Erken Cumhuriyet Döneminde Sekülerleşme Adımları ve Ak Parti İktidarında Muhafazakarlığa Dönüş

0
131

Özet

Bu çalışmada, Erken Cumhuriyet Dönemini kapsayan 1923-1946 yılları arasında uygulanan sekülerleşme politikaları ile Ak Parti’nin iktidara geldiği süreçten itibaren değişen sekülerizm anlayışı arasındaki ilişki incelenmiştir. Erken Cumhuriyet döneminde yapılan inkılaplar ve reformlar sekülerleşme yolundaki adımların en somut göstergesidir. Başta halkın gündelik hayatını yaşayış biçiminin değişimi olmak üzere, dinin kapsamlı bir denetime tâbi tutulması da sekülerleşme sürecini hızlandıran gelişmelerden biridir. Ak Parti dönemine gelindiğinde ise, dinin yerinin siyasette ve toplumda arttığı görülür. Muhafazakarlığın ve dindarlığın partinin temel değerlerinden biri olduğu bilinmektedir ve bu değerlerin toplum ekseninde yarattığı etkiler ve kamusal alana olan yansımaları tetkik edilmiştir.

Anahtar kelimeler: Sekülerleşme, din, muhafazakarlık, Ak Parti, Mustafa Kemal Atatürk.

Abstract

In this study, the relationship between the secularization policies implemented between the years 1923-1946 covering the Early Republican Period and the understanding of secularism that has changed since the AK Party came to power was examined. The reforms made in the early republican period are the most tangible indicative of the steps towards secularization. One of the developments that accelerated the secularization process was the comprehensive control of religion, especially the change in the way people live their daily lives. When it comes to the AK Party period, it is seen that the place of religion in politics and society has increased. It is known that conservatism, as well as religiousness, are one of the fundamental values of the party, and the effects of these values on the axis of society and their reflections on the public sphere have been analyzed.

Key Words: Secularization, religion, conservatisim, AK Party, Mustafa Kemal Atatürk.

Sponsorlu

Giriş

Türk Siyasi Tarihi’nin en ihtilaflı konularından biri de sekülerleşmedir. Avrupa ülkeleri, Osmanlı’dan yüzyıllar önce Augsburg ve Vestfalya barışları gibi süreçlerden geçerek sekülerleşmeyi uzun vadede hayata geçirmişlerdir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu bu süreçte sekülerleşme olarak kabul edilebilecek adımlar atmış olsa da, toplumsal hayata nüfuz edecek, sekülerleşme gerçekleşememiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu ise, sekülerleşmenin sağlanmasını önde gelen hedeflerinden biri olarak belirlemiştir. Öncelikle, laiklik ilkesini devletin vazgeçilmez unsuru haline getirerek, dini mahkemeler ve tarikatlar üzerinde söz sahibi olan kadro sonrasında sekülerleşmeyi gerçekleştirmek amacıyla her alanda faaliyet ve politikalar yürütmüştür.

Ak partinin iktidara gelişi ile birlikte sekülerleşme süreci farklı bir yol izlemeye başlamıştır. 2002 seçimi ile birlikte iktidara gelen parti, iktidarının ilk yıllarında laiklik ilkesini desteklediğini belirterek, eski sağ-İslamcı bir parti olmayacağının mesajını vermiştir. Ancak zamanla, İslam iktidar politikalarının bir parçası olmaya başlamış, iktidar sahiplerinin söylemleri de bu yönde değişmiştir.

Bu çalışma, Türkiye’nin sekülerleşme yolunda birbirinden farklı dönemleri incelenerek, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve AK Parti dönemindeki söylemler, politikalar ele alınacaktır. Sekülerleşmenin ülkenin nihai politikası haline geldiği dönem ve sekülerleşmenin yerini muhafazakar politikalara bıraktığı dönem incelendikten sonra sonuç kısmında analiz edilecektir.

1. Erken Cumhuriyet Döneminde Sekülerleşme Adımları

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından günümüze kadar ulaşan ihtilaflı konularından birisi, laikleşme ve seküler politikaların uygulanışıdır. Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğüne göre laikleşme; “kamusal yaşam ve işleyişin din, inanç ve büyü yerine akla ve hukuka dayandırılması ve çoğunluğun inancını paylaşmayanların da devletin koruması altında olmasını ifade eder. Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen asker kadroları ve Avrupa’da eğitim görmüş aydınları arasında, ulusal kurtuluşa ve sonrasında şekillenecek siyasal sisteme dair farklı bakış açıları söz konusu olsa da laik devlet konusunda görüş birliği sağlanabilmiştir.

Laiklik, siyasi açıdan politik alanda dine yer verilmemesi anlamına gelirken hukuki tanıma göre ise devlet ile din işlerinin ayrılmasıdır. Atatürk, laikliği bireylerin vicdan özgürlüğünün garantisi olarak görürken dinin ve dini sembollerin kamusal alanda kişisel çıkar elde etme gayesiyle kullanılmasının önüne geçmeye çalışmıştır. Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, devletin dinlere ve mezheplere karşı tarafsızlığını savunurken, felsefi öğretiden yola çıkarak inançlara saygı yasasını ve aklın egemenliği ilkesini topluma yerleştirmek için çabalamıştır. İlerleyen yıllarda yaratılmak istenilen yurttaş prototipi için şart haline gelecek bu ilkeler, din ve vicdan özgürlüğünün teminatıdır.

“Kişi, toplum ve devlet yaşamına egemen olan kuralların tümünün akıl ve bilimsel gerçeklere dayalı olması, bireylerin hiçbir baskı altında olmadan dinsel inanç ve ibadetlerinin yerine getirebilmesidir’’ (Atatürk, 2010: 229).

Laikleşmenin temelleri daha 1920 öncesinde atılarak, Cumhuriyet döneminde gereklilik arz eden köktenci politikalarla hayata geçirilmiştir. Öncelikle İttihat ve Terraki döneminde Şeriye mahkemeleri Şeyhülislamlık’tan alınarak 1916 tarihin de Adliye Nezaretine bağlanmıştır. O dönemin iktidarı İttihatçılar, 1916 kongresiyle birlikte Darülfünun muhtariyeti ve yalnızca din işleriyle uğraşarak laik eğitim de söz sahibi olamayacak Dar-ül Hikmet-i İslamiye’nin kuruluş fikrini öne sürmüşlerdir.

