Türk Dış Politikasının 2010 Yılı Genel Değerlendirilmesi

Türkiye’nin 2010 yılı dış politikasının komşu ülkelerden başlayarak, diğer küresel güçler ve münferit olaylar açısından değerlendirilmesi sırasıyla şöyledir:

Rusya ile İlişkiler: Rusya ile her ne kadar 2009 yılı yaz aylarındaki gibi büyük bir çıkış yaşanmamışsa da, Mayıs 2010ayı içerisinde Rus Devlet başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye ziyareti ile iki ülke ticari ilişkileri ivme kazanmayı sürdürmüştür.

İki ülke arasındaki ilişkilerin itici gücü enerji sektörü olup, Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşası konusunda mutabakat sağlanması da önemli bir gelişmedir. Ancak Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı konusu henüz açıklık kazanamamıştır. Rusya’nın “Güney Hattı” Projesi sebebiyle Nabucco Doğalgaz Boru Hattı da belirsizliğini korumaktadır.

Rusya, bu yıl içerisinde Rusya’ya giren Türk TIR’larını sınırlarda daha az bekletmeye başlamıştır. Ancak, Türk sebze-meyvelerini “aşırı ilaçlı” iddiasıyla ihraç etmekte nazlanmaktadır.

Rusya-Türkiye arasındaki karşılıklı ticarette, terazinin kefesi açık ara Rusya’dan yanadır. Ancak, müteahhitlik hizmetleri ve Türkiye’ye gelen turistler içerisinde ilk kez Rusların sayıca ilk sırayı almış olmaları çok önemli gelişmelerdir. Genel olarak 2010 yılında “İyi” olarak değerlendirilen Türk-Rus ikili ilişkilerinin artarak devam etmesi beklenmektedir.

Ukrayna ile İlişkiler: Şubat 2010’da yapılan 2. tur seçimleri sonucunda devlet başkanı seçilen Viktor Yanukoviç, zaman içerisinde hükümeti de değiştirdi. Yanukoviç’le birlikte Ukrayna’da çok önemli bir “güvenlik politikası” değişikliği yaşandı. Ukrayna NATO üyeliğini artık istemiyor. Ama sıkça dile getirdikleri gibi, “AB üyeliği” Ukrayna’nın vazgeçilmez istekleri arasındadır.

Yanukoviç yönetimi ile Kırım Türkleri konusu daha iyi çözülmeye başlandı. Kırım Türkleri kültürel haklar konusunda giderek artan rahatlığı bu dönemde de yaşamaya başladılar. İki ülke arasında belki de tek sorun, Türk balıkçıların kalkan avı sırasında Ukrayna karasularına girmiş olduğu sıralarda Ukrayna sahil güvenlik botları tarafından, teknelerinin batırılmasına kadar uzayan “sert” karşılıktır.

İki ülkenin karşılıklı sahilleri arasında işbirliğini artırabilecek turizmden savunma sanayine kadar pek çok ilgi alanı bulunması mümkündür. Rusya-Ukrayna ilişkilerinin düzelmesi ve Ukrayna’nın NATO üyeliği ısrarından vazgeçmesi ile Türkiye-Rusya-Ukrayna üçlü işbirliğini de geliştirebilecek potansiyele sahiptir. Bu haliyle Türkiye-Ukrayna ilişkileri için “İyi” demek mümkündür. 

Romanya ve Moldova İle İlişkiler: Her iki ülke ile ilişkilerde 2009 yılına göre önemli bir değişim söz konusu değildir. “Vasat” çizgisini sürdürmektedir.

Bulgaristan’la İlişkiler: 2009 yılı Temmuz ayında iktidara gelen Bulgaristan Başbakanı Boyko Borissov, Ocak 2010 sonlarında Ankara’yı ziyaret etti. Aslında bu ziyaret bir bakıma 2009 yılı içerisinde Bulgaristan’daki Türk azınlığın radyolarını hedef alan ATAKA ve benzeri yabancı düşmanı siyasi partilere bir cevap niteliğindeydi.

