Çeviri Makale: Biden Başkanlığı Asya Pasifik’e ne getirecek?

0
129

Foreign Policy in Focus, Joe Biden yönetiminin Asya Pasifik ülkeleri için hangi alanlarda kritik olduğuna dair önemli noktaları paylaşmıştır. Bu makalenin İngilizce aslını https://fpif.org/what-will-a-biden-presidency-bring-to-the-asia-pacific/ sayfasından okuyabilirsiniz.

 

Biden, Trump’ın ticaret savaşını yumuşatabilir ve insan hakları savunuculuğunu sınırlı bir şekilde geri getirebilir, ancak bu durumda her iki yönetimin de kabul ettiğinden daha fazla süreklilik olabileceği göz önüne alınmaktadır.”

Walden Bello / Kasım 18, 2020

 

Bölgeler: Asya ve Pasifik, Çin, Kuzey Kore, Filipinler, Güney Kore, Amerika Birleşik Devletleri, Vietnam

Etiketler: Diplomasi, Donald Trump, Joe Biden, Pasifik Pivotu, Ticaret Savaşı, Xi Xinping

 


 
1. ABD seçim sonuçlarının Şangay’da bir kafede görüntüsü (Shutterstock)

Joe Biden’ın 20 Ocak 2021’de dizginleri ele alacağını varsayarsak, onun Asya-Pasifik bölgesine yönelik olası politikalarının nasıl görüneceği merak konusudur. Joe Biden’ın Trump’ın Çin’le olan ticaret savaşına devam etmesi pek olası gözükmemektedir. Bu durum açık bir şekilde herkes için fazlasıyla istikrarsız olabilir. ABD endüstriyel ithalatlarının çoğunu Çin ile yapan tek ülke değil; aynı zamanda pek çok ülke kendi ihracatları için bir pazar olarak Çin’e bağımlı durumdadır. Bu durum, sırasıyla Afrika ve Latin Amerika’da olduğu gibi yalnızca hammadde ve tarımsal mallar için değil; aynı zamanda Güneydoğu Asya örneğinde olduğu gibi imal edilen malların bileşenlerinin Çin’e sevk edildikten sonra orada montajı yapılıp daha sonra ABD, Avrupa ve diğer yerlere gönderilen endüstriyel ürünler için de geçerlidir.

Ancak, Biden grubunun, Trump yönetiminin, Çin’in ABD’nin ana stratejik rakibi olduğu görüşünü paylaşması, belirtilmesi gereken önemli bir husustur. Çin’in sanayi politikası hakkındaki olumsuz görüşleri, 2017 yılında Trump’ın danışmanı Peter Navarro tarafından yazılan ABD imalat krizine ilişkin raporunda bulunanlardan çok da farklı değildir. Her ikisi de Çin’in ABD’nin fikri mülkiyet haklarını gasp ederek ilerlediği konusunda aynı görüşü paylaşmakta ve Çin’in teknolojik bir avantaj elde etmesini önlemek için önlemler almaya hazır konumdadır.

Bu bağlamda, Çin’i ABD’nin ana rakibi olarak belirleyenin Trump olmadığının farkına varmak gerekir. Bu süreç, George W. Bush başkanlığında Çin’in “stratejik bir ortak” olmaktan çıkıp “stratejik bir rakip” olarak yeniden belirlenmesiyle başlamıştır. Ancak Bush, Jr., Çin’i, söz edilen Teröre Karşı Savaş içerisinde bir müttefik olarak kazanmaya çalışmak istediği için Çin karşıtı somut politikalar uygulamadı. Ancak Barack Obama bunu, ABD deniz kuvvetlerinin büyük bir kısmının Çin’i “kontrol altına almak” için yeniden konumlandırıldığı “Asya’ya Yöneliş (Pivot to Asia)” politikasıyla gerçekleştirdi. Buradan yola çıkarak bir bakıma, Trump’ın yalnızca Obama’nın Çin’e karşı duruşunu radikalleştirdiği söylenebilir.

