Çeviri: Gelecek, Ukrayna’nın Elinde: Demokrasi ve Nihilizm Arasındaki Savaş

Bu yazı, Timothy Snyder’in ‘Foreign Affairs’ için kaleme almış olduğu “Ukraine Holds the Future: The War Between Democracy and Nihilism” başlıklı görüş yazısından çevrilmiştir. Yazının aslına aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz.

Ukraine Holds the Future: The War Between Democracy and Nihilism

 

Rusya, yaş alan bir tiranlık rejimi olarak, kendisine karşı koyan bir demokrasi olan Ukrayna’nın yıkımını amaçlıyor. Bir Ukrayna zaferi, özerklik ilkesini tasdik ederek Avrupa entegrasyonunun ilerlemesine yol açacak ve iyi niyetli kişileri geri kalan küresel sorunlar karşısında tekrardan harekete geçirecektir. Diğer taraftan, bir Rus zaferi, Ukrayna’da soykırımcı politikaları yayarak, Avrupalıları kendisine bağımlı hale getirecek ve Avrupa Birliği odaklı bir jeopolitik vizyonu hükümsüz kılacaktır. Rusya’nın Karadeniz’deki hukuka aykırı ablukasına devam etmesi, Ukrayna tahılına bağımlı olan Afrika ve Asyalıları açlığa mahkûm edebilir ve sonuç olarak iklim krizi gibi ortak tehditlere karşı çözümü imkânsız kılacak süregelen bir uluslararası krize yol açabilir. Olası bir Rus zaferi; siyaseti, dünyanın yıkımı karşısında sıradan insanların dikkatlerini dağıtmak için oligarkların tasarladığı bir gösteri olarak gören nihilistlerle birlikte, faşistler ve diğer tiranları güçlendirecektir. Diğer bir deyişle, bu savaş, yirmi birinci yüzyıl için birtakım ilkelerin oluşturulmasıyla alakalı. Kitlesel ölüm politikaları ve siyasette yaşamın anlamıyla alakalı. Demokratik bir gelecek ihtimali ile alakalı. 

Demokrasi ile ilgili tartışmalar, sıklıkla Antik Yunan şehir devletleri ile başlatılır. Atina’nın kökenini anlatan bir efsaneye göre; Yunan Tanrıları, Poseidon ve Athena, hamilik statüsünü elde etmek için vatandaşlara hediyeler sunmuşlardır. Deniz tanrısı olan Poseidon, üç dişli mızrağını yere vurmuş ve dünyayı sarsarak yer altından tuzlu su püskürtmüştür. Daha sonra, Athena bir zeytin ağacını filizlendirecek olan zeytin tohumunu ekmiştir. Derin düşüncelere dalabilmek için gölgeyi, yemek için zeytini ve pişirmek için zeytin yağını vatandaşlara sunmuştur. Athena’nın hediyesi vatandaşlar tarafından daha çok beğenilmiş ve sonunda şehir onun ismini ve hamiliğini almıştır. 

Bu Yunan efsanesi, sakinlik, etraflıca düşünerek yaşama ve tüketim bağlamında bir demokrasi vizyonu öne sürüyor. Yine de buna rağmen Atina, varlığını sürdürebilmek için savaşlar vermek zorundaydı. Demokrasinin en meşhur savunması olan Perikles’in cenaze söylevi, risk ve özgürlüğün uyumu hakkındaydı. Poseidon’un savaşla ilgili bir önerisi vardı; yeri geldiğinde üç dişli mızrağın vurulması gerekiyordu. Aynı zamanda, Poseidon bağımsızlığı da elzem görüyordu. Maddi refah ve kimi zaman da hayatta kalma, deniz ticaretine bağlıydı. Nihayetinde, Atina gibi küçük bir şehir devleti nasıl kısıtlı topraklarını sadece zeytinlere tahsis edebilirdi ki? Eski Atinalılar, Karadeniz’in kuzey sahillerinden gelen tahılla beslendiler ve bugün Güney Ukrayna’yı oluşturan kara toprakta yetişip büyüdüler. Yahudilerin dışında Yunanlılar da Ukrayna’nın bir süredir devamlı yerleşimcisi olmayı sürdürüyorlar. Ruslar yıkana kadar Mariupol şehri onlarındı. Şu an savaşın devam etmekte olduğu, Herson’un güney bölgesi Yunan bir şehirden alınan Yunanca bir isim taşıyor. Nisan ayında, Ukraynalılar Poseidon’un Romalı ismi olan Neptün füzeleri ile Rus gemisi Moskva’yı batırdılar. 

Şans bu ya, Ukrayna’nın ulusal sembolü üç dişli mızraktır. Bin yıl önce Vikinglerin Kiev’de kurdukları devletin bir yadigârı olarak da görülebilir. Yunanca konuşan Doğu Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı aldıktan sonra, Kiev’in hükümdarları seküler bir hukuk oluşturdular. İnsanlar esaretten vergi yükümlülüğüne geçtikçe ekonomi de kölelikten tarım modeline geçiş yaptı. Kiev devletinin düşüşünün ardından, ilerleyen yüzyıllarda, Ukrayna köylüleri Polonya ve daha sonraları ise Ruslar tarafından köleleştirildi. 1918’de Ukraynalı liderler bir cumhuriyet kurduklarında, üç dişli mızrağı ulusal sembolleri olarak yeniden canlandırdılar. Bağımsızlık, sadece esaretten kurtuluş değil aynı zamanda topraklarını istedikleri gibi kullanma özgürlüğü de demekti. Fakat Ukrayna Ulusal Cumhuriyeti’nin ömrü uzun süreli olmadı. Rus İmparatorluğu’nun 1917’de dağılmasının ardından kurulan tüm diğer genç cumhuriyetler gibi, o da Bolşevikler tarafından bozguna uğratıldı ve toprakları Sovyetler Birliği’ne dahil edildi. Ukrayna’nın bereketli topraklarını kontrol etmek isteyen Josef Stalin, 1932-1933 yılları arasında Sovyet Ukrayna’sının dört milyon yerleşimcisinin ölümüne yol açan bir siyasi kıtlık başlattı. Gulag ismiyle de bilinen Sovyet toplama kamplarında Ukraynalıların oranı sayıca fazlaydı. Nazi Almanya’sı, Sovyetler Birliğini işgal ettiğinde Adolf Hitler’in amacı Ukrayna tarımının kontrolünü sağlamaktı. Burada da yine Ukraynalılar, önce Alman işgalcilerin ve sonraları onları yenen Kızıl ordu askerlerinin sivil kurbanları arasında en üst sıralarda yer alıyordu. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra; Sovyet Ukrayna’sı, kültürünü baltalayan yavaş bir Ruslaştırma politikası sürecine maruz kaldı. 