Bulgaristan’la Meriç nehrinin taşması ve sonunda Trakya’daki Türk çiftçilerinin zarar görmesi olayı hala devam etmektedir. Keza, Trakya Bulgarlarının mal varlığına ilişkin tazminat konusunda kurulan bir ortak komisyon çalışmalarını sürdürmektedir. Nabucco doğalgaz projesine Bulgaristan’ın da sıcak baktığı bilinmektedir. Projenin hayata geçirilmesi halinde iki ülke ilişkilerinin daha olumlu gelişeceği beklenmektedir. Her iki ülke de Avrupa’daki uluslar arası “enter konnekte” elektrik enerji sistemine üyedirler ve bu alanda karşılıklı alış veriş yapılmaktadır.

Temmuz 2009’da yapılan Bulgaristan genel seçimleri sonrasında oylarını artıran, ancak koalisyon ortaklarının kayıpları sebebiyle iktidardan Hak ve Özgürlükler (HÖH) partisinin de uzaklaşması, bir bakıma iki ülke ilişkilerinde eski etkiyi kaybettirir gibi oldu.

Yunanistan’la İlişkiler: Başbakan Erdoğan 2010 içerisinde iki kez Yunanistan’daydı. Her iki “sefer” de basında sonu “ses getirecek” imiş gibi yankılandı. Ama sadece Yunanistan’ın Yeşil pasaporta uyguladığı muafiyet kalktı. Bu da Anadolu’ya yakın Yunan adalarındaki turizmcilerin işine yaradı. Bahşişi bol Türk turistler bu adaları ihya ettiler. Aslında Yunanistan, AB’de yeşil pasaportlu Türklere vize uygulayan üç ülkeden (İngiltere ve Bulgaristan’la) biriydi. Türkiye-Avrupa arasındaki karayolu üzerinde duvar gibi yükselen iki komşu yıllardır yeşil pasaporta vize uygularken, Avrupa’ya uçakla gidenlerin sorunu yoktu.

Tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşayan Yunanistan, ne Kıbrıs’ta, ne Ege’de, ne de Doğu Akdeniz deniz sahası ile ilgili konularda belirgin bir uzlaşı içerisinde görünmedi. Tersine, yılın son ayı içerisinde Türkiye’ye gelen ana muhalefet Yeni Demokrasi Partisi lideri Bakoyannis, Ege deniz sahası konusunda tartışmaya dahi tahammülleri olmadığını gösterdi.

Yunanistan, GKRY ile yaptığı işbirliği sonucunda, Avrupa Parlamentosu Hukuk Komisyonu’nu etkileyerek, Kıbrıs’la doğrudan ticaret tüzüğünün işlerlik kazanmasının önüne geçti.

Kasım 2002’den beri olduğu gibi, 2010 yılı içerisinde de hükümetin Yunanistan’la mevcut hiçbir soruna kalıcı çözüm bulamamış olduğu görüldü. Bu arada, ekonomik kriz içerisindeki Yunanlılar, Türkiye’nin aksine Türklere banka satmadılar)

Suriye ile İlişkiler: Dönem içerisinde Suriye-Türkiye ilişkileri mevcut ivmesini korudu. Suriye, birkaç kez Suriye-İsrail arasındaki sorunlar (Golan Tepeleri gibi) konusunda Türkiye’nin arabuluculuğunda ısrarcı olduklarını vurguladılar.

İki ülke arasındaki vize muafiyeti sebebiyle Türkiye’nin güney illerinde Suriyeli otolar renkli görüntülere sebebiyet verdiler. Türklerin Suriye’ye geçen arabalarında ise sorunlar yaşandı. Suriye dizeli iyi olmadığından tercih sebebi sayılmamakla birlikte, Suriye devleti Türk dizel otolarından çok yüksek vergi istemeyi sürdürdüler.

Terör konusunda da cılız da olsa, Suriye tarafından işbirliği sesleri duyuldu.