Damat Ferit Paşa, milli mücadele için örgütlenen halkı durdurmak amacıyla 11 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’a fetva çıkarttırmıştır. Halife ve şeyhülislam istilacı ve işgalcilerin safına geçmiş gibi görünüyordu. Milliyetçiler ile hilafet ordusu adı verilen kuvvetler arasında cereyan eden şiddetli mücadelede Türk sekülerliği ilk kez ciddi bir siyasi güç oldu (Berkes, 1973: 431).

1916’da Şeyhülislamlığın yürürlüğünden çıkartılıp Adalet Bakanlığı’na bağlanan dini mahkemeler, 8 Nisan 1924’te kaldırılmış, bu hamle yargıda birliğinin sağlanmasını kolaylaştırmıştır. Dini unvanların getirisi olan otoritenin yarattığı eşitsizliğin önüne geçilmiştir. 3 Mart 1924 kabul gören Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim ve öğretime yeni bir soluk getirilmiştir. Tevhid-i Tedrisat kanununda yer almamasına rağmen medreseler kapatılmış, yerini İstanbul Darilfünun’da İlahiyat fakültesine bırakmıştır. Çağın şartlarına uygun olan milli ve laik eğitim sistemi, gerçekleştirilen inkılapların halka benimsetilmesi ve korunması için önemli bir adım olmuştur. Medeni kanunla birlikte, kadın hakları konusunda önemli gelişmeler yaşanmıştır. Ceza ve ticaret kanununda yer alan maddelerle, Türkiye’de laik ve özel hukukun başlangıcı gerçekleşmiştir.

1840 ve 1851 kanunlarıyla birlikte, Fransız Ceza Kanunu’ndan hiçbir değişiklik yapılmadan alınan 1858 tarihli Ceza Kanunu ile değişimlerin ilk adımları atılmıştır. Nizami mahkemeleri, Adalet Bakanlığı’nın; Şeriat Mahkemeleri ise Şeyhülislam’ın yönetimine alınırken Berkes bu gelişmeleri “…tanrısal hukuk alanından adım adım kayarak insan kafasıyla konmuş hukuk alanına geçiş” (Berkes, 1973: 196) olarak nitelendirir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, 16.YY itibariyle tarikat ve cemaatler, toplumsal hayatın her alanına nüfuz eder hale gelmiştir. Cumhuriyet’in ilanından bir iki yıl sonra, tarikatları sonlandırıcı adımlar atılmaya başlamıştır. 2 Eylül 1925 Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında, “laikliğin önünde engel olarak görülen her bir kurumun tasfiye edilmesi’’ kararı açıklanmıştır (Lewis, 1961: 546-556). Tekke ve zaviyelerin kapatılma kararı alınarak, tarikatlar yasaklanmıştır. Kamusal alandan ayrılması istenilen dini meslek temsilcileri, devlet mekanizmasından uzakta tutulmaya çalışılmıştır.

Günün şartlarına uygun şekil de dini motifler de reforma gidilmesi ve ulusal bilinci destekleyecek şekilde millileştirilmesi hedeflenmiştir. Laik politikaların yürürlüğe girmesi ve itaatsizlikten doğacak kaosun önlenmesi için ilk olarak tarikat ve cemaatlerin toplum nezdindeki gücü hafifletilmeye çalışılmıştır.

30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı konuşmada Atatürk:

“…. Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkaliyle medeni toplum haline getirmektir. İnkılabımızın asli hedefi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bir zihniyette bulunanlar olmuştur. Her halde zihniyetlerde mevcut hurafeler tamamen atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat ışığını getirmek imkansızdır’’ (Lewis, 1961: 553).

Halkın tarikatlara verdiği destek, köklü gelenekleri ve Masonik teşkilatları göz önünde bulundurulduğunda devletin kontrol alanına girmek istemeyecekleri aşikardı. İmparatorlukta yıllarca söz sahibi olmuş ulema sınıfının okulları ve idari disipliniyle dinin denetleyici olduğu düzen tarikatların bir diğer dayanağı haline gelmiştir.

Tarikat ve cemaatler her ne kadar yasaklanmış olsada, faaliyetlerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Devletin tarikat alanına nüfuz edememesi ve sosyal hayatta tarikatların kendi özerkliğini elde etme gayesi gütmesinin birkaç nedeni vardır. İlk olarak, eğitim ve öğretim sisteminin Osmanlı imparatorluğunda ön planda olmaması ve sivil toplumun yerleştirilememiş olmasıdır. İkinci olarak, orta çağdan bu yana yerleştirilmiş olan ve birbirinin ayrılmaz parçaları olan din-siyaset-ekonomi üçgenidir. Türklere, Orta Asya’dan kalan şamanlık mirasını andıran sufilik tarikatların yapıtaşı olmuştur.

Dinin siyasetten ayrılmasının gerekliliği 29 Eylül 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin Şeyhüilislam Dürrizade’nin milli mücadeleye karşıtlık yaptığı durumla ortaya çıkmıştır. Vatana İhanet Kanunu’nda yer alan bu gereklilik daha sonra 1926 Ceza Kanunu ile devam ettirilmiştir. Kanunla birlikte, devletin otoritesini kötü göstererek itaatsizlik yaratacak kişiler 241. Ve 242. Madde) veya dinsel törenleri ibadet mahalleleri haricinde gerçekleştirmek isteyen (529. Madde) dini liderler ve vaizler için cezalandırmalar olacaktı. Atatürk bu konu hakkın da şunları söyleyecekti:

Ölülerden medet ummak medenî bir cemiyet için lekedir. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tabi olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete mazhar kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin fennin bütün şümulü ile (kaplamak) medeniyetin parlak ışıkları karşısında, filan veya falan şeyhin irşadı ile (uyarı) saadet arayacak kadar iptidaî insanların Türkiye medenî camiasında mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. En doğru en hakikî tarikat medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir. Tarikat reisleri bu dediğim hakikati bütün açıklığıyla idrak edecek ve kendilerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık rüşte erdiklerini elbette kabul edeceklerdir” (Atatürk, 1950: 59).