 

Askeri Süreklilik

Cumhuriyetçi veya Demokrat fark etmeksizin çeşitli başkanların dönemleri boyunca çok tutarlı kalan kurumsal bir varlık söz konusudur: ABD ordusu. Ordu, Asya Pasifik’te, politika oluşturmada dünyanın diğer bölgelerinde olduğundan çok daha büyük bir rol oynamaktadır. ABD şirketleri, karlılıklarını artıran ucuz işgücü sunduğu için Çin’i kucaklasa bile Pentagon, Pekin ile daha iyi ilişkilere her zaman şüpheyle yaklaşmış ve bu durum, karşıt bir görüş olan Çin’in stratejik bir rakip olarak gelişmesi fikrine öncülük etmiştir.

Bu hususta, Çin’in “düşman” olduğunun açıkça belirtildiği Pentagon’un operasyonel savaş doktrini olan AirSea Battle’ı belirtmek gerekir. Buna göre, savaş durumunda öncelikle hedef, ülkenin Güneydoğu Çin’deki endüstriye altyapısına ölümcül bir darbe indirmek için Çin’in A2 /AD (Erişim-karşıtı/ Alan reddi) savunmasına nüfuz etmektir.

Trump yönetimi altında, Pentagon tarafından tercih edilen iki büyük hareket yapıldı: Güney Kore’de hem Çin’e hem de Kuzey Kore’ye yönelik bir füze savunma sistemi (THAAD) kurulması ve ABD’nin 2019’da INF (Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler) Antlaşması’ndan çekilmesinin ardından Çin’i hedef alan orta menzilli nükleer füzelerin Asya-Pasifik bölgesinde yeniden konuşlandırılması. Pentagon, Çin’i “çok yakın bir rakip” olarak tanımlamakla birlikte, Çin’in tek olmaktan uzak olduğunu bilmektedir. ABD, savunma için neredeyse Çin’in üç katı kadar para harcamaktadır. Washington’un sahip olduğu 5.400 nükleer savaş başlığına karşı Çin sadece 260 nükleer savaş başlığına sahip ve Pekin’in ICBM (kıtalararası balistik füzeler)’leri her ne kadar modernizasyon sürecinden geçseler de oldukça eski durumdalar.

Çin’in deniz kuvvetlerine ait saldırı gücü ABD’nin sahip olduklarına kıyasla çok küçüktür. Çin, Sovyet dönemine ait iki adet uçak gemisine sahipken; ABD’nin, USS Gerald Ford adlı yeni tanıttığı son teknoloji olan bir uçak gemisinin yanı sıra 11 adet uçak gemisine eşlik eden gemi ve denizaltılarının oluşturduğu savaş görev grubu vardır. Çin’in, Afrika Boynuzu’ndaki Cibuti’de bulunan yalnızca bir adet denizaşırı üssü varken; ABD’nin Japonya, Güney Kore ve Filipinler de dahil olmak üzere Çin’i çevreleyen yüzlerce üssü ve tesisinin yanı sıra Yedinci Filo biçiminde Güney Çin Denizi’ne hükmeden hareketli yüzen bir üssü mevcuttur. Pekin, ABD’ye askeri olarak meydan okumayı seçse bile – ki bu büyük bir “eğer” –, bunu birkaç on yıl sonrasına kadar önemli ölçüde yapamayacaktır. Yine de, Çin’i stratejik pariteye ulaşmadan çok önce durdurmak, Pentagon’un Biden yönetimi altında değişmeyecek olan büyük stratejik bir hedefi olacaktır.

 

Güney Çin Denizi

Bölgedeki bütün bu askeri varlık ve çatışma göz önüne alındığında, Güney Çin Denizi / Batı Filipin Denizi, Çin ile Amerika arasında olduğu kadar, aynı zamanda Çin ve münhasır ekonomik alanlar ve bölgeler talep eden, Pekin’in görmezden geldiği, ASEAN ülkeleri arasında da yoğun bir deniz çatışması alanı olmaya devam edecektir. Örneğin Vietnamlı yetkililer, istikrarsız güç dengesi dışında askeri ilişkileri düzenleyen herhangi bir kuralın ve anlayışın olmamasından dolayı ufak bir gemi çarpışmasının bölgede tansiyonu artıran daha büyük çatışmalara dönüşebileceğine dair duydukları korkuyu yüksek sesle dile getirdiler. Ve bölgedeki bu geçici ve istikrarsız güç dengesinin nelere yol açabileceğini, Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa uyumunun da bize endişe verici bir ders olarak gösterdiği gibi, herkes bilmektedir.

