasındaki güvenlik bağları da, özellikle silah satışı merkezli olarak derinleştirildi.

Çin, Suudi Arabistan ve BAE ile ekonomik ilişkilerini önemli ölçüde artırdı ve Pekin artık hem Riyad hem de Abu Dabi için en büyük ticaret ortağı ve birincil petrol tüketicisi. Suudi Arabistan, BAE ve Çin arasındaki yatırımlar da önemli ölçüde arttı ve gelecekte büyüyecek şekilde konumlandı. Silah satışı ve BAE’de bir Çin askeri tesisi inşaatına yeniden başlandığına dair iddialar gibi  güvenlik bağları da aynı şekilde güçlendi.

Son zamanlarda, Muhammed bin Salman ve bin Zayed, diplomasiyi çıkarlarını ilerletmenin en iyi yolu olarak görmeye başlamış görünüyor. Suudi Arabistan ve BAE, Katar’a yönelik ablukayı sona erdirdi ve Türkiye ile çekişmeli ilişkilerini düzeltiyor; Muhammed bin Salman ve bin Zayed, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı yeniden bölgesel gruba dahil etmeye çalıştılar; Suudi Arabistan, Yemen’de (büyük ölçüde başarısız olan) müzakerelere giriyor; Riyad ve Tahran’ın 2016’da kesilen diplomatik gerilimleri yeniden tesis etmesiyle her iki ülke de İran’la gerilimi azaltıyor. Diplomasiye yönelik bu dönüş, öncelikle, şu anda gerilimi azaltmayı destekleyen değişen yerel, bölgesel ve uluslararası bağlamların bir sonucudur.

Mohammed bin Salman ve bin Zayed ülkelerinde büyük planlarını uygulamaya çalışıyorlar, bu da görece güvenli bir iç ortam gerektiriyor. Suudi Arabistan’ın doğusundaki Abqaiq ve Khurais’teki Aramco tesislerine yönelik 2019 füze saldırıları ve 2022’de Yemen’in Husileri tarafından BAE’ye yönelik füze saldırıları – Riyad ve Abu Dabi’nin ABD’nin yetersiz tepkisi olarak gördüğü şey ile birlikte – Suudi ve Emirati’nin savunmasızlığını ortaya çıkardı. Böyle saldırılar, Riyad ve Abu Dabi’nin yurtdışından yatırım toplamaya çalıştığı hesaba katılırsa uluslararası görünürlüklerini kötü etkilemektedir.

Orta Doğu genelinde karşı-devrimci güçler, otoriter bir dirilişin de gösterdiği gibi büyük ölçüde başarılı oldular ve ayaklanmalardan kaynaklanan yoğun devlet-toplum arasındaki ve jeopolitik alandaki rekabet ve yarattıkları stratejik açılımlar, en azından şimdilik geriledi.

Yemen’de Suudi Arabistan ve BAE, süreçte önemli kaynaklar harcarken Husileri yenme girişimlerinde başarısız oldu. Savaş Riyad’a en yoğun döneminde ayda tahminen 5 ila 6 milyar dolara mal olurken, Husilere silah sağlamak Tahran’a bunun çok azına mal oldu. Bölgesel otoriter statükoyu güvence altına alan ve Yemen’de bir çıkmaza giren Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin açık saldırganlığı şimdilik durağan hale geldi.

Buna Suudi Arabistan ve BAE’nin güvenlik garantörü ABD, yeni çok kutuplu dünyaya uyum sağlayabilecek tutarlı bir Orta Doğu politikası formüle etmeye çalışırken, Rusya ve Çin’in bölgede genişleyen varlığı da ekleniyor. Muhammed bin Salman ve bin Zayed, bölgede ve küresel olarak çok kutupluluğun geri dönüşünü yönlendirmeye çalışırken, her şeyden önce büyük güç siyasetine sıfır toplamlı bir yaklaşım benimsemekten kaçınıyorlar, bunun yerine yalnızca kendi çıkarları için en iyi nasıl ilerleyecekleri perspektifinden bakıyorlar.

Bu milliyetçi eksenler, Suudi Arabistan ve BAE’deki yönetici elitlerin değişen yerel, bölgesel ve uluslararası bağlamlara yanıt verme arayışının ürünü. Yine de, bu girişimler aşağıdan gelen meydan okumalara, eski ve yeni bölgesel fay hatlarına ve değişen dünya düzenine duyarlı olmaya devam ediyor.

Muhammed bin Salman ve bin Zayed ülkelerinde milliyetçi projelerinin başarısını ve otoriter temellerinin yeniden formüle edilmesini varoluşsal olarak görüyorlar. Kişisel diktatörlük yönetiminin yeni ve sürdürülebilir bir temelini inşa etme arzusu, Suudi Arabistan ve BAE içindeki politikaların ve toplumun artan bir şekilde güvenlikleştirilmesine neden oluyor. Muhammed bin Salman ve bin Zayed, politikalarını eleştirenleri susturmak için hâlâ büyük ölçüde şiddetli baskıya bel bağlıyorlar. Bu milliyetçi stratejilerin başarısı etrafındaki bahisler arttıkça baskının artması muhtemel görünüyor.

