Çeviri: Neoliberalizmden Sonra

Bu hafta TUİÇ Akademi’de Neoliberalizm Dosyası’nı açıyoruz. Bu dosyada; öncelikle neoliberalizme dair güncel tartışmalara, konuya yön veren yazarların görüş yazılarına ve söyleşilerine yer vermeyi amaçlıyoruz. Haftalık olarak yayınlanacak Neoliberalizm Dosyası, bu tartışmaları toparlayan ve yıkılmakta olan küresel neoliberal düzenin yakın gelecekteki alternatiflerine ışık tutmayı hedefleyen bir görüş yazısıyla sonuçlanacak. İyi okumalar dileriz. 

Bu yazı, Rana Faroohar’ın ‘Foreign Affairs’ için kaleme almış olduğu “After Neoliberalism: All Economics Is Local” başlıklı görüş yazısından çevrilmiştir. Yazının aslına aşağıdaki bağlantıdan erişebilirsiniz.

After Neoliberalism: All Economics Is Local

“Tüm ekonomi yereldir.”

Neredeyse 40 yıldan beri ABD’li politika yapıcılar, dünya sanki düzmüşçesine hareket ettiler. Neoliberal ekonomik düşüncenin başat akımına kapılıp; sermayenin, malların ve insanların herkes için en verimli olacakları yere gideceklerini varsaydılar. Eğer şirketler istihdamı en ucuz olduğu yerlerde yani denizaşırı ülkelerde yaratırlarsa, tüketicinin faydası yurt içindeki istihdam kayıplarına göre daha ağır basacaktı. Ayrıca eğer hükümetler ticaret bariyerlerini azaltır ve sermaye piyasalarını gevşetirlerse para yine en çok ihtiyaç duyulan yere akacaktı. Politika yapıcıların coğrafyayı hesaba katmasına gerek yoktu, zira görünmez el her yerde iş başındaydı. Başka bir deyişle, mekânın bir önemi yoktu.

Her iki partiden ABD yönetimleri, yakın zamana bu geniş varsayımlara dayalı küresel finans sisteminin deregülasyonu, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) gibi ticaret anlaşmalarının yapılması ve Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) kabul edilmesi gibi politikalar izlediler ve Amerikalı üreticilerin üretimlerinin çoğunu denizaşırı ülkelere taşımalarına sadece izin vermekle kalmayıp teşvik ettiler. Serbest piyasa küreselciliği elbette büyük ölçüde bu süreçten en iyi şekilde faydalanabilecek konumdaki güçlü çok uluslu şirketler tarafından desteklendi ki bu şirketler neoliberalizmin nimetlerini görmelerini sağlamak için ABD’nin her iki büyük partisinden politikacılara eşit miktarda bağışta bulundular tabii. Bu yeni Amerikan öğretisini dünyanın dört bir yanına yaymak, hızlı tüketim modası ve her zamankinden daha ucuz elektronik aletlerin yarattığı heyecanı dünyanın her yerindeki tüketicilere ulaştırmak, bir nevi bir haçlı seferi haline geldi. Amerikan malları esasında Amerikan iyiliğini temsil edecekti. Amerikan felsefi değerlerinin ve neoliberalizmin içine gizlenmiş liberalizmin reklamını yapacaklardı. Amaç, Amerikan tarzı kapitalizmin nimetlerinden hoşnut olan diğer ülkelerin de ABD gibi “özgür” olmak için harekete geçirilmesiydi.

Kimi ölçütlere göre bu politikaların sonuçları son derece faydalı oldu. Özellikle Amerikalı tüketiciler, ucuz yabancı üretimin nimetlerinden faydalanırken, özellikle gelişmekte olan ülkelerde milyarlarca insan yoksulluktan kurtuldu. Gelişmekte olan piyasalar serbest piyasa düzenine katıldıkça küresel eşitsizlik azaldı ve yeni bir küresel orta sınıf doğdu. Tabii siyasi olarak ne kadar özgür olunduğu ülkeden ülkeye değişiyordu.