Bu bağlamda, Güney Çin Denizi’nin askerden ve nükleer silahlardan arındırılması, bölgedeki gerilimlerin tırmanmasına verilebilecek asıl yanıttır ve ASEAN hükümetleri ve sivil toplum bu alternatifi daha gayretli bir şekilde zorlamalıdırlar. Ancak, şu andan itibaren, Çin ve Biden yönetimindeki ABD’nin bu alternatife açık olması pek olası gözükmemektedir.

 

İnsan Hakları ve Diplomasi

Şüphesiz Washington, Kuzey Kore’nin tamamen Trump yönetimine bıraktığı Kim Jong Un’a karşı insan hakları sopasını çekecektir. Ayrıca, insan hakları, Biden’ın Çin’e yaklaşımında Trump döneminden daha merkezi bir yer tutacaktır, ancak Biden’in içteki sarsıntılı konumunu sürdürmek için Xi’nin desteğine ihtiyaç duyması muhtemelen insan haklarına yaptığı vurguyu yumuşatacaktır.

Biden muhtemelen Filipinler başkanı Rodrigo Duterte’ye karşı da insan haklarından bahsedecektir, ancak Duterte’nin Biden’ı erken tebrik edişi, Biden’ın meşruiyeti için yabancı liderlerden destek alma ihtiyacı ve Duterte’nin ABD-Filipinler Ziyaret Güçleri Anlaşması’nı feshetme tehdidi seçilmiş başkanın insan haklarına yaptığı vurgunun şiddetini Obama yönetiminde olduğu yerin altına indirmesine neden olabilir.

Bir parantez açmak gerekirse, insan hakları son derece önemli bir savunuculuktur ve uluslararası sivil toplum ve Birleşmiş Milletler bunu daha agresif bir şekilde desteklemelidir. Sorun şu ki, ABD bunu kullandığında insan hakları konusu, Washington’un ekonomik ve stratejik çıkarlarını ilerletmeyi amaçlayan dış politika repertuarının “yumuşak güç” parçası olarak araçsallaştırılmaktadır.

Ayrıca, Amerika’da siyahlara yönelik sistematik baskı da dâhil olmak üzere çok sayıda korkunç insan hakları ihlali olduğu için, dünyanın her yerinden bu durum ikiyüzlülük olarak görülmektedir. İnsan hakları savunuculuğu, ancak onu savunan taraf ahlaki açıdan sağlam bir zemine sahipse etkilidir. ABD artık buna sahip değil (ve tüm zamanlarda gerçekten olup olmadığı sorgulanabilir), ancak Biden ve onun savunucularının konu bu olduğundan kör bir noktaya sahip olduğundan şüphelenilmektedir.

 

ABD’nin İç Bölünmesi

Tüm bu tahminler, Biden’ın Trump’ın yerine geçebileceği varsayımına dayanmaktadır. Ancak yüzleşmek gerekirse bugün ABD’deki ruh hali, bir iç savaş ve bu ruh halinin daha tehdit edici, daha çirkin bir şeye dönüşmesi sadece bir zaman meselesi olabilir.

Aslında Biden göreve başlasa bile, iç veya dış her önemli konu için sınırsız siyasi savaşın yürütüldüğü bu tür derin bir şekilde bölünmüş meşruiyet koşulları altında nasıl bir dış politika yürütebileceğini hayal etmek zor olacaktır. Elbette, CIA ve Pentagon bürokrasileri DNA’larına göre işlemeye devam edeceklerdir, ancak Trumpistlerin “derin devlet” in bağımsız dinamikleri hakkındaki iddialarının aksine, siyasal liderlik önemlidir ve oldukça fark yaratır.

Dünyanın geri kalanı için, tutarlı bir dış politika yürütemeyecek kadar kendisiyle meşgul olan bir ABD’nin bir artı ya da eksi olması büyük bir soru işaretidir. Ancak bu, başka bir makalenin konusunu oluşturmaktadır.

 

Foreign Policy In Focus köşe yazarı Walden Bello, Bangkok merkezli Focus on the Global South adlı düşünce kuruluşunun yönetim kurulu eş başkanı ve Binghamton’daki New York Eyalet Üniversitesi’nde Yardımcı Sosyoloji Profesörüdür. Yazdığı en son Focus raporları arasında Trump ve Asya Pasifik: ABD Tek Taraflılığının Kalıcılığı (2020) yer alıyor.  

 

Çeviri: Burak KOÇ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.