Çeviri: Bu Herhangi Bir Resesyon Değil

Bu yazı, Muhammed A. El-Erian’ın ‘Foreign Affairs’ için kaleme almış olduğu “Not Just Another Recession – Why the Global Economy May Never Be the Same” başlıklı görüş yazısından çevrilmiştir. Yazının aslına aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz.

Not Just Another Recession

“Küresel Ekonomi Asla Eskisi Gibi Olmayabilir.”

Son birkaç yılın ekonomik açıdan çalkantılı geçtiğini söylemek, meseleyi hafife almak olur. Enflasyon çok uzun yıllardır çıkmadığı zirveleri gördü ve jeopolitik gerilimler, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve artan faiz oranlarının bir araya gelmesi şimdi küresel ekonomiyi resesyon tehdidine doğru sürüklüyor. Ancak iktisatçılar ve finansal analistler çoğunlukla bu gelişmeleri normal iş döngüsünün doğal bir sonucu olarak değerlendirdiler. ABD Federal Rezervi’nin en başta enflasyonun “geçici” olacağına dair yaptığı yanlış tahminden ABD’de yaşanabilecek muhtemel bir resesyonun “kısa ve hafif” olacağı yönündeki mevcut fikir birliğine, ekonomik zorlukları geçici ve hızla tersine çevrilebilir olarak görmek yönünde güçlü bir eğilim var.

Ancak şuandaki durum yalnızca ekonomik çarkın dönüşünün bir döneminden fazlası olabilir ve dünya aslında mevcut iş döngüsünden daha uzun sürecek ciddi yapısal ve seküler değişiklikler yaşıyor olabilir. Özellikle üç yeni trend bu tür bir değişikliğe işaret ediyor ve önümüzdeki birkaç yılın ekonomik çıktılarını şekillendirmekte önemli bir rol oynayacak gibi: etersiz talepten yetersiz arza birkaç yıl boyunca büyümeyi geriye çekecek bir kayma, merkez bankalarının sınırsız likiditesinin sonu, finansal piyasaların gittikçe kırılganlaşması.

Bu değişimler, son birkaç yılın olağandışı ekonomik gelişmelerinin çoğunu açıklamaya yardımcı oluyor ve şoklar daha sık ve daha şiddetli hale geldikçe gelecekte daha da fazla belirsizliğe yol açmaları muhtemel. Bu değişimler bireyleri, şirketleri ve hükümetleri ekonomik, sosyal ve siyasi açılardan etkileyecek. Analistler bu trendlerin bir sonraki iş döngüsünden sonra da devam edebileceği olasılığına gözlerini açana dek bunların sebep olduğu ekonomik sıkıntıların, yarattıkları fırsatlara kıyasla önemli ölçüde ağır basması olası.

ALIŞILMIŞLAR DEĞİŞİYOR.

Resesyonlar ve enflasyon dönemleri gelip geçici ancak son birkaç yılda oldukça düşük olasılıklı, neredeyse düşünülemez bir dizi küresel ekonomik ve finansal gelişme yaşandı. Bir zamanlar serbest ticaretin şampiyonu olan ABD, gelişmiş ekonomiler arasında en korumacı ekonomi haline geldi. Birleşik Krallık ise talihsiz bir mini bütçe paketinin para birimini zayıxflatması, tahvil getirilerine tavan yaptırması, ülkenin derecelendirme kuruluşları tarafından olumsuz izleme listesine alınmasına sebep olması ve Başbakan Liz Truss’ın istifasıyla sonuçlanmasının ardından zorluklar yaşayan bir gelişmekte olan ülkeye benzer bir şeye dönüştü adeta. Küresel tahvillerin üçte birinden fazlasının faiz oranları negatif rakamlara indikçe alacaklıların borçlulara ödeme yaptığı anormal bir durum oluştu ve borçlanma maliyetleri keskin bir şekilde arttı. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı G-20’yi felç ederek daha önceden de kademeli bir zayıflama içerisinde olan forumun zayıflamasını hızlandırdı. Ayrıca bazı Batılı ülkeler, küresel ekonominin bel kemiği olan uluslararası ödeme sistemini Moskova’yı cezalandırmak amacıyla bir silah olarak kullanmaya başladılar.

