START Öncesi ve Sonrası Nükleer Durum-1

0
381

21.yüzyıl, teknolojik ilerleme ve başarı bakımından bir yana, uygarlık seviyesinin üzerine çıkmış olan devletlerin birbirlerine yönelik şiddet içerikli suçlamalar nedeniyle dikkate değer bir yüzyıl olarak görülmektedir. Bazıları bunların karşılıklı silahlanma yarışından süre geldiği bazılarının ise bu durumun tersini iddia edebilmektedir. Realist politikalar gereği ülkelerin bulunduğu coğrafi konumları vesilesiyle her devletin mutlaka bir gerekçesi bulunmaktadır. Varlığını korumak, ideolojisini yaymak ve çıkarlarını maksimize etmek isteyecek olan devletler kendi hâkimiyetlerini bu yüzyılda teknoloji ile desteklemiş oldukları askeri güçlerinden alacaktır. Devletler arasında silahsızlanma caydırıcılık faktörünü tetiklediği bilinmektedir. Zira niyetlerin kötü olduğu tahmin edilirse; milletler tehdit olarak gördükleri ülkelerin potansiyel verileri üzerinden hareket ettikleri hinterlandı kısıtlama yoluna başvurabilirler.

Silahsızlanma yarışında bazıları buna ahlaki olarak da gerek olduğunu veya ekonomik çıkarların da silahsızlanmayı gerektirdiğini ileri sürse de gerçek politikaların bu ve buna benzer nedenler olduğu söylenememektedir. Hedley Bull’a göre bunlardan güvenlik konusu diğerlerine göre daha önceliklidir. Güvenlik deyince bir devletin varlığını sürdürmesi, siyasal, toplumsal ve kurumsal yapısını ve ekonomik çıkarlarını koruması akla gelmektedir. Savaş ise, bunları ne kadar tehdit ederse olası bir yenilgi de bunları aynı şekilde tehlikeye sokmaktadır. Ancak doğa durumunda (uluslararası anarşik yapı) yaşayan bir devlet için bunlardan her ikisi de güvenliği için aynı ölçüde tehlike oluşturmaktadır.[1] Bu eksende 1945 sonrası dünyasına bakıldığında iki devletin silah konusunda gelişme içerisinde olduğunu görülmektedir. ABD ve SSCB arasında bu nükleer silah yarışına bakıldığında tarafların gerçekten gereksinimlerinden çok daha fazla silaha sahip olduklarını gözlenmektedir. Özellikle 1945-1949 arasında geçen dönemler Birleşik Devletleri’nin nükleer monopolünden söz edildiği dönem olmuştur. Sovyetler Birliği kendi açısından bu olumsuz durumdan kurtulmak için bir taraftan nükleer silahları geliştirmeye yönelik bir çaba içerisine girmiş iken ABD’nin bu stratejik üstünlüğünü kabul etmemek için Stalin nükleer silahlardan korkmadıklarını sergiler bir tavır aldıklarını görülmektedir. ABD, SSCB tarafından Avrupa’da yapılacak olan bir saldırıyı caydıracak ölçüde nükleer füzelere ve gönderme araçlarına sahip olduğu belirli değildi. Birleşik Devletler karşısındaki SSCB ise olası bir saldırıya karşı ABD’yi vurabilecek kapasitesi vardı. Bu dönemde önemli bir güvenlik fonksiyonuna sahip olacak NATO’nun Sovyet tehlikesine karşı kurulmuş olması Avrupalı müttefiklere verilen Amerikan taahhüdüdür.

