Dr. Öğr. Üyesi Fatih Yaşlı ile Türk Milliyetçiliğinin Tarihsel Gelişimi Üzerine Röportaj

0
390

Fatih Yaşlı Kimdir?

Dr. Öğretim Üyesi Fatih Yaşlı 1979 yılında Ankara’da doğmuştur. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Maliye Bölümü’nde 2001 yılında tamamlamıştır. Aynı yıl Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde siyaset bilimi yüksek lisansına başlamış ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde siyasi tarih araştırma görevlisi olmuştur. 2004-2008 yılları arasında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora yapmıştır. Doktorasını tamamlamasının ardından Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesine dönen Fatih Yaşlı, halen bu üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Yayınlanmış Eserleri: Hayatın Olumlanması Olarak Felsefe: Nietzsche ve Marx; Kinimiz Dinimizdir: Türkçü Faşizm Üzerine Bir İnceleme; Hegemonyadan Diktatoryaya AKP ve Liberal-Muhafazakâr İttifak; AKP ve Yeni Rejim, AKP, Cemaat, Sünni-Ulus; Türkçü Faşizmden ‘’Türk-İslam Ülküsü’’ne; Antikomünizm, Ülkücü Hareket ve Türkeş; ‘’Halkçı Ecevit: Ecevit, Ortanın Solu, CHP.

 

Röportaj Soruları

Türk Milliyetçiliğinin tarihsel gelişiminde antikomünizm nasıl bir önem arz etmektedir?

Türk milliyetçiliğinin doğuşu 19. yüzyıla tekabül eder. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu unsurunun Türkler olması ve İslamiyet’in de “kavmiyetçiliğe” izin vermemesi nedeniyle geç ortaya çıkmış bir milliyetçiliktir bu. İmparatorluğun dağılmasının engellenmesinin mümkün olmadığı anlaşıldığında ise milliyetçilik, yani o günkü adıyla “Türkçülük” ön plana çıkmaya ve gerçekçi görünmeye başlayacaktır. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin doğuşunda belirleyici öğe antikomünizm değildir. Antikomünizmin Türk milliyetçiliği ile buluştuğu tarihler esas olarak 1930’ların ikinci yarısına tekabül eder. Kendilerini resmi milliyetçilikten ayırmak için “Türkçü-Turancı” olarak adlandıran çevreler bu yıllarda Nazizmin ve Faşizmin argümanlarıyla Türkçülüğü sentezlemeye girişirler ve benim “Türkçü Faşizm” adını verdiğim akım ortaya çıkar.

Sponsorlu

2.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Nazilerle ve İtalyan faşistleriyle arası iyi olan tek parti iktidarı Türkçü Faşizmin siyasi faaliyetlerine izin verir, ancak 1944 yılında Naziler’in savaşı kaybedeceği ve Sovyetler’in kazanacağı anlaşılınca bir tutum değişikliğine gidilir. Nihal Atsız Reha Oğuz Türkkan ve Zeki Velidi Togan’ın da aralarında bulunduğu isimler “komşu ülkelerle aramızı bozma” ve “darbecilik” gerekçesiyle tutuklanır. Açılan dava siyasi tarihimize “ırkçılık-turancılık davası” olarak geçmiştir. Ancak bu davanın göstermelik bir dava olduğu sonradan anlaşılır. Çünkü kısa süre sonra yargı cezaları bozacak ve sanıkların hepsini beraat ettirecektir.

Türk milliyetçiliğinin antikomünizmle ikinci ve “gerçek” buluşması ise 1960’ların ikinci yarısından itibaren söz konusu olur. Tam tarih vermek gerekirse 1965 yılında Türkeş ve arkadaşları Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni ele geçirirler ve partiyi adım adım Soğuk Savaş konseptine uygun paramiliter bir yapılanmaya dönüştürürler. Bu dönüşümün sonucunda parti 1969 yılında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alır ve 12 Eylül darbesine kadar paramiliter bir güç olarak siyasi varlığını devam ettirir. Partinin esas misyonu komünizmle mücadelede bir “sokak gücü” olarak hareket etmektir.

 

Irk saflığı, ailenin korunması, kadın ve erkeğin toplumdaki rolleri bakımından Nihal Atsız’ın ortaya yeni bir fikir sürmediği, var olan Alman ve İtalyan Faşizmlerini yerelleştirdiği sizce söylenebilir mi?