Bu düşük olasılıklı olaylar listesine bir de Çin’in Xi Jinping yönetiminde hızla yeniden merkezileşmesini ve ABD ile bağlarını gevşetmesini, dünya otokrasilerinin güçlenişini, birçok liberal demokrasinin kutuplaşmasını ve hatta bölümlenmesini de ekleyin. İklim değişikliği, demografik değişimler ve ekonomik gücün kademeli olarak batıdan doğuya geçişi daha öngörülebilirdi ancak yine de küresel ekonomik ortamı daha karmaşık hale getirdiler.

Birçok analistin eğilimi her şaşırtıcı gelişme için ısmarlama açıklamalar aramak yönünde oldu. Ancak özellikle de ekonomik ve finansal olaylar arasında önemli ortak noktalar var; örneğin hızlı, kapsayıcı ve sürdürülebilir büyüme sağlayamamaları, politika yapıcıların zaman içerisinde çözdüğünden çok sorun yaratan dar kapsamlı bir dizi araca aşırı derecede bel bağlamaları ve küresel sorunların ele alınması için gereken ortak eylemlerin eksikliği gibi. Bu ortak noktalar da tamamen olmasa da büyük oranda küresel ekonomi ve finansta meydana gelen üç dönüşümsel değişime varıyor.

DÜNYA YENİDEN DÜZENLENİYOR

2007-2008 küresel ekonomik krizinden çıkarken birçok iktisatçı yavaş ekonomik büyümeden talep eksikliğini sorumlu tuttu. ABD hükümeti bu soruna teşvik harcamaları (Kongre’deki kutuplaşma bu yaklaşımı 2011’den 2017’ye kadar kısıtlasa da) ve daha da önemlisi FED’in faiz oranlarını düşürme ve piyasalara büyük miktarda likidite enjekte etme kararı ile çözüm bulmayı denedi. Bu yaklaşım, önce Trump yönetiminin harcama azaltması ve vergi indirimleri, ardından da COVID-19 salgını esnasında hem Trump hem de Biden yönetimlerinin hanelere ve şirketlere verdiği acil destekle birlikte uygulamada daha da çok yer aldı ki bu sırada Federal Rezerv sisteme nakit basmaya devam ediyordu.

Ancak pek çok kişinin bilmediği şey küresel ekonominin ciddi bir yapısal değişiklik geçiriyor olduğu ve bunun talepten ziyade arzı gerçek sorun haline getirdiğiydi. Bu değişiklik ilk başta COVID-19’un etkilerinden kaynaklanıyordu. Aniden durmaya zorlanan bir küresel ekonomiyi yeniden başlatmak kolay değil. Hem nakliye konteynerleri hem de gemilerin kendileri yanlış yerde. Her üretim süreci koordine bir şekilde yeniden başlamıyor. Tedarik zincirleri aksamalar yaşıyor. Ayrıca hükümetlerden gelen muazzam miktarlarda finansal yardımlar ve bol merkez bankası likiditesi sayesinde talep düzeyi arzın önüne geçiyor.

“Zaten sorunlar yaşayan büyüme modelleri daha da büyük stres altında.”

Ancak zaman geçtikçe arz kısıtlılığının yalnızca pandemiden kaynaklanmadığı netleşti. Nüfusun belli kesimleri ister tercih ister zorunluluktan olsun iş gücünü alışılmadık derecede yüksek oranlarda terk edince şirketler için çalışan bulmak zorlaştı. Bu sorun, daha az sayıda yabancı işçinin vize alması veya göç etmeye istekli olmasından dolayı küresel işgücü akışlarının sekteye uğramasıyla daha da kötüleşti. Bu ve diğer kısıtlamalarla karşı karşıya kalan şirketler, operasyonlarını yalnızca daha verimli değil ayrıca daha dayanıklı ve esnek hale getirmeyi önceliklendirmeye başladılar. Bu sırada devletler Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ve ABD ve Çin arasında gittikçe artan gerilime karşı cevap olarak ticaret, yatırım ve ödeme yaptırımlarını artan şekilde silah olarak kullanmaya başladılar. Bu tür değişiklikler küresel tedarik zincirlerinin pandemi sonrası dostane ve yakın mesafedeki devletleri önceliklendirecek şekilde yeniden düzenlenmesini hızlandırdı.