Amerika’nın Topyekûn Mukabele (Massive Retaliation) Politikası

Sponsorlu

SSCB’nin 1949’da atom bombasını ve ABD’nin 1952 Kasım’ında Hidrojen Bombasını patlatmasından bir yıldan kısa bir süre sonra, SSCB’nin 1953 Ağustos ayında hidrojen bombasını yapmasının yanı sıra ABD’nin de konvansiyonel gücünü artırması ile iki süper devlet arasındaki stratejik denge kurulmaya başlanmıştı.[2] 1950 sonrası her iki devlet gereksiz bir şekilde hızla silahlanma yoluna gitti. 1950’lerin ortaları, 1960’ların başlarına kadar ki dönem son derece istikrarsız bir dönem olarak anılmaktadır. 1950’lerde dikkat edilmesi gereken bir unsur ise, Dünya’da nükleer silah konusunda herhangi bir tekeli bulunmasa da Amerikan yönetiminin ‘massive retaliation’ teorisini benimsemiş olduğudur. Topyekün Mukabele anlamına gelen bu doktrin yerinden savunma yerine, karşıdaki tehdit içerikli unsura misillemede bulunma düşüncesini benimsemekteydi. Bu sistem daha sonra 2000’li yıllarda milletler arasında herhangi bir tehdit unsuruna karşı kullanılacaktı. Ancak bu sistem 1950’li yıllarda Sovyetlerin nükleer silah kapasitesini artırdığı her geçen günde ABD tarafından sisteme bağlılık o şekilde arttı. 1990’lı yıllara kadar gelindiğinde ABD’nin Sovyetlere eşit oranla silah kapasitesinde azaltmaya gittiği görülmektedir. 1990’da Varşova Paktı ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra nükleer caydırıcılık konusu da gerek NATO bünyesinde gerekse ABD’de ulusal anlamda yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Çünkü 1987’de INF Antlaşmasıyla kısa ve orta menzilli füzelerin imha edilmesinin hemen ardından 1991 ve 1993’te imzalanan START-I ve START-II antlaşmalarıyla Rusya ve Birleşik Devletler silah sayısını hızla azaltma yoluna gitmiştir. Bununla beraber bakıldığında ABD, nükleer gücün halen gerek kendilerine gerekse müttefiklerine yönelik olası tehditler için caydırıcılığının olduğuna inanmakla beraber öte yandan Rusya’da olası bir tehditten saymazken, bu dönem de Avrupa’daki ulusçuluk ve etnik çatışmaları birer tehdit unsur olarak benimsemesi ilgi çekici bir stratejiydi.  ABD ve SSCB’nin nükleer savaş başlığı ne kadar süre ile devam edeceği belli değildi. Özellikle 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılması, aynı yıl içerisinde Baltık Ülkeleri olarak tabir ettiğimiz Doğu Avrupa’daki reform hareketleri sonucunda komünist rejimlerin yıkılması, 1990’da Varşova Paktı’nın fes olması, 1991 aralık ayında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve uluslararası konjonktür de iki kutup üyesi olmayan Bağlantısızlar Hareketi’nin kurulması nükleer projelerin ilerleyen yıllarda ne yönde şekil alacağı konusunda bilgi vermiyordu.

1980 Sonrası Ne Oldu?

1980 sonrası siyasal konjonktüre bakıldığında ülkelerin blok dağılımı süresi içerisinde istikrarlı bir yapıda olduğu söylenemez. Özelikle ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından ilk olarak 20 Haziran 1982 tarihinde Cenova’da başlatılan START inisiyatifi, SALT (Strategic Arms Limitation Talks) kısaltmasındaki ‘Limitation’ kelimesinin ‘Reduction’ ile değiştirilmesi ile yeni ifadesine kavuşmuştur. Başkan Reagan zamanında SALT III olarak anılan teklif iki aşamalı olarak uygulamaya girecekti. Birinci aşamada, mevcut envanterdeki bütün füze başlıkları 5000 ile sınırlandırılacak ve ilave olarak, Kıtalararası Balistik Füzeler 850 (ICBM) olacak ve bunların harp başlıklarının üst sınırı 2500’e indirilecekti. İkinci aşamada, benzer sınırlamalar ağır bombardımanlara ve bunların harp başlıklarına getirilmekteydi. Ancak, Gorbaçev öncesi Sovyet yöneticileri ve ABD arasında karşılıklı güven sağlanamadığından 1991 yılında Varşova Paktı’nın yıkılışının hemen arifesine kadar bu teklif üzerinde bir anlaşma sağlanarak, ilerleme kaydedilememiştir. Anlaşma Sovyetler Birliği’nin yıkılışından beş ay evvel 31 Temmuz 1991 yılında imzalanarak, yürürlüğe girmiştir. Anlaşmaya SSCB mirasını devralan Rusya Federasyonu da sadık kalarak, dönem içinde Beyaz Rusya, Kazakistan ve Ukrayna’daki nükleer silah ve teçhizat ya imha edilmiş veya Rusya’ya iade edilmiştir.[3] Bu suretle bu ülkeler nükleer silah ve atma vasıtalarından arındırılmıştır. Yürürlükteki START 1 anlaşması:

