Krizi Fırsata Çevirmek: 11 Eylül İle Yeni Bir Düşman Olarak Müslüman Ortadoğu

Özet

Amerika Birleşik Devletleri, tarihi boyunca kendini bir öteki üzerinden şekillendirmiştir. Amerika için kuruluş yıllarında öteki, yozlaşmış ve bozulmuş Avrupa iken Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği olmuştur. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile kendini yeniden şekillendirmek için öteki arayışına giren Amerika, 11 Eylül saldırılarından sonra bu arayışı sonlandırmıştır. 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak kabul edilen Usame Bin Ladin’in radikal İslamcı kimliği, yeni “öteki” belirlemiştir. Saldırıların akabinde Amerika’nın geleneksel idealleri yeniden ön plana çıkmıştır. Dünyanın ışığı olarak kendini anlamlandıran ABD, bu ışığı dünyaya yaymak için adeta krizden fırsat yaratmıştır. Bu tür saldırıların temelinde İslam’a dayanan –zorba- yönetimlerin olduğunu savunan Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu’ya ‘barış’ götürme vaadiyle Afganistan, Irak gibi ülkelere operasyonlar düzenlemiştir.

Kelimeler: Konstrüktivizm, 11 Eylül, Yeni Muhafazakarlık, Terörizm, İslamofobi.

Absract

Throughout its history, the United States has shaped itself through the other. While in the founding years of the USA, the other was corrupted Europe, during the Cold War it was the Union of Soviet Socialist Republics. The United States, which has been on a quest to reshape itself with the fall of the USSR, has ended this quest after the September 11 attacks. The radical Islamist identity of Osama Bin Laden, who is considered responsible for the September 11 attacks, has determined the new other. After the attacks, the traditional ideals of the United States came to the fore again. The United States, which has made itself understood as the light of the world, has created an opportunity out of the crisis to spread this light to the world. The United States, which argues that tyrannical administrations based on Islam are the basis of such attacks, has conducted operations in countries such as Afghanistan and Iraq with the promise of bringing peace to the Middle East.

Keywords: Constructivism, September 11, Neo-Conservatism, Terrorism, Islamophobia.

Giriş

Soğuk Savaş döneminde ABD, kimliğini oluştururken kendini Sovyetler Birliği üzerinden şekillendirmiştir. Fakat Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Soğuk Savaş bitmiş ve tek kutuplu yeni bir dünya düzeni oluşturulmuştur. Soğuk Savaş sonrasına yön veren küreselleşme, Batı modelli ekonomik, siyasal ve kültürel modelin dünyanın diğer bölgelerine yayılmasını sağlamıştır. Fukuyama, ‘Tarihin Sonu’ tezinde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı Batı liberal-demokratik modelin diğer modeller karşısında nihai zaferinden bahsetmektedir. Bu noktada önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Soğuk Savaş, Amerika’nın nihai zaferi ile sonlandıysa Amerika kendi kimliğini oluşturmak için kimi öteki olarak tanımlayacaktır? 

Amerika’nın geride bıraktığını düşündüğü bazı işbirlikleri farklı bir şekilde karşısında çıkmıştır. 1979 yılında Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine karşılık ABD, SSCB’ye karşı Taliban ve El-Kaide örgütlerine destek vermiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Afganistan’da karşı savunma yapmasına gerek kalmayan ABD, Taliban ve El-Kaide örgütlerine yardımlarını kesmiştir. Bu durum 11 Eylül 2001 yılında Amerika’nın merkezinde bombalı saldırılarının gerçekleşmesine neden olacak süreci başlatmıştır. 11 Eylül saldırılarından sorumlu tutulan Usame Bin Ladin önderliğindeki El-Kaide örgütünün radikal İslamcı kimliği, Batı dünyasında İslam karşıtlığını beraberinde getirmiştir. Hegemon olan Amerika sarsılan itibarını yeniden güçlendirmek için teröre karşı savaş adı altında birçok İslam ülkesini hedef almıştır. Bu olay Samuel Huntington’un Medeniyetlerin Çatışma tezini gündeme getirmiştir. Huntington, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından çatışmaların artık ideolojik ve siyasi görüşler nedeniyle değil, din ve kültür farklılıkları nedeniyle ortaya çıkacağını vurgulamıştır. 11 Eylül Saldırıları, bu tezin önemli bir örneği olmuştur; Hristiyan Batı ve Müslüman Ortadoğu. 

Amerika’nın üstlendiği yeni güvenlik misyonu, kurulduğu ilk günden itibaren belirlediği kimlikle yeniden şekillendirilmiştir. Amerikan halkının istisnai bir halk olduğunu ve iyiliği yaymak için dünyaya geldiğini savunan Amerikan kimliği, Amerikan değerlerinin dünyanın her yerine yayılması gerektiğini hedeflemektedir. Bu noktada Amerika, dış politikada kimlik ve güvenlik algısının ışığında hareket etmektedir. Bu yazıda Konstrüktivist bakış açısının kimlik, güvenlik ve dış politika arasında kurduğu ilişki üzerinden 11 Eylül 2001 saldırıları analiz edilecektir. 

