Sivil Toplum Kuruluşları ve Yerel Yönetimlerin Kırılgan Gruplar Üzerinden Kadınları Hayata Kazandırmadaki Rolü

0

 

ÖZET

Küreselleşme çağı ile birlikte günümüzde sivil toplum örgütlerinin faaliyeti giderek artmıştır. Dolayısıyla toplumu yönlendiren, harekete geçiren temel etmen olarak görülmektedir. Sivil toplum kavramının tarihsel süreci incelenmiştir. Eski Yunan’dan 18.yüzyıla kadar devletin bir parçasıydı. Burjuvazinin ortaya çıkmasıyla birlikte sivil toplum, liberal ideolojiye benzer olarak birey ve toplulukların, hak ve özgürlüklerin devletten bağımsız işlemesi gerektiğine varılmasıyla, devletten ayrışma sürecine başlamıştır. Yerel yönetim mekanizmalarının görevi vatandaşların ihtiyaç ve isteklerine yönelik hizmet sistemini geliştirerek uygulamaktır. Günümüz dünyasında özellikle dezavantajlı gruplar olarak adlandırılan kadınlara yönelik hizmetler üzerinde durulmaktadır. Kadınların ihtiyaç ve isteklerine göre, yerel yönetimlerin hizmetleri bu süreçte değişim göstermiştir. Bu çalışma ile yerel yönetimlerin kadınlara yönelik hizmetleri, toplumsal cinsiyet kapsamında değerlendirilmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kadınların günlük yaşamına etkisi, kadın hareketinin nasıl farklılaştığı incelenecektir. Kadınların her alanda yerel yönetim, siyaset, eğitim, istihdam alanlarında yaşadıkları ayrıma değinilerek, cinsiyet eşitliğini ülkeler bazında değerlendirilmiştir. 

Anahtar Kelimeler: Sivil Toplum, Yerel Yönetimler, Kırılgan Gruplar,Toplumsal Cinsiyet,Kadın

ABSTRACT

With the age of globalization, the activity of non-governmental organizations has increased steadily today. Therefore, it is seen as the main factor that drives and mobilizes society. The historical process of civil society concept has been examined. With the emergence of the bourgeoisie, civil society began the process of separation from the state, with the conclusion that individuals and communities, rights and freedoms should operate independently of the state, similar to liberal ideology. The task of local government mechanisms is to develop and implement the service system for the needs and wishes of citizens. In today’s world, services for women are especially focused on so-called disadvantaged groups. According to the needs and wishes of women, the services of local governments have changed in this process. In this study, the services of local governments for women were evaluated within the scope of gender. The impact of gender inequality on women’s daily lives will be studied, how the women’s movement differs. Gender equality was evaluated on a country-by-country basis,addressing the distinction that women experience in all areas in local government, politics,education, and employment.

Keywords: Civil Society, Local Governments, Fragile Groups, Gender, Woman

1. Giriş

Yerel yönetim ve sivil toplumların toplumun ortak çıkarı üzerine hareket ettiği ve çeşitli yardım eli uzatıldığı bilinmektedir. Ancak bu yardımların yetersizliği birlik olamamaktan kaynaklandığı üzerine şekillenen bu çalışmada öncelikle kurumların yapıları ve grupların çeşitliliği ve kurumların gruplar için ne yapabileceği araştırmanın problemi olarak seçilmiştir. Sosyal yardımların ayrı ayrı kollar ile gerçekleşmeden bir bütün halinde hareket ederek dayanışmanın öneminin artacağına ve yardımların kalıcılığı düşünülerek her iki kuruluşun da birlikte ne tür faaliyetlerde bulunması gerektiğine dair önerilerde bulunarak dezavantajlı grupların hayata kazandırılmasında bir pay sağlamak amacıyla tasarlanmıştır.

Bu çalışmanın ilk iki bölümde, sivil toplum ve yerel yönetimlere genel bir bakış ile yapıları açıklanmaya çalışılmıştır. Ardından dezavantajlı bireylerin kimler olduğuna ve neye göre avantajsız sayıldığı incelenerek toplumsal mücadeleleri aktarılmaya çalışılmıştır. Kırılgan gruplar arasında yer alan ve günümüzde maalesef hala göz ardı edilerek yaşam haklarına dahi müdahale edilmesinden dolayı toplumun daima kanayan yarası olan kadınlara toplumsal cinsiyet temelinde kamusal ve özel alanda kendilerini var etmek için çabalarken daha da kırılganlaştıklarına değinilmiş ve veriler ile desteklenmiş olup farkındalık kazandırmaya çalışılmıştır. Sonuç bölümünde, yerel yönetimler ve sivil toplumların bir bütün halinde çalışarak kadınlar için birlik içinde ne yapılması ve nasıl gelişeceğine dair fikri ilişkiler kurulmaya çalışılmıştır.