Sovyetler Birliği 1991’de yıkıldığında, Ukraynalılar tekrardan ulusal sembolleri olan üç dişli mızrağa tutundular. O günden bugüne geçen 30 yıldan beri, Ukrayna, duraklayarak da olsa şüphe götürmez bir şekilde işleyen bir demokrasi yönünde ilerledi. Şu an ülkeyi yöneten nesil, Sovyet ve Sovyet öncesi tarihi biliyor ve özerkliği tartışmasız bir şekilde ele alıyor. Demokrasinin pek çok dünya ülkesinde düşüşte olduğu ve Birleşik Devletler’de dahi tehdit altında olduğu bir dönemde, Rus saldırısı karşısındaki Ukrayna direnişi, demokrasinin ilkelerine ve geleceğine dair duyulan inanca (pek çokları için) şaşırtıcı bir destek sağlıyor. Bu bağlamda, Ukrayna, demokrasinin ahlaki temelini unutan ve bu yüzden de bilerek ya da bilmeyerek oligarşiye, yurt içinde ve dışındaki imparatorluğa zemin bırakan Batı’dakiler açısından bir meydan okuma niteliğinde. Ukrayna direnişi, oldukça gerekli olan bir karşılama meydan okuması. 

YATIŞTIRMA SINAVI

Yirminci yüzyıl demokrasi tarihi, bu meydan okumanın cevap bulmadığı zaman neler olabileceğini göstermesi açısından bir uyarı niteliğinde. 1991’den sonraki dönemde olduğu gibi, 1918’den sonraki dönem de demokrasinin ardı sıra yükselişi ve düşüşüne tanıklık etti. Bugünkü dönüm noktası (o ya da bu şekilde) yüksek ihtimalle Ukrayna; iki savaş arası dönem Avrupa’sında ise bu Çekoslovakya’ydı. 2022 Ukrayna’sı gibi, 1938 Çekoslovakya’sı da kusurlu ve zorlu komşularla çevrili çok-dilli bir cumhuriyetti. 1938 ve 1939’da Avrupa güçleri Münih’te Nazi Almanya’sını yatıştırmayı tercih ettikten sonra Hitler rejimi, Çekoslovak demokrasisini sindirme, direnişsiz işgal, bölme ve ilhak yollarıyla bastırdı. Çekoslovakya’da olanlar, bugün Rusya’nın Ukrayna’ya yapmayı planladıklarına benziyor. Putin’in retoriği, aşırmacılık derecesinde Hitler’inkini anımsatıyor: İkisi de komşu demokrasilerinin tiranlık rejimi olduğu iddiasında, ikisi de hayali azınlık hakları ihlallerini bir işgal sebebi olarak kullanıyor, ikisi de komşu ulusun aslında var olmadığını ve devletin gayrimeşru olduğunu savunuyor. 

1938’de Çekoslovakya, düzgün silahlı kuvvetlere ve Avrupa’nın en iyi silah endüstrisine ve takviyelerle geliştirilmiş doğal savunma araçlarına sahipti. Nazi Almanya’sı Çekoslovakya’yı açık bir savaşta alt edemezdi ve şurası kesin ki bunu bu kadar çabuk ve kolay yapamazdı. Ancak Çekoslovakya’nın müttefikleri Çekoslovakya’yı yüz üstü bıraktı ve talihsiz bir şekilde liderler sürülmeyi direnişe yeğlediler. Yenilgi can alıcı bir şekilde ahlakla ilişkiliydi. Nitekim, Avrupalı Yahudilerin soykırımı için kimi ön koşulları yaratarak savaş yoluyla bir kıtanın fiziksel olarak dönüştürülmesine yol açtı. 

“Ukrayna’daki savaş, demokrasi iddiasında olan bir tiranlığın zafere ulaşıp ulaşmayacağının bir sınavı.” 

2.Dünya Savaşının başında, Almanya Polonya’yı 1939 Eylül’ünde işgal ettiğinde, artık Çekoslovakya diye bir yer yoktu, arazi ve kaynakları Almanların istediği şekilde yeniden tahsis edilmişti. Bundan böyle, Almanya’nın Polonya ile daha uzun bir sınır hattı, çok daha fazla nüfusu, Çekoslovak tankları ve on binlerce Slovak askeri vardı. Aynı zamanda Hitler’in, doğudan işgal ettiği Polonya’nın yıkımına katılan Sovyetler Birliği’nde güçlü bir müttefiki vardı. 1940 yılında Fransa ve Benelux ülkelerinin istilaları ve sonraki sene Britanya muharebesi sırasında, Alman taşıtları Sovyet yakıtı ile dolduruldu ve Alman askerleri çoğu Ukrayna’da üretilen Sovyet tahılları ile beslendi. 

Tüm bu olaylar dizisi, Almanya’nın Çekoslovakya’yı kolayca kendine katması ile başladı. Eğer Çekoslovaklar karşı koymuş olsaydı 2. Dünya Savaşı en azından bu şekilde gelişmezdi. Almanlar 1938’de Bohemya’da çıkmaza girselerdi neler olacağını kimse bilemez. Fakat şu konuda emin olabiliriz ki Hitler kendisine müttefikler kazandıracak ve düşmanlarını korkutacak bu derece karşı konulamaz bir devinirliğe sahip olamazdı. Sovyet yönetimi için ittifaklarını meşrulaştırmak kesinlikle daha zor olurdu. Hitler daha sonra girişeceği Polonya saldırısında Çekoslovak silahlarını kullanamazdı; ki şayet girişiyorsa. Birleşik Krallık ve Fransa’nın savaşa hazırlanmak ve belki de Polonya’ya yardım etmek için daha çok zamanları olurdu. 1938’e gelindiğinde, Avrupa, halkı siyasal aşırılıklara yönelten Büyük Buhran’dan yeni çıkmıştı. Hitler’in daha ilk kampanyası sırasında burnu kanamış olsaydı, aşırı sağa duyulan ilgi de düşerdi. 

POSTMODERN TİRANLAR

Çekoslovak liderlerinin aksine, Ukraynalı liderler savaşmayı seçtiler ve bir dereceye kadar diğer demokrasilerden destek sağladılar. Ukraynalılar direnişlerinde birçok kötü senaryodan uzak durarak Avrupa ve Kuzey Amerika demokrasilerine düşünmek ve hazırlanmak için çok değerli bir zaman kazandırdılar. 2022 Ukrayna direnişinin ve 1938 yatıştırmasının asıl önemi ancak açtığı veyahut engel olduğu gelecek düşünüldüğünde tam olarak kavranabilir. Bunu yapmak için de kişinin günümüzü anlayabilmek için geçmişe gereksinimi vardır. 

Klasik anlamda tiranlık ve modern anlamda faşizm kavramları, Putin rejimi anlamaya çalışırken yardımcı ancak tam olarak yeterli değil. Tiranlıkların en temel zayıflıkları, en temel ve uzun süredir bilindiği şekliyle Platon’un Devlet kitabında örneklenmiştir. Tiranlar iyi önerilere direnirler, yaşlandıkça daha takıntılı olurlar, hasta düşerler ve arkalarında ölümsüz bir miras bırakmak isterler. Bütün bunlar, Putin’in Ukrayna’yı işgal etme kararında oldukça belirgin. Spesifik bir tiranlık tipi olarak faşizm de kişilik kültü, fiili tek parti rejimi, kitlesel propaganda, istencin aklın önünde yer tuttuğu ve “bize karşı onlar” politikasının hüküm sürdüğü bugünün Rusya’sını açıklamakta yardımcı bir kavram. Çünkü tam olarak aklın yerine şiddeti koyduğu için faşizm ancak cebir ve zor yoluyla yenilgiye uğratılabilir. 2. Dünya Savaşı’nın sonuna dek, faşizm, sadece faşist ülkelerde değil, diğer pek çok ülkede de popülerliğini sürdürdü. Geçerliğini yitirmesinin tek nedeni, Almanya ve İtalya’nın savaşı kaybetmiş olmalarıydı.