Yeniden düzenlenmekte olan tek şey bu değil. İklim değişikliği sonunda şirketleri, haneleri ve hükümetleri davranışlarını değiştirmeye zorluyor. Gezegenin karşı karşıya olduğu tehlikeler göz önüne alındığında yıkıcı uygulamalardan uzaklaşmaktan başka çare yok. Mevcut yolun sürdürülemez olduğu ve yeşil ekonominin arzu edilebilirliği de açık. Ancak böyle bir geçiş karmaşık olacak, özellikle de ülkelerin ve şirketlerin çıkarları bu konuda henüz yeterince uyumlu olmadığı ve gerekli uluslararası iş birliği yeterli düzeyde olmadığı için.

Sonuç olarak küreselleşmenin doğasındaki değişiklikler, yaygın iş gücü yetersizliği ve iklim değişikliğinin getirdiği zorunluluklar arz sıkıntıları yarattı ve halihazırda zor durumda olan büyüme modellerini daha da fazla stres altına soktu.

MERKEZ BANKALARI MÜCADELE EDİYOR

Daha da kötüsü küresel ekonomideki bu değişimler tam da merkez bankalarının yaklaşımlarını temelden değiştirmekte olduğu vakte denk geldi. Dev ekonomilerin merkez bankaları, yıllardır en ufak ekonomik zayıflık veya piyasa volatilitesi belirtisinde soruna daha fazla para atarak yanıt verdi. Ne de olsa hükümetler siyasi kutuplaşmanın üstesinden gelip işlerini yapmak için adım atana kadar seçimden çok zorunluluk gereği ekonomik istikrarı koruyabilmek için bilindiği üzere kusurlu olan araçlarını kullanmak zorunda kaldılar.

Ancak tahvillerin nakit karşılığında satın alınması ve faiz oranlarının zorla düşük tutulmasının sınırlı süreli bir müdahale olması gerekirken merkez bankaları bunun süresini uzattıkça sebep oldukları yan hasar da bir o kadar arttı. Likidite yüklü finansal piyasalar, bu politikalardan yalnızca sınırlı fayda elde eden reel ekonomi ile ayrıştı. Varlıkların büyük çoğunluğuna sahip olan zenginler daha da zenginleşti ve piyasalar, merkez bankalarını piyasa volatilitesini azaltmak için her zaman yanlarında olacak en iyi arkadaşları gibi görmek üzere şartlandı. Sonunda piyasalar merkez bankası desteğinin azalacağına dair en ufak belirtilere bile olumsuz tepki vermeye başladılar ve böylece merkez bankalarını bir nevi rehin tutarak ekonominin genel sağlığı için çabalamalarına engel oldular.

Tüm bunlar 2021’in ilk yarısında baş gösteren enflasyon artışı ile değişti. İlk başta sorunu yanlış analiz edip geçici olarak nitelendiren FED, çoğunlukla enerji ve gıda fiyatlarındaki yükselişin genele yayılarak bir yaşam maliyeti sorununa dönüşmesine izin verme hatasında bulundu. Enflasyonun kendi kendine düşmeyeceğine dair artan kanıtlara rağmen FED Mart 2022’ye kadar ekonomiye likidite enjekte etmeye devam etti ki sonrasında sonunda faiz oranlarını yükseltmeye başladığında bile bu oran başlarda oldukça mütevazıydı.

Ancak o noktada enflasyon çoktan %7’yi aşmış ve FED kendi kendini köşeye sıkıştırmıştı. Bunun sonucunda Haziran ve Kasım ayları arasında art arda yapılan dört adet 0,75 puanlık rekor artışlar dahil ciddi bir faiz arttırımına başvurmak zorunda kaldı. Piyasalar FED’in kaybettiği zamanı telafi etmek için çabaladığını fark etti ve faiz oranlarının ekonomiye fayda sağlayacağından daha uzun süre yüksek tutulabileceğine dair endişelere kapıldı. Bunun sonucunda sürdürüldüğü takdirde küresel finansal piyasaların işleyişini zedeleyebilecek ve ekonomiye daha da büyük zarar verebilecek bir finansal piyasa volatilitesi ortaya çıkmış oldu.