2. Sivil Topluma GeneL Bakış

Dünyada 1980’lerde giderek gelişen küreselleşme argümanına bağlı olarak siyasi parti yönetim işleyiş tarzının vahim bir temsil ve meşruiyet krizi geçirmeleri akıbeti, demokrasiye ilişkin meydana gelen tartışmalar, sivil toplum nosyonunun önemini ortaya çıkararak işlevsel sürecine başlamıştır. Sivil toplum, devletin idarî yapılanması dışında, bağımsız, gönüllülük esasına dayalı, bir hukuk sistemine bağlı olmakla beraber kendi iç düzenini kendisi belirleyen, toplumsal ortak bir yaşam alanı olarak tanımlanabilir (Özer, 2008, s. 87). ‘Sivil’ sözcüğü, Latince ‘civis’ kökünden ortaya çıkmış ve ‘yurttaş veya kenttaş’ anlamına gelir. ‘Sivil toplum’ kavramı ise, Fransızca’daki ‘société civile’ den gelmektedir. Bütün bu argümanlara bağlı olarak, sivil kelimesi, aslında, vatandaşlık kelimesi ile ilişkilidir. Dolayısıyla sivil toplum, yurttaşlar toplumu olmaktadır (Talas, 2011). Sivil toplum kavramının tarihsel kökenine bakıldığında Eski Yunan sitelerine kadar uzanan epey eski bir tarihi geçmişe sahip olduğu görülür. Bu kavram ilk defa Aristoteles ile anlam kazanmıştır. Aristo’ya kadar uzanan sivil toplum, devlet ile aynı anlamda kullanılan bir terim olarak karşımıza çıkar. Aristoteles’in bahsetmiş olduğu sivil toplum, hayatın her alanını kapsayan siyasal toplum ile aynı anlama gelmektedir. Bu durum bireylere, devletin yasalarına uymayı ve diğer bireylere zarar vermeden bir arada yaşama gayreti vermektedir. Aile, din, eğitim gibi unsurların hepsi siyasal toplumun ‘polis’ in bir parçası kabul edilmekteydi. Dolayısıyla ‘polis’ bir sivil toplumdur. Aristoteles’in kavramı ile günümüz dünyasının aksine sivil toplum ve devlet arasında bir fark olmamaktadır. Sivil toplum, Aristoteles’in ‘politike koinonia’ olarak tanımladığı yurttaşların, kenttaşların, politeslerin oluşturduğu siyasal bir sistemdir. ‘Koinonia’ dayanışma, dostluk veya etkileşime bakılmaksızın tüm topluluğu kapsamaktadır. Diğer bir ifadeyle ‘Politike koinonia’ ortak hareket etme kabiliyetine sahip, homojen bir sivil toplum düzenidir. Aristo’ya göre, sivil toplum, bireysel çıkarlardan bağımsız, kamusal iyiliği sağlamayı amaçlayan konulan kurallara uygun olarak yönetilen toplumu ifade etmektedir (Aslan, 2010, s. 190). Feodal yapı, meydana gelen burjuvazinin gelişmesinin önünde engel oluşturmaya çalışmıştır. Ekonomik değişimler, toplumsal ilişkiler ve örgütlenmelerde de bir dönüşüm sürecinin yaşanmasını zaruri kılmıştır. 12.yüzyıl ve 19.yüzyıl arasında Avrupa’da yaşanan gelişmeler, ticaretin canlanması ile yavaş yavaş feodal yapıyı dağıtacak kadar etkili olmuştur. Burjuvazinin oluşması ve sanayi devrimi ile beraber gelen ekonomik güç, üretim araçlarında oluşan gelişmeler bu tarihsel sürecin temelini oluşturmuştur. Feodalizmin son kalıntıları ise Sanayi Devrimi ile tamamen ortadan kalkmıştır. Sivil toplum teriminin günümüz halini almasında 12. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasında Avrupa’da yaşanan bu gelişmeler etkili olmuştur (Haşlak, 2006). Sivil toplumun ilk kuramcılarından biri olan Hegel, yerel yönetimin sivil toplumun bir parçası olduğunu ifade eder. Hegel, olası bir devlet müdahalesine karşın yerel özerkliğin özenle korunması gerektiğini belirtmiş; sivil toplum kuruluşları çözümlemesinde yerel yönetim ve özel kurum, kuruluşlar bağlamında herhangi bir ayrıma gitmemiştir. Toplum yapısındaki değişim ve gelişim sürecini hızlandırıcı bir etki getiren sivil toplumun yaygınlaşması ve gelişmesi ile demokratik düşüncenin benimsenmesine önemli düzeyde katkıda bulunacaktır. Yerel yönetim ve sivil toplum ilişkisi, kentsel yaşam alanında yerel yönetimlerin demokratikleşmesini sağlamak için kullanılmaktadır. Yerel yönetimler, halka daha yakın yönetim olmaları ve bireyselliğe açık olmalarıyla sivil toplum düzeninin ilerisinde, ancak sivil toplumun gerisinde yer almaktadır. Zira yerel yönetimler, bir yanıyla sivil toplum örgütlerini andırsalar da, siyasal toplumun bir parçasını oluştururlar (Kaypak, 2012).

3. Yerel Yönetimlere Genel Bakış

Kavram olarak yerel yönetim, Kamu Yönetimi Sözlüğü’nde, “merkezi yönetimin dışında, yerel bir topluluğun ortak gereksinimlerini karşılamak amacıyla oluşturulan, karar organlarını doğrudan halkın seçtiği, demokratik ve özerk bir yönetim kademesi, kamusal bir örgütlenme” (Bozkurt ve Ergun, 1998: 258) olarak tanımlanmaktadır. Halkın yönetimde yer alabildiği kamusal bir yerel yönetim aslında siyasal yerinden yönetim ve yönetsel yerinden yönetim olmak üzere iki tür olarak bilinmektedir. Siyasal yerinden yönetim adından da anlaşılacağı üzere tüm yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin devletin elinde olup yerel yönetimin söz hakkı olmaması iken yönetsel yerinden yönetim ise yasama ve yargı erklerinin merkezde, yürütmeye ilişkin yetkiler ise yerel yönetime aittir. Yönetsel yerinden yönetim yine kendi içinde ‘Hizmet Yönünden Yerel Yönetim’ ve ‘Yer Yönünden Yerel Yönetim’ olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

İnsanların temel haklarını kullanabilmesi için bir yardım mekanizması biçimindeki yerel yönetimlerin ortaya çıkış nedenleri, işlevleri, yararları bir bütün halinde ve ayrılamaz yapıdadır. “Yerel yönetimler siyasal gücün dağılımını, ekonomi temelli gerçekleşmesi ve sosyal yaşamın devamında önemli kuruluşlardır” (Karakış, 2009, s.31).

Refah devlet anlayışı ilk olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygın biçimde uygulanan Keynesyen iktisat politikaları temelinde oluşmuştur. Refah devleti anlayışına göre; vatandaşların belli bir yaşam düzeyinin altına düşmeden yaşayabilmeleri toplumsal özgürlük ve adalet ilkelerinden mahrum kalmayarak kamusal ve özel alanlarda sosyal ve ekonomik haklarının eşit bir şekilde dağılması ve desteklenmesi temeli üzerine kurularak kalkınmanın sağlanması amaçları dahilinde olarak bilinmektedir. Kişilerin sosyal refah programlarından yararlanma hakkı bu bağlamda temel vatandaşlık hakları olarak görülmesi gerektiği anlaşılmalıdır.

Sanayi devrimi ile 20.yüzyılın ikinci yarısından sonra artan göç ile yoğunlaşan kent nüfusunda yerel yönetimlere de ayrıca ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü kontrolsüz nüfus politikaları ile artan yoksulluk gibi temel insani ihtiyaçların karşılanamaması ve gecekonduların artmasıyla dezavantajlı gruplarında çoğalarak ihtiyaçların karşılanamama durumu yerel yönetimlerin çözüm olarak görülmesiyle halkın söz sahibi ve yardımların bütüncül olması yerel yönetimlerin önemini arttırmıştır.

