Çeviri: Avrupa Kendi Çöküşüne Giden Yolda Birleşmiş Durumda

Bu yazı, Jan Krikke’nin ‘Asia Times’ için kaleme almış olduğu “Europe united on road to its own decline” başlıklı makaleden çevrilmiştir. Yazının aslına aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz.

Europe united on road to its own decline

Avrupa içinde bulunduğu durumun muhasebesini yaptığı vakit kendisini yalnız bulacaktır.

Uzun tarihi boyunca Avrupa, Ukrayna savaşı sırasında sergilediği kadar nadiren birlik içinde olmuştur. Neredeyse tüm Avrupa ülkeleri ve ana akım medyaları Ukrayna’yı destekliyor. Vietnam, Afganistan ve Irak savaşları sırasında gördüğümüz türden savaş karşıtı protestolar gibi muhalif görüşler de oldukça nadir.

Aynı şekilde, Avrupa’nın Ukrayna çatışmasına yönelik politikaları da ABD politikalarıyla tamamen uyumlu. Her ikisi de aynı söylem ve terminolojiyi kullanıyor: “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kışkırtılmamış saldırganlığı, Başkan Vladimir Putin‘in eski Sovyet İmparatorluğu’nun ihtişamını yeniden diriltme girişiminin bir parçası.”

Sadece on yıl önce, çok az kişi Avrupa’nın, vücutlarında Nazi sembollerinin dövmesi olan askerlerden utanmayan bir ülke ile eski bir komünist ülke arasında, görünürde enerji ile ilgili olan ve Avrupa Birliği’nin politik solunun yanı sıra “Yeşiller”in de desteğini alan bir savaşa tanık olacağını tahmin edebilirdi.

Harvard Grubu

1992 yılında Rusya ve AB’li ortakları Rus gazını Avrupa’ya taşıyan ilk boru hattını inşa etti. 4.100 kilometrelik Yamal-Avrupa boru hattı, Yamal Yarımadası ve Batı Sibirya’daki Rus gaz sahalarını Polonya, Belarus ve Almanya’ya bağladı.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından gelen “barış temettüsü” meyvelerini vermeye başlamıştı. Berlin Duvarı’nın yıkılması, Batılı enerji devlerini Rusya’ya çekti. Shell, BP ve ExxonMobil ile Japon enerji şirketleri, modernleşmek ve üretimi artırmak için hem sermayeye hem de teknik bilgiye ihtiyaç duyan Rusya’nın enerji sektörüne milyarlarca dolar yatırım yaptı.

Harvard Uluslararası Kalkınma Enstitüsü’nden bir grup ekonomist Harvard Grubu‘na katıldı. Mikhail Gorbachov’un halefi Boris Yeltsin döneminde Rus ekonomisi çökmüştü ve Harvard ekonomistleri, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın onayıyla, ekonomide reform yapılmasına yardımcı olmak üzere Rusya’ya gönderildi.

Önerdikleri reçete Ronald Reagan ve Margaret Thatcher tarafından başlatılan ve Clinton ve Tony Blair tarafından pekiştirilen neoliberal ekonomi politikalarıyla uyumluydu: Özelleştirme, liberalleşme ve serbest piyasa kapitalizminin “şok terapisi”.

“Reform”, milyonlarca Rus’u yoksulluğa sürükledi. Yaşlı kadınlar yiyecek alabilmek için Moskova sokaklarında ilaçlarını satarken, bağlantıları güçlü olan küçük bir grup işadamı, aralarında eskiden devlete ait olan Rus enerji şirketlerinin de bulunduğu milyarlarca dolar değerindeki devlet varlıklarını yağmaladı.

Yeni milyarderler kısa bir süre içinde Avrupa’da boy gösterecek, İngiliz futbol kulüplerini, Hollandalı süper yatları ve Fransız Rivierası’ndaki malikaneleri satın alacaklardı. Harvard Grubu tarafından Rusya’ya tanıtılan serbest piyasa kapitalizminden kazanç sağlamanın karşılığında Avrupa’nın servetlerine el koyacağını bilmiyorlardı.

Neoliberalizm, hükümetin ekonomi ve toplumdaki artan etkisine karşı bir tepkiydi. Bu yaklaşım ekonomik liberalleşme, özelleştirme, deregülasyon, küreselleşme, serbest ticaret, monetarizm, devletin küçültülmesi ve özel sektörün ekonomide ve toplumda daha büyük bir rol oynamasından yanaydı.