Din aracılığıyla halka rejim ve inkılap düşmanı fikirler aşılamaya çalışacak din adamlarından, modern yaşamı destekleyecek din adamlarına dönüşümü sağlayacak ilk adım 1924 yılında kanunla birlikte dini eğitim veren eski medreselerin kapatılmasıyla gerçekleşmiştir. Maarif vekaletine bağlı imam hatip okulları açılmış ve yüksek eğitim vermek amacıyla eski Süleymaniye Medresesi, İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak İlahiyat fakültesi olarak yeniden yapılandırılmıştır. Hükümetin kontrolüne geçen fakülteler, seküler ve cumhuriyet ile el ele ilerleyecek şekilde modern, bilimsel ve dinsel eğitim merkezleri haline geliyordu.

1928 yılında Mehmed Fuad Köprülü’nün başkanlığında, İslam’ın modernleştirilmesi problemi ele alınarak Milli Eğitim Bakanlığı’na üniversite vasıtasıyla öneriler sunacak bir komite oluşturulmuştu. Komite de ilahiyatçılar, psikoloji ve mantık profesörleri bir arada çalışıyordu. Ancak reformlar beklenilen tepkiyi yaratmayarak, komite 1933’te kapatılarak yerini Şarkiyat enstitüsüne bırakmıştır. İlahiyat Fakültesi’nin varlığını sürdürdüğü dokuz yılda öğrencilerin sayısı 284’ten 20’ye düşerken, imam hatip okullarında aynı düşüş gözlemlenmiş ve 1932’de son iki okul da kapanmıştır.

Latince’de “çağ” ve “içinde yaşanılan kuşak” anlamını taşıyan saeculum sözcüğünden kökenini alıp İngilizce’ye “secular” olarak yerleşen bu kavram Oxford Sözlüğüne göre, “dini ve manevi konulardan uzaklaşarak değer ölçüleri” oluşturmayı belirtmektedir. Laikleşme ve sekülerleşme aynı anlam da kullanılsa da laikleşme hukuki ve siyasal alan da dinin etkilerini sınırlandırmaya çalışırken sekülerleşmeyse bireylerin dini, sosyal alanlara ve ilişkilerine yansıtmaması anlamını taşımaktadır.

Orta Çağ’da yaşanan süreçlerle ve gelişmelerle, kilise-devlet ayrımı gerçekleştirilmiş, sanat ve felsefe de din tekelinden kurtularak seküler bir alana genişleyebilmiştir. Niyazi Berkes, sekülerleşmeyi çağdaşlaşma olarak yorumlayarak, Osmanlı’da Lale devri ile başlayarak, 18.yy sekülerizmi “çağdaş batıya dönme” eğilimi olarak görmüştür (Berkes, 1973: 16-17).

Berkes, Cumhuriyet dönemini 18.yy ilk yıllarından itibaren uzun yolculuğun nihai ve tabii durağı olarak yorumlamıştır. Berkes’e göre Şapka Kanunu ile “laik düşünüşün hızı bütün halk tabakaları arasına yayılacak kadar, kuvvetli bir adım atılmıştır.” Yine dini eğitimin ülkede kaldırılmış olması da laik eğitim sisteminin doğal sonucu olarak gösterilir. Dikkat çekici bir diğer konuysa Berkes’in, Harf devrimini “laiklik yolunda atılmış en mühim inkılâplardan biri” olarak yorumlamasıdır (Berkes, 1945: 99-109).

Berkes, Kemalist inkılabın “bir diktatör tarafından bir gece içinde ve aniden yapılmış” olduğu yorumlarına tanıklık etmiş ve bunu tashih etmek istemiştir (Berkes, 1973: 41). Berkes’in tanımında sosyolojik olarak laiklik, “toplumsal hayatın çeşitli alanlarının, en üstün kural ve değer ölçütü sayılan dini düşüncelerin tahakkümünden arındırılması” anlamına gelmektedir. Laiklik, din ve devlet ilişkisinden ibaret olmayarak, kutsal ve dünyevi sosyal değerlerin farklılaşmasında/ayrışmasında da görülen bir husustur (Berkes, 1973: 43-44).

İnkılapların amacı laikliğin gerçekleştirilmesi kadar, toplumun sekülerliği kabullenmesiyle de ilgilidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin dine karşı mesafeli olması için kanunlar düzenlenmiş ancak asıl olarak toplumun yüzyıllardır süregelen geleneklerinin değiştirilmesi hususunda sayısız çalışma ve politikalar yürütülmüştür. Bu çalışmalardan ilki Köy Enstitüleri’dir. Enstitüler öncelikle, taşrada yaşayan insanları bilinçlendirerek, hedeflenen topluma ulaşabilmek için öngörülen düzeyde bilgi ve beceri kazandırmak istemiştir. Yüksek topluma ulaşımı sağlayacak bireylerin seçilmesi ve taşralardaki düzeni değiştirerek, hedeflenen ilerici inkılapların uygulayanı olacaklardı. Sina Akşin’e göre bir nevi, “özel eğitim kurumlarıydı” (Akşin, 2003: 435).

Türk devrimini, halka götürecek ve tanıtacak bir diğer kurum Halkevleridir. Toplumun her kesiminden insana ulaşması hedeflenen Halkevleri, karşılıklı diyalog halinde bürokratik havadan uzaklaşarak ‘ev’ ortamını sağlayacaktı. Halkevlerinin dokuz bölümü bulunmaktaydı: Dil-Edebiyat tarih, güzel sanatlar, temsil, spor, içtimai yardım halk dershaneleri ve kurslar, kütüphane ve yayın köycülük, müzecilik ve sergileme ile özgün bir kurumdur (Akşin, 2007: 205).