Yerel yönetimler kamu yönetimlerinin bir parçası olarak, yerel yönetimin alanına dahil olan halkın ihtiyaçlarını etkin bir şekilde karşılamak için kamu hizmeti sağlayan ve yerel halkı yöneten, siyasal ve toplumsal kuruluşlar olarak bilinmektedir. Siyasal denetim altında olan yerel yönetimlerin yine ortak çıkar amacında olan sivil toplum kuruluşlarının daha özgürlükçü yapısından dolayı birbirlerini tamamlar nitelikte bir bütün halinde hareket ettiklerinde yerel halkın ihtiyacının daha gelecek temelli bir biçimde eşitlikçi perspektifte yararlanarak siyasi organizmalar tarafından denetlenmeden dezavantajlı grupları hayata dahil edebilirler. Sivil toplumun 1970 sonrası dönemde, gelişmemiş ülkeler tarafından ulaşılması gereken bir hedef olarak görüldüğünde sosyal devlet anlayışına uygun olduğu anlaşılmalıdır. Sosyal devletçilikte sivil toplumun örgütlenerek oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarının da alt başlıkları gibi yardımcı ve daha çok kişiye yüksek fayda sağlamak için sendikalar, dernekler, hükümet dışı kurumlar ve düşüncelerin özgürce dile getirebileceği alanlara zemin hazırlanmıştır. Bu bağlamda toplumun her kesimini kapsamayı hedefleyen yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte hareket etmesi ve ötekileştirilmelerin yaşanmadığı bir alanda dezavantajlı grupları da hayata kazandırmaktadır.

4. Madalyonun Görül(e)Meyen Yüzündekiler: Kırılgan Gruplar

Türk Dil Kurumu’nun ifadesine göre dezavantajlı “avantajlı olmama” anlamına geldiği bilinmektedir. Yine Türk Dil Kurumuna göre avantajlı olmak ise “üstünlük, kazanım, yarar” anlamına gelmektedir (https://sozluk.gov.tr/). Sözlük anlamlarına bakıldığında dezavantajlı olmanın avantajlı ol(a)mama olarak ele alınarak avantaja bağımlı olarak tanımlanması bir nevi hiyerarşi altında olması ve olması gerektiğinden az, olması gerekenden de faydalanamayarak sınıfsal toplumda alt sınıf olarak anlaşılmasını belirtmektedir. Ötekileştirildikçe görünmez hale gelen dezavantajlı grupların ortaya çıkış sebepleri toplumun var olan insan haklarından yararlanmasının asgari düzeyde dahi olmamasından kaynaklanmaktadır.

Toplumun yararı için hak temelli çalışmaların yapılarak dezavantajlı grupların oluşmasını önleyen Sosyal devlet anlayışı bulunmaktadır. Sosyal refah devletin toplum için amaçlarına bakıldığında; öncelikle toplumda yer alan herkese asgari düzeyde gelir garantisinin olacağıdır. Ardından olası bir hastalık, işsizlik ve afet olaylarında risklerden olumsuz etkilenmemeleri için destek alarak güvence altına alınması ve statü fark etmeksizin toplumdaki bütün bireyleri en iyi yaşam standartları ile yaşaması için uygun alan ve yaşam koşullarının oluşturulacağı, sosyal adaletin sağlanabileceği eşit hakların dağıtımına yönelik amaçları bilinmektedir. Sosyal Devlet modelinin amaçlarından da anlaşılacağı üzere; toplumdaki bireylerin ötekileştirilmeden hayata kazandırılması yönünde çalışmalara öncülük sağlamaktadır. “İlk olarak 1941 yılında Archbishop Temple tarafından kullanılan sosyal devlet terimi, sosyal refahın optimizasyonu amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir devlet anlayışını açıklamaktadır” (Yay, 2014, s.148). 1961 Anayasası ile sosyal devlet modelinin benimsenmesi ancak 1980 dönemlerinde değişime uğradığı ve bunun sebebinin de ekonomik düzlemde krizlerin yaşanması olduğu bilinmektedir. Krizlerin toplumun yapısını etkilemesi ile eşitsizliklerin ve sınıflar arasındaki çizgilerin daha belirgin bir biçimde olması tarihsel perspektifte 1970 sonrası neo-liberal politikalar ile yaşanan petrol krizinin öncülük ettiği ekonomik kriz ile birlikte sınıflar arası eşitsizliğin sosyolojik bağlamda belirginleştiği bilinmektedir. Yaşanan krizin sonucu olarak insan haklarının değişiminden ve eşitsizliğinden bahsetmek mümkündür. 

Sosyal refah devletinin yaşanan ekonomik temelli krizler ile değişime uğradığına kısaca değindikten sonra değişim sonucunda oluşan kırılgan grupların kimler ve nasıl çeşitlenmesi ise toplumun yapısına göre ülkelerde farklılık göstermektedir. Dezavantajlı grupların toplumun yapısında ve işleyişinde sosyal hizmet politikalarından yararlanma aşamasının yine toplumların yapısındaki farklılıklar ile dezavantajlı gruplar üzerine yapılan veya yapılması hedeflenen yardımların ortaya çıkış fikirlerinde farklılıklar söz konusu olduğunda daha mikro yapılarda dahi dezavantajlı grupların hayat kazandırılmasına farklı perspektifteki sosyal yardım kuruluşlarından da bahsetmek mümkündür. Toplumun göz ardı edilen nüveleri olarak yer alan dezavantajlı bireylerin sosyal refah devletine uygun sosyal politikalarının gerek siyasi erkler, gerek özel kuruluşlar olarak özgürlükçü ve toplumun ortak çıkarını hedefleyen sivil toplum kuruluşlarının, dezavantajlı grupların insan haklarından yararlanması için ön ayak olması ve yararını sağlayabilmesi elzemliğini korumaktadır.

Kentin nüfus dinamiklerindeki artışı ile karmaşık hale gelen ve sosyo-ekonomik yapıların bünyesindeki farklılıkların sebebi olarak kentte yaşayanların sayısının artması ve ekonomik refah için kentte yaşamanın gerektiğini düşünerek iç göçlerin yaşanması ile dezavantajlı grupların çeşitlenmesine ve yaygınlaşmanın olmasına zemin hazırlar nitelikte bir sebep olarak görülmektedir.