Ancak neoliberal politikalar aynı zamanda ülkeler içinde muazzam eşitsizlikler yarattı ve ülkeler arasında kimi zaman istikrarsızlaştırıcı sermaye akışlarına yol açtı. Para, mallardan ya da insanlardan çok daha hızlı hareket edebilir ve bu da riskli finansal spekülasyonlara davetiye çıkarır ki 1980’lerden bu yana finansal krizlerin sayısı önemli ölçüde artmıştır. Dahası, neoliberal politikalar, küresel ekonominin ulusal politikalardan tehlikeli bir biçimde kopmasına neden olmuştur. 1990’ların büyük bölümünde bu tektonik değişimler; Amerika Birleşik Devletleri’nde düşen fiyatlar, artan tüketici borcu ve düşük faiz oranlarıyla kısmen gizlenebildi. Ancak 2000 yılına gelindiğinde, neoliberalizmin yarattığı bölgesel eşitsizlikleri görmezden gelmek olanaksız hale geldi. ABD’nin kıyı kentleri zenginleşirken, Ortabatı, Kuzeydoğu ve Güney’in pek çok bölgesi, yıkıcı düzeyde istihdam kayıpları yaşıyordu. ABD eyaletleri arasında 1990’lar boyunca birbirine yaklaşmış olan ortalama gelir düzeyleri arasındaki fark giderek açılmaya başladı.

Özellikle Çin ile yapılan ticaret, ABD’nin ekonomik coğrafyasını değiştirdi. İktisatçı Gordon Hanson, David Autor ve David Dorn, The Annual Review of Economics dergisinde 2016 yılında yayınlanan bir makalede, neoliberal politikaların diğer bölgelere muazzam avantajlar sağlarken ABD’nin bazı bölgelerini nasıl harap ettiğini anlattılar. Çin’in “ticaretin işgücü piyasaları üzerindeki etkisine ilişkin kabul gören ampirik bilginin çoğunu yıktığını” yazdılar. Birdenbire ortada tek bir Amerikan rüyası değil, bir kıyı rüyası ve bir iç bölge rüyası, bir kentsel rüya ve bir de kırsal rüya vardı. Görünmez elin mükemmel çalışmadığı ve dokunuşunun ülkenin ve dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekilde hissedildiği açığa çıktı.

Bu tamamen yeni bir yaklaşım değildi. Neoliberal dönemin başlangıcından bu yana, bir avuç iktisatçı alanın kabul görmüş görüşlerine karşı çıkmıştı. Avusturya-Macaristanlı bir iktisat tarihçisi olan Karl Polanyi, 1944 gibi erken bir tarihte klasik iktisadi görüşleri eleştirmiş ve tamamıyla serbest olan piyasaların ütopik olduğunu savunmuştu. Joseph Stiglitz, Dani Rodrik, Raghuram Rajan, Simon Johnson ve Daron Acemoğlu gibi savaş sonrası dönemin akademisyenleri de mekânın önemli olduğunu anlamışlardı. Rust Belt’te büyüyen Stiglitz’in bir sefer bana söylediği gibi, “Gary, Indiana gibi bir yerde büyüdüyseniz, piyasaların her zaman verimli olmadığı açıktır.”

“Mekân her zaman önemliydi, ancak gelecekte önemi daha da artacak.”

Konumun ekonomik neticelerin belirlenmesinde rol oynadığı yönündeki bu görüş, politika çevrelerinde yeni yeni kabul görmeye başlasa da giderek artan sayıda araştırma bunu desteklemektedir. Thomas Piketty, Emmanuel Saez ve Gabriel Zucman’ın çalışmalarından Raj Chetty ve Thomas Philippon’un çalışmalarına kadar; kamu sağlığı, eğitim ve içme suyu kalitesi gibi belirli coğrafi faktörlerin önemli ekonomik etkileri olduğu konusunda artık akademisyenler arasında bir fikir birliği var. Bu, çoğu insana doğal ve hatta bariz gelebilir ancak ana akım ekonomistler arasında ancak son zamanlarda geniş kabul görmeye başladı. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın bütçe direktörü olarak görev yapan Peter Orszag’ın bana söylediği gibi, “Normal bir insana ‘Nerede olduğunuz önemli mi’ diye sorarsanız, ‘Evet, nerede yaşadığınız, nerede çalıştığınız ve etrafınızda kimlerin olduğu çok önemli’ varsayımından yola çıkarlar. Son 40-50 yıldır Ekonomi 101’in dışına çıkılmış gibi ve hepimiz mükemmel rasyonel hesaplama makinelerine dönüşmüş küçük birer ada gibiyiz. Politika da bu düşünceyle birlikte sürüklenip gidiyor. Mekandan bağımsız olan Ekonomi 101 yaklaşımı açıkça başarısız oldu.”