Halkevleri, Osmanlı’dan kalan eğitim ve sanat kurumlarının ilerisinde bir düşünceyi hayata geçirmeyi planlayarak, yurttaşlara sanat alanı yaratmaya çalışmıştır. Alanı yaratma görevi aynı zamanda İstanbul Belediye Konservatuarlarına da verilmiştir. Sina Akşin’e (2003: 447) göre, eğitimin modernleştirilmesi, tekellerin kapatılması ve alaturka musikisinin kurumlarının önem kaybederek batı musikisinin ağırlık kazanması kültür politikalarının önem arz eden kısmını oluşturmaktaydı.

Konservatuar’ın geleceğe yönelik temellerinin atılması amacıyla 1926’ da ilk kez Halil Bedil ve Nurullah Şevket Avrupa’ya yollanmıştır. Ardından Cezmi, Ekrem Zeki Bey ve Ulvi Cemal gönderilmiştir. Şan eğitimi içim de Afife Hanım gitmiştir. Müzik alanın da ismini unutturmayacak sanatçılar, Türk musikisin de yaşanan devrimleri pekiştirmek için devlet tarafından Avrupa’ya gönderilmeye devam etmiştir. 1930’lardan itibaren Necdet Rezmi, Ferhunde Erkin, A. Adnan Saygun’da aralarına katılmıştır.

Atatürk 1 Kasım 1934’te TBMM’deki konuşmasında müziğe getirilecek yeniliklerle ilgili şu açıklamayı yapmıştır: “Arkadaşlar, güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak burada, en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değer de olmaktan çok uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musikisi kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu değerde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Kültür işleri bakanlığının buna değerince özen vermesini, kanununda bunda yardımcı olmasını dilerim” (Akşin, 2003: 449).

Yeni musikiye giden ilk adımlardan biri olarak, radyodan alaturka müzik programları kaldırılmıştır. 1935 yılı, kültür politikaları için ‘yeni modern esaslara göre, teşkilatlanmaya durmadan devam edildiğini’ belirtilirken, ulusal ve çağdaş musikinin ‘modern teknik içinde yükseltilme’ sağlayacağı ileri sürülmektedir. Düşüncelerin hayata geçirilmesi için Güzel Sanatlar Akademisi o güne kadar gerçekleşmiş çalışmalardan farklı çalışmalar yapmakta, Cumhurbaşkanlığı orkestrası hazırlanmaktaydı. 1 Kasım 1936 meclisi açılış konuşmasında Atatürk, meclisten sanat konularına ilgi gösterilmesini istiyor ve Ankara’da bir temsil akademisi ile bir konservatuarın kurulmakta olduğunu müjdeliyordu.

Musikiyi, toplumun değişim dinamiti olarak gören Atatürk, 1928’deki şu sözleri alaturka konserinden sonra dile getirmiştir: “Bu gece burada… Şarkının en mümtaz iki musiki heyetini dinledim… Fakat benim Türk hissiyatını üzerinde artık bu musik, bu basit musiki, Türk’ün çok münkeşif (gelişmiş) ruh ve hissini tatmine kafi gelmez” (Akşin, 2003: 450).

1934 yılında musiki ve sahne sanatlarında değişiklikler yapılacağı, 25 Haziran günü mecliste 2541 sayılı Milli Musiki ve Temsil akademisi kanunu çıkartılarak resmileştirilmiştir. Kanunla birlikte, musiki muallim mektebi, filarmonik orkestra ve temsil bölümü oluşturulmuştur. Akademinin amaçları da şu şekil de belirlenmişti: 

  1. Milli musikiyi işlemek, yükseltmek, yaymak
  2. Sahne sanatlarının her kolunda gerekli elemanları yetiştirmek
  3. Musiki öğretmeni yetiştirmek. Temsil bölümünde, tiyatro ile birlikte opera, bale, koro eğitimi verileceği de açıklanıyordu. 1936’ya kadar temsil bölümü kurulamamış olsa da, o sürece kadar musiki muallim mektebi olmaya devam etmiştir. 1941 yılında ilk mezuniyet töreni sebebiyle dönemin Milli Eğitim Bakanı H. Ali Yücel şu konuşmayı yapmıştır:

“Gözden uzak tutulmamasını bilhassa istirham ederim ki, insanlığın en müthiş savaşlarından birini yaptığı böyle bir devirde ve harp yangınının dumanları göklerimize vurduğu böyle bir zamanda, tiyatro temsilleri ile operayla meşgul olmamız, güzel sanat davasına nasıl ciddi bir mana verdiğimizin tarihe geçecek kadar kuvvetli burhanı telakki edilmelidir. Biz tiyatro ve opera şeklindeki temsil sanatını, bir medeniyet meselesi halinde alıyoruz. Onun içindir ki, aziz memleketimizin her vaziyette müdafaası için, her türlü fedakârlığı yapmakla uğraştığımız şu anlarda, sanatın bu şubesindeki inkişafına da onu durdurmak değil, bilakis yürüyüşüne hız vererek devam ediyoruz. Bir gün bizim gibi bütün insanlığın idrak edeceğine inanmış bulunduğumuz Türk Hümanizmasının yepyeni bir safhası, Devlet Konservatuarı’nın bağrından doğmaktadır” (Ali, 1988: 1533-1534).

Musiki muallim mektebinden mezun olanlar, Cumhurbaşkanlığı orkestrasında çalışmalarına devam ederken, 1936 sonrasında oluşan temsil bölümü mezunları 2541 sayılı kanunla tatbikat sahnesinde görev almış ve tiyatroyu insanlara ulaşma aracı olarak görmüşlerdir. Sekülerleşmeye giden yol da önem arz eden müzik çalışmalarından biri de müziğe yeteneği olan çocuklara devlet bursu sağlanarak Avrupa ülkelerin de eğitim görmelerini sağlayan programdır. 1948 tarihinde 5245 sayılı kanun ile piyanistler başta olmak üzere yetenekli çocuklar yurt dışında eğitim almışlardır. 1956 yılında çıkarılan 6660 kanunuyla daha çok imkan sağlanmıştır. Müzik alanında kendini gerçekleştirebileceğine inandıkları çocukların belirli sınavlara tabi tutulduktan sonra, aileleriyle birlikte yurtdışına gönderilmesi ve imkanlar kapsamında solist olarak ülkeye geri dönmesi düşünülmüştür.