4.1. Değişimin Temel Metaforundan Yoksun Kalan Grup: Yoksullar

Kırılgan gruplar arasında yer alan ve sayıca fazla olan yoksulların kapitalist dünya ve neo-liberal politikaların sağladığı özelleşen sanayi ile yoksullukları daha da belirginleşmiştir. Çünkü ticaretlerin ve pazarların çoğalarak gelişmesi ile doğru orantılı olarak kentler de büyümüştür. Daha önce de belirtildiği gibi iç göçlerin kırılgan grupları oluşturmaya sebep olduğunu yine niteler bir durumdur. Burjuva sınıfının doğması ve gelişmesi sınıfsal dengesizliklerin varlığını ve eşitsizliklerin çoğaltılması ile alt sınıf-üst sınıf ayrımının belirginleşmesinden dolayı kırılgan gruplar arasında yer alan yoksulların burjuva sınıfına dahil olmadan, ticari para akışında sermaye birikimi olmayarak sanayi ve pazardan uzak kalınmaktadır. Yoksul olarak görülen kırılgan grupların kırılganlıkları, asgari düzeyde yaşamını devam ettirmekte zorluk çekerek sınıfsal düzlemde ekonomik temelli oluşan bir grup olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sosyal dengelerin sosyal adalet ilkesi kapsamında dağıtılmadığı ve ötekileştirilmelere maddi durumundan dolayı maruz kaldığı bilinen yoksullar, sadece ticaretten geri kalarak değil; eğitim, sağlık, konut, refah yaşam hakkı gibi sahip olması gereken insan haklarından da yararlanmakta zorluk yaşamaktadırlar. Erman’a göre kentlerdeki gecekondulaşma, “mali kaynakları kısıtlı olan Türkiye’nin refah devleti uygulaması olarak görülmüştür” (Erman, 2010, s.234). Kent hakkından yararlanması gerektiği kadar yararlanmayan kente göç etmiş bireyler kentin periferisinde bulunan gecekondularda yaşaması ve asgari düzeydeki ihtiyaçlarının karşılanmasında orada refah hayat bulma konusundan yoksun kalan yine orada yaşayan yoksullardır. Göçlerin çarpık kentleşme ile getirdiği düzensiz kent planlamaları yoksulluğu belirgin hale getirmektedir. Bahsedilen ‘kent hakkı’ Lefebvre’nin kavramı olarak bilinmektedir. Ona göre (Lefebvre, 2015) kent hakkı; kentin potansiyel faydalarına bütün yaşayanların eşit erişimi, yaşayanların temel hak ve özgürlüklerinin tamamını gerçekleştirebilmesi olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda modernliğin getirilerinden birinin de sömürü olduğu bilinmektedir. Altındal’ın, “kentin gelişmişlik göstergesi de tek başına nüfusun yoğunluğu üzerinden çok ekonomisinin nasıl şekillendiği, sınıflar arasındaki gelirin ne şekilde pay edildiği, hangi sektörlerin ön planda tutulduğu” (Altındal, 2020, s.2202) ifadesi önem arz ederek yoksulluğun toplumun yapısına göre belirlendiğinin anlaşılmasını sağlamaktadır.

4.2.İstihdam Politikalarından Yararlanamadıkça Kırılganlaşan Grup: İşsizler/İşsizlik

Endüstrileşme, güce bağlı emeğin azalarak fikre bağlı emeğin devamlılığı için makinelerin kullanıma artması ile gelişme unsuru olarak görülmüştür. Ancak bilindiği üzere her güzel durumun birde olumsuz tarafı yaşandığı gibi görünen yenilikler ve avantajlar kadar görülmeyen dezavantajlı durumlarda söz konusudur. Toplumsal değişim gelişme yönünde seyrederken işsizliğin ortaya çıktığı göz ardı edilmemesi gereken bir durum olarak bilinmesi gerekmektedir. Örneğin fabrikaların zenginleşmesi ancak işçilerin zenginleşememesi ve patronaj ilişkilerin devamlılığının sonucunda hiyerarşik yapı ile işçi sınıfının veya meslek edinmeye çalışan bireylerin istihdamı sağlanamayarak işsizlerin çoğalması ve gelişmekte olan toplumda hak temelli uygulamalarda eksikler sonucunda işsizliğin artarak yoksul olarak nitelendirilen kırılgan grup arasında yer almasına sebep olmaktadır. Sosyal politikalar uygulamaları için artan işsizliğe karşılık olarak işçi sınıfların örgütlenerek yasama organını etkilemeye çalıştığı değişen fabrika işleyişine karşılık olarak işçi sendikaların oluşmasına zemin hazırlamıştır. İşçi sendikalarının sebebi olarak özelleşen ticaret ve sanayi sonucunda işçi sınıfının işçi sendikalarını oluşturmuşlardır. Meryem Koray, “Liberalizmin irade özgürlüğü ve sözleşme serbestliği ilkeleri çerçevesinde devletin çalışma yaşamına karışmadığı bu dönemde, çalışanların çalışma koşulları işverenlerin insafına terkedilmiş durumdadır” (Koray, 2000, s.69) ifadesi sendikaların ortaya çıkış sebebini sunar niteliktedir. Sendikalar çıkmıştır çünkü insan hakları bağlamında sivil toplumun oluşturduğu sendikaların eylemler ve hak temelli çalışmaları yine toplumun yüksek yararı için faaliyet göstermeyi amaçlayan sivil toplumun öneminin anlaşılmasını sağlamaktadır.

Sosyal gelişmeden yoksun kalan işsizler sadece fabrika emekçileri ile sınırlandırılmaması gerekmektedir. Eğitim düzeyi orta veya yüksek bireylerin de iş bulmakta zorlanması, nepotizm sorununun çözülememesiyle mesleğini yapamaması ve bir birey olarak kendisini özgür hissedemeyerek gelir elde edemediğinde ekonomik eşitsizliğin yine istihdam ile ilgili olduğu bilinmektedir.

4.3. Beden ve Zihinlerinden Dolayı Sosyalleşemeyerek Ötekileştirilen Grup: Engelliler

Engelli, özürlü, sakat, malûl ve benzeri kavramlar engelliliği belirtmek için kullanılan kavramlardır. Kırılgan gruplar arasında yer alan engelli bireylere karşı kullanılacak olan kavramın “kırıcı” olup olmaması önem arz etmektedir. Bedensel veya zihinsel açıdan eksikliği ya da yetersizliğinden dolayı dezavantajlı konumdaki bireylerin toplumun bireylere atfettiği etkinliklere katılamaması ile ötekileştirilmeye maruz kalmaktadırlar.

2006 yılında oluşturulmuş 2007’de Türkiye’nin imzaladığı ve 2009 yılında yürürlüğe giren Engellilerin Haklarına İlişkin BM Sözleşmesi’nin amacı: “engellilerin tüm insan hak ve temel özgürlüklerinden tam ve eşit şekilde yararlanmasını teşvik ve temin etmek ve insanlık onurlarına saygıyı güçlendirmek” (https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr) olarak bilinmektedir.

Güçsüz bedenlerinin istismara, şiddete, sömürüye, kişinin özgürlüğünün ve güvenliğinin ihlal edilmesi ile kırılganlıklarının içerisinde daha da kırılgan hale gelmektedirler. Toplumun onlara Erving Goffman’ın kavramı bağlamında damgalama/etiketleme ile bedenlerindeki ya da zihinlerindeki engellerden dolayı dezavantajlı görülerek eğitim, sağlık, toplumsal yaşama katılım, çalışma/istihdam, spor ve seyahat özgürlüğü gibi durumların hepsinden olması gerektiği gibi faydalanamadığında ötekileştirilerek dezavantajlı gruplar arasındaki yerini belirginleştirmektedir.