  • Her iki taraf için, kıtalararası balistik füze (ICBM), denizaltı platformuna konuşlu balistik füze (SLBM) ve ağır bombardımanların sayısının 1.600’e çekilmesini öngörmekteydi.
  • Kıtalararası balistik füze (ICBM), denizaltı platformuna konuşlu balistik füze (SLBM) ve ağır bombardımanlara yüklü 6000 adet harp başlığının en fazla 4900 adedi ICBM ve SLBM’lerde yüklü olabilecektir. 1540 adedi Sovyet SS-18 gibi ağır füzelerde, 1100 adedi mobil ICBM’lere yüklü olabilecektir.
  • Bu konuda tarafların birbirlerini denetlemesi kuralını da getirmiştir.

Nitekim 5 Aralık 2001 tarihinde hem Rusya, hem de ABD START-I’in gereklerini yerine getirdiklerini deklere etmişlerdir.[4] Stratejik Silahların İndirimi Anlaşması (Strategic Arms Reduction Treaty- START-1) 5 Aralık 2009 tarihinde sona ermektedir. Anlaşma sona ermeden yenilenmesi konusunda iki ülke yetkilileri arasında çalışmalar başlamış ve son önemli toplantı İsviçre’nin Cenova kentinde yapılmıştır. Amaç, Başkan Obama’nın Temmuz 2009’da Moskova’ya yapacağı ziyaret öncesi taslak bir anlaşma metni oluşturmak ve Aralık 2009’da da yürürlüğe sokmaktır.

 

Obama Nükleer Zirve’de Tutumu ve İran’a Yaptırımlar 

Nükleer Zirve sonrasında bazı analizlere bakıldığında Türkiye, Brezilya ve Hindistan gibi ekonomileri gelişmekte olan ülkeler özellikle Çin’e ve İran’a olası bir yaptırıma karşı çekincelerine dayanarak Obama yönetiminin başarısız olduğu iddia edildi. Nükleer öncesi ve sonrasına bakıldığında Birleşik Devletler’in İran politikası bellidir. Ancak nükleer silahlar konusunda hâlihazırdaki nükleer güçler adım atmadan, bu silahları geliştiren ülkelere yönelik yaptırım uygulanması konusunda uluslararası kamuoyunun vicdanı rahat etmeyecektir. Dolayısıyla nükleer silahlara yönelik çok taraflı adımların atılması bu konuda yapılması gerekenleri ortaya koyduğu gibi bunu uygulamayanların cezalandırılması konusunda da fikir birliği oluşturacaktır. Nükleer Zirve’nin başarısı sorgulanırken bu durum göz önünde bulundurulmalıdır.

Dolayısıyla nükleer silahlar konusunda dünya kamuoyunun farkındalığını arttıran bu zirve başarılı bir adım olarak görülebilir. Medvedev de konuşmasında İran’ın nükleer programına da değinerek dünya güçlerinin, İran’ın dünya ülkelerine nükleer amaçlının barışçıl olduğu konusunda garanti vermemesine karşısında dünya güçlerinin bu ülkeye karşı yaptırımlar uygulamayı düşünmek zorunda kalacağı uyarısında bulundu. Ancak sakatlayıcı derecede ağır yaptırımlara da karşı olduğunu vurguladı. Obama yönetiminin nükleer silahsızlanma konusundaki adımlarına şöyle bir bakılacak olunursa öncelikle George W. Bush yönetiminin ilan etmiş olduğu nükleer politikanın değiştirdiğini görürüz. Obama yönetimi ABD’nin nükleer silahları ilk kullanan taraf olmayacağını açıklamıştır. Hatta kimyasal silah saldırılarına bile nükleer silahla karşılık verilmeyeceği belirtilmiştir. Bu adım nükleer silah geliştirme ihtiyacını ortadan kaldırmaya yönelik önemli bir hamledir. Sonrasında, mevcut nükleer silahların azaltılması konusunda Rusya ile imzalanan START anlaşması bir sonraki basamağı oluşturdu. Ev ödevini yerine getirmesinin ardından Obama, mevcut silahların terörist odakların eline geçmemesi için koruma altına alınması amacıyla Washington’da dünya liderlerini bir araya getirdi.[5]