Rusya; öncelikle faşist olsa da her yönüyle faşist değil. Putin rejiminin merkezinde kendine has bir boşluk var. O boşluk ki, Rus yetkililerin fotoğraflarında, gözlerindeki eril ağırbaşlılık göstergesi olduğuna inandıkları ifadesiz, orta mesafeli bakışlar şeklinde görülebilir. Putin’in rejimi, sadece tek bir ana vizyonun yardımıyla toplumu mobilize ederek değil; faşist Almanya ve İtalya’nın da yaptığı gibi, bireyleri demobilize ederek, onları hiçbir kesinliğin olmadığı ve hiçbir kurumun güvenilemeyeceğine inandırarak da işliyor. Bu demobilizasyon eğilimi, Ukrayna savaşı sırasında, vatandaşlarını silahları kuşanmak yerine televizyon izlemek yönünde eğitmiş olan Rus liderleri için bir sorun oluşturdu. Yine de demobilizasyonun altını destekleyen nihilizm demokrasiye doğrudan bir tehdit oluşturuyor.

Putin rejimi; emperyalist, oligarşik ve bekası için tüm dünyanın böyle olduğunu iddia eden propagandaya bağımlı. Rusya’nın faşizme, beyaz milliyetçiliğe ve kaosa verdiği destek; ona belli bir destekçi kazandırırken, temelsiz nihilizmi de etik sınırları nerede bulacağını bilemeyen -sağ tarafında kapitalizmin demokrasinin doğal bir sonucu olduğu, solda ise tüm görüşlerinin ayrı oranda geçerli olduğu görüşleriyle yetişen- demokrasi vatandaşlarını cezbediyor. Rus propagandacılarının kabiliyeti; bir şeyleri parçalara ayırmak, geriye kendi alaycı kahkahaları ve diğerlerininse göz yaşlarından başka bir şey kalmayıncaya kadar soğanı soymak olagelmiştir. Geçen sefer 2014’te Ukrayna’yı işgal ettiğinde; Rusya, sosyal medyadaki propagandaya yatkın Avrupa ve Amerikalıları, Ukraynalıların Nazi, Yahudi, feminist ve gey olduğu masallarıyla hedefleyerek propaganda savaşını kazanmıştı. O günden bugüne çok şey değişti; Kremlin’deki yaşlı Ruslardan daha iyi iletişim kuran bir nesil genç Ukraynalılar iktidara geldi. 

Putin rejiminin savunması, her daim bir şeyleri söken ve parçalara ayıran edebiyat eleştirmenlerine verildi. Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile somutlaşan Ukrayna direnişi ise edebiyat ile daha çok benzeşiyor: Sanata gösterilen bir özen, şüphesiz, fakat değerlerin de ifade edilmesi koşuluyla. Sahip olunan tek şey edebiyat eleştirisi olduğunda, kişi her şeyin havada buharlaştığını kabul eder ve demokratik siyaseti mümkün kılan değerlerden vazgeçer. Ancak gerçekten edebiyata sahip olunduğunda, belirli bir dayanaklılık, değerleri somutlaştırmanın onları reddetmekten ya da onlarla alay etmekten daha ilginç ve daha cesur olduğu hissi tecrübe edilir.

“Tiranlar, iyi önerilere direnirler.”

Yaratım, eleştiriden önce gelir ve ondan daha uzun süre dayanır; eylem yergiden daha iyidir. Perikles’in de belirttiği gibi, “Biz idare ve düzenbazlığa değil, kalplerimiz ve ellerimize dayanırız.” Rus ideolog ve propagandistlerin sinsi siyah takım elbiseleri ve Ukrayna lider ve askerlerinin zeytin tonlarındaki ağırbaşlı kıyafetleri arasındaki tezatlık, akıllara demokrasinin en temel gerekliliğini getiriyor: Bireyler, beraberinde getireceği tüm risklere rağmen değerlerini açıkça ortaya koymalıdır. Antik filozoflar, rejimlerin yükseliş ve çöküşünde erdemlerin maddi faktörler kadar önemli olduğunu anlamışlardır. Yunanlılar, demokrasinin oligarşiye, Romalılar cumhuriyetlerin imparatorluklara dönüşebileceğini ve her ikisi de bu tür dönüşümlerin kurumsal olduğu kadar ahlakla da ilgili olduğunu biliyordu. Bu bilgi, Batı edebi ve felsefi geleneklerinin temelinde yer alır. Aristoteles’in de kabul ettiği gibi, hakikat hem demokrasi için elzem hem de propagandaya karşı savunmasızdır. Demokrasinin her yeniden canlanışı, apaçık gerçekliği ile 1776’da kurulan Amerikan demokrasisi de dahil olmak üzere, etik iddialara dayanmıştır: O iddialar ki, demokrasinin kesin var olma zorunluluğunu değil ancak oligarşi ve imparatorluğun her yerde mevcut bulunan çekim güçleri karşısındaki isyankâr ahlaki kararlılığın bir ifadesi olarak demokrasinin var olma gerekliliğini temellendirir. 

Bu, en yakın tarihli olan 1989 Doğu Avrupa devrimleri ve 1991 Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ertesindeki gelişmeler haricinde, demokrasinin her yeniden canlanışı için geçerli olmuştur. Tam o sıralarda, Rusya ve Ukrayna bağımsız ülkeler olarak ortaya çıkmış, “tarihin sonu”, demokrasinin alternatiflerden yoksunluğu ve kapitalizmin doğası gibi argümanlara yaygın bir inanç atfedilmişti. Pek çok Amerikalı (hem kendilerinin hem de başkalarının) oligarşi ve imparatorluğuna karşı duydukları korku duygusunu yitirmiş ve demokrasinin etik bağlılık ve fiziksel cesaret arasındaki organik bağı unutmuştu. Yirminci yüzyılın sonlarındaki demokrasi tartışmaları, halkın yönetmesi gerektiği yönündeki doğru ahlaki iddia ile demokrasinin doğal bir durum ya da seçilmiş bir ulusun kaçınılmaz niteliği olduğu yönündeki yanlış olgusal iddiaları birbirine karışmıştır. Bu yanlış kavrayış ister eski ister yeni olsun, demokrasileri savunmasız hale getirmiştir.

Mevcut Rus rejimi, demokrasinin doğal olarak ortaya çıktığına ve tüm görüşlerin eşit derecede geçerli olduğuna dair yanlış inancın bir sonucudur. Eğer bu doğru olsaydı, Putin’in iddia ettiği gibi Rusya gerçekten de bir demokrasi olabilirdi. Ukrayna’daki savaş, demokrasi olduğunu iddia eden bir tiranlığın zafer kazanıp kazanamayacağının ve böylece mantıksal ve etik boşluğunu yayıp yayamayacağının bir sınavıdır. Demokrasiyi hafife alanlar, tiranlığa doğru uyurgezer adımlarla yürüyorlardı. Ukrayna direnişi ise bu noktada bir uyandırma çağrısı niteliğinde.