1. Konstrüktivizm Nedir?

Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte 1990’lı yıllarda geleneksel uluslararası ilişkiler teorileri etnik, dinsel ve kültürel temelli çatışmaları açıklamakta yetersiz kalmıştır. Geleneksel teorilerin bireylerin veya devletlerin eylemlerini anlamlandıramaması, eleştirel teorilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Eleştirel teorisyenler, bireylerin ve devletlerin içinde bulundukları sistemden bağımsız hareket edememesi üzerine yoğunlaşmıştır. Özellikle 1990’lı yıllarda devletlerin eylemlerinde kimlik faktörü yadsınamaz bir gerçeklik oluşturmuştur. Eleştirel teorilerin ön plana çıkması ile birlikte realizmin klasik unsurları olan güç, güvenlik, çıkar kavramları zamanla kimlik ile yapılandırılmıştır (Sarı Ertem, 2008). Başka bir deyişle konstrüktivist bakış açısı, devletlerin güç siyasetini kimlik faktörü üzerinden incelemektedir. 

Konstrüktivizme göre kimlik, devletlerin dış politikalarını anlamlandırmak için kullanılan en temel kavramlardan biridir. Kimliğimizi oluşturan kavramlar –korkularımız, arzularımız- önce bireysel daha sonra ulusal ardından devlet kimliğine atfedilmektedir (Bloom, 1990). Bu noktada devletler (bireyler gibi), kendilerini tehdit altında hissettiklerinde güvenliklerini sağlamak için saldırgan eylemler sergileyebilir, ittifak oluşturma yoluna gidebilirler. Böylece devletler ‘biz ve öteki’ ayrımına giderek eylemlerini belirler. Biz ve öteki kavramı önemlidir, çünkü ’’Her şey zıttı ile zıttı yüzünden var olur’’ (Ongur, 2010). Peki, kimlik bizi biz yapan değerler bütünü ise kendimizi nasıl anlamlandıracağız? Manuel Castells (2004), “Biz kimiz?” sorusuna tarihten coğrafyaya, biyolojiden dini inanışlara her türlü olgu ile bütünleşmiş bir cevabı uygun görmektedir. 

2. Geleneksel Amerikan Kimliği

17. yy.’da Avrupa’da şiddetini arttıran dini çatışmalar, Katolik baskısına karşı dinini özgürce yaşamak isteyen Protestanların yeni bir yurt arayışına girmesine neden olmuştur. Avrupa’da yaşanan mezhep savaşları, dini kısıtlamalar, baskıcı yönetimler, siyasal istikrarsızlıklar, ekonomik krizler ve daha birçok problemi geride bırakarak yeni bir hayat kurmaya çalışan insanlar, Amerika kıtasına göç etmeye başlamıştır. Avrupa’nın reddine dayanan göç hareketi, yerleşimcilerinin ilk kimliğini oluşturmuştur; Avrupa gibi olmamak. Özgür ve refah içinde bir yaşam için okyanusu aşmayı göze alan insanlar, salgın hastalıklardan fırtınalı yolculuğa kadar birçok zorlu süreç geçirmiştir. Gemide yer alan John Winthrop, Tanrı’nın yanında olduğu bu insanların, umudu gösteren bir fener gibi olduklarını fakat başaramazlarsa Tanrı’nın lanetinin üzerlerinde olacağını vurgulamıştır (Sarı Ertem, 2010). Bu nedenle Amerikan halkı için inanç faktörü her zaman ön planda tutulmaktadır. Anglo-Saxon kökenli ilk yerleşimciler, sosyal ve siyasal alanda din faktörü üzerinden ulusal birliğini oluşturma ve sürdürme yoluna gitmiştir. 

Amerikalıların; gemilerle okyanus aşarak yeni bir yapılanma oluşturmaları ve ardından İngilizlere karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi, istisnai bir halk oldukları inancının tam anlamıyla şekillenmesini sağlamıştır. M. Lerner, America as a Civilization adlı eserinde “Amerikan istisnailiği” (American exceptionalism) kavramı ile Amerikan halkının üstün/örnek bir ulus olduğunu vurgulamıştır. Amerikan halkı, İncil’de kullanılan “city upon a hill” yani “tepenin üstünde parıldayan şehir” anlamına gelen metaforu kendilerine atfetmiştir. Tanrı’nın diğer halklara örnek olması için dünyaya gönderildiklerini düşünen Amerikalılar, bir deniz feneri gibi etrafı aydınlatmalı ve bedbaht halklar da bu ışıktan faydalanmalıdır (Kıllıoğlu, 2021). Bu noktada Rudyard Kilping’in (Amerikan üstünlüğünü ifade eden) “Beyaz Adamın Yükü” tezi ortaya çıkmaktadır. Bu söyleme göre özgürlüğün savunucusu, medeni olan Beyaz Amerikalı, bu üstün niteliklerini yaymakla da sorumlu tutulmaktadır. Kısacası Amerikan halkı apokaliptik üzerinde yoğunlaşmıştır. Amerikan apokaliptiği, kaderi önceden tayin edilmiş bir kurtarıcı misyonu ile dünyaya ümit kaynağı olmaktadır (Ataç-Gürsel, 2005).

Samuel Huntington (2004), Biz Kimiz? kitabında Amerikan halkının geleneksel kimliğini “beyaz, Anglo-Saxon ve Protestan” olarak tanımlamıştır. İstisnai bir halk olan Amerikan halkı, ‘beyaz adamın yükü’ tezinde yer aldığı gibi dünyayı aydınlatmakla ilahi bir misyonla görevlendirilmiştir. Geleneksel Amerikan kimliği, özellikle dış politika eylemlerinde belirleyici bir unsur olarak yer almaktadır. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile hegemon güç haline gelen Amerika, diğer ülkelere ‘özgürlük, demokrasi’ vaatleri ile müdahale ederek kendine benzetmeye çalışmaktadır. Washington Konsensüsü ışığında bu misyonu devamlı kılan Amerika, diğer ülkeler kendine benzediği müddetçe kendini güvende hissetmektedir. 

