Çeviri: Uzlaşma veya İkiye Katlama, CAATSA Yaptırımları sonrası ABD-Türkiye İlişkileri

0
210

Aaron Stein – 15 Aralık 2020 – Ulusal Güvenlik Programı

14 Aralık’ta Trump yönetimi, Rus yapımı S-400 hava ve füze savunma sisteminin satın alınmasında rol alan önemli kişilerin yanı sıra, Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığı’na (SSB) uygulanan yaptırımı onayladı.”

Bu yaptırımın  yetkisi, Ağustos 2017 tarihli Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırım Yoluyla Karşı Koyma Yasası (CAATSA)’dan geldiği görülmektedir. CAATSA, 2016 başkanlık ve kongre seçimlerine müdahalesi nedeniyle Rusya’ya uygulanan yaptırımların tek taraflı olarak kaldırılamamasını sağlamak için Başkan Donald Trump’ın ellerini bağlamak üzere tasarlanmıştır. Mevzuat ayrıca, Rusya’nın silah ihracatını azaltmaya yönelik geniş kapsamlı çabanın bir parçası olarak, Rusya hükümetine bağlı savunma sanayileriyle iş yapan ülkeleri tehdit eden sözde ikincil yaptırımlar da içermektedir.

Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminin ardından Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kasım 2015’te bir Rus Su-24 bombardıman uçağını düşürdüğü için özür dilemesinden başlayarak Rusya ile bağlarını derinleştirmeye çalışmıştır. Ankara’nın büyük çapta silah alımı için Moskova’ya yönelişi Türkiye’nin alışılagelmiş dış politika çizgisinden farklı davrandığı anlamına gelmektedir. 1970’lerin sonlarından bu yana, Türk savunma tedarik politikası, büyük savunma anlaşmaları için dengelemeleri (offsets) müzakere etmeye odaklanmıştır, bu nedenle bir silah üretimi için gerekli unsurlar Türkiye’de Türk işçiler tarafından yapılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, 1980’lerin başında F-16’ların satışından başlayarak, ABD yapımı Blackhawk helikopterlerinin Türkiye’de montajı gibi bir dizi modern program da dahil olmak üzere, bu politikayı desteklemiştir.

Sponsorlu

Bu çerçevede Türk-Amerikan hava ve füze savunması tartışmaları da farklı değildi. ABD’nin yinelenen müzakerelerde Patriot hava ve füze sistemi ile birlikte, Türkiye’nin füze üretimi için gereken elementleri ve ilgili bileşenlerini de üretmesi üzerine hükümler sunduğu görülmektedir. Ankara ise buna karşılık, yeniden başlatılmadan ve sürdürülmeden önce sık sık duran, kesintiye uğrayan ve hatta çöken müzakereler ile birlikte, ek dengelemeler için sürekli olarak baskı uygulamıştır.

Türkiye, Aralık 2017’de Rus S-400 için bir anlaşma yaptığını doğruladığında ABD ile süregelen bu emsal ile bağlarını kopardığı görülmektedir. O sırada Washington’ın, Ankara’ya, bu anlaşmanın Türkiye’nin F-35 programına katılımını tehdit edeceğine ve CAATSA yaptırımları riskini de ortaya çıkaracağına yönelik sinyal verdiği ifade edilebilir. Trump yönetimi ise buna yönelik olarak, Ankara’yı Moskova ile olan anlaşmasını tamamlamaktan caydırmak için, daha büyük dengeleme (offset) vaatleriyle de olsa, Patriot’a Rusya’nın sunduğu koşullara benzer şartlar teklif etmiştir.

Bu bağlamda hem Amerikan hem de Rus tekliflerinin, yerel iş paylaşımına ilişkin görüşmelerle birlikte kullanıma hazır bir sistemin hızlı bir şekilde teslim edilmesini vaat ettiği görülmektedir. Bunun yanında hem ABD hem de Rusya bu sistemin finansmanını da teklif ettiler. Ancak, bu ikisinin iş paylaşımı konusundan fikir ayrılığına düştüğü söylenebilir. Basitçe söylemek gerekirse, bu hususta Rusya’nın Washington’dan çok daha az teklif ettiği bildirilmiştir.