Gelecek açısından kritik olan, hükümetlerin ekonomik başarı vaatlerini yerine getirip getiremeyecekleri ve Muhammed bin Salman ile bin Zayed’in kendilerini ülke içinde ulusal çıkarların en iyi garantörü olarak gösterip gösteremeyecekleri. Yoğun milliyetçilik, devletin kontrolünün ötesinde güçler -son derece otoriter olanlar bile- kolayca oluşturabilir ve Muhammed bin Salman ile bin Zayed bunu gerçekleştiremezlerse, aktif olarak cesaretlendirdikleri milliyetçi güçlerin ta kendisi tarafından hedef alınma riskiyle karşı karşıya kalırlar.

Ayrıca gerilimi azaltma yönündeki mevcut bölgesel eğilime rağmen, Suudi Arabistan, BAE ve bölgesel rakipleri arasındaki temel güvensizlik ve jeopolitik gerilimler ortadan kalkmadı ve kolayca yeniden alevlendirilebilir. Bu çatışmalar en iyi şekilde “dondurulmuş” olarak düşünülmeli ve şu anda yerel, bölgesel ve uluslararası bağlamlar gerilimi azaltmayı destekler nitelikte. Ancak bu tür bağlamlar, Riyad ve Abu Dabi’deki hırslı yöneticilerin stratejik hesapları gibi hızla değişebilir.

Milliyetçiliğe yönelik bu sert dönüşler  krizlerin tırmanma riskini de beraberinde getiriyor. Çatışan çıkarlar, eski rekabetleri kolayca yeniden alevlendirebilir veya çatışma potansiyeli olan yeni fay hatları yaratabilir. Hem Muhammed bin Salman hem de bin Zayed kendilerini Körfez’de ve daha genel olarak Orta Doğu’da baskın aktörler olarak kabul ettirmeye çalıştıkça, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabet halindeki milliyetçilikler giderek daha fazla kamuoyuna açık hale geldi. Yemen ve Sudan gibi yerlerde yabancı yatırım, petrol üretimi ve stratejik kaygılar konusundaki rekabet, Riyad ile Abu Dabi arasındaki uçurumu derinleştirdi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin bu tür gelişmelere nasıl tepki vereceği kritik olacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan ve BAE arasında farklılaşan hedefler, Washington’ın Riyad ve Abu Dabi’ye yönelik sürdürdüğü “boş çek” politikalarının sorgulanmasını gerektiriyor.

Mohammed bin Salman ve bin Zayed içeride otoriter kuralları yeniden yapılandırma ve kendi etkilerini yurtdışında yansıtma çabası içindeyken ve bu hedeflerden hiçbiri Amerika Birleşik Devletleri için faydalı değilken, Amerika Birleşik Devletleri neden güvenliklerini sübvansiyon etmeye devam etsin?

Ancak Biden yönetimi, Suudi Arabistan ve BAE politikalarında kararlı görünüyor ve değişen bölgesel ve uluslararası bağlamları tanımada başarısız oluyor. Biden’ın, Riyad’ın Kudüs ile ilişkilerini normalleştirmesi karşılığında Suudi Arabistan ile karşılıklı bir güvenlik paktı imzalamayı düşündüğü belirtiliyor. Bu, Washington’ın Temmuz 2022’de BAE’ye resmi bir savunma anlaşması taslağı sunduğuna dair benzer raporları takip ediyor.

Biden yönetimi yeni gerçeklere adapte olmak yerine, çıkarlarını veya değerlerini paylaşmayan hırslı otokratlar için güvenlik garantörü olarak Amerika Birleşik Devletleri’ni tuzağa düşürme riski taşıyor.

 

Arap Körfezi Arap Körfezi Arap Körfezi Arap Körfezi Arap Körfezi Arap Körfezi Arap Körfezi BAE ABE BAE BAE BAE

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Trump Saldırısı Üzerine Robert Lieberman’la Söyleşi

Trump Saldırısı Eski ABD Başkanı Donald Trump’a 13 Temmuz'da...

NATO’nun Dünya İçin Anlamı

75 Yıl Sonra, İttifak Hâlâ Vazgeçilmez -  3 Temmuz'da...

Trump’ın Dönüşü Avrupa’yı Nasıl Dönüştürebilir?

Washington'un kucaklaması olmadan, kıta anarşik ve liberal olmayan bir...

Türk Dış Politikasında Teori İhtiyacı

T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından Nisan 2024'te...