3. 11 Eylül 2001 Saldırılarına Giden Süreç

Amerika, ‘öteki’ olarak belirlediği Sovyetler Birliği’nden gelebilecek tehditlere karşı çevreleme politikası ile ittifaklar sistemi oluşturmaya çalışmıştır. Bu noktada zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan ve önemli jeostratejik konumda bulunan Ortadoğu ülkeleri, Amerika’nın odak noktası olmuştur. Jimmy Carter, Körfez bölgesinin Amerika için önemine şu sözlerle değinmiştir: ‘‘Herhangi bir yabancı gücün Körfez bölgesinin kontrolünü ele geçirme girişimi, ABD’nin hayati çıkarlarına karşı bir saldırı olarak kabul edilecek; bu türden bir saldırı gereken her yöntemle geri püskürtülecektir’’ (American Foreign Relations, 1980).

Sovyetler Birliği’nin ani bir şekilde Afganistan’ı işgal etmesi Amerika’nın ulusal çıkarlarına ters düşmektedir. Demokratik değerlere ve insan haklarına duyarlı bir kimlik üstlenen Reagan yönetimi, izlenimine zarar vermemesi amacıyla sıcak çatışma ortamına girmemiştir. Fakat Reagan, Afganistan’daki yerel güç olan Mücahitlere askeri teçhizat yardımında bulunarak Sovyet işgaline karşı savaşmalarına yardım etmiştir. Usame Bin Ladin, SSCB’nin Afganistan’ı işgal edebileceği öngörüsü üzerine Amerika desteği ile El-Kaide örgütünü kurmuştur (Polat, 2006). Amerika, SSCB’ye karşı örgüt askerlerini gönderen Ladin’e yardım etmekten kaçınmamıştır.

Sovyetler Birliği’nin 1989 yılında Afganistan’dan çekilmesi ve 1991 yılında dağılması ile birlikte Amerika’nın bölgedeki menfaatleri değişmiştir. Hegemon güç haline gelen ABD, bölgenin tam hakimiyetini sağlamaya yönelmiştir. Amerika’nın öncelikli hedefi Amerikan yanlısı iktidarın oluşturulmasını sağlamaktır. Bu noktada bölgenin büyük bir kısmını elinde bulunduran ve istikrarı sağlayan Taliban, Afganistan’da gerekli olan düzeni sağlayabilecek çıkar ortağı olarak tanımlanmıştır (Polat, 2006). 1998 yılında bölgede önemli bir nüfuz elde eden Taliban’ın, Amerikan çıkarlarına ters düşecek hamleler yapmaya başlaması üzerine ABD, Taliban’ın devrilmesi için çalışmalar başlatmıştır. 

Taliban gibi Amerika’nın desteği ile güçlenen El-Kaide, büyük bir Müslüman devleti kurma ideali üzerinden kimliğini yeniden şekillendirdi (Uytun, 2009). Amerika tarafından yapılan yardımların birden kesilmesi ve idealine bir engel oluşturma düşüncesi, El-Kaide oluşumunun kimliğine Amerikan karşıtlığının eklenmesine neden oldu. Taliban, ortak kimlik unsurları taşıması sebebiyle El-Kaide Terör Örgütü’nü ‘biz’ olarak kabul ederek ‘öteki’ Amerika’ya savaş açmıştır. El-Kaide Terör Örgütü’nün Amerika’ya karşı bombalı saldırıları, Taliban ile birleşince çok daha tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. İki müttefik arasında Amerika karşıtlığı 11 Eylül saldırıları ile zirveye çıkmıştır.

4. 11 Eylül Saldırılarına Amerika’nın Cevabı

11 Eylül 2001 tarihinde eş zamanlı kaçırılan dört uçak, önce İkiz Kulelere ardından Pentagon binasına intihar saldırısı düzenledi. Dünya üzerinde başat güç olan Amerika, kendi evinde uğradığı saldırılarla tarihindeki en büyük kimlik şokunu yaşamıştır. 

‘‘Terör saldırıları en büyük binalarımızın temellerini sarsabilir ama Amerika’nın temellerine dokunamaz. Bu eylemler çeliği paramparça eder, ancak Amerikan kararlılığının çeliğini ezemezler. Amerika saldırıya hedef oldu çünkü biz dünyadaki özgürlük ve fırsat için en parlak yola ışık tutuyoruz. Ve hiç kimse o ışığın parlamasına engel olamayacaktır.’’ (CNN, 2001).

G. W. Bush’un 11 Eylül saldırıları sonrasında yaptığı açıklama, geleneksel Amerikan kimliğine atıflar yaparak ulusal üstünlüğü desteklemektedir. Bush yönetimi, bu söylemler üzerine inşa ettiği bilinçli uluslaştırma politikaları ile toplumda Amerikalılık duygusunu güçlendirmiştir (İnanç ve Aktaş, 2013). Saldırılar karşısında büyük bir güvensizlik ve korku hisseden Amerikan halkı, kısa süre içinde Amerikan kimliği altında birlik oluşturmuştur. Bir çelikten daha kuvvetli olan Amerikan kararlılığı ile halk, saldırıların intikamının alınması için kamuoyu baskısı oluşturmuştur. 