GAYRETLİ MÜCADELE

Rusya’nın Ukrayna’yı son işgalinden önceki pazar günü, Amerikan televizyonunda Rusya’nın işgal etmesi durumunda Zelenski’nin Kiev’de kalacağını öngörmüştüm. Tıpkı bir önceki Rus işgalini, ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan demokrasisi için oluşturduğu tehlikeyi ve Trump’ın darbe girişimini öngördüğümde olduğu gibi bu öngörümle de alay edildim. Trump ve Başkan Barack Obama’nın eski danışmanları, ders verdiğim Yale Üniversitesi’ndeki bir sınıfta benimle aynı fikirde değillerdi. Amerikan fikir birliğini yansıtmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Amerikalılar, Ukrayna’daki savaşı, 11 Eylül saldırılarının ve bunu takip eden Amerikan ahlaki ve askeri başarısızlıklarının uzun vadede sonuçları açısından değerlendirme eğiliminde. Biden yönetimindeki yetkililer, Kiev’in yanında taraf tutmanın Kabil’in düşüşünü tekrarlama riskini doğuracağından korkuyorlardı. Genç insanlar ve politik sol kesim içerisindeki daha derin tedirginlik, o dönemde bir rejimin yok edilmesinin demokrasinin doğal olarak gelişeceği bir tabula rasa yaratacağı düşüncesiyle meşrulaştırılan Irak’ın işgali konusunda ulusal bir hesaplaşmanın yapılmamış olmasından kaynaklanıyordu. Bu argümanın saçmalığı, bir neslin savaş ve demokrasinin birbiriyle bir ilgisi olabileceği ihtimalinden şüphe duymasına neden oldu. Başka bir askeri çabadan duyulan tedirginlik belki anlaşılabilirdi ama Irak ile Ukrayna arasındaki benzerlik sadece yüzeyseldi. Ukraynalılar kendi vizyonlarını başka bir ülkeye dayatmıyorlardı. Demokrasilerini yıkmak ve toplumlarını ortadan kaldırmak için tasarlanmış bir işgale karşı kendi liderlerini seçme haklarını koruyorlardı.

Trump yönetimi bu alaycılığı diğer yönden yaymıştı. Trump, önce Zelenski’ye şantaj yapmak için Ukrayna’ya silah verilmesini reddetti. Ardından da bir ABD başkanının seçim yenilgisinin ardından iktidarda kalabilmek için darbe girişiminde bulunabileceğini gösterdi. Demokrasiyi yıkmak için yurttaşlarının ölümünü izlemek, onu korumak için hayatını riske atmanın tam tersidir. Elbette demokrasi etikle değil de sadece daha büyük güçlere sahip olmakla ilgili olsaydı, Trump’ın eylemleri çok mantıklı olurdu. Eğer kapitalist bencilliğin otomatik olarak demokratik erdeme dönüştüğüne ve seçimi kimin kazandığı konusunda yalan söylemenin de diğerleri gibi sadece bir görüşü ifade etmek olduğuna inanılıyorsa, Trump normal bir politikacı olarak değerlendirilebilir. Gerçekteyse Trump hiçbir değer ve hakikatin olmadığı yönündeki Rus düşüncesini yüzsüzce karakterize etmiştir.

Amerikalılar demokrasinin, seçilmiş bir yetkilinin -ya da bir vatandaşın- uğruna yaşamayı ya da ölmeyi seçebileceği bir değer olduğunu büyük ölçüde unutmuşlardı. Zelenski, rolünü Trump skandalının küçük bir aktörü olmaktan çıkarıp, risk alarak bir demokrasi kahramanına dönüştürdü. Amerikalılar başta onun kaçacağını düşünmüşlerdi çünkü kendilerini gayri şahsi güçlerin üstünlüğüne inandırmışlardı: Demokrasi getirirlerse ne ala, ama olur da getiremezlerse insanlar zaten boyun eğer. ABD’nin Kiev’den ayrılma çağrılarına Zelenski’nin yanıtı, “Bana mühimmat lazım, kaçmak için araç değil” oldu. Bu belki Perikles’in cenaze söylevi kadar etkili değildi ama aynı noktaya parmak basıyordu: Doğru düzgün yaşamayı isteyen bir halk adına ölmek için doğru yolu seçmekte onurlu bir duruş vardır.

30 yıl boyunca, pek çok Amerikalı, demokrasiyi başkalarının -ya da daha doğrusu başka bir şeyin- ortaya çıkardığı bir kavram olarak kabul etti: Tarihin sonu, alternatif sistemlerin ortadan kalkışı, kapitalizmin açıklanamaz bir sihre sahip olması gibi. (Ne de olsa, Rusya ve Çin de kapitalist.) Zelenski’nin şubat ayında bir gece ortaya çıkıp “Cumhurbaşkanı burada” demesiyle bu dönem sona erdi. Eğer bir lider demokrasinin sadece daha büyük faktörlerin bir sonucu olduğuna inanıyorsa, o zaman bu büyük faktörler kendisine karşı gibi göründüğünde kaçmayı tercih edecektir. Ancak demokrasi, Amerikalı kölelik karşıtı reformist Frederick Douglass’ın da dediği gibi, “ciddi bir mücadele” gerektirir. Ukrayna’nın ezici gibi görünen bir güç karşısındaki direnişi, dünyaya demokrasinin tarihin görünürdeki hükmünü kabul etmek olmadığını hatırlattı. Demokrasi tarihi yapmak; imparatorluğun, oligarşinin ve propagandanın ağırlığına rağmen insani değerler için çabalamak ve bunu yaparken de daha önce görülmemiş olasılıkları ortaya çıkarmaktır.

“HAKİKATLE YAŞAMAK”

Zelenski’nin “Başkan burada” şeklindeki basit ifadesi, onun şehirden kaçtığını iddia eden Rus propagandasını boşa çıkarmayı amaçlıyordu. Ancak Kiev saldırı altındayken açık havada çekilen video, aynı zamanda bir süredir unutulmuş olan ifade özgürlüğünün öneminin yeniden hatırlanmasıydı. Yunan oyun yazarı Euripides, ifade özgürlüğünün amacının iktidara gerçeği söylemek olduğunu anlatmıştı. Özgür konuşmacı sadece söyledikleriyle değil, konuşurken aldığı riskle de tehlikeli dünyayı aydınlatır. Bombalar düşerken ve suikastçılar yaklaşırken “Başkan burada” diyen Zelenski, Vaclav Havel’in deyimiyle “hakikatle yaşıyordu” ya da hapishanedeki öğrencilerimden birinin deyimiyle “söylediğini yapıyordu”. Havel’in bu konudaki en ünlü makalesi olan “Güçsüzlerin Gücü”, komünist Çekoslovak gizli polisi tarafından sorgulandıktan kısa bir süre sonra ölen filozof Jan Patocka’nın anısına ithaf edilmişti. 1975’ten 1991’e kadar KGB subayı olan Putin, sorgucuların sadist geleneğini sürdürüyor: Hiçbir şey doğru değildir, hiçbir şey kurban edilmeye değer değildir, her şey bir şakadır ve herkes satılıktır. Hakkı güç belirler, sadece aptallar aksini düşünür ve aptal olmanın bedelini ödemelidirler. 