COVID-19 salgınının başlangıcından, ABD ve Çin’in ekonomik ayrışmasından ve Rusya’nın Ukrayna’daki savaşından bu yana mekânın önemi daha da belirgin hale geldi. Küreselleşme doruk noktasına ulaştı ve gerilemeye başladı. Onun yerine daha bölgeselleşmiş ve hatta yerelleşmiş bir dünya şekilleniyor. Yurt içinde artan siyasi hoşnutsuzluk ve yurtdışında jeopolitik gerilimlerle karşı karşıya kalan hükümetler ve işletmeler, verimliliğin yanı sıra dayanıklılığa giderek daha fazla odaklanıyor. Yaklaşan neoliberalizm sonrası dünyada, üretim ve tüketim ülkeler ve bölgeler arasında daha yakından bağlantılı olacak, emek sermayeye kıyasla güç kazanacak ve siyaset ekonomik sonuçlar üzerinde yarım yüzyıldır olduğundan daha büyük bir etkiye sahip olacak. Eğer tüm siyaset yerelse, aynı şey yakında ekonomi için de geçerli olabilir. 

NEOLİBERAL VİZYON

Neoliberalizmin mekân konusundaki bilinmezciliği, siyasal felsefenin kökenleri göz önüne alındığında çarpıcıdır. Ulusların içe döndüğü ve uluslararası ticaretin çöktüğü 1930’larda Avrupa’da ortaya çıktı. Daha sonra neoliberalizm, özellikle de böylesi mekân sorunlarının bir daha tekrarlanmamasını sağlamak üzere İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik sistemin temel direği haline geldi. Neoliberaller, ulusların birbirleriyle savaşmasını önlemek için küresel sermaye ve küresel iş dünyasını birbirine bağlamak istediler. Ancak sonunda sistem çok ileri giderek sadece varlık balonları ve spekülasyon bolluğu yaratmakla kalmadı, aynı zamanda sermaye ve emek arasında büyük bir kopukluk yarattı. Bu da yeni bir tür siyasi aşırılığın yükselişini körükledi.

Tüm bu olaylar, bazı açılardan 100 yıl öncesini yansıtmaktadır. 1918 ve 1929 yılları arasında Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde hisse senedi, tahvil ya da gayrimenkul olsun neredeyse tüm varlıkların fiyatları yükseldi. Merkez bankacıları her yerde para musluklarını açmış ve insanları krediyle bir şeyler satın almaya teşvik etmişti. Ancak bu kolay para görüntüsü ve işlere ivme kazandıran bir yükselen dalga, tehlikeli siyasi ve ekonomik değişimleri maskeledi. Sanayi Devrimi birçok ülkede kentleşmeyi hızlandırmış ve milyonlarca işçiyi yerlerinden etmişti. Bir zamanlar ağırlıklı olarak tarımda çalışan emekçiler, artık çoğunlukla fabrikalarda ve sanayide çalışıyordu. Ücretler fiyatlar kadar hızlı artmadı, bu da çoğu insan için ekonomik refahın borca bağlı olduğu anlamına geliyordu.

Bu sırada ülkeler arasındaki ticaret yavaşladı. Birinci Dünya Savaşı ve 1918’de başlayıp 1920’ye kadar süren grip salgını; uluslararası ticaretin, 1913’te küresel üretimin yüzde 27’sinden 1923-1928 arasında ortalama yüzde 20’sine düşmesine neden oldu. Borç balonu 1929’da patladı ve ardından gelen Büyük Buhran, uluslararası ticaretin 1932’ye kadar dünya ekonomisinin sadece yüzde 11’ine kadar düşmesine neden oldu. Atlantik’in her iki yakasındaki gümrük vergileri ve cezalandırıcı vergiler sorunu daha da derinleştirdi ve ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sınır ötesi mal ve hizmet akışı küresel ekonominin yüzde 15’ini tekrar aştı.

Bu kasvetli ekonomik manzaradan, önce İtalya’da sonra da Almanya’da faşizm doğdu. Avrupalı uluslar, savaş çabalarını finanse etmek için gelişmekte olan dünyanın kaynaklarına el koyarak sömürgeci tutumlarını sürdürdüler. Hobbesçu bir “herkes herkese karşı” anlayışı Avrupa’nın üzerine çöktü ve kaçınılmaz olarak İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetine yol açtı.

