Doçent Doktor Sinem Kocamaz ile Avrupa Birliği Üzerine Röportaj

1
69

Doçent Doktor Sinem Kocamaz Hakkında

Ege Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Sayın Doçent Doktor Sinem Kocamaz; lisansını 2002, yüksek lisansını ise 2005 yılında Ege Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamıştır. Doktorasını, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Avrupa Birliği Çalışmaları alanında “Tony Blair Döneminde İngiltere’nin Transatlantik İlişkilerinin Avrupa Birliği Bütünleşme Sürecine Etkisi” tezi ile 2011 yılında tamamlayan Sayın Kocamaz’ın uzmanlık alanları Avrupa Birliği, Transatlantik İlişkiler, Uluslararası Politik Ekonomi ve Uluslararası Örgütlerdir. Avrupa Birliği ile ilgili yaptığımız röportajımızda bize katkı sağladığı için kendisine hem kendi adıma hem de TUİÇ Akademi ailesi adına çok teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dileriz.




Sponsorlu

1- Avrupa Birliği (AB) içerisinde bir “ötekileştirme” durumunun olması gözle görülebilir bir gerçek hatta bu durum İslamofobiye kadar sürüklenmiş diyebiliriz. Siz, bu ötekileştirme ve İslamofobi durumunu AB’nin Kopenhag Kriterleri çerçevesinde nasıl değerlendirirsiniz?

    Avrupa Birliği, kurucu değerlerini demokrasinin üstünlüğü, insan haklarının korunması, hukuk devleti gibi prensipler üzerinde inşa etmiştir. Kopenhag kriterleri de AB’nin üyelik için beklediği temel koşulları belirlemiştir. AB’ye üye olacak ülkelerin işleyen bir pazar ekonomisi tesis etmeleri ve demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösteren ve korunmasını garanti eden kurumların varlığını inşa etmeleri gerekmektedir. Ancak tüm dünyada artan radikal sağın yükselişi ve popülist söylemlerin artması AB içerisinde var olan İslamofobinin de artmasına neden olmuştur. Bu bağlamda AB üyelik müzakerelerinde somut kriterler yerine İslomofobi ekseninde de değerlendirme yapmaktadır. Müzakere sürecindeki Türkiye de bu bakış açısından etkilenmektedir. 

 

2- Fransa’da Ulusal Cephe lideri Le Pen, Brexit’i “özgürlüğün zaferi” olarak değerlendirmişti ve başkan olursa referanduma gideceğini belirtti. Ayrıca yakın zamanda Fransa’nın en çok okunan gazetelerinden biri olan Le Figaro’da Laurent Herble “Avrupa Birliği’nde Sonun Başlangıcı Mı?” başlıklı bir makale yayınladı. Sizce, Fransa’nın, AB’nin hem en güçlü ülkelerinden hem de kurucu üyelerinden biri olduğu göz önüne alındığında Birlik’ten ayrılma kararı gerçekleşirse Birleşik Krallık’ın yarattığı etkiden daha büyük bir etki yaratabilir mi ve AB’deki prestij kaybı ne ölçüde olabilir?

Öncelikle Birlik’ten ayrılma fikri, AB projesinin geleceğini tehdit eden en tehlikeli fikirdir. İngiltere’nin ayrılışı hem AB’ye hem de İngiltere’ye ekonomik ve siyasi anlamda pek çok şey kaybettirdi. Dolayısıyla popülist akımın etkisiyle hareket etmek hem üyeler için hem de Birliğin geleceği adına tehdit oluşturmaktadır. Fransa’nın Birlik’ten ayrılması ancak Le Pen’in seçimleri kazanması ile gündeme gelebilir. Ancak COVID’in yarattığı yıkıcı sonuçlar, salgın döneminde hiçbir varlık gösteremeyen radikal sağ partilerin yükselişini de engelleyecek bir faktördür. Dolayısıyla Fransa’da Le Pen’in iktidara geleceğini ve AB’den ayrılacağını düşünmüyorum ama elbette böyle bir durum gerçekleşirse AB projesi ciddi bir yara alacaktır ve büyük bir prestij kaybı söz konusu olacaktır.

 

 3- Dışarıdan bakıldığında bir bütün olarak görülmelerine rağmen içeride ülkeleri rahatsız eden ne var ki Birleşik Krallık’ın ardından “exit” tartışmaları doğmuştur?