1991’den sonra, geç komünizmin nihilizmi, demokrasinin yalnızca gayri şahsi güçlerin bir sonucu olduğuna dair kayıtsız Batı düşüncesiyle birlikte ilerledi. Bu güçlerin farklı yönlere, örneğin oligarşiye veya imparatorluğa doğru yöneldiği ortaya çıkarsa, o zaman ortada söylenecek ne kalırdı? Ancak Euripides, Havel ya da şimdi Zelenski’nin geleneğinde, daha büyük güçlerin her zaman bireyin karşısında olduğu ve yurttaşlığın kişinin verdiği sözlerin sorumluluğu ve eylemleriyle aldığı riskler aracılığıyla gerçekleştiği kabul edilir. Hakikat, güçle birlikte değil, ona karşı bir savunmadır. İşte bu yüzden ifade özgürlüğü gereklidir: Mazeret üretmek için değil, uyum sağlamak için değil fakat değerleri dünyaya kabul ettirmek için çünkü bunu yapmak özerk yönetimin ön koşuludur.

“Demokrasiyi hafife alanlar, tiranlığa doğru uyurgezer adımlarla yürüyorlardı.”

1989 sonrası çöküş dönemlerinde, Kuzey Amerika ve Avrupa demokrasilerinin pek çok vatandaşı; ifade özgürlüğünü, zenginlerin medyayı kendi zevklerine düşkün saçmalıkları yayınlamak için kullanma becerisiyle ilişkilendirmeye başladı. Ancak ifade özgürlüğünün amacı düşünüldüğünde, bir oligarkın sosyal medyada kaç takipçisi olduğu daha az fakat o oligarkın nasıl zengin olduğu ise daha çok önem kazanmaktadır. Putin ve Trump gibi oligarklar, iktidar karşısında hakikati söylemenin tam tersini yaparlar: İktidar uğruna yalan söylerler. Trump seçimler hakkında -seçimi kazandığı yönünde- büyük bir yalan söyledi; Putin Ukrayna hakkında -aslında öyle bir yerin var olmadığı yönünde- büyük bir yalan söyledi. Putin’in savaş gerekçelerinden biri olarak sunduğu Doğu Avrupa’nın sahte tarihi o kadar korkunçtur ki, ifade özgürlüğü bilincini tekrardan hatırlama şansı verir. Dünyanın en zengin adamlarından biri, devasa bir ordunun komutanı olarak, komşu bir ülkenin aslında var olmadığını iddia ediyorsa, bu sadece bir ifade özgürlüğü örneği olarak görülemez. Bu soykırımcı bir nefret söylemidir ve başka eylem biçimleriyle karşı konulması gereken bir eylem biçimidir.

Temmuz 2021’de yayınlanan bir makalede Putin, onuncu yüzyılda yaşanan olayların Ukrayna ve Rusya’nın birliğini önceden belirlediğini savundu. Binlerce yıl ve yüz milyonlarca hayat boyunca izin verdiği tek insan yaratıcılığı, zorbanın geriye dönük ve keyfi olarak kendi iktidar soyağacını seçmesi olduğundan, bu grotesk bir tarihtir. Uluslar resmi mit tarafından belirlenmez, ancak geçmiş ve gelecek arasında bağlantı kuran insanlar tarafından oluşturulur. Fransız tarihçi Ernest Renan’ın dediği gibi; ulus, bir “günlük plebisit “tir. Alman tarihçi Frank Golczewski, ulusal kimliğin “etnik köken, dil ve dinin” bir yansıması değil, “belirli bir tarihsel ve siyasi olasılık iddiası” olduğunu söylerken haklıydı. Benzer bir şey demokrasi için de söylenebilir: Demokrasi ancak onu yapmak isteyen insanlar tarafından savundukları değerler adına ve ancak onlar için risk alarak gerçekleştirilebilir.

Ukrayna ulusu vardır. Günlük plebisitin sonuçları açıktır ve gayretli mücadele ortadadır. Hiçbir toplum tanınmak için bir Rus işgaline direnmek zorunda kalmamalıdır. İşgalden önce ve işgal sırasında haber yapmaya çalıştıkları temel gerçekleri görmemiz için onlarca gazetecinin ölmesi gerekmemeliydi. Batı’nın Ukrayna’yı görmesi için bu kadar çaba sarf etmesi -ve bu kadar gereksiz kan dökülmesi- Rus nihilizminin yarattığı sorunu ortaya koyuyor. Batı’nın demokrasi geleneğinden vazgeçmeye ne kadar yaklaştığını gösteriyor.

BÜYÜK YALANLAR

İfade özgürlüğünün amacının iktidar karşısında hakikati konuşmak olduğu unutulursa, güç sahibi insanlar tarafından söylenen büyük yalanların demokrasiyi zayıflattığı görülemez. Putin rejimi, utanmaz bir kurgu üretimi etrafında siyaseti örgütleyerek bunu açıkça ortaya koyuyor. İddiaya göre, Rusya’nın dürüstlüğü, hakikatin olmadığını kabul etmekten geçiyor. Batı’nın aksine Rusya, tüm değerleri en baştan reddederek ikiyüzlülükle suçlanmaktan kaçınıyor.

Putin bu tür bir stratejik görecelilik sayesinde iktidarda kalıyor: Kendi ülkesini daha iyi hale getirerek değil, diğer ülkeleri daha kötü göstererek. Bu kimi zaman, Rusya’nın 2014’te Ukrayna’daki başarısız seçim müdahalesi, 2016’da Birleşik Krallık’ta Brexit’e verdiği ve 2016’da Trump’a verdiği başarılı dijital destek gibi, bu ülkeleri istikrarsızlaştırmak için aksiyona geçmek anlamına geliyor.

Bu felsefi sistem, Putin’in hem hareket etmesini hem de kendini korumasını sağlıyor. Ruslara Ukrayna’nın dünyanın merkezi olduğu, sonra Suriye’nin dünyanın merkezi olduğu ve sonra tekrar Ukrayna’nın dünyanın merkezi olduğu anlatılabilir. Onlara silahlı kuvvetleri Ukrayna ya da Suriye’ye müdahale ettiğinde karşı tarafın kendi insanlarını öldürmeye başladığı anlatılabilir. Onlara bir gün Ukrayna ile savaşın imkân dışı olduğu, ertesi gün ise -Şubat ayında olduğu gibi- Ukrayna ile savaşın kaçınılmaz olduğu anlatılabilir. Onlara Ukraynalıların aslında işgal edilmek isteyen Ruslar ve yok edilmesi gereken Nazi satanistleri olduğu anlatılabilir. Putin, köşeye sıkıştırılamaz. Rus gücü, kapalı bir medya sistemi üzerindeki kontrol ile eşdeğer olduğundan, Putin zafer ilan edebilir ve konuyu değiştirebilir. Rusya; Ukrayna ile savaşı kaybederse, Putin kazandığını iddia edecek ve Ruslar da ona inanacak ya da inanmış gibi yapacaktır.