RİSKLİ BİR ORTAM

Piyasaların her zaman kolay para beklemek üzere şartlandırılmasının başka bir yan etkisi oldu: küresel finansal faaliyetlerin önemli bir bölümünün sıkı düzenlemelere tabi olan bankalardan varlık yöneticileri, özel sermaye fonları ve koruma amaçlı fonlar gibi yeterince anlaşılmayan ve daha gevşek düzenlemelere tabi olan kuruluşlara geçmeye teşvik edilmesi. Bu kuruluşlar karşılığında para aldıkları hizmetleri sundu, ki bu da mevcut finansal koşullardan yararlanıp kâr etmek oluyor. Bu da daha fazla borç ve kaldıraç altına girmek, uzmanlık alanlarından uzaklaşmak ve kolay para ve merkez bankalarının güvenilir desteğinin gelecekte de devam edeceği varsayımıyla daha da fazla risk almak anlamına geliyordu.

Bu firmalardan pek azı borçlanma maliyeti veya fona erişimdeki ani değişim için hazırlıklıydı. Meydana gelen şokların aşırı bir örneği de Birleşik Krallık’ta Ekim 2022’de neredeyse yaşanan ekonomik iflas. Truss’ın büyük fonlanmayan vergi indirimleri için bir plan açıklamasının ardından devlet tahvili getirileri tavan yaparak ülkenin yüksek kaldıraçlı emeklilik fonlarının bir kısmını hazırlıksız yakaladı. İngiltere Merkez Bankası’nın acil müdahalesi, Truss yönetiminin U dönüşü ve sonunda Başbakan Truss’ın istifası olmasaydı tahvil satışı kontrolden çıkarak devasa bir finansal krize dönüşebilir, hatta nihayetinde daha da çetin bir resesyonu getirebilirdi.

Finansal sistemin kırılganlığı merkez bankalarının işini de zorlaştırıyor. Ekonomik büyüme ve istihdama zarar vermeden enflasyonu düşürmek gibi klasik ikilemleriyle uğraşmak yerine FED, şimdi üç farklı problemle boğuşuyor: enflasyonu indirmek, büyüme ve istihdamı korumak, finansal istikrarı sağlamak. Üçünü de birlikte gerçekleştirmenin kolay bir yolu yok, özellikle de enflasyon bu kadar yüksekken.

ENGEBELİ YOLUN SONU DAHA İYİ BİR YERE ÇIKABİLİR

Bu büyük yapısal değişiklikler neden dünyanın genelinde büyümenin yavaşladığını, enflasyonun yüksek seyretmeye devam ettiğini, finansal piyasaların istikrarsız olduğunu ve yükselen dolar ve faiz oranlarının birçok ülkede baş ağrısı yarattığını açıklamakta önemli bir rol oynuyor. Ne yazık ki bu değişimler aynı zamanda küresel ekonomik ve finansal çıktıların güvenilir şekilde öngörülmesinin zorlaştığı anlamına da geliyor. Tek bir muhtemel çıktıyı baz alıp ona göre planlama yapmak yerine şirketler ve hükümetler artık birçok farklı muhtemel sonuca göre plan yapmak zorunda. Ayrıca bu sonuçların bazıları muhtemelen zincirleme etkilere sebep olacak yani kötü bir olayı başka bir kötü olayın takip etmesi olasılığı yüksek. Böyle bir dünyada iyi kararlar vermek zor ve hata yapmak oldukça kolay.

Neyse ki böyle bir dünyada yolunu bulmak için gerekenler sır değil. Dayanıklılık, seçebilirlik ve çeviklik elzem. Aksiliklerin ardından toparlanabilme yetisi olan dayanıklılık, genellikle sağlam bilançolara, staminaya, dirayete ve bütünleşmişliğe bağlı. Rotayı düşük bir maliyetle değiştirebilme yetisi olan seçebilirlik ise cinsiyet, ırk, kültür veya deneyimdeki çeşitlilikten gelen açık fikirliliğe dayalı. Çeviklik veya değişen koşullara hızlı yanıt verme yetisi ise daha net anlarda cesur eylemlerde bulunmaya izin veren liderlik ve yönetişime bağlı.

Bu dayanıklılık, seçebilirlik ve çeviklik üçlüsü; şirketleri ve haneleri ilerideki her ekonomik ve finansal zorluklardan koruyamaz. Ancak yine de o zorluklarla karşılaştığında zorluğu aşabilme becerilerini arttıracak ve yolun sonunda daha iyi bir yere varmaları olasılığını arttıracaktır – daha kapsayıcı, iklim dostu, daha iş birlikçi ve çarpık ve güvence vermeyen finansa daha az bağımlı bir varış noktası.