Irak’la İlişkiler: Irak’ta ABD’nin çekilişi sürmektedir. Mart 2010’da yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık 9.5 ay geçtikten sonra, Başbakan Nuri el-Maliki’nin “Milli Mutabakat” hükümetlerini andıran, çok tabanlı hükümeti güven oyu aldı. ABD’nin itirazlarına sebebiyet vermeyecek şekilde Irak’ın yeni hükümeti kuruldu. Zira ABD’nin Irak’taki en iyi müttefikleri Kürt Bloku, bir cumhurbaşkanı, bir başbakan yardımcısı ve içinde Dışişleri Bakanı’nın da bulunduğu 8 bakanlığı kaptı. Üstelik hükümet kurulduktan sonra Merkezi Hükümet’ten yapılan açıklamada, Irak Kuzey Yönetimi’nin yabancı petrol şirketleriyle yapmış olduğu üretim anlaşmalarının onaylandığı bildirildi.

Irak’la “yakın markajda” bulunduğunu iddia eden Türk Hariciyeciyesinin hükümetin bu şekilde kurulmasından memnun olabileceğine ihtimal verilmemektedir. Tek teselli, el-Maliki’nin başbakanlığa devam etmesi, böylelikle de Irak’la evvelce yapılmış bulunan “Stratejik Düzeyde İşbirliği” anlaşmalarının icraata geçebileceğine ilişkin iyimserliklerdir. Tabii ki hükümetin kurulması ile Irak’ta iç istikrarın sağlanması da nispeten kolaylaşabilecektir.

Öte yandan, Irak kuzeyinde yuvalanan PKK terör örgütü elemanlarının bölgeyi terk etmesi konusunda hiçbir ilerleme kaydedilememiştir.

İran’la İlişkiler: İran’la ilişkiler, ABD, AB ve BM Güvenlik Konseyi’nin Daimi Üyeleri karşıya alınmak pahasına geliştirilmeye çalışılmıştır.Brezilya’nın bazı gayretleri bir yana bırakılacak olursa Türkiye, adeta İran’la İran’ı yaptırımlarla ezmek isteyen bu güçler arasında bir duvar olmaya çalışmıştır.

Sonuç itibariyle Türkiye’nin bu tutumunun Türkiye-İran ilişkilerinde belli bir güveni pekiştirdiği söylenmekle birlikte, Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkilediği de bir gerçektir.

Azerbaycan’la İlişkiler: Ekim 2009’da İsviçre’de imzalanan Türkiye-Ermenistan “İyi İlişkiler” protokolü ile Türkiye’nin Ermenistan sınır kapılarını açacağı beklentisi, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine önemli bir hassasiyet getirdi. Daha önce var olan ve iki ülke kamuoyunun devamın arzu ettiği karşılıklı güven ortamının yeniden tesisi için gayretlerin yoğunlaştırılmasını gerektirdi.

Türkiye-Ermenistan İlişkileri: Sınır kapıları ile ilgili protokol iki ülke tarafından karşılıklı “kadük” edilecek şekle getirdi. Ancak ABD’deki Ermeni lobisinin gayretleri ile de bu konuda “suçlu” taraf Türkiye ilan edildi. Zaten Mart 2010’da ABD Temsilciler meclisi Dış İlişkiler komisyonu, “evlere şenlik” bir oturum sonunda, 1915 Ermeni zorunlu göçün sorununda bir oyla Türkiye’yi suçlu buldu. Sonuç itibariyle Türkiye-Ermenistan ilişkileri eskisinden de fena bir hale dönüştü.

Türkiye-Gürcistan İlişkileri: Dönem içerisinde önemli bir değişiklik yaşanmadı. Gürcistan üç yıl önce başlaması gereken, daha önce yurtlarından sürgün edilen Ahıska Türklerini hala yerlerine yerleştirmedi. Hala Abhazya limanlarına gidip-dönen Türk ticaret gemilerine hesap sormaktadır. 

