Gülün Adı – Il Nome Della Rosa (1986)

0

Gülün Adı, İtalyan yazar Umberto Eco’nun aynı ismi taşıyan kitabından uyarlanarak beyaz perdeye taşınmış, Jean-Jacques Annaud yönetmenliğiyle, İtalya, Fransa ve Almanya’da sahnelenmiş 1986 tarihli filmdir. Film temel olarak engizisyon mahkemelerinin ve keşişlerin kutsal sayılan güçlerinin ve mistik tahtlarının korunabilmesi için Ortaçağ kilisesinin hakikati aramayı, kitapları ve onlara ulaşmayı engellediği karanlık çağları bir takım polisiye olaylarla da pekiştirerek anlatır. Eski engizisyon mahkemesi yargıcı olan rahip Baskerwilleli William ve yanındaki genç çömezin, çağın ve Hristiyan aleminin en mükemmel kütüphanesine sahip olduğunu iddia eden Benedikt kilisesine ulaşması ile film başlar ve eski karanlıklara karşı bir mum yakarlar.

Rahip William ve çömez Adso manastıra ilk ulaştıklarında Benedikt kilisesinde faili meçhul bir ölüm gerçekleşmiştir. Bu manastır her yerden uzak ve loş ışıklandırmasıyla filmde mistik esintiler taşır. Çoğu insan, aslında insanlığın en belirgin özelliği olan akıl etmek ve düşünmeyi göz ardı ederek, yerine kolay yol olarak bu ölümü dünyevi olmayan güçlerle açıklamaya çalışmışlardır. Birbirini takip eden ölümler, film boyunca devam eder ve hepsi dini kehanetlere, büyülere ve var olan şeytanlara adanarak açıklanır, insanlar arasında bir korku hakimdir. Aslında korkup kendisinden kaçılan şey kendi yarattıkları şeytandan başka bir şey değildir, ancak dinin büyüsünden bunun farkına varılamamıştır. Rahip William herkesten farklı olarak sadece tek yönü gösteren ilahi gözlüklerini çıkarmış, bu ölümlerin asıl sebeplerini insanın en büyük zenginliği olan aklı ile ipuçlarını takip ederek bulmuştur. Bu ölümlere sebep olan, rahiplerin hiç yazılmamış olduğunu iddia ettikleri ve hiç var olmamışçasına uzunca, penceresiz, şifreler ve labirentlerle dolu gizli kulelerde sakladıkları hazineler olan kitaplardan birisi Aristo’nun Poetika’sıdır. Bu kitabın sayfalarına zehirler sürülmüştür ve dolayısıyla bunu okumak isteyen elini dahi süren kimse ölümü tatmış olur. Bu bağlamda kilisenin hazine değerinde olan eski Yunan eserlerini karanlık kulelere kapatıp halkı da karanlık içerisinde bırakmalarının sebebi, otorite kaybının korkusundan başka bir şey değildir, bu yüzden filmde fazla bilginin yalnızca acı getireceğinden sıkça bahsedilir. Her gün söylenen kurallarda bir keşişin asla gülmemesi gerektiği çok dikkat çeken bir detaydır, oysa Aristo’nun Poetika’sı hakikate giden yolda komedi olarak yazılmış bir eserdir ve yasaklanması da bu yüzdendir. Kitapların saklanmış olduğu o karanlıklarla dolu kuleyi ilk gördüğümde bana Platon’un mağara paradigmasını çağrıştırdı. Kitaplar, kilise tarafından zincire vurulmuş ve karanlıkta bırakılmış, insanların aydınlığa ulaşması için ışık yakabilmelerine hiç müsaade edilmeyen bir ortam mevcutken, insanlar bütün varlıklarını kiliseye verip cennetten bir bahçe aldıklarını sandıkları hayal aleminde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Film boyunca ya o kitaplar o saklı kaldıkları labirentler şifrelerle dolu kulelerden hiç çıkamayıp orda yok olsaydı diye kendimi düşünmekten alamadım. Çünkü eğer öyle olsaydı, kimse dini gücün mutlak hakimiyetine karşı çıkmayıp kilisenin izin vermiş olduğu birkaç kitapla yetinmiş olsaydı Aydınlanma Çağı hiç başlamayacaktı. Buradan da görüldüğü üzere kilisenin ruhsal olarak sakıncalı olarak niteledikleri hazine değerindeki pek çok kitap özellikle Antik Yunan eserleri ve Platon Aristo gibi felsefi düşünceye yön vermiş olan düşünürlerin eserleri karanlık çağları aydınlatmak için yakılan bir fener, aydınlığa doğru atılmış adımları temsil ederler.