Sosyal refah devlet politikaları ile sivil toplum ve yerel yönetimlerin ayrı ayrı yine engelliler üzerine hayata kazandırmaya yönelik gerçekleştirmiş ve gerçekleştiriyor oldukları projeleri sayesinde toplumsal yaşamda engellerin olmadığı varsa bunun en aza indirileceği çalışmalar ile kırılganlığın önlenmesini sağlamaktadırlar.

4.4. Risk Toplumundan Risk Toplumuna Göçen Grup: Mülteciler/Sığınmacılar

Mülteci veya sığınmacıların; dini, milliyeti nedeniyle zulüm gören veya göreceği ihtimali ile yaşam hakkının elinden alınacağı korkusuyla ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılan ve geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi ve gruplar olarak bilinmektedir. Mültecilerin sığındıkları yerlerin çoğunlukla kentler olması ve kentteki yaşama, ekonomik ve sosyal koşullara uyum sağlayamayarak dezavantajlı gruplar arasındaki yeri belirginleşmektedir. Keleş’in, “Hızlı kentleşmenin, sanayileşmenin, kapitalizmin gelişmesinin, tüketimi, rantı ve bencilliği kamçılaması, sonuçta, insan davranışlarına da yansıyarak, insanın çevresiyle, yaşadığı ortamla ilişkilerinin bozulmasına da yol açmaktadır” (Keleş, 1994, s.275) ifadesi ise mültecilerin toplumun bazı kesimleri tarafından tekrar ötekileştirilmeye maruz kaldığını çağrışmaktadır. Bu bağlamda toplumdaki ikili ilişkilerin yabancılaşması ve dayanışmadan uzaklaşıldığı post-modern dönemde, mültecilerin ülkelerindeki savaş, zulüm, ekonomik kriz ve benzeri toplumsal yaşamda risk olarak görülen olaylar onları dezavantajlı gruplar olarak etiketlenmesine neden olmaktadır. Bu olaylar karşısında yaşam hakları için göç ederek gelmiş oldukları ülkelerde veya transit olarak gördükleri ülkelerdeki geçirdikleri zaman diliminde kırılganlıkları ile baş başa bırakılarak sosyal bütünleşmenin yaşanmasında bazı problemlerin oluşması veya toplum tarafından kabul görülmeyerek ötekileştirilmesi yabancı oldukları toplumda ne yazık ki yaşam mücadelesi vermelerini gerektirmektedir. Ancak sivil toplum kuruluşlarının sürdürülebilir kalkınma hedefleri bağlamında Yoksulluğa son, Açlığa son ve Eşitsizliklerin Azaltılması hedeflerine bağlı kalarak sosyal yardımların yapılmasıyla hayata kazandırmaya yönelik sosyal politikalar uygulanması için de belediyeleri teşvik etmektedir.

4.5.Toplumun Bağ(ım)lı Olduğu Ancak Ötekileştirildikçe Kırılganlaşan Grup: Kadınlar

Ataerkil toplumda cinsiyetlerinden dolayı ötekileştirilen ve toplumsal cinsiyet normlarının atfettiklerini yapmak ile sorumlu tutulan ve ideal beden algısına uyum sağlaması gerektiği yönündeki dayatmalar gibi durumlar kadınları kırılgan grup olarak belirtmektedir. Ancak her kadının kırılgan grup arasında yer almadığı da bilindiği üzere hangi sorusu bağlamında kırılgan grupların saptanması gerekmektedir. Hangi sorusu sorulduğunda mülteci kadınlar, yoksul kadınlar, engelli kadınlar, kamusal alanda eril tahakküme maruz kalan kadınlar, özel alanda ataerkillik temelinde dilin hegemonik gücüne maruz kalanlar olarak kendi içinde de kırılgan grupları farklılaşmaktadır.