Ülkelerdeki rahatsızlıktan ziyade güncel gelişmeler, AB şüphecilerini memnun eder şekilde popülist söylemleri beslemiştir. 2008 ekonomik krizi ile başlayan ekonomideki durgunluk, AB’nin gitgide ekonomik gücünü ve rekabetçiliğini kaybetmesi, Suriye savaşından sonra yaşanan mülteci sorunu, yükselen sağ AB içerisindeki popülist söylemi tetiklemiş, AB üye ülkelere fayda sağlayan bir refah projesi yerine üye ülkelere külfet getiren ve egemenliklerini kısıtlayan bir yapı olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Dünyada olduğu gibi AB ülkelerinde de iktidara gelen sağ partiler,  yabancı düşmanlığını, geleneksel değerleri, korumacılığı ve milliyetçiliği alevlendirdikleri için  “exit” tartışmaları gündeme gelmiştir.

 

4- 2027’ye kadar AB’deki bütçe planlaması gerçekleştiği için herhangi bir genişleme olmayacağının farkındayız. Peki bundan sonraki süreçte Türkiye’nin AB’ye üye olma gibi bir şansının olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye-AB ilişkileri sizce nereye evriliyor?

 Türkiye-AB müzakere süreci bir süredir donmuş durumda ve iki tarafın da üyelikle ilgili beklentileri çok azalmış halde. Türkiye ve AB arasındaki sorunlar kısa vadede çözülemeyecek kadar çok ve çeşitli. Bu nedenle taraflar üyelik yerine pozitif gündem olarak isimlendirilen gümrük birliği revizyonu, göçmen mutabakatının yenilenmesi, vize serbestisi gibi başlıklar üzerinden ilerlemeye çalışıyorlar. Kısa ve orta vadede hedef, ilişkilerin yeniden normalleşmesi yönünde. Uzun vadede de üyeliğin gerçekleşmesi yaşanılan sorunlar nedeniyle zor görünmekte.

 

5- Avrupa’da yükselen popülist söylemler sonucu AB olduğundan farklı bir çizgiye geçebilir mi? Şimdiki birlik algısından farklı bir durum ileride sergileyebilir mi?

Bu tür akımlar genellikle kısa süren akımlardır. Çünkü ekonomik ve siyasi sorunlara gerçek çözümler sunmazlar. Radikal sağın işsizlik, ekonomideki rekabetçiliğin artması ya da AB’nin geleceği açısından ciddi projeler sunduğu söylenemez. Bu çerçevede bu akım da geçici olacak ve AB vatandaşları, bir süre sonra radikal söylemlerden uzaklaşacaklardır. Ancak günümüzde popülizm AB’nin ve tüm dünyanın sorunu olmaya devam etmektedir. AB’nin geleceğini tehdit etmemesi için Birlik içeride refahı yeniden sağlayacak, dayanışma ruhunu destekleyecek politikalar üretmeye devam etmelidir. Eğer AB mevcut sorunlarına kalıcı ve akılcı çözümler getirebilirse popülist söylemlerin hızı kesilecektir.

 

6- AB; 2004, 2007 ve 2013 yılında, kısa sürede, 3 genişleme hamlesinde bulundu ve 13 ülkeyi Birlik’e kabul etti. Daha tam anlamıyla bütünleşme yaşamadan genişleme yaşamasını AB açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sözü edilen genişlemeler bir amaç doğrultusunda gerçekleşmiş, NATO ile birlikte çifte genişleme hedefinin tamamlanması için yapılmıştır. Dolayısıyla stratejik bir amaca hizmet etmiştir. Doğu Avrupa ülkelerini Rusya’nın etkisinden çıkarmak ve Avrupa’yı yeniden bütünleştirebilmek için yapılan bu genişlemeler Rusya’nın 2014’ten beri ne kadar güç kazandığı incelendiğinde doğru bir hamle olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki bütünleşme konusunda yaşanan sorunlar sadece genişleme sürecine önem verilmesinden değil, konjonktürel gelişmelerden farklı iç yapısal problemlerden kaynaklanmaktadır.