11 Eylül saldırıları, Amerika’nın kuruluş günlerindeki ideallerine geri dönmesini ve bu doğrultuda ulus inşa edilmesini savunan grubu ön plana çıkarttı; Yeni muhafazakârlar (neo-cons), G. W. Bush yönetiminde de yer alan Yeni Muhafazakârlar, 11 Eylül sonrası sürecin geleneksel Amerikan kimliği üzerinden şekillendirilmesine katkı sağlamıştır. Yeni Muhafazakârlar, Amerika’nın değerlerinin evrensel bir dünya mirası olduğunu savunarak bu değerler üzerinde Amerika’nın küresel liderliğini hedeflemektedir. Onlara göre Amerika kurucu ilkelerine bağlı kaldığı müddetçe insanlığın evrensel çıkarları ve özgürlüğü ayrılamaz bir ilişki ağı oluşturacaktır. Bu noktada düşmanın Amerika’nın hegemonyasını sağlamlaştırması ve ideallerinin tüm dünyada egemen olmasına yardım etmesi gerekmektedir. Yeni Muhafazakârlar, 11 Eylül sorumluları ile askeri güç kullanılarak savaşılması gerektiğini savunmuştur. Fakat bu düşünce ilerleyen zamanlarda yerini ‘sorumluların yok edilmesi’ görüşüne bırakmıştır (Telatar, 2012). 

Amerikalı uzmanlar 1990’lı yıllarda gerçekleşen birçok terör saldırılarında 11 Eylül ile bir bağlantı kurmuştur; El-Kaide. Afganistan’da Sovyet yayılmacılığını durdurmak için uzun yıllar askeri ve mali destek verilen El-Kaide; Amerika’nın desteklerini kesmesi üzerine Amerika’yı hedef almıştır. Usame Bin Ladin, kadın ve çocuk ayrımı yapılmadan Amerikalıların öldürülmesi gerektiğini emrettikten kısa bir süre sonra Amerika, kendi evinde bombalı saldırıya uğradı (American Rhetoric, 2001). 

Amerika’nın yeni bir öteki arayışı, kısa bir süre içinde İslam dininin düşman olarak tanımlanmasıyla sona ermiştir (Bostanoğlu, 1999). 11 Eylül başta olmak üzere Batı’yı hedef alan bombalı saldırıların hız kesmeden devam etmesi İslam’a ve Müslümanlara karşı güvensizlik ve korku duyulmasına neden olmuştur. Müslümanlardan uzak durma, dışlama gibi derinleşen ötekileştirme zamanla İslamofobiye evrilmiştir (Gölcü ve Çuhadar, 2018). Bu süreçte güvenlik söylemleri etkin bir rol oynamıştır. B. Buzan, güvenliği göreceli bir kavram ve aynı zamanda algı meselesi olarak tanımlamaktadır. Yaratılan ötekinin Amerika’da kabul edilmesi için güvenlikleştirme politikası uygulanması gerekmektedir. Bush hükümeti, kendi elleriyle yarattığı düşmanının (El-Kaide’nin) eylemlerini tüm İslam dünyasına atfederek güvenlikleştirme gereksinimini ortaya çıkartmıştır. Bush, kamuoyu oluşturarak İslam dünyasını güvenlik sorunu haline getirmiştir. Güvenlik sorununun temel noktası ise Ortadoğu’daki zorbalığa (İslam’a) dayalı kültürlerdir. Güvenliği sağlamak ise ancak rejim değişikliği ile mümkün olacaktır. Hristiyan Batı ile Müslüman Ortadoğu arasındaki kimlik farklılığı, Amerika tarafından güvenlik sorunu olarak nitelendirilmiştir. G. W. Bush’un 11 Eylül sonrasına yaptığı açıklamada teröre karşı savaşı Haçlı Seferi’ne benzetmesi ise bu sürecin Hıristiyan ve Müslüman çatışması olarak görülmesinin somut bir örneğidir (Sarı Ertem, 2010). 

Saldırıların faili yaratıldıktan sonra kamuoyunun da desteğini alan Bush yönetimi, saldırılardan El-Kaide yönetimini ve ortağı Taliban’ı sorumlu tutmuştur (Uytun, 2009). Bush, bunun üzerine teröre karşı savaş ilan ederek bir doktrin yayınladı. Bush Doktrini, Amerika’nın yeni düşmanını –ötekisini- tanımlamaktadır. Bush, uluslararası terörizme karşı savaşı ‘Şer Ekseni’ olarak tanımladığı ülkelere ilan etmiştir. Şer ekseni olarak adlandırılan ülkeler, terörü destekleyen ve kitle imha silahlarını elinde bulunduran ülkelerdir: İran, Irak ve Kuzey Kore. Amerika’nın “Şer Ekseni” adını verdiği yeni düşmanlarına karşı müdahale, terörizm ile verilen mücadele olarak kabul edilecektir (Karakaya, 2010). Bu savaşta askeri güç dahil gereken tüm yöntemler kullanılacaktır. Doktrin, “önleyici savaşı” temel alarak tüm dünya devletlerinin Amerika’nın yanında teröre karşı savaş ilan etmelerini ifade etmekteydi. Aynı zamanda Amerika’nın yanında olmayan devletlerin de öteki olarak tanımlanacağını da belirterek birlik oluşturulmasını sağladı. Böylece Amerika, teröre karşı küresel bir savaş başlattı.