Reagan neoliberalizmi, refah devletinin başarısızlığı olduğunu iddia ettiği duruma bir çözüm olarak görüyordu. (Reagan’a göre hükümet çözüm değil, sorunun kendisiydi). Neoliberaller, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ideolojilerinin zaferi ve doğrulanması olarak değerlendirdiler.

1990’larda neoliberal dalga Avrupa kıyılarına vurdu (neoliberalizm Avrupa’da ilk olarak Büyük Buhran sonrasında ortaya çıkmıştı). Kayda değer düzeyde direnişe rağmen, çoğu Avrupa ülkesi özelleştirme gibi neoliberal politikaları yürürlüğe koydu ve refah devletini tasfiye etti.

Atlantikçiler

Amerikalı ve Avrupalı neoliberaller birbirlerini “Atlantikçi konsensüs” içinde buldular. Serbest piyasayı farklı derecelerde savunuyorlardı, ancak Batılı değerlerin küresel gündemi belirlemesinin bir gereklilik olduğu inancını paylaşıyorlardı.

Yüzyılın başında Avrupa’daki siyasi elitlerin neredeyse tamamı Atlantikçi kimliğe sahipti. Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Forumu (WEF), Trilateral Komisyon, Bilderberg Konferansı ve Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations, CFR) gibi ulusötesi örgütleri kullanarak kendi gündemlerini dayattılar.

Nixon’ın doları altından ayırması ve neoliberal politikaların yürürlüğe konmasıyla eşitsizlik arttı.

Neoliberal politikalar artan eşitsizliğe, durgunlaşan ücretlere ve diğer toplumsal hastalıklara yol açtı ve yaygın bir huzursuzluk hissine neden oldu. Bu da, malum yüzde birlik kesimin halkı yoksulluğa ve hatta teknolojik köleliğe sürüklediğine inanan komplo teorisyenleri için verimli bir zemin yarattı.

Komplo teorisyenlerinin baş düşmanı, Orwellvari özelliklere sahip distopik bir dünyaya yol açacak bir “Büyük Sıfırlama” planladığından şüphelenilen WEF’ti. Bu komplo teorisyenleri, WEF’in teknolojinin etkilerine ilişkin bir makalesinde yer alan ve internette popüler bir caps haline gelen “Hiçbir şeye sahip olmayacaksın ve mutlu olacaksın” cümlesinden yola çıktılar.

Büyük Sıfırlama (great reset) korkusu, Danimarkalı milletvekili Ida Auken’in 2016 yılında kaleme aldığı ve WEF’in 2030’da Dünya için 8 Öngörü başlıklı raporunda yer alan bir makaleden doğdu. Makalede yapay zeka ve diğer (Endüstri 4.0) teknolojilerin potansiyel etkisi tartışılıyor ve tüm ürünlerin hizmete dönüşmesi gibi basit bir nedenden ötürü hiçbir şeye sahip olmamaktan mutlu olacağımız öne sürülüyordu.

Zavallı Avrupa

Avrupalı ve Amerikalı Atlantikçilerin ideolojileri mükemmel bir şekilde örtüşürken, aynı şey hayati ekonomik çıkarları için söylenemez. ABD doğal kaynaklar açısından zengin, uluslararası ticarete daha az bağımlı ve dünyanın rezerv para birimini çıkarma gibi “ölçüsüz bir ayrıcalığa” sahip.

Kaynak yetersizliği Almanya’yı Rusya’ya yönelmeye itti. Rusya’dan düşük maliyetli enerji kullanımı Almanya’nın yıllık gayrisafi yurtiçi hasılasına yaklaşık bir trilyon dolar eklemesini sağladı. Rusya ise her yıl Avrupa’dan gelen milyarlarca dolarlık düzenli akıştan yararlandı, bu tam anlamıyla bir kazan-kazan anlaşmasıydı.

1990’lar ile 2020’ler arasında Avrupa ve Rusya, Rusya’nın merkezinden Kuzey, Orta ve Güney Avrupa’ya gaz ve petrol taşıyan devasa bir boru hattı ağı inşa etti. Bu, dünyanın açık ara en büyük enerji altyapı projesiydi.