 

7- Suriye’de çıkan ve uzun yıllardır devam eden savaş sonucunda mülteci krizi Avrupa’ya ulaşmış ve Türkiye ile AB karşı karşıya kalmıştı. Sizce bu konuda yanlış atılan adımlar nelerdi? Bu süreçte haklı olan bir taraf var mıydı? Yoksa atılan adımlar taraflarca doğru muydu?

Türkiye’nin mültecilere uyguladığı açık kapı politikasının doğru olduğunu düşünüyorum ancak bu politikanın ülke içi dinamiklere yansıması ve mültecilerin entegrasyonunda yaşanan sorunlar, Türkiye’de kamuoyunun bu konuyu fazlaca sorgulamasına neden olmuştur. Ayrıca daha sonra AB ile yaşanan krizlerde Türkiye’nin AB’yi sıklıkla sınırları açmak ve mültecileri AB’ye göndermek konusundaki söylemleri insani dış politikasına zarar vermiştir. Ancak mültecileri kabul etmek her şeyden önce etik bir sorumluluktur. Bu açıdan Türkiye’nin doğru politika izlediği kanaatindeyim. Bununla birlikte AB, sınırlarını mültecilere kapatıp kale Avrupası “fortress Europe” yaklaşımı ile ciddi eleştiri konusu olmuştur. Özellikle mültecilere uygulanan insanlık dışı politikalar AB gibi değerler üzerine kurulu bir örgütün prestiji açısından oldukça sorunlu bir durumdur. AB-Türkiye ilişkileri açısındansa ilişkilerin sadece mülteci mutabakatına indirgenmesi ve AB’nin Türkiye’ye mültecileri muhafaza eden tampon bir komşu ülke muamelesi yapması kabul edilebilir bir politika değildir. AB’nin Türkiye’deki mülteciler için sağlanan finansman da gereğinden uzun sürmüş ve bu konuda da zorluklar yaşanmıştır. Dolayısıyla iki tarafın da hataları olmakla birlikte göç konusunda AB politikalarının daha sorunlu olduğunu söylemek mümkündür. Bundan sonraki süreçte de Türkiye-AB ilişkilerinin temel konu başlıklarından biri göçmen mutabakatının revize edilmesi olduğundan bu konu taraflar arasında tartışılmaya devam edecektir.

 

 

8- Yunanistan ile var olan sorunlarımız üzerine bir de Doğu Akdeniz’deki sorunun eklenmesi sonucunda AB’nin Türkiye’ye yaklaşımı nasıl şekillenebilir? Bu durum AB-Türkiye ilişkilerinin ilerlemesini daha da zorlaştırabilir mi?

Doğu Akdeniz’de yaşadığımız sorunlar,  Türkiye-AB ilişkilerini doğrudan etkilemiştir. 10-11 Aralık Zirvesi’nde Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikaları nedeniyle yaptırımlar uygulanması gündeme gelmiş, Fransa ve Yunanistan’ın talepleri taraflar arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olmuş, AB sert olmayan yaptırımlarla zirveyi kapatırken Türkiye’den ılımlı politikalar beklentisinin altını çizmiştir. 25-26 Mart Zirvesi’nde konunun yeniden değerlendirilmesine karar verilmiştir. Aralık-Mart döneminde Türkiye ilişkileri pozitif gündem çerçevesinde olumlu hale getirebilmek için AB ile temasa başlamış, Yunanistan ile istikşafi görüşmelere gerçekleşmiştir. Mart Zirvesi’nde AB, Türkiye ile olumlu diyaloğu yine koşullara bağlamış özellikle Doğu Akdeniz’de ılımlı politikalar uygulaması ve uluslararası hukuka uyması gerekliliği üzerinde durmuştur. Bu çerçevede Doğu Akdeniz Türkiye-AB ilişkilerinin sorun olmaya devam eden unsurlarından olacaktır.

 

 

DERYA KÖROĞLU

Avrupa Çalışmaları Staj Programı

1 YORUM

  1. 2. Soruya ilişkin: Görülüyor ki AB içerisinde bazı siyasiler ve belirli kesimler birlik ile gelecek tahayyülü içinde değil.

    İngiltere’nin Margaret Teacher ile başlayan ” Biz ülkemizi Brüksel merkezli bir örgütün egemen haklarımızı engellesin diye kurmadık” ifadesi AB üyelerinden birliğin varlığını sorgulatan en ciddi çıkışlardan birisi olmuştu. Bunun somut örneğini 2020 yılında İngiltere’nin birlik ile yollarını ayırması ile günümüzde birlik içinde kurucu ve genişleme dalgaları ile birliğe dahil olan ülkeler arasında da meşru hükümet ve muhalefet özelinde ciddi söylem olarak yaşanıyor.