Savaş sonrasında, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki liderler ve entelektüeller anlaşılır bir şekilde bu tür katliamların bir daha yaşanmasını engellemenin bir yolunu aradılar. Eğer sermaye piyasaları ve küresel ticaret, herhangi bir ulus devletin yasalarının üzerinde yer alan bir dizi kurum aracılığıyla birbirine bağlanabilirse dünyanın anarşiye sürüklenme olasılığının azalacağına inanıyorlardı. Aynı zamanda böyle bir liberal düzenlemenin yükselen Sovyetler Birliği tehdidine karşı koyabileceğini düşünüyorlardı. Tarihçi Quinn Slobodian’ın da belirttiği gibi neoliberal düşünürlerin amacı “kapitalizmi tüm dünya çapında korumaktı”. Slobodian’a göre neoliberal projenin kurumları “piyasaları özgürleştirmek için değil, onları kuşatmak için, kapitalizmi demokrasi tehdidine karşı korumak için, çoğu zaman irrasyonel olan insan davranışlarını kontrol altına alacak bir çerçeve yaratmak için” tasarlanmıştı.

SINIR TANIMAYAN KAPİTALİZM

Bu fikir uzun süre işe yaradı çünkü ulusal çıkarlar ile özel şirketlerin çıkarları arasındaki denge pek fazla bozulmadı. Ronald Reagan’ın başkanlığı döneminde dahi, küresel ticaretin sadece büyük çok uluslu şirketlerin çıkarlarına değil, ulusal çıkarlara da hizmet etmesi gerektiğine dair bir anlayış vardı. Başkan Reagan, hükümeti bir çözümden ziyade bir sorun olarak görüyordu ancak onun hükümeti ticaret görüşmelerinde ulusal güvenliği göz önünde bulundurdu ve Japonların bilgisayar tedarik zincirlerini tekelleştirme çabalarına karşı koymak için gümrük vergilerini ve diğer ticari silahları kullandı.

Ticaretin iç politika çıkarlarının hizmetçisi olması gerektiği düşüncesi, ABD’nin bir dizi ticaret anlaşması yaptığı ve Çin’in DTÖ’ye girmesi için bastırdığı Clinton yönetimi sırasında gözden düştü. Bu son gelişme, küresel ekonomideki bariyerleri kaldıran sarsıcı bir değişiklikti. Modern kapitalizmin babası Adam Smith, serbest piyasaların düzgün işleyebilmesi için katılımcıların ortak bir ahlaki çerçeveye sahip olması gerektiğine inanıyordu. Ancak Amerika Birleşik Devletleri ve diğer pek çok liberal demokrasi, Rusya’dan Orta Doğu’nun petrol devletlerine, sayısız Latin Amerika diktatörlüğünden en büyük ve en sorunlu ticaret ortağı Çin’e kadar, ekonomik çerçeveleri bir yana, temelde farklı ahlaki çerçevelere sahip ülkelerle aniden büyük ticari ilişkiler içine girdiler.

Yirmi birinci yüzyılın başından bu yana neoliberal küreselleşmenin en büyük iki faydalananı, DTÖ’nün yasalarına hiçbir zaman tam anlamıyla uymayan Çin devleti ve ulusal siyasi çalkantılardan büyük ölçüde etkilenmeyen çok uluslu şirketler oldu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sonuç, her iki tarafta da daha fazla siyasi aşırılık oldu ve bunların çoğu kitlelerin ekonomik hayal kırıklığından yararlandı. Küresel ekonominin yeniden ulusal ihtiyaçların hizmetine sokulması gerektiği fikri giderek güç kazanıyor ancak Biden yönetimi buna en çok yaklaşan yönetim olsa da hiçbir parti bunun nasıl yapılacağına dair tam bir plan ortaya koymuş değil.

Açık olan şu ki, küreselleşme en azından ticaret ve sermaye hareketleri açısından geri çekiliyor. 2008-2009 ekonomik krizi, pandemi ve Ukrayna’daki savaş, sermaye dengesizliklerinden tedarik zinciri aksaklıklarına ve jeopolitik çalkantılara kadar sistemin kırılganlıklarını ortaya çıkardı. Ülkeler artık mikroçipler, enerji ve nadir toprak mineralleri gibi önemli ürünler için tedarik zincirlerinde daha fazla yedekleme talep ediyor. Aynı zamanda, iklim değişikliği ve birçok gelişmekte olan pazarda artan ücretler, mobilya veya tekstil gibi düşük marjlı ürünlerin dünyanın her yerine gönderilmesi için teşviki azaltıyor. Farklı politik ekonomiler, farklı finansal sistemler ve hatta farklı para birimi rejimleri gerektiriyor. Ürünlerin hızlı bir şekilde ve tek bir yerde üretilmesini sağlayan 3D baskı gibi teknolojik yenilikler de ekonomik hesapları değiştiriyor ve eve yakın üretim merkezleri kurmayı çok daha kolay ve ucuz hale getiriyor. Tüm bu değişimler, bölgeselleşmenin yakında egemen ekonomik düzen olarak küreselleşmenin yerini alacağını gösteriyor. Mekân her zaman önemliydi ancak gelecekte daha da önemli olacak.