Artık kamusal alanda inancın yerini birey almaya başlarken, eğitim parasız hale geldi ve Halkevleriyle toplumsal alan da kültürel değişimin sonuçları alınıyordu. Millet mektepleri aracılığıyla okuma yazma sefer birliği ilan edilmesi ve sanat eserlerini koruma yasasıyla sekülerleşmeyi sağlayacak adımlar devam ettirilmiştir. Medeni Kanun’un kabulü ile, vatandaşlık hakları yerleştirilmiştir. Bilim ışığında gerçekleştirilen bu yenileşme hareketleri kararlılıkla yürütülmüş, seküler toplum hedefinden taviz verilmemiştir. Gelişimin esas alındığı bu politikaları Mustafa Kemal Atatürk, toplumsal yenilenme ile ilgili olarak 1933 yılında şöyle yorumluyordu:

“Bazı şeyler vardır ki bir kanunla, emirle düzeltilebilir. Ama bazı şeyler vardır ki kanunla emirle, milletçe omuz omuza boğuştuğumuz halde düzelmezler. Adam fesi atar şapka giyer ama, alnında fesin izin vardır. Siz sarıkla gezmeyi yasaklarsınız, kimse sarıkla dolaşamaz. Ama bazı insanların başındaki görünmeyen sarıkları yok edemezsiniz. Çünkü birikimi bir anda yok edemezsiniz. Onunla sadece boğuşursunuz. Yeni bir zihniyet, yeni bir ahlak yerleşinceye kadar boğuşursunuz. Ve sonunda başarılı olursunuz” (Bozdağ, 1995: 22-23).

2. Ak Parti İktidarında Muhafazakarlığa Dönüş

Türkiye Cumhuriyet’inin ilk yıllarından itibaren gerek siyaset gerek toplum alanında gerçekleştirilen reformlar, ilerleyen yıllarda sistematikliğini koruyamamış ve hatta günümüz Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) iktidarında olduğu gibi tersine bir süreç başlamıştır.

2001 yılında kurulan ve 2002 seçimlerini kazanarak iktidara gelen Ak Parti, laiklik konusunu ele alış biçimi ile Türk siyasetinde bir farklı bir yer edinmiştir. Parti kurucuları, kendilerini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayarak, demokrasi ve birey hak ve özgürlüklerine önem verdikleri kadar gelenek ve ahlaka önem verdiklerini de belirtmişlerdir. Bu durum, yeni kurulan iktidar partisinin, daha önce iktidara gelen ve radikal olmalarından ötürü kapatılan sağ-İslamcı partilere benzeyeceği hususunda şüphe yaratmıştır. Partinin kurucusu olan Recep Tayyip Erdoğan, Uluslararası Muhafazakarlık ve Demokrasi Sempozyumu’nun açılışında yaptığı konuşmada, partisinin siyaseti radikalleştiren siyasal cemaat anlayışına karşı olduğunu söyleyerek, Ak Parti’nin bu eğilimde bir parti olmadığını belirtmiştir (Hürriyet, 2004). Bu maddeye aynı zamanda parti programında da yer verilerek, dinin siyasete malzeme edilemeyeceği söylenmiştir. Eski sağ- İslamcı partilere göre bir diğer farklı özelliği ise laiklik ilkesini net bir şekilde destekleyen ilk sağ parti olmasıdır. Parti programında laiklikten “demokrasinin vazgeçilmez şartı, din ve vicdan hürriyetinin teminatı” olarak bahseden Ak Parti, sahip olduğu laiklik anlayışını şu şekilde tanımlar: “Esasen laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir”. Dini, toplumu bir arada tutan kültürel bir unsur olarak gören parti kurucularının aynı zamanda laiklik ilkesine de önem verdiklerini vurgulaması, Ak Parti’yi radikal İslamcı bir parti olma çizgisinden ayırmış ve partiye karşı var olan şüphelerin azalmasına katkı sağlamıştır. Günümüzde 19 yıldır iktidar olan Ak Parti’nin laiklik ve sekülerlik ile ilişkisi nasıl olmuştur? Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olduğunu söyleyen (Ak Parti, t.y.) ve bu bağlamda laiklik ilkesine önem verdiğini belirten parti, bu duruşunu koruyabilmiş midir? Yazının bu kısmında, Ak Parti’nin laiklik anlayışı ve bu doğrultuda yapılan icraatlar alt bölümlere ayırılarak incelenecektir.