    Bir arada yaşama formu olan AB’nin kuruluşu ve derinleşme aşamalarında katalizör ülkelerden olan Fransa’da da bu özellikle muhalif Maria Le-pen tarafından ülkenin iç siyasetteki açmazların sorumlusu olarak bu örgüt görülmekte ve bu örgüt ( homosacer) konumuna getirilerek ( günahlı ve prim yapılacak bir nesne) kullanılmakta. Ancak hocamızın da ifade ettiği gibi bunların ciddiye alınması gereken popülist eylemler olmakla birlikte öngörülebilir bir gelecekte bu tür söylemlerin Fransa’yı birlikten çıkartabilmek için güçtür. En kötü senaryo olarak görülen bu durumun gerçekleşmesi taktirde ise hem AB hemde Fransa için çalkantılı bir gelecek bizleri beklemektedir.

    3. Soruya ilişkin: Adına ne denirse Brexit ya da Exit tartışmalarının altında tekbir neden yoktur. Birbirleri ile iç içe geçen problemler bulunmaktadır. İlk etapta uluslararası bir kriz olan 2008 krizi, ancak kaynağının Avrupa içerisinde meydana gelmesi nedeniyle AB ülkelerine olumsuz anlamda yansımaları ülkeleri daha korumacı ekonomik programları almaya itmiştir. Buda birlik içersindeki devletleri kötü zamanda bir uluslararası ya da bölgesel bir örgütten ziyade ülkenin meşru devleti kadar yararlı olamayacaktır görüşü söylemsel olarak gelişmiştir. İkincisi; bir sivil savaş sonucu zorunlu göçü gerçekleştirmek zorunda kalan ve gerek bölgeye yakın ülkelere daha sonra taşıyıcı ülkelerden Avrupa’ya ekonomik kaygılarla gerçekleştirilen göçler AB ülkelerinde aşırı refleks geliştirilen bir konu olmuştur. Öyle ki frontex gibi birliğe angaje ek oluşumlar ile düzensiz göçlerin önüne geçilmek istenmesi doğrudan bu talebin AB üyesi vatandaşlardan da gelmesi milliyetçiliğin etkisinin artmasına neden olurken aşırı korumacı bir yaklaşım geliştirilme ile sonuçlanmıştır. Dolayısıyla Exit tartışmalarının tekbir gerekçeye bağlanması zordur ve bu birazda söylemsel olarak yeniden güvenlikleştirilen durumlar.

    4. Soruya ilişkin: ” Üyeliğe hayır ortaklığa evet” bir asırlık geçmişe sahip olan ve sadece nişanlı kalınan TC-AB ilişkileri, dönem dönem nişanlılık bağları artan ve dönem dönem nişanlılık bağlarının kopartıldığı bir konumdadır.

    Türkiye’nin AB Kopenhag kriterlerini yeterli ölçüye yerine getirdiği ve bunun üzerine katılım müzakerelerine başlanılmasına karar verilen 2005 AB ilerleme raporlarından itibaren Türkiye’nin lehine olumlu gelişmelerde azalmalar yaşanmaktadır. Artık fasıllar açılıp fasıllar kapatılmıyor, zirvelere davet edilmiyor. Genelde  AB, özel ise AB ülkeleri ile olan ilişkilerde Türkiye’nin ciddi sorunları bulunmaktadır. Günden güne ihtilaflı olunan konular çoğalmaktadır. Bazı ülkeler Türkiye ile çıkarlarının kesişmediği ve uluslararası ilişkilerin en temel ilkesi konumunda olan ” karşılıklık ilkesi” zedelenmiştir.  Son iki ilerle raporu göz önüne alındığı taktirde özellikle 2020 AB ilerleme raporunda Türkiye lehine sadece 2016 tilinda imzalanan mülteci antlaşması için Türkiye başarılı görülmektedir . Bu nedenle Türkiye’nin AB üyeliğinin nasıl geliştiği herkesle birlikte benimde merak ettiğim bir konu durumunda.