Benim baş ideoloğu Nihal Atsız olan ve “ırkçı-Turancı” olarak adlandırılan akımı “Türkçü faşizm” olarak adlandırmamın nedeni, Atsız’ın ve akımın diğer temsilcilerinin faşizmin evrensel argümanları olduğu gibi alıp Türk milliyetçiliğine uyarlamalarıdır. Bu açıdan bakıldığında sormuş olduğunuz başlıkların hiçbirinde Atsız’ın ve çevresindekilerin yeni bir şey söylemediğini görebiliriz. Antikomünizm, militarizm, erkeklik ve savaş övgüsü, entelektüel düşmanlığı, kadınların anne olarak görülmesi ve kadınsı olan her şeye yönelik nefret… Bunların hepsi açıkça faşizmden ithal edilmiş argümanlardır.

Atsız’ın “özgünlüğü” ile ilgili ise esas olarak bakılması gereken yer yazmış olduğu mitolojik romanlardır. Atsız akıllıca bir kavrayışla milliyetçilikle mitolojik bir tarih yazımı arasındaki bağlantıyı fark etmiş ve “milli bilinç inşası” adına Orta Asya’nın kadim zamanlarındaki Türklerin serüvenlerini anlatan tarihi-mitolojik romanlar yazmıştır. “Bozkurtlar serisi” olarak da adlandırılan bu seri ülkücü milliyetçi kuşaklar tarafından okunmuştur ve bugün de okunmaya devam etmektedir

 

Atsız-Türkeş ayrışmasının Türk Milliyetçiliğinin İslamizasyonunda bir etkisi bulunmakta mıdır?

Soruyu tersine çevirmek daha doğru olur: Türk milliyetçiliğinin İslamizasyonu Atsız-Türkeş ayrışmasını tetiklemiştir. Bunun gerisinde ise esas olarak MHP’nin ve Türkeş’in siyasal misyonu bulunmaktadır. Atsız da elbette ki bir antikomünistti ama bir siyasal hareketin lideri değil daha çok bir teorisyendi. Oysa Türkeş bir siyasetçiydi ve liderliğini üstlendiği hareketin varlık nedeni solla teorik değil pratik bir mücadele vermekti. İşte İslamizasyon 60’ların sonuna doğru o mücadele için olmazsa olmaz olarak görüldü ve ülkücülüğe eklemlendi.

Komünizmle mücadelenin bir sokak savaşına dönüştüğü bir konjonktürde, bu mücadelenin Allah ve din adına yapıldığının söylenmesi hem kadrolaşmayı hem de özellikle Sünni-dindar-muhafazakâr halk nezdinde meşruiyet sağlamayı daha da kolaylaştıracaktı. Dolayısıyla İslamizasyon pragmatist bir hamle olarak başladı ancak daha sonra hareketin içerisinden giderek dindarlaşıp, Müslümanlığı Türklüğün önüne koyan ve Türk-İslam sentezine gerçekten inanan isimler çıktı. Bunlar daha sonra Muhsin Yazıcıoğlu öncülüğünde kendi partilerini yani Büyük Birlik Partisi’ni kurdular. 

 

Türk muhafazakârlığının önemli isimlerinden biri olan Nureddin Topçu’nun anti-komünist retoriğinin aynı zamanda anti-kapitalist olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, sahici bir anti-kapitalist tavır alış mıdır?

Belki “sahici” olarak değerlendirilebilir ama “gerçekçi” demek mümkün değildir. Topçu’nun “ruhçu sosyalizm” olarak adlandırdığı dünya görüşünün ekonomi-politiğine baktığımızda gördüğümüz şey, tarıma dayalı ve anti-endüstriyel bir toplum modelidir. Oysa 20. Yüzyılda bunun herhangi bir gerçekliği yoktur. Yani kapitalizmden kapitalizm öncesi üretim biçimlerine dönerek kurtulmak mümkün değildir. Böylesi bir “muhafazakar devrim” tamamen bir ütopyadır. Ayrıca Topçu’nun anti-kapitalizmi araçsallıkla maluldür. Yani Topçu, komünizmi kapitalizmin bir marazı olarak görmekte ve komünizmden ancak kapitalizmi ilga ederek kurtulabileceğini düşünmektedir. Ancak kapitalizmden kurtuluş için öne sürdüğü formül az önce anlatmaya çalıştığım üzere imkânsızdır. Ayrıca Topçu Nazizm’in anti-kapitalist ve anti-modernist olduğunu düşünmüştür ki bu büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgıdan hayatı boyunca kurtulamayışını ise öldüğünde başucunda Hitler’in bir fotoğrafının bulunmasından anlıyoruz. 