Türkiye’nin S-400’ü seçmesi, nihayetinde, Ankara’yı Batı ile yakın bağlarından koparan ve tarafsız bir dış politika izlemeye çalışan Erdoğan’ın, izleyeceği yola bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu dış politika sonuç olarak, işlemciliğe (transaksiyonculuk) dayanmaktadır ve Batı’nın, Türkiye’nin savunduğu iddiaları kabul etmediği takdirde yoğun ve boyun eğmeyen bir Türk tepkisiyle boğuşmak zorunda kalacağı, yaygın bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

S-400’ün tercih edilmesiyle Ankara’nın, yabancı silah tedarikçilerini çeşitlendirmeye yönelik istekli olduğunun sinyalini verirken, aynı zamanda Türk savunma politikası olan kendi sistemini üretme hedefini de sürdürdüğü göze çarpmaktadır. Bu politika, en nihayetinde Türk seçkinlerinin S-400’ü, kendi yerli üretim sistemi geliştirip sahaya sürene kadar bir ara boşluk olarak görmeleri anlamına gelmektedir. Ancak, böyle bir sistemin geliştirilmesinin, projenin teknik ve ekonomik nedenlerle fizibilitesi sorgulanabileceği için, pahalı ve zor olduğu söylenebilir.

Buna karşılık, Amerika Birleşik Devletleri açısından tepkinin yavaş ve dengesiz olduğu görülmektedir. Bu bağlamda ilk hamlenin, Türkiye’yi F-35 konsorsiyumundan çıkarmak ve jetlerin Türkiye’ye transferini engellemek – Ankara’nın, dünyanın ihracat için tasarlanmış tek 5. nesil savaş uçağını satın alma şansını etkin bir şekilde sona erdirmek ile sonuçlanan – olduğu ifade edilebilir. Buna paralel olarak Kongre, büyük ölçüde Ankara’nın Ekim 2019’da gerçekleştirdiği Suriye harekâtına yanıt olarak, Türkiye’ye fiili olarak silah ambargosu uygulamıştır. Bu hususta CAATSA yaptırımlarının uygulanması, yukarıda özetlenen üçlü yaklaşımın son ayağını oluşturmaktadır.

Trump yönetimi, CAATSA’nın hevesli bir destekçisi olmamasına rağmen, kongrenin baskısına boyun eğdiği görülmektedir. Yönetim, 2021 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA)’nın kabul edilmesinden hemen önce harekete geçmiştir. En güncel NDAA, CAATSA yaptırımlarının nasıl kaldırılacağına ilişkin şöyle bir dil içermektedir: Ankara, mevcut S-400 anlaşmasından vazgeçmeli, ikinci alay için müzakereleri sona erdirmeli ve halefi olan bir sistem satın almamaya söz vermelidir. Bu terimlerin karşılanması zor olduğu ve Ankara tarafından coşkuyla karşılanmayacağı rahatlıkla söylenebilir.

Türkiye’nin bu istekleri yerine getirmesinin zorluğu, ABD’nin ise bunlar gerçekleşmeden yaptırımları kaldırmasının imkânsızlığı nedeniyle şimdi iki taraf çıkmaza girmiş durumdadır. Mevcut ABD yaptırımları dar kapsamlı olarak yazılmıştır ve yayılma etkisi olmadan Türkiye ekonomisine zarar vermeyecek şekilde SSB (Savunma Sanayii Başkanlığı)’yi cezalandırmak için tasarlandığı görülmektedir. Bu yaptırımlar, SSB’nin dâhil olduğu sözleşmeler ve ABD tarafından kontrol edilen ihracat kalemleri için gelecekteki lisansları reddetmektedir; bu durum da etkin bir şekilde, ABD’nin kontrolündeki ekipmanların Türk tedarikinin yasaklanacağı anlamına gelmektedir. Ancak Ankara’nın, belki de savunma projeleri için tedarikçilerle sözleşme yapma yoluyla bu yasağı aşacak araçlara sahip olduğu söylenebilir.