Ulusal hükümetler ve merkez bankaları için ise hedef, bu yolculuktaki kazaları en aza indirmek ve herkesin en sonunda daha iyi bir noktaya ulaşması ihtimalini arttırmak olmalı. Politika öncelikleri ise arzı arttırmak için altyapının çağdaşlaştırılması, iş gücü eğitim ve yeniden şekillendirme programlarının geliştirilmesi ile aşı geliştirme gibi acil ihtiyaçların karşılanması için kamu-özel sektör ortaklıklarının başlatılmasını içermeli. Aynı zamanda hükümetler ve merkez bankaları enflasyonla mücadeleye devam etmeli ve mali politika, para politikası ve yapısal reformların koordinasyonunu geliştirerek verimliliği ve büyümeyi arttırmalıdır.

“Ekonomik ve finansal çıktıları öngörmek gittikçe zorlaşıyor.”

Hükümetler ayrıca banka dışı finansal kuruluşların denetlenmesi ve düzenlenmesini geliştirmeli ki bunun için bu kuruluşlar arasındaki teknik bağlantıların, bilançolarında saklanan örtülü kaldıraçların ve risklerin genel finansal sisteme sıçradığı kanalların çok daha iyi anlaşılması gerekir. Son olarak da hükümetler, toplumun ekonomik ve finansal şoklara tekrar tekrar maruz kalan en hassas kesimlerini korumak için daha güçlü güvenlik ağları tesis etmelidir.

Bu tür çabaların çok taraflı düzeye taşınması gerekecektir. Hükümetlerin; uluslararası finansal kuruluşları yeniden düzenlemek, ortak şoklara karşı sigorta havuzu oluşturmak, erken uyarı sistemlerini geliştirmek, ciddi borç yükü altında olan ve böylece sosyal sektörleri fonsuz kalan ve kapasite geliştiremeyen ülkelerin borçlarını önleyici şekilde yeniden yapılandırmak ve G-20’nin işleyişini geliştirmek için birlikte çalışması gerek.

Bunlar meşakkatli olsa da yine de uygulanabilir işler. Haneler, şirketler ve hükümetler, küresel ekonomik ve finansal sistemin geçirdiği yapısal değişiklikleri tanımadığı ve bunlara yanıt vermediği sürece riskleri azaltmak ve bu değişikliklerle ilişkili fırsatlardan faydalanmak bir o kadar zor olacak. Dünya şu an yalnızca başka bir resesyonun eşiğinde değil. Dünya derin bir ekonomik ve finansal değişimin ortasında. Dünyanın daha iyi bir yere ulaşması için bu değişimi tanımak ve bu süreçte nasıl hareket edileceğini öğrenmek elzem olacak. 

Çeviri: Ayşenur ALİŞİROĞLU

Editör: Derya AZER

Sosyal Medyada Paylaş

[td_block_social_counter open_in_new_window="y" social_rel="nofollow" facebook="tuicakademi" twitter="tuicakademi" youtube="c/TUİÇAkademi" manual_count_youtube="2586" instagram="tuicakademi"]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Çeviri Röportaj: Kapitalizmin Üstesinden Nasıl Geliriz?

Tom Wetzel, planlı bir sosyalist ekonominin nasıl görüneceğini ve sosyalizmi gerçeğe dönüştürmek için ihtiyacımız olan stratejiyi açıklıyor.

Çeviri: Avrupa Kendi Çöküşüne Giden Yolda Birleşmiş Durumda

Bu yazı, Jan Krikke’nin ‘Asia Times’ için kaleme almış olduğu “Europe united on road to its own decline” başlıklı makaleden çevrilmiştir.

Uluslararası Hukuk Değerlendirmesi ve KKTC’nin Deniz Yetki Alanları

Deniz Çalışmaları stajyeri Halit Gür'ün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin deniz yetki alanlarını değerlendirdiği araştırma yazısı yayında!

TUİÇ Üniversite Elçileri Başvuruları Açıldı!

Siz de TUİÇ Üniversite Elçisi olmak istiyorsanız, linkte yer alan başvuru formunu doldurabilirsiniz.