Böyle bir rejimin ayakta kalabilmesi için, demokrasinin hakikati söyleme cesaretine dayandığı fikrinin, eğer gülünüp geçilemiyorsa, şiddet kullanılarak ortadan kaldırılması gerekir. Kremlin propagandacıları her gece televizyonda Zelenski gibi bir kişinin, Ukrayna gibi bir ulusun ya da demokrasi gibi bir sistemin aslında var olamayacağını açıklıyor. Özyönetim bir şaka olmalı; Ukrayna bir şaka olmalı, Zelenski bir şaka olmalı. Aksi takdirde, Kremlin’in hiçbir şeyin doğru olmadığını kabul ettiği için Rusya’nın üstün olduğuna dair tüm hikayesi yerle bir olur. Eğer Ukraynalılar gerçekten bir toplum oluşturabiliyor ve liderlerini seçebiliyorlarsa, Ruslar neden aynısını yapmasın?

Ruslar, Ukrayna hakkında doğru olmadıkları kadar tiksindirici de olan argümanlarla bu tür düşüncelerden caydırılmalıdır. Rusya’nın Ukrayna hakkındaki savaş propagandası derin, saldırgan ve kasıtlı olarak yanlıştır ve asıl amacı da budur: Grotesk yalanları normal göstermek ve insanların ayrım yapma ve duygularını kontrol etme kapasitesini yıpratmak. Rusya Ukraynalı savaş esirlerini topluca öldürdüğünde ve Ukrayna’yı suçladığında, aslında bir hakikat iddiasında bulunmuyor: Sadece Batılı gazetecileri, keşfedilebilir gerçekleri görmezden gelmeleri için tüm tarafları eşit şekilde haber yapmaya çekmeye çalışıyor. Amaç, tüm savaşı anlaşılmaz ve kirli göstermek ve böylece Batı’nın katılımını caydırmaktır. Rus faşistler Ukraynalılara “faşist” dediklerinde bu oyunu oynuyorlar ve pek çok kişi de buna katılıyor. Zelenski’yi hem bir küresel Yahudi komplosunun hem de bir Nazi komplosunun parçası olarak ele almak gülünç, ancak Rus propagandası rutin olarak her iki iddiada da bulunmaktadır. Ama asıl mesele zaten bu absürtlük. 

Demokrasi ve ulus olma, bireylerin dünyayı kendileri için değerlendirme ve bazen beklenmedik riskler alma kapasitesine; bu kavramların yıkımı ise başından beri belli olan büyük yanlışlarda ısrar edilmesine bağlıdır. Zelenski bu mart ayındaki ulusa seslenişlerinden birinde şu noktaya değindi: Yanlışlık şiddeti getirir, şiddet yanlışı doğru yapabildiği için değil; iktidara doğruyu söyleme cesareti gösteren insanları öldürebildiği ya da aşağılayabildiği için. Rus düşünür Mikail Bahtin’in gözlemlediği gibi, bir yalanın içinde yaşamak, başka birinin aracı haline gelmektir. Bir yalanın içinde ölmek ya da öldürmek ise, Rusya’da olduğu gibi, bir rejimin kendini yeniden yapılandırmasına yol açtığı için daha da kötüdür. Yalanlar uğruna öldürmenin, ölen ve sakat kalan on binlerce genç vatandaşın ötesinde, Rusya için nesiller boyu sürecek sonuçları vardır. Yaşlı bir Rus nesli, genç bir nesli düelloya zorlayarak siyasal zemini öylesine kanla kayganlaştırıyor ki gençler asla ilerleme kaydedemiyor, yaşlılar ise ölene kadar yerlerini koruyabiliyor. Ukrayna halihazırda kendi liderlerini seçmeye alışkın bir nesil tarafından yönetiliyor ki bu Rusların hiç tecrübe etmediği bir şey. Bu bakımdan da savaş nesiller arasındadır. Şiddetin tüm biçimleri Ukrayna’nın geleceğini yok etmeyi amaçlıyor. Rus devlet medyası Moskova’nın soykırım arzusunu defalarca kez açıklıkla ortaya koymuştur. Ruslar işgal ettikleri topraklarda erkek Ukrayna vatandaşlarını ya idam ediyor ya da cephede savaştırarak ölmeye zorluyor. Yine Ruslar, Ukraynalı kadınlara tecavüz ederek çocuk sahibi olmak istemelerini engelliyor. Zorla Rusya’ya sürülen milyonlarca Ukraynalı, çoğu küçük çocuklu ya da çocuk doğurma çağındaki kadınlar, hapse girmemek ve işkence görmemek için yalan olduğunu bildikleri şeyleri kabul etmek zorunda kalıyorlar. Daha az dramatik ama yine de önemli olan başka bir şey de Rusya’nın Ukrayna arşivlerini, kütüphanelerini, üniversitelerini ve yayınevlerini kasıtlı olarak yok etmesidir. Savaş, toprakların yanı sıra rahimleri ve zihinleri, başka bir deyişle geleceği kontrol etmek için yapılıyor.

Rusya faşizmle mücadele ettiğini iddia ederken faşizmi bünyesinde barındırıyor; Ruslar soykırımı önlediklerini iddia ederken soykırım yapıyor. Bu propaganda tamamen etkisiz değil: Moskova’nın Nazilerle savaştığını iddia etmesi, birçok gözlemcinin dikkatini Putin rejiminin faşizminden uzaklaştırıyor. Kuzey Amerikalılar ve Avrupalılar söylem savaşını kazandıkları için övünmeye başlamadan önce küresel Güney’e dönüp bakmalılar. Orada, Asyalılar ve Afrikalılar savaşın korkunç bedelini öderken bile Putin’in savaş hikayesi galip durumda.

KITLIK VE KURGU

Putin’in propaganda makinesi, rejiminin geri kalanı gibi, petrol ve gaz ihracatından elde edilen gelirle finanse ediliyor. Başka bir deyişle, mevcut Rus düzeni, varlığını sürdürülebilir enerjiye geçiş yapmamış bir dünyaya borçlu.

Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş, kontrolsüz iklim değişikliğinin neye benzeyeceğinin bir tür ön gösterimi olarak anlaşılabilir: Açgözlü hidrokarbon oligarkları tarafından yürütülen acımasız savaşlar, teknoloji yoluyla insanlığın hayatta kalma arayışı yerine ırksal şiddet, dünyanın büyük bölümünde kıtlık ve açlık ve küresel Güney’in bazı bölgelerinde felaketler. 