1990’lardan başlayarak AB-Rusya ticareti yılda birkaç milyar dolardan 2021’de 270 milyar dolara çıktı. AB, 2020 yılında Rusya’nın 1 numaralı ticaret ortağı oldu ve ülkenin dünya ile yaptığı toplam mal ticaretinin %37,3’ünü oluşturdu. Rusya’nın ithalatının yaklaşık %36,5’i AB’den gelirken, ihracatının %37,9’u AB’ye gitti.

Birbirini izleyen ABD yönetimleri, Avrupa’nın Rus enerjisine, özellikle de doğal gazına aşırı bağımlı hale gelmesinden endişe duymaya başladı. Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel‘in böyle bir kaygısı olmadığı gibi, boru hattı ağının bir parçası haline gelen diğer birçok Avrupa ülkesinin de böyle bir kaygısı yoktu. Başlıca transit ülkeler olan Ukrayna ve Polonya, transit ücretlerden milyarlar kazandı.

Rus gazının Ukrayna üzerinden giriş ve çıkış noktaları.

Rusya, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Varşova Paktı‘nı feshetti. Lakin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) dağılmak yerine doğuya doğru genişledi. Avrupalılar, Rusya ile karşılıklı yarar sağlayan ilişkiler geliştirirken aynı zamanda sınırına büyük bir ordu konuşlandırmanın yarattığı çelişkiyi fark etmediler.

Rusya’yı kaybetmenin maliyeti hesaplanamayacak kadar fazla. Kötümser senaryolara göre Avrupa sanayisizleşme, trilyonlarca yatırım sermayesinin kaybı ve yaşam standartlarında ciddi bir düşüşle karşı karşıya. Tüm bunlara pek çok AB ülkesinin kırılgan mali durumu ve henüz kontrol altına alınamayan enflasyon da eklenince kasvetli senaryoların haklılığı ortaya çıkıyor.

Avrupa kendi durumunu gözden geçirdiğinde – ve siyasi elitlerinin Rusya ile Ukrayna arasındaki ateşkes anlaşmasını neden bozduğunu sorguladığında – kendisini yapayalnız bulacaktır. Rusya yüzünü Doğu’ya dönmüş olacak. ABD’nin kendi sorunlarıyla başa çıkmak için içe dönmesi muhtemeldir. Avrupa’nın da aynı şeyi yapmaktan başka çaresi kalmayacaktır ki bu da Ukrayna trajedisinin tek olumlu sonucu olabilir.

Konfüçyüs’ün 2,500 yıl önce söylediği üzere: “Eğer evde uyum varsa, uluslarda da düzen olacaktır. Uluslarda düzen olduğunda, dünyada da barış olacaktır.”

Çeviri: Derya AZER

Sosyal Medyada Paylaş

[td_block_social_counter open_in_new_window="y" social_rel="nofollow" facebook="tuicakademi" twitter="tuicakademi" youtube="c/TUİÇAkademi" manual_count_youtube="2586" instagram="tuicakademi"]
Derya Azer
Derya Azer
Lisans eğitimini Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. 2022 yılında Bologna Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü, Adalet-Suç-Güvenlik yüksek lisans programından "Neoliberal Governmentality of Crime: A Genealogical Study on the Rationalities of Contemporary Crime Control" başlıklı teziyle mezun olmuştur.

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Çeviri Röportaj: Kapitalizmin Üstesinden Nasıl Geliriz?

Tom Wetzel, planlı bir sosyalist ekonominin nasıl görüneceğini ve sosyalizmi gerçeğe dönüştürmek için ihtiyacımız olan stratejiyi açıklıyor.

Uluslararası Hukuk Değerlendirmesi ve KKTC’nin Deniz Yetki Alanları

Deniz Çalışmaları stajyeri Halit Gür'ün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin deniz yetki alanlarını değerlendirdiği araştırma yazısı yayında!

TUİÇ Üniversite Elçileri Başvuruları Açıldı!

Siz de TUİÇ Üniversite Elçisi olmak istiyorsanız, linkte yer alan başvuru formunu doldurabilirsiniz.

Çeviri: Biden Asya’da

Neoliberalizm Dosyası kapsamındaki bu yazı, David Leonhardt’ın ‘New York Times’ için kaleme almış olduğu “Biden in Asia” başlıklı makaleden çevrilmiştir.