Türkiye-ABD İlişkileri: Her ne kadar ABD’nin isteği ve desteğinde Türkiye-Ermenistan “İyi İlişkiler Protokolü” imzalanmışsa da, 7 Aralık 2009’da iki ülke liderinin Beyaz Saray’daki zirvesinin sonunda “İki müttefik ve dost ülke” açıklamasının dışında elle tutulur bir ifade yoktu. Yani, “Türkiye ve ABD şu şu konularda anlaştı!” gibi ifadeler yerine, klasik ve aslında “uzlaşmazlığı” belli eden açıklamalar yapılmıştı. Bu uzlaşmazlık 2010yılı boyunca da sürdü.

Türkiye-ABD anlaşmazlığının başında Türkiye-İsrail ilişkilerinde Türkiye’nin gerilimi yükselten çıkışları gelmekteydi. Aslında Netanyahu Hükümeti’nden pek de hoşnut olmayan ABD, kamuoyunun ve onu Türkiye aleyhtarlığına iten “Yahudi” ağırlıklı basının gücü ve nihayet “Yahudi lobisi” etkisiyle, Türkiye-ABD ilişkileri de de olumsuz etkilenmeye başladı.

Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin, bir bakıma ABD’nin “kalıcı barış” umudu taşıdığı sırada fiyasko ile sonuçlanması, Ermeni lobisinin de etkisiyle iki ülke ilişkilerini olumsuz yönde seyrettirmeye zorladı.

İran’ı “Nükleer silahlanma” hazırlığı içerisinde olduğu gerekçesiyle BM şemsiyesi altında yaptırımlarla caydırmaya çalışan ABD’ye karşılık, Türkiye’nin bu çabaları boşa çıkartmaya yönelik gibi görünen çalışmaları, yukarıdaki sebeplerle birlikte bir araya getirilerek düşünüldüğünde, Türkiye aleyhindeki yelkenleri daha da fazla şişirmeye yetti. Üstelik Türkiye’nin “Hamas” et politikası da ABD ile örtüşmemekteydi.

Bunlara ilaveten adeta ABD’nin dayatması haline dönüşen ve başlangıçta Türkiye tarafından kabul edilmeyeceği izlenimi verilen, “İran’a karşı Füze Kalkanı” projesinde de, iki ülke arasında bazı sorunlar yaşandı. Ancak 19-20 Kasım 2010 tarihli NATO’nun Lizbon zirvesinde Türkiye, “süt dökmüş kedi gibi”, istenilenlere “Evet!” dedi. Her ne kadar belgede “İran” adı yoksa da, dünya-alem biliyordu ki, bu füze savunma sisteminin kuruluş sebebleri arasında İran da vardı. Aslında Türkiye’nin bu tür bir füze savunma sistemine (Petriot ve S-300 gibi kısa ve orta mesafeli konvansiyonel füzelerle takviyeli) ihtiyacı olmasına rağmen, başlangıçta ayak direnmişti. İttifak içerisinde bu yeni sistemden kaçış yok ise ve “oyunbozan” haline düşmek istenmiyorsa, Türkiye’nin ihtiyaçları üzerinde pazarlık gücü artırılabilirdi…

Türkiye – AB İlişkileri: Dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa, üzerinde birçok farklı ülkeyi, dili, dini ve ırkı içine almaktadır. Kıta Avrupa’sındaki ülkelerin uzun yıllar kendi aralarındaki savaş sonucunda Avrupalılar barış içinde bir birlik yaratmanın yollarını aramışlardır. Bu şekilde Avrupa’da bir “birlik” veya “federasyon” kurma düşüncesi gündeme getirilmiştir. Avrupa’da birlik yaratma olgusu ancak 18nci yüzyılın sonuna doğru sanayileşme sürecinin güçlenmesiyle hız kazanmıştır. Fakat Türkiye AB sürecinde en zayıf halkalardan biri haline gelmiştir. Artık Türkiye’de kamuoyu “AB üyeliği” masalından bıkıp usanmaya başladı. Son altı aylık AB dönem başkanlığı sırasında Türkiye ile ilgili herhangi bir fasıl açılmadı, hiçbir ilerleme de kaydedilemedi. Aksine, AB ülkelerinden bazılarında ortaya çıkan ve onları takip eden ekonomik krizler sebebiyle, Türkiye’nin üyeliği konusunda AB ülkelerinin kamuoylarında da olumsuz düşünenlerin sayısı arttı.