5. Toplumsal Cisniyet Eşitsizliği: Kadının Rolü

Cinsiyet kavramı, kadın veya erkek olmanın genetik, fizyolojik ve biyolojik yönünü ifade eder. Toplumsal Cinsiyet, toplum tarafından biçilmiş roller, görev ve sorumluluklar toplumun bireyi ne olarak gördüğü ve bireyden beklentileri ile ilgili bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet, ilk olarak 1930’lu yıllarda fizyolojik yapının psikolojiden farklı olduğunu belirtmek için kullanılmış bir kavramdır. ‘Gender’ toplumsal cinsiyet, biyolojik kökenine bakılmaksızın kadına ve erkeğe dayatılmış tüm beklentileri, toplumsal rol, davranış ve kuralları, ruhsal tanımlamasında kullanılmaktadır. Cinsiyeti varoluş belirlerken, toplumsal cinsiyet kavramını ise kültürel ve toplumsal normlar belirlemektedir. Dolayısıyla bu kavram ayrımcı, baskıcı ve eşitsiz bir toplum yapısını oluşturmaktadır. Toplumsal cinsiyet, kadının değil ayrıca erkeğin de eşitsizliğini belirten bir kavramdır. Örneğin; kız çocuklarına oyuncak olarak bebek alınırken, erkek çocuklarına araba alınması, kız çocukları pembe kıyafet giydirilirken erkek çocuklara mavi kıyafet giydirilmesi tüm bunlara kısa bir örnektir (Saygılıgil, 2016). Toplumsal cinsiyet faaliyetleri kökeni çok eskiye dayanmakla beraber kadın hakları içinde yer almaktadır. 20.yüzyılın başlangıcıyla başka toplumsal ve siyasi faaliyetlerden farklı olarak güçlenip ve gelişerek cinsiyet politikalara yeni bir yön verilen döneme girilmiştir. Bu faaliyet eskiden belirli kesimden oluşan bilimsel ve siyasal çalışmalardan çok reaksiyon almış fakat sosyal bilimler dalının konuyu ele alması toplumda değiştirici gücünü göstermesini sağlamıştır. Kadınlar geçmişten bu dönem zarfında ataerkil bir düzende ve kurumlar içinde toplumsal normlar bağlamında eğitimden yoksun bırakılmış ve ekonomik olarak da erkek hegemonyasına bağımlı hale gelmeleri bilincin ve farkındalığın oluşması ancak bu zorlu engelleri aşabilme ile mümkün kılınmıştır (Koçum, 2013, s. 8-9). En başta bu toplumsallaşma dönemleri aşamasında bireylerin içselleştirdikleri bilinç ve duygusal bağımlılık hissinin aşılması gerekmekteydi. Zira uzun yıllardır süre gelen ve kadını ikincilleştiren ataerkil düzen, bütün toplum yapısının derinlerine dahi geçmiş durumdadır. Kadın mücadele ve hareketi öncelikle Fransız Devriminde sınıf bağlamında tepkili olduğu kadar cinsel alanda da meşruiyet hakim idi. Liberalizmin gelişmesiyle beraber eşit haklar öğretisi ve yurttaşlık hakkı istediğine dönüşmüştür. 1848’de ABD’de ‘Seneca Falls’ dünyada önemli ölçüde kadınların ilk politik kongreyle beraber seferberliğe başlanmış, toplumsal cinsiyet kavramı odak olmuştur. Kadınların yurttaşlığına ilişkin liberal ve faydacı çerçeveden herhangi bir karşı söylem bulmak giderek zorlaşmaktaydı. Sanayi Devrimi ile beraber meydana gelen farklı ideolojiler kadın izlenim ve kadın haklarıyla ilgili farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Sosyalist ve komünist hareket kapsamında kadın hareketi, eşit işçilerin ve yurttaş haklarının korunmasında sınıf hareketleri bağlamında ele alınmıştır. Bu süreçten sonra toplumsal cinsiyet çalışmaları artık yeni bir ideoloji ve analiz etme, yorumlama çalışmalarının önüne geçerek toplumsallaşmış bir düzen sorununu meydana getiren olguları tespit ederek “cinsiyet hiyerarşisinin var oluşunu konusunda bilinçlendirmeyi ve onu yıkmayı hedefleyen ortak bir eyleme” dönüşmüştür. II. Dünya Savaşından sonra kadın hakları hususunda devrim olarak nitelendireceğimiz girişimlerde bulunulmuştur. Savaşla beraber üretimde söz sahibi olan kadınlar haklarının aranmasında ve korunmasında önemli faaliyetler sürdürmekte politik perspektifte de önemli gelişmeler olmaktaydı (Koçum, 2013). 1960 ve 1970’lı yılların köklü değişiklik hareketleri, biyolojik ve toplumsal cinsiyetle ilişkin olan cinselliğin dışa yansıma biçimlerinden ekonomik eşitsizliğe, toplumun eşcinsellere karşı gösterdiği tepkiden tecavüze kadar çeşitli birçok tartışmalar meydana getirmiştir. Feminist politika bu konularla ilgili ‘Cinsel Politika’, ‘baskı’, ‘ataerkillik’ gibi bazı kuramlar öne sürdü. Sosyal politikaların toplumsal cinsiyet çözümlemesi özellikle 1970’lerde savaş sonrası dönemde ortaya çıkmıştır. Günümüz dünyasına kadar süre gelen sosyal cinsiyet tutumu, toplumsal cinsiyet kavramı, kadınlığın sosyal politika analizlerinde değişken olduğu ve sosyal politika çözümlemesinde toplumsal cinsiyetin önemini vurgulamaktadır. Toplumsal cinsiyet ayrımlaştırıcı tutumunun sürekliliği anlaşıldığı müddetçe, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin sürekliliğini fark etmek daha kolay olmaktadır. Toplumsal cinsiyet faaliyetleri diğer bilimsel ideolojilerden ayıran itici gücü, araştırma sürecinde farklı bir bilgi ortaya çıkaran ve araştırma safhasının hipotezlerini kabul eden feminist bir yaklaşımdır (Koçum, 2013). Küreselleşmenin giderek hız kazandığı dönem olan 20.yüzyıl, ulusal olmaktan ziyade küresel kuruluşların ve standartların hakim olduğu yeni dünya düzeninin oluşumudur. Yeni dünya düzeni olarak adlandırılan dönemde kadınlara yönelik uluslararası yapılan çalışmalar oldukça önem kazanmış, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik çalışmalar hem global hem ulusal boyutta stratejik hedeflerle yürütülmeye başlanmıştır. Kadın haklarına atılan ilk önemli belge olarak nitelendireceğimiz İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi genel bir ifadeyle bütün insanlar için özgür, eşit ve haklara ilişkin ötekileştirmenin, eşitsizliğin önlenebilmesi yönelik uluslararası belgedir. 30 maddeden oluşan bildirge bütün insanları kapsamaktadır. Beyannamede temel insan haklarına, erkeklerin ve kadınların eşit haklara sahip oldukları, bütün insanların onur ve haklar açısından eşit olduğu devredilemez hakların olduğu ve dünyada özgürlük, adalet ve barış içinde yaşamı vurgulamaktadır. Uluslararası kadın hakları hareketleri, uluslararası feminist yaklaşımcıların da katkı ise Birleşmiş Milletler’in düzenlediği konferanslar ile işlevsellik kazandı. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ve kadının kalkınmadaki rolü üzerine yapılan tartışmalar ilk olarak 1975’te Mexico City’de düzenlenen konferans, daha sonra 1980’de Kopenhag, 1985’te Nairobi, Pekin Deklarasyonu ve 1995’te Beijing konferansları gerçekleşmiştir. Kadın haklarının farklı konularını ele alan konferanslarda, kadınların eğitim, sağlık, okuma-yazma, işgücü gibi konularda kadınlar geri planda kaldığı vurgulanarak, temel olarak toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politikalar yürütme stratejisi uygulanmakta ve kalkınma hedef süreçlerinde kadınların görüşlerini öncelik tanımaktadırlar. Dolayısıyla konferansların temelinde toplumsal cinsiyet kavramının ana politikaya yerleştirilmesi, politika süreçlerinin işlevsel ve yapısal bağlamında yeniden inşa edilmesi, geliştirilmesi ve değerlendirilmesi planlanmaktadır. Erkek hegemonyasına ve cinsler arası eşitsizlik durumunu sorgulamaktadır. Kadınların ilerlemesi ve ötekileştirilmesinin ortadan kaldırılması için ülkelerin sağlamaya çalıştıkları ilerleme ve olası engelleri belirleyerek kadın hakları konusunda elde ettiği verilerin analizini yapmaktadırlar. Böylelikle, toplumsal cinsiyet kavramı ile ilgili konulara sivil toplum kuruluşları ve siyasal alanda da ciddi bir yer edinme imkânı oluşmuş oldu. Dahası, dünyada toplumsal cinsiyet eşitliğinin hareketlendiği gibi Türkiye’de de hem sivil toplum hem de uluslararası örgütlerin çalışma kapsamına girerek bu konuda güç kazanmış oldu (Aksu, 2012). Toplumsal cinsiyetin hareketlenmesi ile Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği de politika oluşturma sürecine dahil olmuşlardır.