GERİ DÖNÜŞ YOK

Ukrayna’daki savaş da pandemi de bir noktada sona erecek. Ancak küreselleşme on yıl önceki haline geri dönmeyecek. Bununla birlikte tamamen ortadan da kalkmayacak. Fikirler ve bir dereceye kadar veriler sınırlar ötesine akmaya devam edecek. Çok daha az karmaşık tedarik zincirleri aracılığıyla da olsa birçok mal ve hizmet de öyle. Danışmanlık firması McKinsey & Company tarafından 2021 yılında yapılan bir ankete katılan küresel tedarik zinciri yöneticilerinin yüzde 92’si, tedarik zincirlerini daha yerel veya bölgesel hale getirmek, tedarik seçeneklerini artırmak veya önemli tedarikler için tek bir ülkeye bağlı kalmamak için değiştirmeye başladıklarını söyledi. Hükümetler, ister Biden yönetiminin sanayi politikası tasarısı gibi yasalarla ister Avrupa Birliği’nin Yeni Sanayi Stratejisi gibi kılavuzlarla olsun, tedarik zincirlerini daha az uzakta olacak şekilde yeniden yapılandırmayı amaçlayan bu değişikliklerin çoğunu teşvik etti. Yaklaşmakta olan neoliberalizm sonrası ekonomik düzenin kesin şekli henüz belli değil. Ancak muhtemelen öncekinden çok daha yerel, heterodoks, karmaşık ve çok kutuplu olacaktır. Bu genellikle ABD için bir gerileme ve dünyanın büyük bir kısmı için bir riski temsil eden kötü bir şey olarak tasvir edilir. Ancak tam da olması gerektiği gibidir, gerçi bu tartışılabilir. Siyaset, ulus devlet düzeyinde gerçekleşir. Ve neoliberalizm sonrası dünyada, politika yapıcılar yerel ve küresel piyasaların ihtiyaçlarını yeniden dengelemeye çalışırken mekân temelli ekonomi hakkında çok daha fazla kafa yoracaklardır.

Bu durum ticaret alanında şimdiden kendini göstermektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde her iki büyük siyasi parti de neoliberal ticaret politikasının bazı yönlerini haklı olarak sorguluyor. Ticaret politikası söz konusu olduğunda yerel politikaların ve kültürel değerlerin önemli olmadığı fikri, otoriter ülkelerin, özellikle de Çin’in yükselişiyle çürütülmektedir. Kısmen bunun bir sonucu olarak Biden yönetimi, Trump’ın Çin ürünlerine uyguladığı gümrük vergilerinin birçoğunu yürürlükte tuttu ve ulusal güvenlik için kritik öneme sahip malların yerli üretimini desteklemeye çalıştı.

Milliyetçilik her zaman iyi bir şey değildir ancak geleneksel ekonomik aklı sorgulamak öyledir. Amerika Birleşik Devletleri gibi zengin ülkeler, kendilerini ve daha genel olarak ekonomik sistemi şoklara karşı savunmasız hale getirmeden, finans ve yazılım geliştirme hariç her şeyi gelişmekte olan piyasalardan temin edemezler. Dolayısıyla ülkeler ve bölgeler büyüme ve güvenlik, verimlilik ve dayanıklılık arasındaki dengeyi yeniden düşündükçe geleneksel ticaret politikasının da evrim geçirmesi gerekecektir. Küreselleşme kaçınılmaz olarak bölgeselleşme ve yerelleşmeye dönüşecektir.