Amerika, 11 Eylül gibi saldırıların yaşanmaması için teröre karşı önleyici savaş stratejisini benimsemiştir. Önleyici savaş ile Amerika, teröre destek veren veya terör yaratma tehdidi oluşturan ülkelere müdahale ederek dünya üzerinde demokratik bir oluşum sağlamayı hedeflemiştir. Bu stratejiyi ise Kant’ın ‘Demokratik Barış Teorisine’ dayandırmaktadır. Kant, ‘Ebedi Barış’ eserinde demokrasilerin birbirleri ile savaşmayacağını ileri sürmektedir (Kakışım, 2017). Kısaca Amerika, ‘dünya polisi’ kimliği ile düzen ve barışın sağlanması için haydut devletlere demokrasi götürecektir. Bush’un tabirinde kullanılan ‘haydut devlet’ tanımı önemlidir. Çünkü Bush, saldırıların hemen sonrasında ‘şer ekseni’ olarak tanımladığı ülkelere daha fazlasını ekleyebilmek için bu tanımı genişleterek ‘haydut devletler’ olarak adlandırmıştır. Haydut devletler; terörizmi destekleme ve kitle imha silahlarını bulundurmalarının yanı sıra kendi halklarına merhametsizce davranan, temel insani değerleri reddeden ve ABD’den nefret eden devletleri de kapsamaktadır (Tunç, 2009). Böylece Amerika, ‘Beyaz Adamın Yükü’ tezinde bahsedildiği gibi üstün niteliklerini dünyaya yaymak için krizden bir fırsat yarattı. 

5. Ortadoğu’ya Müdahale

‘‘Amerikan dış politikası, bir saat rakkası gibi izolasyonalizm ve müdahalecilik arasında gider gelir’’ (Kissinger, 2007).

Monroe Doktrininde yer alan Amerika’nın dışarıdaki sorunlar karşısında tarafsız kalma politikası, ABD’nin üstlendiği liderlik misyonu ile ters düşmektedir. Amerika’nın liderlik ideali, (diğer ulusların yaptığı gibi) dış dünyanın meselelerine uzak kalma lüksü tanımamaktadır. Çünkü Amerika, kutsal değerlerini dünyanın her yerine yaymakla sorumludur (gerekirse zorla). Çocuklarını, eşlerini denizaşırı bölgelere gönderme konusunda radikal çizgileri olan Amerikan halkıyla birlikte bazı yetkililer Amerika’nın kaynaklarının diğer ülkeler için harcanmaması gerektiğini ileri sürerek izolasyonalizm politikasına yönelmeyi uygun bulmaktadır. Fakat 11 Eylül sonrasında düşmanlardan intikam alınması için büyük bir kamuoyu oluşturmuştur. Bu tarih adeta Amerikan müdahaleciliğini zorunlu kılmıştır.

5.1. Afganistan

‘‘Tehlikeye uyanmış ve özgürlüğü savunmaya çağrılan bir ülkeyiz. Acımız öfkeye, öfkemiz çözüme dönüştü. İster düşmanlarımızı adalete teslim edelim, ister düşmanlarımıza adalet getirelim; adalet yerini bulacaktır.’’ (American Rhetoric, 2001).

G. W. Bush, geleneksel Amerikan kimliği üzerinden yaptığı bu çağrıda çözümün adaletin sağlayıcısı olan Amerika’nın ellerinde olduğunu vurgulamıştır. El-Kaide’yi adalete teslim ederken Afganistan adalete teslim olacaktır. Bu noktada Amerika, saldırıları kendi topraklarının dışına taşımak için yeni bir dönem başlatmıştır: 

NATO, 5. maddesi uyarınca ‘saldırıların tüm NATO ülkelerine yapıldığını’ duyurmuştur. BM Güvenlik Konseyi de 12 Eylül’de aldığı karar ile “bu saldırıları kınadığını ve tüm devletlerden saldırıların sorumluların teslim edilmesi için gerekli desteğin verilmesi gerektiğini” ilan etmiştir (Tezcan, 2012). Amerika, Taliban idaresine Usame Bin Ladin’in ve El-Kaide örgütünün teslim edilmesi için talimat vermiştir. Fakat Taliban, ‘biz’ olarak kabul ettiği El-Kaide terör örgütünü teslim etmeyi kabul etmemiştir. BM ve NATO başta olmak üzere diğer devletlerden de destek alan Amerika, 7 Ekim 2001’de Afganistan’a hava harekâtı düzenlemiştir. El-Kaide’ye ve ona yardım etmekle suçlanan Taliban’a karşı yapılan harekât, kapsamlı bir operasyona dönüşmüştür. BM antlaşmasının 7. bölümünde yer alan 51. maddesine yani “meşru müdafaa hakkına” dayandırılan bu operasyon, Daimi Özgürlük Operasyonu olarak adlandırılmıştır.