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı denildiğinde ilk akla gelen, kadınların kadın oldukları için maruz kaldıkları tutumlardır. Kadınlara karşı ayrımcılığın en belirgin tanımı, bu ayrımcılıkla mücadeleyi hedefleyen ilk uluslararası belge olan Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’nin (CEDAW) özellikle kadınlara karşı ayrımcılığın kaldırılması, kadın haklarının korunması hedeflenmiştir. BM üyesi olan 127 devlet onaylayarak CEDAW 1979’da kabul edilmiş, 1981 yılında yürürlüğe girmiştir. CEDAW kadınların medeni durumuna bakılmaksızın kadın-erkek eşitliğine dayalı olarak eğitim, sağlık, hukuk, sosyal, ekonomik açıdan desteklenme ve kültürel tutumlara karşı çıkma, insan hakları ve özgürlükler tüm bunların yararlanılmasında engelleme ve ortadan kaldırma amacı taşımaktadır (Gedik, 2015). Kadın sorununun ortaya çıkışının en önemli sebebi eğitimdir. Dünyada kız çocuklarının eğitim olanaklarına ulaşması daha zordur. Anneleri eğitim almayan çocukların okula gitme oranı, anneleri eğitim alan çocukların okula gitme oranından daha azdır. Türkiye’de 2015 yılında, 25 yaş ve üstü okuma yazma bilmeyen toplam nüfus oranı %5,4 iken bu oran erkeklerde %1,8, kadınlarda %9’dur.
Lise ve dengi okul mezunu olan 25 yaş ve üstü toplam nüfusun oranı %19,5 iken bu oran erkeklerde %23,5, kadınlarda %15,6’dır. Yüksekokul veya fakülte mezunu olan toplam nüfus oranı %15,5 olup bu oran erkeklerde %17,9 kadınlarda ise %13,1’dir. Dünyada okur-yazar olmayan 900 milyon nüfusun 2/3’ünü kadınlar oluşturmaktadır (Türkiye İstatistik Kurumu, 2017). Kadınların eğitim düzeyi, üretim sürecine faydası ile ekonomik özgürlüğü ile bağlantılıdır. Kadınların beceri kazanması, ekonomik güce sahip olmaları; aile içindeki görüş birliğinin gelişmesine katkı sağlamaktadır. Eğitim refahının yükselmesi, kadının çalışma yaşamına girmesine avantaj sağlayan bir etmen olduğu kadar, iş hayatındaki başarısını da oldukça etkilemektedir. Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın istihdamının önündeki fırsatları doğrudan etkilemektedir. Kadınlar istihdam alanında da birçok ayrıma uğramaktadır. İşsizlik olgusu erkeklerden ziyade kadınları daha hızlı ve daha büyük ölçüde etkilemektedir. Örneğin; bir erkeğin işten çıkarılmasıyla, bir kadının işini bırakmaya mecbur kalması aynı şey değildir. Kadının istihdam oranının az olması, ücretsiz aile işçisi olarak çalışmanın kadınlar arasında yüksek olması, kadınların birçoğu gelir bakımından ailelerine, eşlerine bağımlı olması, ücretsiz ve iş güvencesinin olmaması kadınların istihdam oranını oldukça etkilemektedir (Bal, 2014). 2015 yılında, Türkiye’de 15 yaş ve üstü nüfusun istihdam oranı %46 olurken, bu oran erkeklerde %65, kadınlarda ise %27.5 olmuştur. Avrupa Birliği üye ülkelerinin istihdam oranına bakıldığında; 2015 yılında kadın istihdam oranının en yüksek seviyede olan ülke %74 ile İsveç iken, en düşük olan ülke ise %42,5 ile Yunanistan’dır. Avrupa Birliği üye ülkelerinin yaklaşık kadın istihdam oranı ise %60,4’tür. Avrupa Birliği üye ülkelerinin 2015 yılında erkek istihdam oranının en yüksek seviyede olan ülke %79 ile Hollanda iken, %59,3 ile en düşük ülke Yunanistan olmuştur. Avrupa Birliği üye ülkelerinin yaklaşık erkek istihdam oranı %70,8 oldu (Türkiye İstatistik Kurumu, 2017). Siyasal katılım, bireylerin siyasal düzen karşısında davranışlarını belirlediği kavramdır. Bu kavramın sadece seçimlerde oy hakkını kullanmakla ibaret olduğunu söylemek yanlış bir ifade olur. Siyasal katılım, kapsamlı bir tutum ve faaliyet alanını oluşturur. Siyaset, kadın-erkek eşitsizliği üzerine kurulu, ataerkil temeline dayalı bir alandır. İlk devletlerin oluşumundan modern demokratik düzenine kadar geçen süreçte, siyaset geneliyle erkeklere ait, devlet ve bürokrasi de erkeklere ait faaliyet alanı olarak görülmüştür. Demokrasinin, demokratik siyasetin temelinin oluştuğu Antik Yunan şehir devletleri dahi kadınların ve kölelerin dışlanması üzerine siyaset oluşturmuştur. Kadınların siyasetten uzak tutulması, kadın-erkek arasında “doğal” bir farklılık olduğuna inanmaktadırlar. Kadınların doğaları gereği siyaset alanına uygun olmadıkları bu tabire göre “erkek kuvvetli, kadın zayıf” görüşündedirler. Kadının yerel demokrasi ve katılımı incelendiğinde dünyada yok denilecek kadar az olduğuna varılmaktadır. Yerel yönetimin karar organları olan, belediye meclisi ve il genel meclisinde kadınların temsil oranı %2 olup, 3234 belediye başkanından sadece 18’i (%0,6) oranını kadın oluşturmaktadır. AB ülkelerinde seçilen her 5 yerel yöneticiden biri kadındır. Kadınların belediye meclislerinde temsil oranı İsveç’te %41, Finlandiya’da %30, Almanya ve Hollanda’da %23, İtalya’da ise %22 oranındadır (Kaypak, 2012). 