Öte yandan Amerika’nın amacı Türk savunma sanayisini çökertmek değildir. Bunun yerine amacın diğer potansiyel Rus ekipman alıcılarını caydırmak ve bu yaptırımların kaldırılması için bir yol oluşturmak olduğu ifade edilebilir. Bu nedenle yaptırımların etkinliği büyük ölçüde Türkiye’nin şu anda atacağı adımlarla belirlenecektir. Geçmişte Ankara’nın, Rusya ile derinleşen iş birliği eşliğinde birçok kez yakınlaştığı ve Erdoğan’ın Ankara’nın Rus savaş uçaklarını satın alabileceğini öne sürmesinin yanı sıra S-400’ün halefi olan S-500’ün mevcudiyeti hakkında da bilgi edinmeye çalıştığı görülmektedir.

ABD için yaptırımların kaldırılmasının Türkiye’nin karşılıklılığına bağlı olacağı söylenebilir. Seçilmiş Başkan Joseph Biden, şüpheci bir Kongre’ye karşı Türkiye ile ilişkilerin baş ağrısına değer olduğunu iddia etmek zorunda kalacaktır. Fakat bu argümanın, Türk coğrafyasının Ankara’nın dış politika tercihlerini geçersiz kılacak kadar önemli olduğuna dair eski iddialardan daha sofistike olması gerektiği düşünülmektedir. Bu hususta, S-400 sorunu bir silah kontrol sorunu olarak değerlendirilebilmeli ve öyle görülmelidir. Eğer Ankara yaptırımların kaldırılması konusunda ciddi ise, sistemi uygulamaya koymadığını kanıtlaması gerekecektir. Bunu yapmak için ise izleme sistemi, Türkiye’nin deneyebileceği yegâne sistem olarak gözükmektedir. Washington, bu tür bir politika değişikliğini, belki de Yabancı Askeri Satışlar üzerindeki blokların kaldırılması yoluyla ödüllendirebilir. Böyle bir hareket, Türkiye’yi eski F-16’larına hizmet verebilmesi için serbest bırakacaktır ve böyle bir anlaşma direkt olarak Türk ordusuyla yapılabileceği için SSB’yi içermeyen bir şekilde yapılabilecektir. Bu yaklaşım, Türkiye açısından, eskimekte olan hava saldırı ve savunma sistemlerinin çerçevelerini değiştirmek veya çoğaltmak için geçici bir önlem olarak herhangi bir Türk Rus jeti satın alma ihtiyacını ortadan kaldıracaktır.

Şimdi top artık Ankara’nın sahasında diyebiliriz. Türklerin ABD yaptırımlarına yanıt verme konusunda hiçbir sıkıntısı olmamasına rağmen, Başkan seçilen Biden ile ilişkilerini sıfırlamak adına Ankara’nın, uzlaşmaya hazır olduğunun sinyalini nasıl vereceğini düşünmek zorunda kalacağını görmekteyiz. Dış politikaya yönelik bu işlemsel yaklaşım, Türk yetkililerin istediklerini iddia ettikleri şeydir; ancak bu durum, Ankara’nın karşılıklı yarar sağlayan bir alışverişin parçası olarak Washington’a bir şeyler teklif etmesini gerektirmektedir. Bu hususta Ankara, sistemi konuşlandırmamayı teklif edebileceği gibi yaptırımların kaldırılmasına giden bir yol karşılığında Washington’un bu işlemi teyit etmesine de izin verebilir. Diğer yandan elbette Ankara mevcut politikasını ikiye katlamayı ve Rusya’dan daha fazla silah almayı seçebilir. Fakat bu, Ankara’nın vermesi gereken bir karar olduğu için ikili ilişkilerin artık Türkiye’nin bir sonraki hamlesine bağlı olduğu iddia edilebilir.

 

Bu makalede ifade edilen görüşler yalnızca yazarlara aittir ve Amerikan dış politikası ve ulusal güvenlik öncelikleri hakkında iyi tartışılmış, politika odaklı makaleler yayınlamayı amaçlayan ve partizan olmayan bir kuruluş olan Foreign Policy Research Institute’ün konumunu yansıtmamaktadır.

 

 

Aaron Stein

Aaron Stein, Dış Politika Araştırma Enstitüsü’nde (FPRI) Araştırma Direktörüdür. Kendisi aynı zamanda Orta Doğu Programı Direktörü ve FPRI’de Ulusal Güvenlik Programı Direktörü Vekilidir.

@aaronstein1

 

 

 

 

Çeviri: Burak KOÇ

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here