Ukrayna tarihinde, siyasi kıtlığa siyasi eylem eşlik eder. 1930’ların başında Stalin, Sovyetler Birliği’nin “içe dönük kolonizasyonu” olarak adlandırdığı süreci başlattığında, Ukrayna’nın verimli topraklarından beklenti çok yüksekti. Ve tarımı hızla kolektifleştirme planı başarısızlığa uğradığında, Stalin hazırda tuttuğu uzun bir günah keçileri listesini suçladı: Önce Ukraynalı komünistler, sonra komünistlerin sözüm ona hizmet ettiği hayali Ukraynalı milliyetçiler, daha sonra milliyetçilerin sözüm ona hizmet ettiği hayali Polonyalı ajanlar. Bu arada Politbüro, yaklaşık dört milyon Ukraynalının ölümüne yol açan el koyma ve bunun gibi diğer cezalandırıcı önlemleri uygulamaya koydu. Aralarında Yahudi kökenli Ukraynalı feminist Milena Rudnytska’nın da bulunduğu, yurtdışında insani yardımı örgütlemeye çalışanlar Nazi olarak itham edildi. 1933’teki bu fantezi düşmanlar listesi, Rusya’nın bugünkü listesine şaşırtıcı derecede benziyor.

Burada, Ukrayna topraklarında yetişen meyvelerinin sömürülmesinin ülke ve insanlar hakkındaki fantezilerle meşrulaştırıldığı daha büyük bir tarihsel örüntü var. Antik çağlarda Yunanlılar, bugün Ukrayna olan topraklarda canavarlar ve mucizeler düşlüyorlardı. Rönesans döneminde Polonyalı soylular, Ukraynalı köylüleri köleleştirirken, kendileri adına bir ırksal üstünlük miti yarattılar. Rus imparatorluğu bölünmüş Polonya’dan Ukrayna topraklarını talep ettikten sonra, Rus akademisyenleri, Putin’in geçen yılki makalesinde belirttiği gibi, iki toprağın aslında nasıl bir bütün olduğuna dair uygun bir hikâye yarattılar. Putin; Stalin’in ve hatta Hitler’in fantezilerini kopyalamıştır. Ukrayna, Stalin’in kolektif çiftliklerinin ele geçirilip Almanya ve diğer Avrupa topraklarını beslemek için kullanılacağı ve on milyonlarca Sovyet vatandaşının açlıktan ölmesine neden olacak bir Nazi kıtlık planının merkeziydi. Naziler, Ukrayna gıda maddelerinin kontrolü için savaşırken Ukraynalıları kendinden üstün olanlar tarafından yönetilmekten mutlu olacak basit bir sömürge halkı olarak tasvir ettiler. Bu aynı zamanda Putin’in de görüşüydü. 

Görünen o ki, Putin’in kendi kıtlık planı var. Ukrayna dünyanın en önemli tarım ürünü ihracatçılarından biri. Ancak Rus donanması Karadeniz’deki Ukrayna limanlarını abluka altına aldı, Rus askerleri Ukrayna tarlalarını ateşe verdi ve Rus topçuları da tahıl ambarlarını ve tahılı limanlara ulaştırmak için gereken demiryolu altyapısını hedef aldı. Putin, 1933’te Stalin’in yaptığı gibi, milyonlarca insanın açlıktan ölmesi riskini göze alarak bilinçli adımlar attı. Etiyopya, Yemen ve Sahel’in kırılgan ulusları gibi Lübnan da büyük ölçüde Ukrayna tahılına bağımlı. Yine de açlığın yayılması, sadece Ukrayna gıdasının normal pazarlarına ulaşamaması sorunuyla ilgili değil. Kıtlık beklentisi her yerde gıda fiyatlarını yükseltiyor. Çinlilerin gıda stoklaması ve fiyatları daha da yükseltmesi beklenebilir. Bundan ilk önce en zayıf ve en yoksullar zarar görecektir. İşte mesele de tam bu. Sesi çıkaramayanlar öldüğünde, ölümcül gösterilerle hüküm sürenler bu ölümlerinin ne anlama geldiğini belirlerler. Putin’in yapabileceği şey de bu.

“Ukrayna’da kazanılacak bir zafer, demokrasiye yeni bir soluk getirecektir.”

Stalin 1930’lardaki Ukrayna kıtlığını propaganda yoluyla örtbas ederken, Putin açlığın kendisini bir propaganda aracı olarak kullanıyor. Rus propagandacılar, aylardır Ukrayna’yı yaklaşmakta olan kıtlıktan sorumlu tutuyor. Savunmasız Afrika ve Asya halklarına böyle bir yalan söylemenin korkunçluğu, Putin rejiminin ırkçı, sömürgeci zihniyeti düşünüldüğünde daha kolay anlaşılabilir. Ne de olsa bu rejim, Obama’nın Moskova’daki ABD büyükelçiliğinin duvarına muz yerken çekilmiş bir fotoğrafının yansıtılmasına izin veren ve Obama yönetiminin son yılını “maymun yılı” ilan eden bir rejimdir. Putin de diğer beyaz milliyetçiler gibi demografiye kafayı takmış durumda ve kendi ırkının sayıca yetersiz kalacağından korkuyor. 

Savaşın kendisi de ırksal bir aritmetik izledi. Savaşta öldürülen ilk Rus askerlerinden bazıları Rusya’nın doğusundan gelen etnik Asyalılardı ve o zamandan beri ölenlerin çoğu Donbas’tan zorla askere alınan Ukraynalılardı. Ukraynalı kadınlar ve çocuklar, asimile edilebilir ve beyaz Rusların saflarını güçlendirebilecek insanlar olarak görüldükleri için Rusya’ya sürgün edilmişlerdi. Putin’e göre Afrikalıları ve Asyalıları aç bırakmak, kıtlıktan kaçan mülteci dalgası yoluyla demografik stresi Avrupa’ya taşımanın bir yolunu sağlıyor. Rusya’nın Suriyeli sivilleri bombalaması da benzer bir mantık izlemişti.

Açlık planında hiçbir şey gizli değil. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’nda, devlet kanalı RT’nin genel yayın yönetmeni Margarita Simonyan, “tüm umudumuz kıtlıkta yatıyor” dedi. Yetenekli bir propagandacının anlayacağı üzere, Afrikalıları ve Asyalıları aç bırakmanın amacı propaganda için bir zemin yaratmaktır. Onlar ölmeye başladıkça Ukraynalılar günah keçisi ilan edilecek. Bu işe yarayabilir de yaramayabilir de. Ukrayna ve gıda malzemeleriyle ilgili geçmişteki tüm fantezilere bir zamanlar nüfuzlu kişiler inanmıştı. Bugün Rus propagandasının küresel Güney’de belli bir üstünlüğü var. Afrika’nın büyük bölümünde Rusya bilinen bir ülke, Ukrayna ise değil. Çok az sayıda Afrikalı lider Putin’in savaşına açıkça karşı çıkmıştır ve bazıları Putin’in sözlerini papağan gibi tekrarlamaya ikna edilebilir. Küresel Güney’de, Ukrayna’nın önde gelen bir gıda ihracatçısı olduğu ya da Mısır ve Cezayir gibi beslediği ülkelerle karşılaştırılabilir kişi başına düşen GSYİH’ye sahip yoksul bir ülke olduğu yaygın olarak bilinmiyor. Yine de umutlanmak için bazı nedenler var. Ukraynalılar, Moskova’nın açlık planı hakkında gerçeği söylemek ve böylece bunu olanaksız hale getirebilmek için küresel Güney’deki insanlara durumlarının gerçekliğini anlatmaya çalışıyorlar. Ukrayna, ABD ve Avrupa’dan daha iyi silahlar aldıkça Rusya’nın Karadeniz’deki hakimiyeti zayıfladı. Temmuz ayında Ukrayna ve Rusya, Türkiye ile prensipte Ukrayna tahılının bir kısmının Karadeniz’den çıkıp Afrikalıları ve Asyalıları beslemesine imkân verecek anlaşmalar imzaladı. Ancak anlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Rusya, Ukrayna’nın tahıl sevkiyatının büyük bölümünü gerçekleştirdiği Odesa limanına füzeler fırlattı. Bundan birkaç gün sonra da Rusya bir füze saldırısında Ukrayna’nın önde gelen tarım işletmecisini öldürdü. Dünyayı beslemenin tek kesin yolu, Ukraynalı askerlerin Herson bölgesinden Karadeniz’e doğru ilerleyerek zafere ulaşmalarıdır. 