 

Necip Fazıl’ın ortaya attığı Başyücelik Devleti’nin günümüz hükumet sistemi ile örtüştüğünü düşünüyor musunuz?

Necip Fazıl, Türkiye İslamcılığının ve dolayısıyla bugünkü iktidar kadrolarının “üstad”ıdır. Bugünkü iktidar kadroları 70’lerde gençken siyasal İslam’la tanıştılar ve siyasal İslam’ın simge ismi Necmettin Erbakan’la birlikte Necip Fazıl’dı. Üstelik Erbakan bir siyasetçiyken Necip Fazıl çok yönlü bir mütefekkir olarak görülüyordu. Onun Başyücelik Devleti bir İslami ütopyadır. Erdoğan’ın Necip Fazıl’ın bu eserini okumamış ve ondan etkilenmemiş olma ihtimali yok, şüphesiz ve birebir örtüşmese de Başyücelik esinli bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. İktidarın attığı adımların bazıları çok net bir şekilde Necip Fazıl’ın fikriyatıyla ve “İdeolocya Örgüsü” adlı eserde anlatılan Başyücelik Devleti’yle örtüşüyor.

 

Türk Milliyetçiliğinin kökenlerinde bir pro-Amerikancılıktan söz etmek sizce doğru mudur?

Türk milliyetçiliğinin doğuşunu 19. Yüzyıl olarak görürsek burada bir pro-Amerikancılıktan söz etmek söz konusu olamaz zaten ama eğer kastedilen ülkücü milliyetçilikse çok açık bir şekilde bunun böyle olduğunu söyleyebiliriz. Hatta ülkücülüğü de aşacak şekilde, Türk sağının Soğuk Savaş döneminin bir ürünü olduğunu, ülkücü milliyetçilik, muhafazakârlık ve İslamcılığın bu dönem içerisinde vücut bulduğunu ve bu esnada da kendisine kurucu öteki olarak komünizmi seçtiğini, kendisini antikomünizm üzerinden var ettiğini söyleyebiliriz. Bu ise iki kutuplu dünya düzeninde öyle ya da böyle Sovyetler Birliği’ne karşı kimi zaman bilerek kimi zaman bilmeden ABD’nin yanında saf tutmak anlamına gelmiştir. ABD’ de kimi zaman açıktan kimi zaman örtülü bir şekilde antikomünizm siyasetine uygun bir şekilde Türkiye’deki sağ hareketleri desteklemiş, biçimlendirmiş ve fonlamıştır.

 

12 Eylül 1980 Darbesinin Türk milliyetçiliğinin Türk-İslam Ülküsüne dönüşümünde bir kırılma noktası olduğunu düşünüyor musunuz?

Tek kırılma noktası değildir ama önemli aşamalardan biridir. Ülkücüler arasında 70’lerin sonuna doğru yaygınlaşan İslamileşme dalgası özellikle 1979 İran İslam devrimi aracılığıyla hız kazandı 12 Eylül darbesinin ardından devletin kendilerini de hapse atmasıyla birlikte ortaya çıkan hayal kırıklığı da işin tuzu biberi oldu. Ancak bu İslamizasyon dalgası ülkücü hareketin kaderini bütünüyle belirlemedi. 80’lerin sonlarına doğru Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibi daha İslami bir milliyetçilik adına partiden ayrıldıktan sonra ve özellikle Refah Partisi’nin yükselişinin o alanı kapatmasıyla birlikte MHP’nin söylemindeki İslami dozaj azaldı. Zaten komünizm bir tehdit olmaktan çıktığı için artık İslam’ın ekstra motivasyonuna ihtiyacı kalmamıştı. Ayrıca SSCB’nin dağılması Turan hayallerini tekrar alevlendirdi ve daha “Türkçü” bir söylem kaçınılmaz hale geldi. MHP 28 Şubat sürecinde de siyasal İslam karşıtı bir pozisyon aldı ve sonrasındaki seçimlerde yani 1999’da DSP ve ANAP’la bir koalisyon kurdu. Bugüne gelindiğinde ise esas olarak görülmesi gereken MHP’nin bugünkü rejim inşa etme sürecine 15 Temmuz sonrası vermeye başladığı doğrudan destektir. MHP bugün İslami bir söylemin taşıyıcısı değildir ama İslami bir rejim inşasının ortağıdır. Dolayısıyla MHP dün “eski devlet”in partisiydi bugün ise “yeni devletin partisidir” demekte bir sakınca bulunmuyor bana göre.

 

Mustafa NAKİPOĞLU

Milliyetçilik Staj Programı

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here