Marsha P. Johnson’ın Ölümü ve Yaşamı

0
127

 

Marsha P. Johnson’ın Ölümü ve Yaşamı isimli belgesel; izleyen bireylerin hem görünmez kalan toplumsal gerçekliklerle, hem LGBTQIAA+ hareketinin kendi içerisindeki mekanizmalarla, hem de günümüzde yaşanan pek çok nefrete bağlı şiddet ve cinayet eylemine bakışlarında çok yönlü katkı sunabilecek bir çalışmadır.

Belgesel, ana hatları ile 1992 yılında “öldürülen” ancak polis tarafından intihar ettiği söylenerek davası kapatılan Marsha P. Johnson’ın davasını araştıran ve New York’ta “Anti – Violence Project” de çalışan Victoria Cruz’un araştırmasını takip ediyor. Ancak bunu yaparken hem o dönemin, hem öncesinin, hem de güncel bir takım LGBTQIAA+ haklarını ilgilendiren olaylarının üzerinde duruyor.

Marsha P. Johnson, LGBTQIAA+ tarihinin önemli noktalarından biri olan Village’da yaşayan bir drag queen ve aktivist idi. Marsha 46 yaşında iken, nehirdeki cansız bedenine ulaşılmıştır ve zaten LGBTQIAA+ hareketi içindeki ölmeden evvel de bulunduğu önemli konumu bu olay üzerine daha da önemli bir yere gelmiştir. Marsha’nın ölümü, polis tarafından çeşitli bahaneler, ihmaller, fobik, dışlayıcı ve ırkçı bir tutumla yeterince araştırılmamış, kısa sürede bir takım sebepler ile “intihar” denilerek üstü kapatılmıştır. Birleşik Devletler ’de, Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da; dünyanın her yerinde LGBTQIAA+ bireyler ve çeşitli tahakküm biçimlerinin ezdiği tüm bireyler benzer mazeretler ve kasıtlı göz ardı edişler ile faillerinin hiçbir ceza almadan gezebildikleri devlet sistemleri içerisinde sistematik olarak nefret suçuna maruz bırakılmaktadırlar. Faillerine ulaşıldığı durumda ise, belgeselin sonunda da göründüğü ve ilerleyen kısımda daha fazla değinileceği üzere çeşitli sebeplerle düşük cezalar verilmektedir.

Sponsorlu

Belgeselin ana karakterlerinden birisi olarak Victoria Cruz, tüm şiddet olaylarına karşı çıkan bir merkezde çalışmakla birlikte, Marsha’nın 1992 Temmuz ayında öldürülmesini takip eden süreçte kapatılan dava dosyasını yeniden açmak üzere uğraşmaktadır. LGBTQIAA+ bireylerin tanınan veyahut tanınmayan bireyler olmaları önemsenmeksizin pek çoğunun davaları benzer şekilde polisin kasıtlı fobik davranışları sonucu çözülmeden kapanmaktadır. Marsha gibi, LGBTQIAA+ hareketi için evrensel bir sembol sayılabilecek bir öznenin öldürülmesi de belgeselde gösterildiği üzere bu tutumu değiştirmemektedir.

Marsha’nın cinayeti üzerine Victoria Cruz’un yürüttüğü çalışmada da görüldüğü üzere adli birimler ve sağlık birimleri de açıkça LGBTQIAA+ bireylerin maruz bırakıldığı suçlar karşısında pek çok delili göz ardı etmekte ve hatta karartmaktadırlar. Marsha’nın ailesi ve eski ev arkadaşı olan Randy Wicker ile yapılan görüşmelerde de Marsha’nın yakın çevresinin açıkça intihar ihtimalini kabul etmedikleri görülüyor. Bu noktada yürütülen herhangi bir soruşturmada bireyin çevresinde bulunan öznelerin buna dair beyanları bile tek başına yeterli olarak kabul edilip araştırılmalıdır. Bu noktada Marsha’nın yakınlarının esasında bu nefret suçlarının hedefi olan kişilerin insan yerine konmadığı vurgusu önemsenmelidir. LGBTQIAA+ öznelerin nefret suçlarına uğradıkları, öldürüldükleri ve bunların göz göre göre oldukları yerde polis tarafından müdahale edilmeden bırakıldıkları anlatısı oldukça travmatiktir. Ancak hareketin nefret suçuna maruz kalmış tüm özneleri için olduğu üzere, LGBTQIAA+ bireyler kolluk kuvvetlerinin kendilerini bu şekilde göz ardı ettiklerinin farkındalardır ve buna dair eylemler yürütürler. Bugün dahi Türkiye örneği düşünülerek hareket edildiğinde Hande Kader davasının ne şekilde sürdürüldüğüne bakarak bunun güncel bir örneğini görmek mümkündür.