SON EMPERYAL SAVAŞ

Ukrayna, aynı zamanda sömürgeci bir güç olan bir tiranlığa karşı savaşmaktadır. Özyönetim, sadece kendi yöneticilerini belirleme demokratik ilkesini savunmak değil, aynı zamanda devletlerin eşitliğine de saygı duymak anlamına gelir. Rus liderler, sadece bazı devletlerin egemen olduğuna ve Ukrayna’nın bir sömürgeden başka bir şey olmadığına inandıklarını açıkça belirtmişlerdir. Ukrayna’nın kazanacağı bir zafer, özel olarak Ukrayna’nın egemenliğini ve genel olarak egemenlik ilkesini koruyacaktır. Aynı zamanda diğer sömürge sonrası devletlerin umutlarını da arttıracaktır. Ekonomist Amartya Sen’in de belirttiği gibi, emperyal kıtlıklar gıda kıtlığından değil, dağıtımla ilgili siyasi tercihlerden kaynaklanır. Ukrayna kazanırsa, küresel Güney’e gıda maddesi ihraç etmeye devam edecektir. Zafer kazanan bir Ukrayna, küresel Güney’de büyük bir mağduriyet ve istikrarsızlık riskini ortadan kaldırarak, iklim değişikliği gibi ortak sorunlarda küresel işbirliği olasılığını muhafaza edecektir.  

Avrupa için de Ukrayna’nın kazanması ve Rusya’nın kaybetmesi elzemdir çünkü Avrupa Birliği, bazıları eski imparatorluk metropolleri, bazıları da post-emperyal çevre ülkeleri olan post-emperyal devletlerin bir araya gelmesinden oluşuyor. Ukraynalılar, Avrupa Birliği’ne katılmanın savunmasız bir çevre ülkesi konumundan devlet olmayı güvence altına almanın yolu olduğunu anlıyorlar. Ukrayna için zafer, AB üyeliği ihtimalini de beraberinde getirecektir. Pek çok Rus’un anladığı gibi, Rusya da benzer nedenlerle kaybetmek zorunda. Bugün hukuk ve hoşgörü gelenekleriyle övünen Avrupa devletleri, ancak son emperyal savaşlarını kaybettikten sonra gerçek anlamda demokrasiye dönüştüler. Ukrayna’da emperyal bir savaş yürüten bir Rusya, asla hukukun üstünlüğünü benimseyemez ve Ukrayna topraklarını kontrol eden bir Rusya, asla bağımsız seçimlere izin vermez. Putinizmin olumsuz bir mirası olan böylesi bir savaşı kaybeden bir Rusya’nın bir şansı olabilir. Rus propagandasının iddia ettiğinin aksine, Moskova sık sık savaş kaybetmektedir ve modern Rus tarihindeki her reform dönemi askeri bir yenilgiyi takip etmiştir. 

Ukrayna’da daha fazla ölüm ve vahşetin önüne geçmek için Ukrayna’nın acil bir zafere ihtiyacı var. Ancak savaşın sonucu, sadece acı ve açlığın fiziksel alanında değil, aynı zamanda muhtemel geleceklerin mümkün kılındığı değerler açısından da tüm dünya genelinde önem taşımaktadır. Ukrayna direnişi bize demokrasinin insani riskler ve insani ilkelerle ilgili olduğunu ve Ukrayna’nın zaferinin demokrasiye yeni bir soluk getireceğini hatırlatıyor. Şu anda savaşta olan Ukraynalıların üniformalarını süsleyen üç dişli mızrak, ülkenin geleneklerinden antik tarihe uzanarak demokrasiyi yeniden düşünmek ve canlandırmak için kullanılabilecek referanslar sunuyor.

Athena ve Poseidon bir araya getirilebilir. Ne de olsa Athena sadece adaletin değil, adil savaşın da tanrıçasıydı. Poseidon’un aklında sadece şiddet değil ticaret de vardı. Atinalılar Athena’yı koruyucuları olarak seçtiler ama sonra Akropolis’te Poseidon için bir çeşme inşa ettiler – efsaneye göre tam da onun üç dişli mızrağını vurduğu yerde. Ukrayna için kazanılacak bir zafer bu değerleri haklı çıkaracak ve yeniden birleştirecekti: Athena’nın müzakere ve refah, Poseidon’un kararlılık ve ticaret. Ukrayna güneyini geri kazanabilirse, antik Yunanlıları beslemiş olan deniz yolları yeniden açılacak ve dünya Ukrayna’nın kendi kendini yönetmek için aldığı risk ile aydınlanacaktır. Nihayetinde zeytin ağacının üç dişli mızrağa ihtiyacı olacaktır. Barış ancak zaferin ardından gelecektir. Dünya, ancak Ukraynalılar denize geri dönmek için mücadele ederlerse, bir zeytin dalı elde edebilir.

Yazar: Timothy SNYDER – Eylül/Ekim 2022

Çeviri: Derya AZER – Göksu DUYGU

 

Sosyal Medyada Paylaş

[td_block_social_counter open_in_new_window="y" social_rel="nofollow" facebook="tuicakademi" twitter="tuicakademi" youtube="c/TUİÇAkademi" manual_count_youtube="2586" instagram="tuicakademi"]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

TUİÇ Akademi 2023 O-Staj Burs Başvuruları Başladı!

2023 yılı O-Staj programlarımız için burs başvuruları başladı! Seçilen 15 kişi 2023 yılı içerisinde bir programa burslu olarak katılabilecek.

Çeviri: Neoliberalizmden Sonra

Bu yazı, Rana Faroohar'ın ‘Foreign Affairs’ için kaleme almış olduğu “After Neoliberalism: All Economics Is Local” başlıklı görüş yazısından çevrilmiştir.

The Wind That Shakes the Barley (2006)

Avrupa çalışmaları stajyerimiz Ferhat Ege Aksaylı, The Wind That Shakes the Barley filmini sizler için analiz etti.

Paris Attacks and the Role of the European Union

Abstract This article analyzes the attacks of the Islamic State...