İsrail’le ilişkilerin gerilime kadar tırmanması, İran’la ilişkilerdeki ölçüsüzlük, Türkiye-AB ilişkilerini de olumsuz etkiledi.

Türkiye-Çin İlişkileri: 2009 yılı Temmuz ayında Doğu Türkistan’daki Uygur Özerk Bölgesi (Sincan)’nde Uygur Türklerine karşı hareket sebebiyle bozulan Türkiye-Çin ilişkileri zaman içerisinde etkisini olumluya çevirdi. Bu değişimde kuşkusuz ki Çin’in, Türkiye’ye daha fazla ticari mal satma dürtüsü önemli rol oynadı. Nitekim Çin, Türkiye’nin dış ticaret açığı verdiği ülkelerin en başına gelip yerleşti.

Kıbrıs Sorunu: 2004 yılında “Annan Planı”nın Türk tarafına yoğun propagandalarla kabul ettirilmesinin ardından, AB “Kıbrıs’ın Türk kesimine izolasyonların kaldırılacağı” vaadinde bulunmuştu. Ancak, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin girişimleriyle, son olarak Kasım 2010 başlarında Avrupa Parlamentosu Hukuk Komisyonu’nun kararı ile “Kıbrıs Türklerinden Doğrudan Ticaret Tüzüğü” kabul edilmedi. Bu son gelişme ile Kıbrıs’ta yeniden başa dönüldü. Ya da içinden çıkılmaz bir hale getirildi.

Diğer Gelişmeler: Türkiye, yukarıdaki ana başlıklar altında özetlenen konular dışında dış politika faaliyetlerini sürdürdü. Bu faaliyetler içerisinde Bosna-Hersek’teki gerilimi azaltıcı yöndeki çalışmalar Türk Harciyesi’nin yüz akı olarak görülebilir. 

Ancak Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın bir yıl önceden planlanmış olması muhtemel “Güney Amerika Seferi”nde iki fiyasko üst üste yaşandı. Önce, Brezilya’daki “Medeniyetler İttifakı” toplantısından sonra planlanan Arjantin ziyareti, ziyarete bir-iki gün kala bir bahane bulunarak (sanki önceden bu durum bilinemezmiş gibi) iptal edildi. Bunu takiben de, gene planlı Şili ziyareti de “Biz size üç gün erken gelebilir miyiz?” denilerek, erkene alındı. Bu fiyaskolar, çok daha büyük olan 31 Mayıs 2010’da “Mavi Marmara” fiyaskosunun getirdiği dalgalar altında konuşulamayarak, üzeri örtüldü.

Nasıl ki Başbakan Erdoğan bir zaman “monşer” diyerek, diplomatları “küçük” görmeye çalışarak, bu alanda “çığır” açtı ise, 2010 yılı içinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, Irak Kuzey Yönetimi Lideri Mesut Barzani’ye “Mesut Abi” diyerek, “Diplomaside yeni bir çığır” açtı. Buna karşılık, aslında bir aşiret reisi olan Barzani, “Ahmet birader!” deme ilkesizliğini göstermedi…

 Türkiye-Türk Cumhuriyetleri İlişkileri: 2002’den beri bu ülkelerle ilişkilerde belli bir ivme kazanıldığını söyleyebilmek mümkün değildir. 2010 yılı içerisinde de aynı hususlar yaşanmıştır. Gazze Şeridi’nde “Hamas”a gösterilen ilginin yarısı bile Kırgızistan’da Kırgız ve Özbek Türk gruplarının birbirlerini katletmelerinin önlenmesinde gösterilememiştir.

2010 Yılında Dünya Politikasından Satır Başları

2010 yılı içerisinde de dünyada önemli dış politika gelişmeleri gerçekleşti. Bunlardan önemli bulunanlar satır başları ile şöyledir:

Wikileaks Bozgunu ve ABD: 2010 yılına damga vuran olay, Wikileaks belgelerinin yayınlanmasıdır. Böylelikle sanal ortamda tüm iç çamaşırları ortaya dökülen ABD, ABD hakkında “iyimser” düşünen beyinleri altüst etti. Zihinlerdeki “ABD üstünlüğü” ile ilgili kırmızıçizgiler, 11 Eylül 2010’den sonra bir kez daha silindi. İstihbara karşı koyma konusunda ABD’nin güvenilirliği alaşağı oldu… Kuşkusuz bu gelişme, ABD’nin saygınlığına da büyük bir darbe idi.

İran’ın Nükleer Güç Olduğunu İlanı: En azından 2005 yılından beri BM şemsiyesi altında yaptırımlar uygulansa da, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sürdüren İran, nükleer silahlanmasını orta menzilli Şahap serisi balistik füzelerle de desteklemeyi sürdürdü. Nihayet Aralık 2010 içerisinde İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, “İran’ın nükleer güç” haline geldiğini söyledi.

AB Ülkelerindeki Ekonomik Kriz: Yunanistan’ın 2010 başlarında açıkladığı ekonomik krize başlangıçta Almanya ve Fransa gibi, AB’nin ağır topları-finans güçleri soğuk bakmışsa da, “Euro bölgesinde” bulunduğu için sonuçta Yunanistan’a 75 milyar Euro’luk destek gerçekleştirilmesi için desteğe evet demek mecburiyetinde kaldılar. Buna karşılık, “kemer sıkan” Yunanistan’da neredeyse her gün bir gösteri ya da grev mevcuttur.

AB’deki ekonomik kriz Yunanistan’la sınırlı kalmamış, onu İrlanda izlemiştir. İrlanda’yı da Portekiz ve İspanya’nın izleyeceği söylentileri, AB ülkelerindeki yöneticilerin uykularını kaçırdığı gibi, “Euro’nun yaratıcısı” Almanya’da bile Euro’dan ayrılma konusunda sesler artış kaydetmeye başlamıştır.

AB Ülkelerinde Endişe yaratan Yabancı Düşmanlığındaki Artış: 2010 yılı içerisinde bazı AB ülkelerinde yapılan genel seçimler sonucunda, yabancı düşmanlığı ve “Müslüman karşıtlığı” üzerinden politika yapan partilerin oylarını önemli ölçüde arttırdıkları görüldü. Bunlardan en bariz olanı Haziran 2010’da erken genel seçimlerin yapıldığı Hollanda’da yaşandı. “Sağ popülist” diye de anılan Geert Wilders ve partisi “Sağ Liberaller” de denilen Özgürlük Partisi (PVV), 24 milletvekili çıkararak, 2006 genel seçimlerine göre milletvekili sayısını 15 adet artırdı. PVV’nin seçim propagandasının dikkat çeken söylemleri arasında Müslüman ülkelerden gelenleri kabul etmeme ve “Cami inşasına hayır!” başta gelenlerdi.

Yabancı düşmanlığı konusunda İkinci ve önemli bir gelişme de İsveç’te yaşandı. Yabancı ve İslam karşıtı Sverige Demokrat Parti (SD: İsveç Demokratları)’nin, yüzde 5.7 oranındaki oy ve 20 milletvekili ile meclise girdi. İslam ve Türkiye hakkındaki eleştirileriyle tanınan göçmen karşıtı SD; “İslamiyet” için, “İkinci Dünya Harbi’nden bu yana Avrupa için en büyük tehdit olduğunu” ifadeyle, Avrupa’nın bu gidişle İslamlaşacağı uyarısında bulunmuş, hatta bunu bir “tehlike işareti” olarak göstermiştir.

Yukarıdakilere ilaveten, gene Fransa’daki Romanların da kitleler halinde ülkeden uzaklaştırılmaları, AB ülkelerindeki yabancı karşıtlığındaki artışın bariz göstergeleri idi.