Aslında BM, 51. maddeyi Amerika ve İngiltere’nin 7 Ekim tarihinde hava saldırılarının ardından uygulanmasını kabul etmiştir. Başka bir deyişle BM, Afganistan’a doğrudan müdahale hakkı tanımamıştır. Bu noktada uluslararası hukuk normlarını gevşeten Amerika, Schmitt’in egemen tanımına uygun hareket etmiştir. Schmitt’e göre egemen, istisnai durumlara karar verendir. Hukukun hem içinde hem de dışında yer alan egemen, hukuk kurallarını belirleyebildiği gibi hukuku askıya alabilme lüksüne de sahiptir. Amerika da bu şekilde karar almıştır; istisna duruma örnek olan 11 Eylül saldırılarının ardından Amerika, acil bir durumda kendini savunmak adına BM onayı beklemeden hareket edebilmesi yönünde görüş bildirmiştir.

‘‘ABD, Afganistan halkına saygı duyuyor. Sonuçta, şu anda onun en büyük insani yardım kaynağı biziz; ama biz Taliban rejimini kınıyoruz. Taliban, sadece kendi halkını bastırmakla kalmıyor, teröristlere sponsorluk, barınak ve tedarik yaparak her yerde insanları tehdit ediyor’’ (American Rhetoric, 2001).

Bush’un söylemlerinden yola çıkarak Amerika, kurucu değerlerine dayanarak insani değerlere saygı duymak adına böyle bir operasyonu meşru gösterdiği söylenebilmektedir. Teröre destek veren, kendi halkını bastıran bir rejimin hem iç politikada hem de dış politikada tehdit unsuru oluşturmaktadır. Başka bir deyişle Afganistan’a müdahale hem teröre karşı savaşı hem de koruma sorumluluğunu (R2P) bir arada bulundurmaktadır. Afganistan’a müdahale 2 ay gibi kısa bir sürede sonuçlanmış ve Taliban devrilmiştir. Uluslararası sistemde neredeyse tüm devletlerin gözünde Afganistan, Amerika’nın ileri sürdüğü gibi bir imaj yaratmıştır (Karaçoban, 2019). Halkına zulmeden ve terörü besleyen Taliban yönetiminin devrilmesi diğer ülkeler tarafından meşru bir hareket olarak kabul edilmiştir. 

5.2. Irak

Amerika, saldırıların sorumlularından intikamını almıştır. Fakat 11 Eylül saldırılarını fırsata çeviren Amerika, sadece Afganistan’daki rejimi değiştirmekle kalmayıp ‘Amerika’nın özgürlük ışığını’ diğer Ortadoğu ülkelerine de götürmeye kararlıydı. Amerika’nın Afganistan’da olduğu gibi Irak işgalinde de Yeni Muhafazakarların rolü büyüktür. Yeni Muhafazakarlar, başkana yazdıkları mektup ile Irak konusundaki görüşlerini bildirmiştir: ‘‘Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olmasının tüm dünya için oluşturduğu potansiyel tehdidin farkındayız. Bu durumda her şeyden önce, Saddam Hüseyin rejiminin ortadan kaldırılması amaçlanmalıdır’’ (USCCB, 2013). Yeni Muhafazakarların Irak’ın potansiyel bir tehdit oluşturduğunu ifade etmesi ile Irak da demokratikleşme dalgasından nasibini almıştır.

“Şer Ekseni” olarak adlandırılan ülkelerden biri olan Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasını gerekçe göstererek Saddam Hüseyin’in liderliğine son verilmesi gerektiğini savunan Amerika, bu gerekçeyi savaş nedeni olarak kabul etmiştir. Aslında Şer Ekseni tanımının içinde olan Kuzey Kore yerine harekatın Irak’a düzenlenmesi, hedefin İslam olduğunu açıkça göstermektedir. 25 Ekim 2002 tarihinde Amerika, silahsızlanma yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesi ile Irak’a müdahale edeceğini açıklamıştır (Taşdemir, 2006). Fakat asıl sorun 1991-1998 yılları arasında nükleer silah bulundurduğu gerekçesi ile sıkı denetim altında tutulan Irak’ta ilerleyen yıllarda (BM denetçilerinin yaptığı kontrollerde) kitle imha silahlarının izine rastlanmamasıdır (Akgün, 2003). 

BM, bu müdahalenin BM Güvenlik Konseyi kurallarına aykırı olduğunu savunurken diğer devletler de Irak’a yapılan müdahalede Amerika’nın yanında olmayacaklarını ifade etmiştir. Fakat Bush, 18 Mart tarihinde ‘‘Saddam Hüseyin ve oğullarına ülkeyi terk etmeleri için 48 saat süre tanıdığını ve aksi takdirde askerî operasyonun başlayacağını’’ ifade etmiştir (BBC, 2004). Gerekli meşru zemini sağlayamayan Amerika, spin doctor faaliyetleri ile Irak’a müdahale etmenin önünü açmaya çalışmıştır.

H. Kissinger’ın “Bir şeyin gerçek olması değil, gerçek olarak algılanması önemlidir” sözü ile özetleyebileceğimiz spin-doctor faaliyetleri, çeşitli manipülasyonlarla gerçek algısını değiştirmektir. Saddam Hüseyin’in uzlaşılmaz tavrı ve komşuluk ilişkileri, Amerika’nın Ortadoğu’da kendini etkisiz ve güçsüz hissetmesine neden olmaktaydı. Bu noktada medya, Amerika’nın belirlediği haberleri yapmak ve Irak’ta belirlenen bölgeleri göstermekle sorumlu tutulmuştur. Aslında kitle imha silahları bulunmamasına rağmen Amerika’nın Irak işgaline devletlerin ve örgütlerin engel olmaması için sahte fotoğraflar servis edilmiştir. 