    6. Soruya ilişkin: Bahsi geçen yıllardaki AB genişleme dalgaları belirli bir program çerçevesinde oluşturulup sonuç getirme amaçları ile gerçekleştirilmiştir. Bu konuya özelikle AB’nin küresel düzleme yansıyacak gücü ve etkilerini göz önünde bulundurarak bakmak isterim. Şöyleki sistemdeki değişmelere paralel olarak yaşanan gelişmelerde AB nin etkisi buluşmaktadır. Buda her ne kadar bölgesel bir örgüt olsa da küresel arenaya yansımaları olan bir örgüt olduğunun kanıtıdır. Bu tarihlerde özellikle doğu Avrupa ülkelerinin birlik içine dahil edilmesinde gelecek yıllarda çatışmaya mahal verecek olumsuzlukların ve güvenlik açmazlarına dönüşmesi engellenmiştir. Bu tarihte birliğe dahil edilen ülkeler baktığımda örneğin Baltık ülkeleri pek fazla nüfus ya da birlik içinde güçlük çıkarak bir niteliğe sahip olmayıp, birliğe uyum sağlayacak durumdadır. Yani bu ülkelerin birliğe dahil olduktan sonrada derinleşmenin.
    yapılabileceğini düşünmekteyim.

    8.Soruya İlişkin: Türkiye ile Yunanistan’ın ortak hedefi olan AB için at başı gelişen baş vuru ve tam üyelik gibi tarihsel sürece bulunmaktadır.

    Gerek Ankara antlaşmasını imzalandığı 1963 gerekse tam üyelik başvurunun yapıldığı 1987 tarihlerinden bu yana Yunanistan Türkiye’nin AB’ye üyeliğinde ciddi sorun olarak görülmüştür. Günümüzde bu sorunlar yaşanmaya devam edilmektedir. En son olarak doğu Akdeniz özellikle bu çatışmanın ana mekanı olmuştur. Bunun da en önemli nedeni GKRY’nin 2003, 2007 ve 2010 tarihlerinde gerçekleştirdiği fiili antlaşmalardır.
    Doğadaki bir varlığın hem olumlu hemde olumsuz etkilerinin olduğunun en güzel örneğini teşkil eden petrol Doğu Akdeniz’de de olumsuz etkilerini göstermektedirler. Petrol ve doğal gaz bulunduğunun ilan edilmesinden itibaren bölgede deniz yetki alanlarına bağlı olarak çeşitli ihtilaflar yaşanmıştır. Uluslararası hukuk alaninda öngörülen maddeler çerçevesinde biraraya gelemeyen birbirinden ayrışan tezlere sahip olan Türkiye ve Yunanistan’an arasındaki Doğu Akdeniz’e bağlı sorunlar ihtilaflı konuya üçüncü ülkelerinde taraf olması nedeniyle sorun AB nazarında Türkiye’nin lehine gelişmiştir.

    Yunanistan’ın özellikle Türkiye ile arasındaki bu sorunu genele yayarak bir AB güvenlik sorunu olarak yeniden kurgulamayı başarmıştır. Türkiye’nin güvenlik sorunu haline gelmesi ile birlikte AB’den olası yaptırımların önüne geçilmek için Türkiye’nin adımları ve AB dönem başkanı Almanya şansölyesi Angele Merkel’in yumuşak tavrı özellikle Türkiye’nin mülteci konusunu kendilerine karşı kız olarak kullanmasının önüne geçmek ve olası sağ popülist oluşumların daha fazla artmaması adına yaptırımlar askıya alınmıştır. Ancak kanaatimce 1982 tarihli Deniz hukuku sözleşmesinin öngördüğü revize edilme imkanı bulunmayan katı maddelerinin doğu Akdeniz’de iş bitirici ve sorun çözücü olmaması doğu Akdeniz meselesinin klasik anlamda 1992 yılından beri Azarbaycan-Ermenistan arasındaki Yukarı Karabağ gibi sadece belirli bir süre dondurularak ve ara ara çözülecektir.

    Bunun en temel nedeni soruna daha az hukuki ve daha çok siyasi bakılması olarak görüyorum.

    Bu pozitif temelde cevaplar sunabilmek soruları hazırlayan ve cevaplayan iki kıymetli zihin Sinem Ünaldınlar Kocamaz ve Derya Köroğlu’nu emeklerinden ötürü tebrik ediyorum. Ellerine sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here