2.1. Eğitim

Kamu kuruluşlarında ve üniversitelerde başörtüsünün yasak olması, Türk siyasetinde her zaman tartışılan bir mesele olmuştur. Örneğin, 14 Ağustos 2001 yılında 74 üye tarafından kurulan ve 13 üyesi kadın olan Ak Parti’nin, kadın üyelerinin bazılarının başörtüsü takması, başsavcının bu duruma itiraz etmesi ile sonuçlanmıştır. (Özbudun, 2010: 19). Recep Tayyip Erdoğan’ın 2002 seçimlerinden önce üniversitelerde ve kamuda uygulanan başörtüsü yasağını kaldırma vaadi olduğu bilinmektedir ancak bu sorun iktidara geldikleri gibi çözüme ulaşmamıştır. Yine de Tayyip Erdoğan’ın bu sorunu çözüme kavuşturmak istediği bilindiğinden dolayı uygun zaman ve koşulların oluşturulmaya çalıştığı düşünülmektedir. İktidara geldiğinde Ak Parti’nin önünde olan ve aynı zamanda eğitim ve din ile bağlantılı bir diğer husus ise imam hatipler konusudur. 28 Şubat süreci ile imam hatip lisesi mezunlarının ilahiyat bölümü harici üniversitede herhangi bir bölüme girmesi neredeyse imkânsız kılınmıştır. Parti lideri olan Tayyip Erdoğan’ın kendisinin de imam hatip mezunu olması ve akabinde çocuklarının da bu imam hatip sorunu ile karşı karşıya kalmaları bu probleme duygusal bir boyut kazandırmıştır (Zariç, 2017: 137). Parti kurucularının Millî Görüş hareketinden çıkmış olmaları ve bu problemlerin çözümüne yönelik düşüncüleri eğitimin nasıl bir yön izleyeceği ile ilgili merak uyandırmıştır. Bir toplumu şekillendirmek ve düşünce yapısını belirlemek için eğitimin çok büyük bir işlevi olduğu aşikardır. Dolaylı olarak ülkenin kalkınmasının yolu da eğitimden geçer. Buna paralel olarak, devletler var olan toplumsal düzeni değiştirmek veya geliştirmek amacıyla eğitimi kullanır. Milli Şef döneminde Köy Enstitüleri’nin kurulması buna güzel bir örnektir. Her iktidarda olduğu gibi, Ak Parti iktidarı da bu amaca yönelik olarak eğitimi bir araç olarak kullanmıştır. Ancak, Ak Parti’nin eğitim politikaları tek bir çizgi izlememiş, zaman içerisinde değişmiştir. AKP’nin 2002 yılındaki seçim beyannamesine bakıldığında, eğitimin önemine vurgu yapılmış olmasına rağmen, dinin eğitimdeki yerine değinilmemiştir. Bu bağlamda yapılan tek teşebbüs, 2004 yılında tüm meslek lisesi mezunlarının düz lise mezunlarıyla aynı statüye getirilmesi ve imam hatip lisesi mezunlarının durumunda iyileştirme yapmak amacıyla bir kanun hazırlanmasıdır. Bu kanun teklifi ise tepki ile karşılaşarak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmiştir (Zariç, 2017: 137). Bu dönemde Ak Parti eğitimin yaygınlaştırılması ve iyileştirilmesine odaklanmıştır. 2007’den sonra Ak Parti’nin liberal çizgiden çıkarak muhafazakarlaştığı görülmektedir, bu durum eğitim anlayışına da yansımıştır. Bu dönemde yapılan muhafazakarlık vurgusu, partinin kültür ve geleneklerini koruyarak aynı zamanda dünya ile rekabet edebilmek için bilime de önem verdiğini belirtir.

”Muhafazakâr temelli, siyasal koruma ve konsolidasyon odaklı yeni iktidar perspektifi ile Ak Parti eğitimi, gelenek, devlet, otorite, din gibi eskiye dayalı muhafazakâr geleneklerin, değerlerin toplumu güvence altına almak amacıyla kapitalizm ile birlikte yeni oluşan siyasal, kültürel, ekonomik şartlara uyum göstermede bir kurtarıcı olarak görmüştür. Bu şekilde Ak Parti o dönem içerisinde kendisine yapılacak olan ataklara karşı korumacı bir perspektif geliştirmiştir” (Ömürlüoğlu, 2020: 17).

2009 yılında, üniversitelere girişte yaşanan ve imam hatip- meslek lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerini zorlaştıran katsayı probleminin kaldırılması için çalışmalara başlanması gelecek dönemde eğitimin nasıl bir ivme alacağı ile ilgili bir ipucu olmaktadır. 2011 yılına gelindiğinde, Ak Parti’nin seçim vaatlerinden birini gerçekleştirdiği görülür. Okullarda üniformalar kaldırılmış ve kılık kıyafet serbestliği getirilmiştir. Bu kıyafet serbestliğine ilk ve orta okullarda başörtü serbestisi de eşlik etmiş, okullarda kız öğrenciler için türban yaşı 10’a düşürülmüştür. Yapılan en büyük sistemsel değişiklik ise zorunlu eğitim süresinin 8 yıldan 12 yıla çıkarılarak 4+4+4 eğitim sisteminin getirilmesidir. Ortaokul ve liselerde Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı gibi dini derslerin seçmeli dersler olarak müfredata eklenmesi getirilen değişikliklerden biridir. 2012 yılında yürürlüğe konan bu yeni eğitim sisteminin maddelerine bakıldığında, 9. Madde ile birlikte imam hatip ortaokullarının yeniden açıldığı görülür. Daha önceden kapalı olan imam hatip ortaokullarının sayısının yeni sistemin açılmalarına izin vermesi ile 2014 yılına gelindiğinde 1149’a ulaştığı gözlemlenir. Bu artış sadece imam hatip ortaokulu ile sınırlı değildir. İmam Hatip liselerine bakıldığında, 2010-2011 yılında 495 adet imam hatip lisesi bulunurken, bu sayı 2011-2012 eğitim öğretim döneminde 1807’ye çıkarılmıştır (CNN Türk, 2012). Muhalefet partileri tarafından öne sürülen Ak Parti’nin ülkedeki insanları kutuplaştırarak dindar-dinsiz ayrımı yaptığı iddiasına, 2012 yılının şubat ayında parti kurucusu Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği “Benim ifademde dindarlar-dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var” cevabı, iktidar partisinin toplum mühendisliği yapmak istediği sonucunu göstermektedir (Hürriyet, 2012). Erken Cumhuriyet Dönemi’nde olduğu gibi, yeni bir nesil inşa etmek amacıyla kullanılan araçlardan biri olan eğitimi, Ak Parti iktidarının da bu amaca yönelik olarak kullanmaya başladığı söylenebilir. İmam hatip sayılarındaki dramatik artış ve dinin eğitimdeki yerinin artması gibi örnekler de bunu destekler niteliktedir.

AKP iktidarının seneler içinde muhafazakarlaşmaya başlamasının etkileri yalnız eğitim alanı ile sınırlı değildir, bu durum kültür ve topluma da yansımıştır.