Amerika, hiçbir onay beklemeden 20 Mart 2003 tarihinde “Irak’ın Özgürleştirilmesi” adlı operasyonla Irak’ı işgal etmeye başlamıştır. Irak’ın Özgürleştirilmesi harekâtı kısa bir süre içinde Saddam yönetiminin devrilmesi ile sona ermiştir. Amerika’nın Irak işgali, uluslararası meşruiyete gerek duymaksızın, tek taraflı bir kararla müdahale etmesi; Yeni Muhafazakarların kendi kimlikleriyle şekillendirdikleri güvenlik anlayışını gerekirse askeri kuvvetle tüm dünyaya dayatabileceklerini açıkça göstermiştir. 

Irak Operasyonunun sona ermesi ile Amerika beklemediği bir tepki ile karşılaşmıştır. Çünkü Irak işgali, Amerika’nın Ortadoğu’ya yönelik politikalarındaki en büyük engel olarak görülen Saddam Hüseyin’in iktidardan indirilmesi operasyonuna evrilmiştir. Operasyon sonucunda iktidar devrildi fakat Irak büyük bir istikrarsızlığa, kötülüğe mahkûm edildi. Birçok insanın hayatını kaybettiği iç savaşı beraberinde getiren Irak işgali, diğer devletlerin Amerikan rüyasından uyanmasını sağladı (Karaçoban, 2019). Dünya barışını ve güvenliğini tehdit eden ülke Irak yerine artık Amerika idi. 

5.3. İran

Kitle imha silahlarını elinde bulundurmasıyla ‘her zaman gündemde olan’ İran, 11 Eylül sonrasında İslami değerleri temel alarak Taliban ve El- Kaide’ye destek vermesi ile Amerika’nın öteki sıralamasında ön sıralara yükselmiştir. Yeni Muhafazakârlar için İran, Irak’tan bile daha önce halledilmesi gereken büyük bir tehdit kaynağıdır. İran ve Amerika arasındaki ilişkilerin gerginliği 1979 yılına dayanmaktadır. Amerikan yanlısı İran Şahı’nı devirerek yönetimi ele geçiren Ayetullah Humeyni, Amerika için “büyük şeytan” olarak adlandırılmıştır (Hotak, 2017). Dikkat edilmesi gereken nokta Amerika’nın İran’ın gözünde farklı bir noktada bulunmamasıdır. İki ülkenin de neredeyse bambaşka kimliklere sahip olması sürekli olarak krizleri tırmandırmaktadır. 11 Eylül saldırılarının ardından İran’ın da hedef alınması daha önce değindiğimiz gibi (Amerika’dan nefret etmesi nedeniyle) “haydut devletler” sınıflandırmasının içinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Yeni Muhafazakârlar, hiçbir rejimin İran kadar Amerikan düşmanlığına dayandırılmaması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle Irak nasıl ki Saddam rejiminden kurtarıldıysa İran da Humeyni rejiminden kurtarılmalıdır. 

Amerika, diğer müdahalelerinde olduğu gibi İran’a müdahale etmek için kamuoyu çalışması başlatmıştır. Bu müdahaleyi de İran’ın nükleer çalışmalar yapması ve demokratik değerlerinin kötülüğü üzerinden temellendirmiştir. İran’ın 2003 yılından itibaren nükleer çalışmalarını askıya alması olası müdahalenin önünü kapatmıştır (Sarı Ertem, 2010). Amerika’nın amacının özgür ulusları yaratmak olduğunu ileri süren Bush, demokratik yönetimlerin kendi halklarına saygı duyacaklarını ifade etmektedir. Fakat İran zaten cumhuriyet rejimi ile yönetilen bir devlettir. Aynı zamanda İran, halkın oyları ile seçilen cumhurbaşkanına ve muhalif gruplara sahiptir. İran’daki temel sorun Amerikan tarzı demokrasiye sahip olmaması ya da İslam Cumhuriyeti olması mıdır? 

Sonuç

Bu araştırma yazısının temel amacı 11 Eylül saldırılarını analiz etmekten ziyade farklı bir bakış açısı ile değerlendirmesinin sağlanmasıdır. Kimlik-güvenlik-dış politika ekseninde incelenen 11 Eylül süreci, Amerika’nın geleneksel kodlarının bu süreç içindeki hakimiyetini göstermektedir. Amerika kıtasına yapılan göçlerle başlayan kimlik oluşumu Yeni Muhafazakârlar ile yeniden güçlü bir şekilde araçsallaştırılmıştır. Dünya hakimiyetini sağlamak ve kültürel hegemonyasını dünyaya yaymakla yükümlü olan Amerika başkanları, gerekliğinde askeri güç kullanarak emperyal bir devlet olmayı meşru kabul etmektedir. Amerikan geleneksel kimliğinin gerektirdiği üstün ve sorumlu yöneticiler, iyi bir emperyal olmakla yükümlüdür. Onlar, başta kendi halkının iyiliği olmak üzere tüm ülkelerde iyiliği tesis etmelidir.

Amerika; Monroe Doktrininde de yar alan izolasyonalizm politikası ve okyanus ötesi olan coğrafi konumu sayesinde diğer ülkelerden gelecek saldırılar karşısında avantajlı bir konum ve stratejide bulunmaktadır. Dış dünyadan uzak, korunaklı olduğu varsayılan Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü görüntüsü 11 Eylül saldırıları ile sarsılmıştır. Öteki üzerinden kendi benliğini oluşturan Amerika, saldırıların ardından Ortadoğu ülkelerini hedef almıştır. 