Marsha’nın hikayesinden bahsedilirken Marsha’nın çevresini oluşturan öznelerin de görünürlükleri sağlanmıştır. Marsha gibi LGBTQIAA+ hareketi için önemli bir özne olarak Sylvia Rivera’nın da hayatına açıkça değinilmiştir. Öncelikle Rivera’nın konumu Marsha ile olan bağı üzerinden ele alınmıştır. Marsha ve Sylvia; sokaklarda olan LGBTQIAA+ özneler için birer kurtarıcı ve öncü özneler haline gelmişlerdir. Şiddete maruz bırakılmaktan korkmadıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Bu durum tüm militer toplumlarda LGBTQIAA+ hareketini bastırmaya yönelik hareket eden güçlerin karşısında önemli bir direnişi simgeler. Bu direnişin en önemli örneği, belgeselde de ifade edildiği üzere Stonewall Inn’e yapılan polis baskınına karşı gerçekleştirilen direnişte, beyaz gey erkek dominasyonunun hakim farz edildiği bu direniş hareketi içerisinde yer alan drag ve trans öznelerdir. Yalnız bu direniş sırasında değil, öncesinde ve sonrasında da bireylerin suçsuz yere şiddete uğradığı ve hapse atıldığı ifade edilmiştir. Marsha ve Sylvia ayrıca Sokak Travestileri Eylem Devrimcileri, (STAR) evini kurmuştur. Amaçları sokakta birtakım ayrımcılıklara ve zorluklara maruz bırakılan özneleri kurtarmaktır. Zira trans özneler, trans kimlikleri ortaya çıktığında işlerini kaybetmekte, kadın kıyafetleri giyen erkekler olarak damgalanmakta ve ciddi fiziksel ve psikolojik şiddet eylemlerine maruz bırakılarak hapse atılmaktadırlar. Bu sebeple sokaklarda yaşayan öznelerin dikkatli olmaları gerekiyordu ve korunacakları bir yere ihtiyaçları vardır

Belgeselin en çarpıcı ve önemsediğim kısmı LGBTQIAA+ hareketinin kendi içerisinde bulunan dışlayıcı hareketlerin gösterildiği yerdir. Onur yürüyüşlerinde rol model olmuş bireyler önlerde yürüyebilmesine karşın diğer tüm trans ve drag özneler hareketin arkasına atılmaktadırlar. 1973 yılında Sylvia Rivera’nın LGBTQIAA+ hareketine seslenişi oldukça travmatik ve bahsedilen durumu ortaya çıkaran bir konuşmadır.

Marsha’nın öldürülmesi üzerine tartışılırken sokaklarda olan LGBTQIAA+ öznelerin çeşitli şekillerde intihar etmek zorunda kaldıkları, öldürüldükleri ve bu ölümler sebebiyle kimsenin cezalandırılmadığı ifade edilmiştir. Victoria Cruz’da buna benzer şiddet eylemlerine maruz kalmış bir öznedir.

Marsha’ya ait sağlık raporları oldukça zor elde edilmiş olmakla birlikte, işlenen suçun ortaya çıkmasını sağlayacak pek çok kanıt olabilecek unsurunda kasıtlı olarak – veya olmayarak- göz ardı edilmiştir. Polis ve mafya grupları LGBTQIAA+ bireylere sürekli olarak baskı, şiddet ve ölüm tehditleri uygulamaktadır. Randy Wicker, onur yürüyüşünü mafyanın tekelinden çıkarmak istediğinde tehdit edilen ve belki de iddia edildiği üzere bundan zarar gören, -Marsha’nın öldürülmesi- LGBTQIAA+ bireyler olmuştur. Ayrıca Marsha’nın mafya tarafından öldürülebilmiş olabileceği ihtimalini gösteren pek çok kanıt yok sayılmıştır.

Marsha’nın öldürülmesinin araştırıldığı bu belgeselde ayrıca Islan Nettles’a ait güncel bir dava da ele alınmıştır. Bu davada da görüldüğü üzere sanıklar “panik savunması” gibi, günümüzde Türkiye’de de işleyen mekanizmalar karşımıza çıkar. Bahsedilen panik savunması failin beraber olmak istediği öznenin trans özne olduğunu bilmediği ve bunu anladığı an panikleyerek şiddet ve cinayet eyleminde bulunuyor olmasına dayanmaktadır. Herhangi bir sebeple bir özneye yöneltilen şiddet ve cinayet eylemi böyle bir bahane ile hafifletilmemelidir. Türkiye’de hem kadın özneler, hem LGBTQIAA+ bireylere karşı işlenen suçlar çeşitli bahanelerle cezasız bırakılmakta ve failler başka öznelere zarar vermeyi sürdürmektedirler. Islan Nettles davasında da azami ceza süresi 25 yıl olarak görülen bir davada suçlu olan kişi bu sürenin yarısı kadar bir cezaya çarptırılmıştır. Hemen hemen her yerde birçok nefret suçu ve cinayeti caydırıcılıktan uzak, yetersiz ve ayrımcılığı sürdüren; hatta katillerle iş birliği yapan kararlar sunmaktadır.

 

 

 

DOĞA BAYRAKTAR

Toplumsal Cinsiyet Staj Programı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here