2.2. Toplum

Merkez sağ partisi olarak kurulan ve parti programına bakıldığında liberal değerlere dayandırıldığı görülen Ak Parti’nin muhafazakâr değerlere yaptığı vurgu daha çok aile kavramı üzerine yoğunlaştırılmıştır. Aileyi toplumun temeli olarak gören bu muhafazakarlık anlayışı, var olan geleneklerin ve kültürün gelecek nesillere yayılması için vazgeçilmez bir sosyal kurum olduğunu belirtir. Bu durumun kültürel ve siyasi sonuçları olmuştur. 2011 senesinde Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın kaldırılması ve akabinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması, partinin var olan muhafazakâr anlayışının siyasete yansımasının bir örneğidir. Alınan karar, kadınların yerinin aileye indirgendiği, kadının aile içinde var olabildiği bir durum yarattığı düşüncesiyle eleştirilmiştir (Evrensel Gazetesi, 2021). Bu anlayış siyasetin içinde bulunan insanların cümlelerinde de yer bulmaya başlamıştır. 2014 yılında dönemin Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın “Kadın namahrem bilecek, herkesin içinde kahkaha atmayacak” söylemi bu anlayışın bir yansımasıdır ve büyük tepkiye neden olmuştur (CNN Türk, 2014).

Daha güncel gelişmelere bakılacak olursa, 2019 yılında çıkan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgını, günümüzde hala etkisini sürdürmektedir. Bu salgın, hükümetlerin salgına yönelik kararlar almasına sebebiyet vermiştir. Sokağa çıkma kısıtlamaları bu kararlardan biridir. Türkiye özelinde de böyle kararlar alınmıştır ancak alınan bazı kararların salgın ile bir ilgisi olmadığı, insanların yaşayış tarzına karışılmaya çalışıldığı iddia edilerek eleştirilere tabii tutulmuştur. Hafta sonu marketlerin alkol satması yasaklanmış, mekanlarda gece 12’den sonra müzik çalınması da Covid-19 tedbirleri kapsamında engellenmiştir. Bu yasakların salgın ile bir bağlantısı olmadığı, hükümetin muhafazakâr politikasının bir sonucu olduğu ileri sürülmüştür.

Bu bilgiler ışığında, AK Parti hükümetinin kurulduğu ilk yıllardaki politikasını günümüze kadar korumadığı söylenebilir. Statüko üzerine kurulu eski muhafazakarlık anlayışını reddeden, değişime ve yeniliğe açık modern bir muhafazakarlık anlayışıyla kurulan Ak Parti, zamanla bu eksenden uzaklaşmıştır. Dinin siyasetteki yeri artmış, bu artış etkisini halk üzerinde de göstermiştir. Kamusal alanda da İslam’ın yeri artmış, kaldırılan başörtüsü yasağının da buna katkısı olmuştur.

Sonuç

Özetle, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde, güzel sanatlar ve müzik aracılığıyla gerçekleştirilmek istenilen seküler yurttaş prototipi, AKP döneminde dindar bir gençlik yetiştirme gayesiyle yola çıkılarak karşıt bir toplum mühendisliği amacı güdülmüştür. Birincil hedef olarak siyaseti dinden ayırmak isteyen erken cumhuriyet dönemi, kamusal alanda dinin yerini sekülerleşmenin aldığı bir düzen yaratmak istemiştir. Sekülerleşme ve modernleşme arasında mutlak bir ilişki kurulmuş, muasır medeniyetler seviyesine çıkmak için izlenilmesi gereken ana yolun sekürleşme olduğu öne sürülmüştür. Dini siyaset sahnesinden silen bu anlayış, dinin kişilerin özel hayatı ile sınırlı kalmasını savunmuştur. Buna ithafen tarikatlar kapatılmış, laiklik ilkesi anayasaya eklenmiş ve devletin dini İslam’dır ibaresi anayasadan kaldırılmıştır. Günümüzdeki adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak dinin kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Bu sekülerleşme adımlarının izleri yaratılan toplum mühendisliği projesi kapsamında toplumun kendisinde de görülmeye başlamıştır. Şapka Kanunu ve din kıyafetlerinin sadece ibadet ile sınırlı kalmasını emreden kanun gibi değişiklikler insanların dış görünüşlerinde de bir değişiklik yaratmıştır. Fes kalkmış, bunun yerini fötr şapka alarak insanlara daha modern ve Batılı bir görünüm kazandırmıştır. Eğitim alanına bakıldığında ise, Osmanlı tipi medreseler kaldırılmış, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı imam hatip okulları açılmıştır. Getirilen Tevhid-i Tedrisat kanunu ile birlikte daha modern bir eğitim sistemi benimsenmiştir. Yaratılmaya çalışılan bu seküler yurttaş prototipini insanlara aşılamak için Halk Evleri ve Köy Enstitüleri kullanılmıştır. Taşradaki bireylerin bilinçlendirilmesi için özellikle Köy Enstitüleri önem arz etmiştir. Günümüze bakıldığında ise, 19 yıldır iktidarı elinde tutan Ak Parti’nin, Erken Cumhuriyet Dönemi’nin yapmaya çalıştığı toplum mühendisliğine zıt bir anlayış benimsediği görülür. Kuruluşundan beri muhafazakâr değerlere sahip olduğunu belirten ve muhafazakâr demokrat tanımı ile özdeşleşen Ak Parti, eski İslamcı partiler ile aynı çizgide ilerlememiş, laiklik ilkesine değer verdiğini belirterek bu ilkeyi kabul eden ilk sağ parti olmuştur. Muhafazakar yapısı sebebi ile gelenek ve ahlaka önem veren parti kurucuları, aynı zamanda bireyin hak ve özgürlüklerine de önem verdiklerini belirtmişlerdir. Kurulduğu ilk yıllarda liberal politikalara odaklanan ve siyasette dini kullanmayan Ak Parti, bir süre sonra bu çizgiden uzaklaşmaya başlamıştır. Eğitim alanında yapılan çeşitli değişiklikler eğitimde dinin yerinin artması ile sonuçlanmıştır. 2009 yılına gelindiğinde, imam hatip mezunlarının üniversiteye girişlerini zorlaştıran katsayı problemi kaldırılmıştır. 2011 yılında ise AKP’nin seçim vaatlerinden de biri olan başörtüsü yasağı kaldırılmıştır. Eğitim sistemi tamamen değiştirilmiş, getirilen 4+4+4 sistemi ile birlikte müfredata seçmeli dini derslerin eklenmesi kabul edilmiştir. Bu sistemin getirdiği en büyük değişiklik ise kapatılmış olan imam hatip ortaokullarının açılmasıdır. Zamanla bu okulların sayılarında da artış görülmüştür. Ak Parti’nin toplum mühendisliği yaptığını düşündüren gelişme ise parti kurucusu Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dindar Gençlik Yetiştireceğiz” söylemidir. Yapılan sistemsel değişiklikler de bu amaca hizmet edildiği düşüncesini yaratmıştır. Son döneme bakıldığında ise yaşanan Covid-19 salgınını engellemek amacıyla alınan tedbirlerin ve getirilen yasakların – haftasonu marketlerin alkol satmasının yasaklanması ve gece 12’den sonra mekanlarda müzik çalınmasının yasaklanması- salgınla bir alakası olmadığı ve asıl amacın insanların yaşayış biçimine karışmak olduğu düşünülmüştür. Bu örnekler Ak Parti’nin muhafazakar anlayışını toplum üzerine yansıttığını ileri sürmektedir. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Erken Cumhuriyet Dönemi liderlerinin yapmaya çalıştığı toplum mühendisliği projesi, Ak Parti döneminde takip edilmemiştir. AK Parti, İslam’ın konumunu siyasette ve toplumda artırmış, günümüzde din siyasetin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Senanur Yıldırım