Nükleer Zirve’nin asıl amacı Rusya ile sağlanan fikir birliğinin dünyaya tahvil edilmesiydi. Bu nedenle de herkesin kabul edebileceği bir konu üzerinden fikir birliği sağlanmaya çalışıldı. Aksi halde nükleer silahların teröristlerin eline geçmesi gibi küçük bir olasılığa karşı böyle büyük bir organizasyonun düzenlenmesi akla yakın değildir. Nükleer güce sahip hiçbir ülke, başka bir ülke ya da bir terörist organizasyona nükleer silahlarını verme heveslisi değildir. John Mueller böyle büyük yıkıcı güce sahip silahları verecek olan ülkenin isteği dışında hatta kendisine karşı kullanılma olasılığının böyle bir hamleyi imkânsızlaştırdığını söyler.[6]

Öte yandan teröristlerin bu silahları kendi kendilerine yapmaları da pek mümkün değildir. Charles Dulfer nükleer silahların geliştirilmesi için binlerce uzman bilim adamı ve büyük fiziki tesislerin gerekliliğine vurgu yapar.[7] İran gibi bir devletin bile uzun yıllar yapmak için uğraş verdiği bir silahın teröristler tarafından yapılabilmesi de kolay olmayacaktır. Dolayısıyla imkânsız değilse de çok düşük bir olasılık söz konusudur. Obama yönetimi üzerinde anlaşmaya varılacak bir konuyu masaya getirmekle beraber fikir ayrılığı oluşturacak konulardan da uzak durmuştur. Pakistan ve Hindistan ile yapılan görüşmelerden sonra Obama daha fazla nükleer silahın üretilmesi konusundaki anlaşmazlığı “umut kırıcı” olarak nitelendirmiş. Ancak konuyu merkeze alacak şekilde üzerinde durmamıştır. Dolayısıyla hedeflenen üzerinde fikir birliği sağlanacak bir problemden çok fikir birliğinin kendisidir.

Görülen o ki uzun dönemde sonuç aldıracak olan da işte bu değişimdir. Dünya kamuoyu nükleer silahsızlanma konusunu bir küresel ısınma gibi ele alıp sahiplendiği bir dünyada bu hedefe ulaşmak çok daha kolay olacaktır. Böyle bir sahiplenme ise konu ile ilgili öncülüğü üstlenen ABD’nin samimiyetini ortaya koyması ile mümkün olacaktır. İki ülke arasında yapılan antlaşma yine her iki ülkenin birbirlerini dengelemek için karşılıklı mutabakatlarının sağlandığı bir platform oluşturacaktır. Rusya’nın konvansiyonel silahlar alanındaki zayıflığı onun ICBM’lere takılabilecek konvansiyonel harp başlıklarını da bu anlaşmaya sokmak istemesini doğurmaktadır. Her iki tarafta Yıldırım Beyazıt ve Timur’un yaptığı gibi, parmaklarını birbirlerinin dişleri arasına sokarak ısıracaklar ve kim daha fazla dayanır ise o kazanacaktır.


[1] . Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Marmara Kitap Merkezi Yayınları, Bursa, 2008, s.577.

[2] .  Arı, a.g.e, s.598

[3] . Dr.Serdar ERDURMAZ,‘‘Silahsızlanma Çalışmaları’’, http://www.turksam.org/tr/a1688.html, 04.06.2009.

[4].Strategic Arms Reduction Treaty (START-I) Chronology, http://www.fas.org/nuke/control/start1/chron.htm

[5] . Mehmet Yegin, ‘‘Obama Nükleer Zirve’de Gerçekten Başarısız Mıydı?’’, http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=1466, 30.04.2010

[6] . John Mueller, Overblown, (New York: Free Press, 2006), s.16.

[7] . Charles Duelfer, “Testimony Before the Senate Select Committee on Intelligence”, 6 Ekim 2004.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here