11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak gösterilen Usame Bin Ladin önderliğindeki El-Kaide terör örgütünün radikal İslamcı kimliği, yeni bir öteki arayışının çözülmesini sağlamıştır. Huntington’un ileri sürdüğü gibi savaş, Müslüman Ortadoğu ile Hıristiyan Batı arasında yaşanacaktır. Öteki olan Ortadoğu ne pahasına olursa olsun Amerika’ya benzetilmeye çalışılacaktır. Böylece Amerika geleneksel kimliğindeki özgürlük, demokrasi gibi değerleri dünyaya yaymak için adeta fırsat yakalamıştır. Zamanın ruhuna göre şekillendirilmiş demokratikleşme süreci silahların gölgesine bırakılmıştır. Dünyayı bir deniz feneri gibi aydınlattığını savunan Amerika, silahla demokrasi ararken Ortadoğu’yu karanlığa mahkum etmiştir. 

Naz ÇAP

Siyaset Bilimi Staj Programı

 

Kaynakça:

American Foreign Relations. (1980). The Carter Doctrine. Erişim adresi: https://www.americanforeignrelations.com/A-D/Doctrines-The-carter-doctrine.html

American Rhetoric. (2001). Address To Joint Session Of Congress Following 9/11 Attacks. Erişim adresi: https://www.americanrhetoric.com/speeches/gwbush911jointsessionspeech.htm 

Akgün, A. (2003). Amerika’nın Yeni Dünya Vizyonu ya da Yaklaşan Küresel Anarşi, Stratejik Analiz Dergisi, 1(1), 30-42

Ataç, C. A., Gürsel, B. (2005). Amerikan Apokaliptiğinin Dünü Bugünü, Doğu Batı (Bir Zamanlar Amerika), Düşünce Dergisi, 8(18), 73-89.

BBC. (2004). 16 Mart – 15 Nisan Arası Gelişmeler. Erişim Adresi: https://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2004/03/040319_iraq_anniversary_1719mart.shtml

Bostanoğlu, B. (1999). Türkiye-ABD ilişkilerinin politikası. İmge Kitabevi.

CNN. (2001). The Text of President Bush’s address tuesday night, after terrorist attacks on New York and Washington. Erişim adresi: http://edition.cnn.com/2001/US/09/11/bush.speech.text/

Gölcü, A., Çuhadar, M. (2017). Batı toplumlarında islamofobi’nin üretilmesinde medyanın rolü, Ombudsman Akademik, 7(71), 71-9. 

Hotak, F. R. (2017) 11 Eylül sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’daki hegemonyası, Yüksek Lisans Tezi. Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Huntington, S. (2004). Biz kimiz? Amerika’nın ulusal kimlik arayışı. (Çev. Özer, A.). CSA Global Yayın Ajansı.

İnanç H. ve Aktaş, H. (2013). 11 Eylül 2001 terör saldırılarının Amerikan güvenlik bürokrasisine etkileri, Akademik Bakış Dergisi, 2(34), 1-17.

Kakışım, C. (2017). Liberalizm çağında barış çalışmaları ve demokratik barış vizyonu: Teorik bir inceleme, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 1(50), 27-44.

Karaçoban, A. (2019) 11 Eylül sonrası ABD’nin değişen Ortadoğu politikası, Yüksek Lisans Tezi. Ufuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Karakaya, İ. (2010). 11 Eylül 2001 sonrası ABD’nin değişen güvenlik algılamaları ve politikaları, Yüksek Lisans Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Kissinger, H. (2007). Diplomasi. (Çev. Kurt, İ.). İş Bankası Kültür Yayınları.

Kıllıoğlu, M. E. (2021). ABD dış politikasında insan hakları teriminin tarihi gelişimi ve dış politika argümanı olarak kullanımı, ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi, 8(18), 45-64.

Ongur, H. Ö. (2010). Kimlik, uluslararası ilişkilerde kuram yapımı ve 11 Eylül 2001 olayları, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(19), 135-163.

Polat, İ. (2006). 11 Eylül terör saldırıları ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan müdahalesi, Yüksek Lisans Tezi. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Sarı Ertem, H. (2010). Geleneksel Amerikan kimlik ve güvenlik algısının 11 Eylül sonrası ABD dış politikasına etkileri, Doktora Tezi. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Sarı Ertem, H. (2008). Kimlik ve güvenlik ilişkisine konstrüktivist bir yaklaşım: “Kimliğin güvenliği” ve “güvenliğin kimliği”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, 8(16), 177-237.

Taşdemir, F. (2005). Uluslararası terörizme karşı devletlerin kuvvete başvurma yetkisi, Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Telatar, G. (2012). Yeni muhafazakarlar, demokrasinin yayılması ve Amerikan dış politikası, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 67(3), 159-187.

Tunç, H. (2009). Preemption in the Bush doctrine: A reappraisal, Foreign Policy Analysis, 5(1), 1-16.

USCCB. (2013). Letter to President Clinton on Iraq, 12 February 1998. Erişim Adresi: https://www.usccb.org/resources/letter-president-clinton-iraq-february-12-1998

Uytun, A. (2009). 1 Eylül 2001 terör saldırısı sonrası değişen terörizm algısı. Yüksek Lisans Tezi. Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Sosyal Medyada Paylaş

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar