Ulusların Düşüşü

0
896

Daron Acemoğlu, James A. Robinson.(2009).Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri. İstanbul:Doğan Kitap,496 sayfa,ISBN: 9786050918120.

On Beş Bölümden oluşan bu eser, ulusların siyasi gelişimi ve ekonomik büyümesi hakkında kapsamlı bir analizin ürünüdür. Dünya çapında eşitsiz bir şekilde dağılan refahın kökenini inceler. Bu bağlamda çok geniş bir tarihsel perspektifle Neolitik devrimden Natufyan kültürüne, Amerika’nın keşfinden kıtadaki modern sorunlara; Sanayi Devriminden Afrika’daki kronik yoksulluğa değinir. Kitabın ana amacı bu farklılıkları kurumsal bakış açısıyla açıklamaktır.  Yazarlardan biri olan Türk-Amerikan ekonomist Daron Acemoğlu, MIT’de iktisat profesörüdür. 2005 yılında, ekonomik düşünce ve bilgi dünyasında yapmış olduğu önemli katkılarından ötürü 40 yaşın altındaki iktisatçılara verilen Joh Bates Clark Onur Ödülü’nü almıştır. 2013’te sosyal bilimler dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne değer görülmüştür. Acemoğlu’nun temel çalışma alanları; ekonomik kalkınma, politik ekonomi, teknoloji, gelir ve ücret eşitsizliği, beşerî sermaye, eğitim ve çalışma ekonomisidir.

Kitabın diğer yazarı, James A. Robinson ise siyaset bilimci ve ekonomisttir. Harvard Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörüdür. Latin Amerika ve Afrika coğrafyalarında uzmanlaşmıştır. Bostsvana, Mauritius, Sierra Leone ve Güney Afrika’da çalışmıştır. Bu kitabın yanı sıra ikilinin, “Diktatörlük ve Demokrasinin Ekonomik Kökenleri” ve “Dar Koridor” isimli eserleri de bulunmaktadır. 

Yazarlar, günümüz dünyasındaki ekonomik ve siyasi eşitsizliğin son 200 yılda şekillendiğini savunarak neden bazı ülkelerin varlıklı bazılarının ise yoksul olduğunu açıklamak için bir kuram ortaya koyarlar. Bu kurama göre, eşitsizliğin sebebi kurumsaldır ve kurumlar davranış ve güdüleri etkilediklerinden ulusların başarı ya da başarısızlıklarını belirlerler. Kurumları sömürücü ve kapsayıcı olarak ikiye ayırarak sömürücü ekonomik kurumların sömürücü siyasi kurumları; kapsayıcı ekonomik kurumlarının ise çoğulcu siyasi kurumları teşvik ettiğini söylerler. 

Sponsorlu

Sömürücü ekonomik kurumlar, belli bir kesimin çıkarına hizmet ederek onları zenginleştirirken toplumun geri kalanını fakirleştirir. Ekonominin kontrolünü elinde tutan kesim siyasi kurumları da aynı şekilde yalnızca kendi hâkimiyetini pekiştirecek şekilde kullanır. Tam tersine kapsayıcı ekonomik kurumlar, toplumun tamamına açıktır ve rekabete dayalıdır. Bireylerin yetenek ve becerileri doğrultusunda tercihler yaparak bu sisteme katkıda bulunmasını; ekonomik etkinliği ve verim artışını teşvik ederler. Kapsayıcılığın sağlanması için güvence altına alınmış özel mülkiyete, tarafsız bir hukuk sistemine ve herkese eşit şartlar sağlayan kamu hizmetlerini içeren çoğulcu siyasal kurumlara ihtiyaç vardır. 

Yazarlar iki farklı kurumsallaşma arasındaki farka dikkat çekerken “yaratıcı yıkım” kavramını kullanırlar. Bu kavram, eskiyle yeninin değiştirilerek sistemin daha iyiye ve modernleşmeye yönelmesini içerir. Fakat bu aşama adı üzerinde “yıkıcı” olduğundan mevcut güç ilişkilerini değiştirir ve çoğunlukla siyasal sistemi istikrarsızlaştırır. Bu istikrarsızlığın kendi ellerinde yoğunlaşan güç dengesini tehlikeye atacağını düşünen sömürücü kesim, yaratıcı yıkıma şiddetle karşıdır. Bu sebeple yazarlar, sömürücü kurumlarda ekonomik büyümeye rastlamanın her ne kadar mümkün olduğunu söyleseler de bu büyümenin sınırlı olduğunu ve sürdürülebilir olmadığını savunurlar. Bu doğrultuda verilen örneklerden biri Sovyetler Birliği’dir. Bu devlet, daha fazla sömürülecek zenginlik üretmek için mevcut teknolojilere dayalı bir ekonomik büyüme benimsemiştir. Toprağın özel mülkiyeti kaldırılmış ve herkes komünist devletin işlettiği kolektif çiftliklerde çalışmaya zorunlu kılınmıştır. Böylece tarımsal üretime el konmuştur ve elde edilen gelirle yeni milli fabrikalar kurulmuştur. Bu fabrikalarda çalışan insanlar ise sömürücü sistemle elde edilen gelirle beslenmiştir. Dolayısıyla, işgücü tarımdan sanayiye kaydırılmıştır ve 1960’lara kadar hızlı bir ekonomik büyüme elde edilmiştir. 1970’lere gelindiğinde ise yenilikten yoksun ve ekonomik teşvikleri zayıf bu ekonomik çöküşe geçmiştir. 

Yazarlara göre mutlakiyetçi yapılanma ve merkezi devletin yokluğu da sömürücü siyasal kurumların farklı bir formda var olmasına olanak tanımaktadır. Buna örnek olarak: 18.yy Habsburg mutlakiyetçiliği ve Afrika’daki merkezi otorite boşluğu örnek verilmektedir. Habsburg hükümdarı Franz Joseph, toprakları üzerinde tam bir mutlak hâkimiyete sahipti. Kararları istişare edilmez, kamuoyu tarafından tartışılmaz; yalnızca uygulanırdı. Otoritesini devamlı suretle muhafaza etmeyi amaçlamış, bu doğrultuda tehdit sayılabilecek her şey sansürlenmişti. Emek piyasası, ekonomik teşvik ve yeni teknolojiler sınırlandırılmıştı. Değişimin kendi otoritesini tehlikeye sokmasından endişelenen Franz, çıkarları uğruna siyasal çoğulculuğu ve ekonomik verimliliği feda etmişti. 

Bu duruma bir diğer örnek ise Afrika’dır. Tarih boyunca adı açlık ve yoksulluk ile anılan Somali, bir merkezi devlet otoritesinden mahrum olmakla beraber altı klan ailenin hâkimiyetindeydi. Bu klanların barışçıl bir ilişkisi olduğunu söylemek güçtür. Aksine etkileşimleri daha çok kan davaları ve bunun karşılığında ödenen kan parasına dayanıyordu. Klanların kendi içindeki siyasal yapılanmasında ise iktidarın tek bir elde toplanmasından kaçınılmış, her yetişkin Somali erkeğine klanını etkileyecek kararlara dair söz hakkı verilerek çoğulcu bir uzlaşma benimsenmişti. Fakat bu çoğulcu siyasal yapı, kapsayıcı bir siyasi ortama ya da verimli ekonomik kurumların açılmasına olanak sağlamamıştır. Çünkü ülkede ne asayişi sağlayacak ve mülkiyet haklarını garantiye alacak merkezi bir otorite; ne de yazılı bir yasa, polis ya da hukuk sistemi bulunmaktaydı. Yazarlar, ülkeler arasında var olan eşitsizliğin temelde çok küçük kurumsal farklılıklara dayandığını, fakat bunların bir tarihsel dönüm noktasıyla derinleştiğini savunmaktadır.

1347-1353 arasında, Avrupa nüfusunun üçte birinin kaybedilmesine sebep olan Hıyarcıklı (bubonik) veba, diğer adıyla “Kara Ölüm”, 1340’ların sonunda İngiltere’yi de vurmuştu. Fakat bu korkunç hastalık ülkedeki nüfusun yarısını yok etmenin yanı sıra çok daha çarpıcı kurumsal değişikliklerin de temelini oluşturmuştu. O zamanın feodal koşulları için nüfusun yarısının kaybedilmesi büyük çaplı bir emek kıtlığı yarattı. Bu durum lordları işçiler üzerindeki hâkimiyetlerini arttırmaya teşvik ederken, köylüleri ise kendi emekleri için söz söylemeye yüreklendirdi. 1381’de köylü isyanı patlak vererek feodal sistemi zayıflattı ve işçi ücretlerinin artırılmasına sebep oldu. Almanya’da işçilerin ücret almadan birkaç yıl çalışması zorunlu hale getirilip, Macaristan’da işçiler için haftada üç gün ücretsiz hizmet yasallaştırılır iken, İngiltere’de bu gelişmelerin yaşanması ülkeyi diğerlerinden çok farklı bir gelişim rotasına yönlendirdi. Kara ölüm, İngiltere’deki güçlü siyasal ve ekonomik kurumların oluşmasındaki tarihi dönemeçlerden ilkiydi. 

İkincisi, İç Savaş dönemi ve sonrasındaki Görkemli Devrim’di. 1640’ta mali krizin eşiğinde olan devlet, çareyi vergileri arttırmakta bulunca toplanan parlamento da halk da isteklerini dile getirmeye başladı. Kralın mutlakiyetçiliğine ve sömürücü tutumuna karşı giderek artan hoşnutsuzluk sonucunda iki yıl sonra iç savaş patlak verdi. Sömürücü kurumlardan kurtulmak isteyen muhalifler giderek güçlendi ve yönetime el koydu, kral idam edildi. Fakat bu durum, kapsayıcı kurumların ortaya çıkması ile sonuçlanmadı. Çünkü kralın mutlakiyetçiliği isyan boyunca krala ve onun sömürücü kurumlarına karşı olan grubun başı Oliver Cromwell’in diktatörlüğü ile değiştirilmişti. Cromwell’i ise II. Carles ve III. William izlemişti. Aslında monarşinin yeniden tesis edilmesi ile 40 yıl önce verilen mücadele anlamsız görünse de gerçek böyle değildi. William, anayasal monarşiyi benimseyeceğini açıkladı ve parlamento ile yeni bir anayasa müzakere edilerek Haklar Bildirgesi yayımlandı. Bu durum, İngiltere’de mutlakiyeti sona erdiren pek çok düzenlemeyi ve kapsayıcı kurumların inşası için gerekli temeli beraberinde getirdi. Ekonomi parlamentonun kontrolüne geçti, oy hakkı genişletildi, tekeller kaldırıldı, oy hakkı olsun olmasın herkese parlamentoya dilekçeyle başvurma hakkı tanındı. Siyasi sistemin kapsayıcılığa doğru evrilişi başlamıştı. 

Mülkiyet haklarının garanti altına alınmış olması, ekonomik kapsayıcılık ve yeterli altyapı yatırımları Sanayi Devrimi’ni ortaya çıkmak için İngiltere topraklarını seçmeye teşvik etmişti. Bu durum sanayi sektörü başta olmak üzere toplumda ve ekonomide muazzam değişikliklere yol açtı. Üretim kalıpları değişti, dünya ekonomisi bir dönüşüm geçirdi ve toplumsal ilişkiler yeniden belirlendi.  Fakat yazarlara göre, tüm bunların İngiltere’de gerçekleşmesinin sebebi o güne kadar yaşanan kurumsal değişimlerdi. Öncelikle sistem, yaratıcı yıkıma açık ve elverişliydi. Görkemli Devrim sayesinde idareye ve çoğulculuğa dayalı bir sistemin kurulması yalnızca bir kesimin gücü elinde barındırmasına olanak tanımıyordu. İngiltere’deki sistem, mülkiyet haklarının gelişmiş ve siyasi kurumların çoğulcu bir karaktere sahip olması dolayısıyla gelişmelerin burada ortaya çıkmasının sebebiydi. Fakat aynı zamanda yaşanan gelişmeler siyasi kurumları daha da geliştirmiş ve ekonomiye bambaşka bir ivme kazandırmıştı. Böylece yazarların, “verimli döngü” dedikleri durum ortaya çıkmıştı. Tarih boyunca İngiltere’nin yaşadığı değişim ve dönüşümler, onu Sanayi Devrimi’ne hazırlamış ve devrim ile siyasi ve ekonomik kurumların kapsayıcılığı gelişmişti.

Yazarlar ortaya koydukları kurumsal teoriyi Sanayi Devrimi’nin gerçekleştiği tarihte İspanya’nın durumunu ele alarak karşılaştırmalı şekilde açıklamıştır. 16.yy’da İngiltere sömürgeci kurumlardan kapsayıcı kurumlara geçişin ufak adımlarını atarken İspanya ise mutlakiyetçiliğini güçlendiriyordu. Amerika seferleriyle servetini katlayan İspanya’da yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise hızlı bir ekonomik bunalım baş göstermişti. Fethedilen topraklarda tekele dayalı bir ticaret söz konusuydu. Mal ve zenginlik ise tek taraflı olduğundan ekonomik büyüme sürdürülebilir değildi ve İngiltere’de olduğu gibi geniş çaplı ve hükümdarı kısıtlayıcı bir ticaret sınıfının oluşumuna olanak sağlamıyordu. İspanya ile tek taraflı zenginlik akışını güvence altına alan koloniler arasındaki ticaret yasağı aslında hem Amerika ülkeleri hem de İspanya’nın menfaatlerini ciddi ölçüde kısıtlıyordu. Fakat bu yasağın yarar sağladığı tek bir grup vardı. Bu grup; İspanya’da mutlak gücü elinde bulunduran yönetici elitti. Her ne kadar ülkede bir meclis bulunsa da vardı, meclis halkı temsil etmekten çok uzaktı. Yalnızca kentsel kesimi temsil ediyordu. Dolayısıyla hiçbir zaman İngiltere’deki gibi mutlakiyete meydan okuyacak bir yapıda değildi.

İki ülke arasında benzer şekilde başlayıp bambaşka şekilde sonuçlanan bir diğer olay ise hükümdarın vergileri arttırmak için parlamentoyu toplamasıydı. Bu durum İngiltere’de çok büyük bir toplumsal dönüşümü ateşleyip isyancıların kralın kellesini almasıyla doruk noktasına ulaşmış ve mutlakiyetçiliğin yenik düşüp merkezi devletin oluşumuna olanak tanımıştı. İspanya’da ise, 1520’de hükümdar aynı şekilde vergileri arttırmak istediğinde ortaya çıkan hoşnutsuzluk Cortes’in kapatılması, isyanın kanlı bir şekilde bastırılması ve mutlakiyetçiliğin güçlenmesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla aslında 15.yy’da ekonomi ve siyaseti birbirinden yalnızca çok küçük farklarla ayırt edilen bu iki ülke, 16.yy’daki tarihsel dönüşüm süreçleriyle kendilerini gelişmişlik spektrumunun bambaşka noktalarında bulmuşlardı. 

Yazarlar, İngiltere örneğinde bahsettiğimiz verimli döngünün sömürücü kurumlarda da aynı şekilde işlediğini fakat bu durumda “kısır döngü” adını aldığını söylemişlerdir. Çoğulculuk ve hukukun üstünlüğü bir kez yerleştiğinde daha fazla çoğulculuk ve siyasi katılım için talep doğacağını; sömürünün ve ekonomik adaletsizliğin ise daha çok yolsuzluk ve baskıyı beraberinde getireceğini savunmaktadırlar. Aslında bu Robert Michels’ın, “Oligarşinin Tunç Yasası” felsefesiyle de örtüşmektedir. Verimli döngünün en çarpıcı örnekleri az önce bahsedilen İngiltere ve ABD’nin günümüzün en demokratik ülkesi olarak anılmasına sebep olan tarihi gelişmelerdir. Kısır döngüyü açıklamak içinse Sierra Leone’u örnek vermektedirler.

İngiltere, 19.yy’da Sierra Leone’da dolaylı bir idare sistemi kurmuştur. Pek çok Afrika krallığının birleşmesiyle oluşan bölgenin hükümdarlarını tanımış ve onlara şef unvanı vermiştir. Bu şefler vergi toplamakta, adaleti dağıtmakta ve düzeni sağlamaktaydı. Aynı zamanda toprak dağıtımını gerçekleştiriyorlardı. Toprak mülkiyet hakları yalnızca şeflerle kişisel bir bağı olan kişilerin garantisi altındaydı. Şeflik sistemi, Sierra Leone için çoğulcu bir yapının kurulma şansını ortadan kaldırıyordu. Önceden hükümdarlar makamda kalmak için halk desteğine ihtiyaç duyarken sömürgecilik eliyle yaratılan şeflik kurumları sosyal tabakalaşma sistemi getirerek sistemi kalıtsal bir aristokrasiye dönüştürmüştü. 