6. Sonuç

Sivil toplumların özgürlükçü ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini esas alarak faaliyetlerde bulunması toplumu daha dayanışmacı olmaya ve iş birliğine teşvik etmektedir. Konumuz bağlamında yerel yönetimlerde halkın içindekilerin yönetimde yer aldığı ve hemşehrilik ilişkilerinin temelinde sosyal refah politikaları gereğince yardımları yerel yönetimin alanındaki herkese ulaştırmak için çabalayan ve siyasi mekanizmaların denetiminde olduğu bilinmektedir. Toplumun göz ardı edilen nüveleri olarak yer alan dezavantajlı bireyler için sosyal politikaların uygulanması gerekmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının sürdürülebilir kalkınma hedefleri bağlamında yoksulluğa son, açlığa son ve eşitsizliklerin azaltılması hedeflerine bağlı kalarak hayata kazandırmaya yönelik sosyal politikalar uygulanması için de belediyeleri teşvik etmesi ve birlikte çalışarak topluma dayanışma için örnek olmalıdır. Siyasi erklerden destek alan yapı olarak bilinen yerel yönetim ve daha özgürlükçü ancak hesap verilebilir şeffaflık niteliğinde faaliyetlerde bulunması gerekmektedir. Sivil toplumların hangi şartlarda olursa olsunlar toplumda yardım eli ulaşmayan kimse kalmaması için uğraşırken herhangi bir kuruluşun kendi özerkliklerini ve ‘ün’lerini önemsemeden ortak çıkarları hedefleyen ve sadece toplum için toplumsal faaliyetlerde bulunabilecekleri çalışmalar yapmaları ise elzem bir konudur. Bu bağlamda yerel yönetim ve sivil toplumların kırılgan gruplar arasında yer alan kadınlar için yapması gereken faaliyetlere kısaca değinirsek eğer bunlar: kamuoyu araştırmalarının yapılarak dezavantajlı grupların saptanması ve erişilebilir olması, kadın sığınma evlerinin sayısının arttırılarak kadınlara duyurulması için hem yerel yönetimlerin hem de sivil toplum kuruluşların birlikte hareket ederek sessizliğin sesi olabilmek adına yapılan çalışmalar geliştirilmelidir. Ek olarak, mekânsal ve kentsel alanlardaki katılım için kadınlara daha özgür ve baskı altında hissetmeyecekleri alanların oluşturulması ve bunun siyasi düzenlemeler ile kalıcı hale getirilirken sivil toplum kuruluşlarının kadınlar için kendilerini geliştirebileceği, boş zaman veya sosyal sorumluluk aktivitelerin düzenleyerek kadınlar toplumsal alanda var edilmelidir. Kadın meclislerinin kurulması ve buna teşvik için sivil toplumların kadınlara destek olması yerel yönetimlerin ise engel oluşturmaması, stratejik 5 yıllık kalkınma planlarına toplumsal cinsiyetin dahil edilmesi için sivil toplumların birlik içinde yerel yönetimler ile hareket ederek bu konunun öneminin anlaşılmasını sağlayarak Kadın Dostu Kentler Birleşmiş Milletler Ortak Programı’nın uygulanması gerekmektedir. Son olarak, 5216 sayılı Büyükşehir Belediye kanuna göre sosyal ihtiyaçların karşılanması belediyelerin sorumluluğundadır. Bu sorumluluğun daha bütüncül ve hak temelli olarak sosyal adalet ilkesine göre dağıtılması için tek bir alanda değil sivil toplumların da buna dahil edilerek toplumun görülmeyen, etiketlenen ve var olmak için çabalayan gruplara destek olarak hayata kazandırmak için önemli bir adım olacağı düşünülmektedir. Yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kırılgan gruplar üzerinden kadınları hayata dahil edebilmeleri için kurumları nitelikleri bakımından inceleyerek tavsiyede bulunulmuş ve tartışılan bu konuların literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Hayra ÜSKÜP

Şeyma GÜÇ

Sivil Toplum Çalışmaları Staj Programı

KAYNAKÇA

Altındal, Y. (2020). Kentsel Adaletin Temsil Edil(e)memesi Ekseninde Ekümenopolis (Ucu Olmayan Şehir) Filminin Sosyolojik Okuması. OPUS–Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, 15(23), 2200-2230.

Aksu, B. (2012). Toplumsal Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık. Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları, 175-187.

Aslan, Y. (2010). Sivil Toplum: Kavramsal Değişim Ve Dönüşüm. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 188-212.

Bal, M. D. (2014). Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğine Genel Bakış. Kadın Sağlığı Hemşireliği Dergisi, 15-28.

Bozkurt, Ö., Ergun T. (1998), Kamu Yönetimi Sözlüğü. (Ed: Sezen S.) Ankara: TODAİE.

Engellilerin Haklarına İlişkin BM Sözleşmesi, (2016). https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/media/uploads/2015/08/03/EngellilerinHaklarinaIliskinSozlesme.pdf

Erman, T. (2010). “Kent ve Gecekondu”, Türkiye Perspektifinden Kent Sosyolojisi Çalışmaları içinde, (Der: Uğurlu Ö., Pınarcıoğlu N. Ş., Kanbak A., Şiriner M.), (227-266). İstanbul: Örgün Yayınevi.

Gedik, E. (2015). Toplumsal Cinsiyeti Ana Akımlaştırmanın Türkiye’de Kadın Hareketi Üzerindeki Etkisi Ve Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kavramı. Akademik Hassasiyetler, 2(4), 209-228.

Gülener, S., & Haşlak, İ. (2006). Sosyal ve Siyasal Teoride Sivil Toplum Tartışmaları ve Toplulukçu Düşüncede Topluluk Birey ve Devlet Anlayışı. III. Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Kongresi (pp.3-8). Çanakkale.

Karakış, E. (2009) Küreselleşen Dünya Yönetiminde Yerel Yönetimler Bağlamında Sosyal Politika. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Kaypak, Ş. (2012). Devletten Yerel Yönetime Değişim Sürecinde Sivil Toplumun Yeni Yüzü. Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 34-57.

Keleş, R . (1994). Kent ve Çevre Haklarının Korunması Üzerine Gözlemler. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 49(03), 275-281. 

Koçum, G. (2013). Yerel Yönetimlerin Kadın Sorunlarına Yaklaşımı. İstanbul Aydın Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, 8-9.

Koray, M. (2000) Sosyal Politika. Bursa: Ezgi Kitabevi.

Lefebvre, H. (2015). Şehir Hakkı. (Çev. I. Ergüden). İstanbul: Sel Yayınları.

Özer, M. H. (2008). Günümüz İtibariyle Sivil Toplum Kuruluşlarının İktisadi ve Sosyal Fonksiyonları. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (26), 86-97.

Saygılıgil, Y. F. (2016). Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları. Dipnot.

Talas, D. (2011). Sivil Toplum Kuruluşları ve Türkiye Perspektifi. Türklük Bilimi Araştırmaları, 389.

Türkiye İstatistik Kurumu. (2017, 03, 7). https://tuikweb.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=24643 (Erişim Tarihi: 20 Mart 2021).

Yay, S. (2015). Tarihsel Süreçte Türkiye’de Sosyal Devlet. 21. Yüzyılda Eğitim Ve Toplum Eğitim Bilimleri Ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 3(9), 147-162.

https://sozluk.gov.tr/ (Erişim Tarihi:17 Mart 2021).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here