Ölümleri aydınlatamadığını düşündükleri William yerine Engizisyon sorgucu Bernardo Gui davet edilir ancak Gui’nin yaptığı tek şey, Adso’nun saklanırken aşık olduğu fakir köylü kızın yalnızca karnını doyurmak için ayırdığı kara tavuk ve kara kediyi kanıt göstererek bu kızın bir cadı olduğunu sayıklayarak şeytanın varlığı tekerlemesini söylemek olmuştur. Kadın, o dönemde şeytansı olarak tanımlanır ve daha önce William’ı inatçı entelektüel tutkusu yüzünden engizisyon yargıçlığından eden olay bu mahkemede tekrar tekerrür eder. Farklı düşüncenin, fikir ayrılıklarının düşman gözlükleriyle görüldüğü bu çağ Avrupa’sında kilise ile çelişen her fikir ölümle sonuçlanmak manasına gelmektedir. Karşıt fikre olan bu korku, kitabı zehirleyen rahibin kitaplara ulaşılmaması amacıyla yemesiyle ve kütüphaneyi tamamen yakarak kendisinin de can vermesiyle sonuçlanmıştır. Gui, mahkemede kafir etiketi yapıştırdığı kişileri yakmaya hazırlarken köylülerin isyanı onu kendi kazdığı kuyuya düşmesine ve işkence aletiyle ölmesine sebep olur ve bu da filmde büyünün bozumu anlamına gelmektedir.

Filmdeki bir diğer dikkat çekici ayrıntı, rahip William’ın da üyesi olduğu Fransisken ve gelmiş oldukları Benedikt rahiplerinin arasındaki farklardır. Benedikt rahipleri kilisenin mal mülk ve zenginlikle bağdaştırmış olduklarından bunu kendi yaşam şekillerinde de gösterirken Fransisken rahipleri bunun tam tersiyle dolu bir hayat geçirmektedirler. Köylülerin bütün varını yoğunu alarak ve karşılığında cennet vaat ederek lüks içinde yaşamayı bir lütuf olarak görmüşlerdir, ancak Gui’nin mahkemesinde öldürmediği kişi yüzünden kafir damgası yiyen Varageneli Remigio, bütün hayatı boyunca çalarak köylünün hakkını yediğini ve buna son vermek istediğini, kilisenin gerçek yüzünü görmüş olduğunu itiraf ettiğinde köylü ayaklanması, köylüyü fiziksel, keşişleri ruhsal anlamda aç bırakan kilise gücüne karşı çıkılmasına zemin hazırlamıştır.

Aşkın William ve çömezi Adso tarafından farklı tanımlanması da Gülün Adı’nın dikkat çekici noktalarından birini oluşturur. William aşkı tanrısal ve ilahi olarak görürken Adso, adını bile bilmediği o köylü kızının hayalini yüreğinde taşıyarak aşkı tanımlar. William, kadınların erdem içermeyen şeytani mahluklar olamayacağını da belirterek karanlık düşüncelerden akla verdiği önemle sıyrılmayı başarmıştır.

Gülün Adı filmine hâkim olan loş ışık filmin Ortaçağ karakterini yansıtmış ve kostümlerin ve mekanların da başarısı ile film 2 saat 11 dakika içerisinde seyirciye daha önce hakim olan değerler çerçevesinin yıkılışının bir portresini sunar. Foucault’a referansla bilginin güç olduğu çıkarımıyla, modern dünyaya benzer çizgiler de bu filmde görülebilir. Kilise, bu anlamda hangi bilgiye ulaşılabileceğini aynı günümüzdeki gibi yönetmiş ve otoritenin yıkılması endişesiyle sansüre maruz kalmıştır.

Tarih boyunca mit ve dogmadan kopuş hakikati arama ve ona ulaşmada atılan en büyük adımlardan biri olmuştur. Gülün Adı adlı filmde, rahip William ve Adso’nun kilisedeki ölümleri mistik öğelerden farklı olarak açıklayarak sadece ilahi sebep sonuç ilişkileri ile dolu olarak görülen dünyadan ve insanların kendilerinin yaratıp korktukları şeytanlardan sıyrılarak mutlak sayılan hakimiyet tahtını sarsmışlardır. Antik Yunan eserlerinin ve Aristoteles’in Poetika adlı eserlerini zehirli ve tehlikeli olarak görerek kulelere kapatmayı tercih eden zihniyet, aslında kitapları kendi elleriyle zehirlemiştir, dolayısıyla onların yaşanan karanlık çağa nasıl aydınlık getireceğinden bihaberlerdir. Bu bağlamda Gülün Adı rahip William’ın yanan kütüphanede kendinden çok kitapları kurtarma çabasında da kendini gösterdiği gibi bilginin, düşüncenin ve farklı görüşlerin, karanlık çağlarda yakılmış birer mum ve aydınlığa atılmış birer adım olduklarını sembolize eden bir başyapıttır.

Sena Tuncay

Siyasi Düşünceler Tarihi Staj Programı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here