Kuzey-Güney Kore Anlaşmazlığının Savaşa Ramak Kalması: Mart 2010 ayı içerisinde ihtilaflı Sarı Deniz’de batan Güney Kore bandıralı korvetin daha sonra bir Kuzey Kore torpidosu tarafından batırıldığının anlaşılması ile iki ülke arasındaki gerilim yükseldi. 23 Kasım 2010 sabahı, gene ihtilaflı Sarı Deniz’deki bir adanın Kuzey Kore topçusu tarafından ateş altına alınmasıyla tüm dünya ayağa kalktı.

NATO Lizbon Zirvesi ve “Çin’e Karşı Yeni İttifak”ın Çağrıştırılması: 19-20Kasım 2010 tarihlerinde Lizbon’da gerçekleşen NATO zirvesinde, NATO’nun yeni “Füze Kalkanı” projesi kabul edildi. Bu füze savunma sistemi, aynı zamanda Urallara kadar Rusya’yı da koruma şemsiyesi altına alacaktır. Bu haliyle bakıldığında ABD, AB ve Rusya bir araya gelmiş oldu. Ya da BM Güvenlik Konseyi’nin dört daimi üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya) ve Avrupa’daki NATO ülkeleri bir bakıma geleceğin yeni “İttifakı”nı kurdular. Yani potansiyel küresel güç Çin’e karşı yeni bir ittifakın temelleri atılmış gibi oldu.

Afganistan ve Pakistan’da Taliban’la Mücadele: Afganistan’da her geçen yıl bir öncekine göre daha fazla sayıda “sivil” hayatını kaybederken, Taliban’la mücadelede “kazanan olamayacağı”, ya da en azından ABD ve müttefiklerinin kazanamayacağı düşüncesi kuvvetlenmektedir.

El-Kaide ile mücadele ise büyük ölçüde Pakistan’a sıçramış, hatta Taliban’la mücadelenin bile büyük ölçüde yeni adresi Pakistan haline gelmiştir. Bu durum Pakistan’ın geleceğini de karartacak bir manzaraya dönüşebilecek çağrışımlar yapmaktadır. Zaten bir yıldır Taliban’la mücadelenin adı da “AF-PAK Savaşı” (ya da sorunu) şeklinde adlandırılmaktadır.

Sonuç 

2010 yılına bakıldığında Türkiye’nin dış politikasında bazı alanlarda (Suriye, İran, Rusya, Çin’le ilişkiler, Orta Doğu Dörtlüsü kurulmasındaki rol, Balkanlarda barışın idamesi çalışmaları vb) iyileştirmeler varsa da, bazı alanlarda “fiyasko” denecek kadar yanlışlar yaşanmıştır.

Türkiye-İsrail, Türkiye-İran, Türkiye-Hamas ilişkileri, tek başına iki tarafın ilişkileri olmaktan çıkmakta, araya ABD ve AB, hatta BM Güvenlik Konseyi’nin Daimi Üyeleri bile girmekte, bu durum sonuç itibariyle Türkiye’yi olumsuz etkilemektedir.

Ermeni Meselesi, Kıbrıs sorunu, nerdeyse çözülemeyecek derecede daha karmaşık bir hale getirilmiştir. Bu bağlamda Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkileri de yolunda gitmediği izlenimi veren işaretlerle doludur.

Yukarıda özetlenen haliyle 2010 yılı Türk Dış Politikasının geçerli not alabileceğini söyleyebilmek mümkün değildir…

 

Dursun Çandır

Ahi Evran Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin Helikopter Kazasında Ölümü ve Olası Senaryolar

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin bir helikopter kazasında hayatını kaybetmesi,...

Seçim Otokrasisi: Meksika’nın Demokrasisi Tehlikede

Bu yazı 17 Mayıs 2024'te Foreign Affairs dergisinde ingilizce...

Makale İncelemesi: “The Case for Progressive Realism”

Yazar: David Lammy Kaynak: Foreign Affairs, May/June 2024 David Lammy'nin "The...

Bildiri Çağrısı: Avrupa Konferansları II – ‘Bizi Bağlayan Göç’

Avrupa Birliği (AB, Birlik), yumuşak güç olarak dünya siyasetini...