Ekonomide de sömürgeci kurumlar devredeydi. 1949’da Ürün Pazarlama Komitesi kurulmuştur. Bu komite devlet tekelini temsil ediyor; hem çiftçileri vergiler yoluyla sömürüyor hem de tarıma dair tüm teşvikleri yok ediyordu. Ülke 1961 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir, fakat sömürücü kurumlardan kurtulmayı başaramamıştır. Hükümetler bu kurumları kaldırıp çoğulcuları inşa etmek yerine var olan sömürgeci düzeni kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı seçtiler. Böylece sömürücü kurumlar kısır döngünün öngördüğü bir örüntüyle yeniden oluşturuldu. 

Yazarlar her ne kadar sömürücü kurumların daha da sömürücü olanlara sebep olacağını söylemiş olsalar da, kısır döngünün kırılamaz ve geri döndürülemez olmadığını yine tarihi örneklerle açıklarlar. 1885’te Bechuanaland bir İngiliz protektorası olarak ilan edilmişti. Bu durum, eyalet şeflerinin bölgesel bir tehdit olan Cecil Rhodes’a karşı İngiltere’den yardım istemesi üzerine gerçekleşmişti. Kraliçe, onlarla ikamet edecek bir görevli atanması şartıyla eyaletlerin eski şefleri tarafından kendi usullerince yönetilmesine karar vermişti. Yine bir doğrudan idare örneği olan bu ülkede, kurumlar Sierra Leone’da olduğundan çok daha farklı bir gelişme göstermiştir. Şefler, Bechuanaland’da İngiliz demiryollarının inşa edilmesini kabul etmiş fakat ekonomik ve siyasal hayata getirilmek istenen diğer müdahalelere karşı çıkmıştır. Bechuanaland’daki Tsanava kabilesinin şefleri siyasal merkeziyet ve çoğulculuk sayesinde meşruiyete sahiptirler. Şefler kısıtlamaya tabiydi ve hesap verme mecburiyetleri vardı. Ülke 1966’da Botsvana adıyla bağımsızlığını ilan ettiğinde demokratik geçmişi, rekabete dayalı seçim geleneği ve iç savaş ve askeri tecrübesi yaşamamış olmanın avantajıyla hızla kapsayıcı kurumlar inşa etmeye başlamıştır. Diğer Afrika ülkelerinde sebep olduğu çatışmalar ve kanlı iç savaşlarla “Kanlı Elmas” olarak anılan elmas rezervleri Botsvana’da ülkenin iyiliği ve menfaati için kullanılmıştır. Böylelikle Sahra altı Afrika, sömürücü kurumların getirdiği açlık ve yoksullukla mücadele ederken Botsvana kısır döngünün nasıl kırılacağına dair bir başarı öyküsü teşkil eder duruma gelmiştir. 

Kitapta bunlara benzer sayısız örnek kaleme alınmıştır. Mayaların kültürel birikiminden Amerika’nın keşfine; Mezopotamya’daki uygarlıklardan Osmanlı’nın çöküşüne, Kore Savaşı’ndan Japonya’daki Medici devrimine, Çin Kültür Devrimi’nden Sovyetler Birliğinin çöküşüne kadar tarih boyunca ülkesel, bölgesel ya da küresel çapta kurumsal etki yaratan pek çok olaya değinilmiştir. Her ne kadar anlatımı kimi zaman dağınık ve tekrarcı bulsam, gereksiz ayrıntıya başvurularak okurun sıkıldığı anlara denk gelsem de eser, belirlediği hedefe ulaşmaktadır. Tek bir teori ile bu denli geniş bir zaman ve coğrafyaya yayılmış tarihi gelişmelerin açıklanabilmesi gerçekten büyük bir başarıdır.

 

SARE NUR KAYA

Latin Amerika Staj Programı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here