Melike Üzel

Türk Siyasal Hayatı Staj Programı

Kaynakça

Ağartan, K. (1997). Kemalizm ve Türk musikisinin batılılaşma sorunsalı. Musikişinas.

Ali, F. (1988), Türkiye Cumhuriyeti’nde konservatuvarlar. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları.

Akdemir, A. (2017). Türkiye’de neoliberal-muhafazakar politikalara kısmi rızanın serüveni: 2002-2017 (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi) Başkent Üniversitesi Avrupa Birliği ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara.

Akşin, S. (2007). Kısa Türkiye tarihi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Akşin, S. (2003), Yakınçağ Türkiye tarihi. İstanbul: Milliyet Kitaplığı.

Akozan, F. (1974). Cumhuriyetimizin 50.yılı ve Güzel Sanatlar Akademisi, (8).

Ataş, G. (2017). Türkiye’de siyasal islamcılık, kimlik siyaseti ve muhafazakar demokrasinin toplumsal temelleri: AKP Hükümeti ve kimlik politikalarının değerlendirilmesi (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi) Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Aydın. 

Atatürk, K. (1950). Atatürk’ün söylev ve demeçleri III. Türk Tarih Kurumu.

Atatürk, K. (2010). Atatürk’ün bütün eserleri XVII. Kaynak Yayınları.

Bartok, B. (1936). Halk huziği hakkında üç konfreans. Halkevi Yayını.

Başbuğ, İ. (2019). Türkiye Cumhuriyeti’nde 1923-1961. Kırmızı Kedi Yayınevi.

Berkes, N. (1965). Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler. Kaynak Yayınları.

Berkes, N. (1973). Türkiye’de çağdaşlaşma. Bilgi Yayınevi.

Berkes, N. (1945). Türk inkılâbında laikliğin gelişmesi” içinde Ankara Üniversitesi Haftası. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Bozdağ İ. (1945). Atatürk’ün sofrası. Truva Yayınları. 

CNN Türk. (2012). İmam hatip okulları tekrar yükselişe geçiyor. https://web.archive.org/web/20160304112727/http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/08/10/imam.hatip.okullari.tekrar.yukselise.geciyor/672480.0/ adresinden edinilmiştir.

Cumhuriyet Gazetesi. (1936). Güzel sanatlar akademisi ıslahatı. 

Doğanay, Ü. (2007). AKP’nin demokrasi söylemi ve muhafazakarlık: Muhafazakar demokrasiye eleştirel bir bakış. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 62(1). 66-88.

Drucker, F. P. (1995). Değişim çağının yönetimi. (Çev. Dicleli, Z.). İstanbul: Türk Henkel Dergisi Yayınları.

Dursunoğlu, C. (1966), Musiki devrimimizde iki merhale. Devlet Konservatuvarının Otuzuncu Yıl.

Erler, Ö. (2007). Yeni muhafazakarlık, AKP ve muhafazakar demokrat kimliği. Stratejik Araştırmalar Dergisi, 10. 126-132.

Eroler, G. E. (Ed). (2019). Dindar nesil yetiştirmek: Türkiye’nin eğitim politikalarında ulus ve vatandaş inşası (2002-2016). İstanbul: İletişim Yayınları.

Hürriyet Gazetesi. (2012). Dindar gençlik yetiştireceğiz. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/dindar-genclik-yetistirecegiz-19825231 adresinden edinilmiştir.

Gökyay, O. Ş. (1941). Ankara devlet konservatuvarının tarihçesi. Güzel Sanatlar, (3). 

Katoğlu, M. (1974). Cumhuriyet devrinde güzel sanatlar ve sanat kurumları. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Kürsüsü.

Kongar E. (2017), Devrim tarihi ve toplum bilim açısından Atatürk. Remzi Kitabevi.

Kurul, N. (2012). AKP’nin faydacı, muhafazakâr ve esnek eğitim modeli: ‘4+4+4’. Eleştirel Pedagoji Politik Eğitim Dergisi, 4(21), 46-52.

Lewis, B. (2017). Modern Türkiye’nin doğuşu. (Çev. Turna, B. B.). Arkadaş Yayıncılık.

Oxford Dictionary of English. (2010). Secular. Oxford University Press.

Ömürlüoğlu, G. (2020). Ak Parti döneminde eğitim sisteminin ideolojik temelleri. Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Dergisi, 6(12), 75-102.

Özer, B. (2019). Adalet ve Kalkınma Partisi’nin muhafazakarlık anlayışı üzerine bir değerlendirme. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 4(1), 43-59.

Tunçay, Ç. (2009) Atatürk döneminde müzik alanında yapılan çalışmalar. (Yüksek Lisans Tezi), İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.

Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü-Sosyal Bilimler (2014). Laikleşme. Türkiye Bilimler Akademisi.

Zariç, S. (2017). Türkiye’de laiklik ve Ak Parti’nin laiklik anlayışı. Hiperyayın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here