Zengin ülkelerin çoğunda ve pek çok yoksul ülkede istihdamın küçük ve azalan bir oranını temsil eden imalatla ilgili tartışmaları ele alalım. Bazı ekonomistler, ülkelerin besin zincirinde seviye atlayıp hizmet sektörüne geçerek düşük vasıflı işgücünü daha yüksek vasıflı işgücüyle takas ederek fabrika işlerini terk etmeleri gerektiğini savunuyor. Ancak imalat ve hizmetler her zaman istihdam verilerinin gösterdiğinden daha fazla iç içedir ve giderek daha da iç içe geçmektedir. Araştırmalar, her türden bilgi odaklı işletmelerin en çok imalat merkezlerinde ortaya çıkma eğiliminde olduğunu ve bunun da daha yüksek bir genel büyümeyi teşvik ettiğini göstermektedir. Çin, Almanya, Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi endüstriyel güç merkezlerinin sanayi üslerini ABD’nin yapmadığı şekillerde korumayı tercih etmelerine şaşmamalı. Bunu savurgan sübvansiyonlar ya da ithal ikamesi gibi başarısız politikalarla değil, yüksek büyüme oranına sahip sektörleri teşvik ederek ve bunları destekleyecek işgücünü eğiterek yaptılar. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer gelişmiş ülkeler, özellikle yarı iletkenler gibi tedarik zincirinin kilit bölümlerinde ve elektrikli araçlar gibi stratejik öneme sahip sektörlerde bunu yapmaya çalışıyor.

Keelung limanında yük taşımacılığı, Tayvan, Mart 2016 Kaynak: Tyrone Siu / Reuters

Neoliberalizm sonrası dünyada kas gücüne dayalı sanayi politikası giderek daha yaygın hale gelecektir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bile Demokratların çoğu ve giderek artan bir sayıda Cumhuriyetçi, ulusal rekabet gücü ve dayanıklılığın desteklenmesinde hükümetin bir rolü olduğuna inanmaktadır. Asıl soru bunun nasıl yapılacağıdır. Beceri geliştirmeyi teşvik etmek, iç talebi desteklemek ve temel malların fiyatlarını nispeten stabil tutmak için harcama yapmak, muhtemelen cevabın bir parçası olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin de dahil olmak üzere pek çok rakibine kıyasla denizaşırı imalat girdilerine daha fazla bağımlıdır. Nihai tüketici talebinin sadece yüzde 71’ini bölgesel kaynaklı ürünlerle karşılarken, Çin yüzde 89’unu, Almanya ise yüzde 83’ünü bu tür ürünlerle karşılıyor. McKinsey tarafından yapılan tahminlere göre, Çin ile eşitliğe ulaşmak ABD’nin gayri safi yurt içi hasılasına 400 milyar dolar ekleyebilir ve bu, temiz enerji ve gen tedavisi gibi gelişmiş biyoteknoloji yeniliklerinden elde edilecek gelecekteki kazançlar hesaba katılmadan gerçekleştirilebilir. Kişisel koruyucu ekipman ve ilaç gibi temel ürünlerin tedarik zincirindeki boşlukları doldurmaya yönelik pandemiyle ilgili çabaların yanı sıra elektrikli piller, yarı iletkenler ve nadir toprak mineralleri gibi stratejik alanlarda yerel kapasiteyi artırma çabaları, yüksek değerli malların yerel üretimi için bir ivme yarattı. Bu da eninde sonunda Amerika Birleşik Devletleri için muazzam getiriler sağlayabilir.

Küresel ticaret ve tedarik zincirleri bölgeselleşip yerelleştikçe, küresel finans da aynı şeyi yapacaktır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin para ve sermaye piyasaları üzerinde kalıcı sonuçları olacaktır. Bu sonuçlardan biri, finans sisteminin biri ABD dolarına diğeri de yuana dayalı iki sisteme bölünmesini hızlandırmak olacaktır. Çin ve ABD, para birimi, sermaye akışları ve ticareti birbirlerine karşı silah olarak kullanarak finans alanında giderek daha fazla rekabet edecekler. ABD’li politika yapıcılar bu türden daha geniş çaplı bir rekabetin sonuçlarını henüz ciddi bir şekilde değerlendirmiş değiller: varlık değerleri, emekli maaşları ve politikalar bundan etkilenecektir. Sermaye piyasaları liberal değerleri savunmak (örneğin Rusya’ya karşı yaptırımlar yoluyla), yeni büyüme stratejileri izlemek ve yeni ittifaklar oluşturmak için bir yer haline gelecektir. Tüm bunlar, piyasaların jeopolitiğe karşı geçmişte olduğundan çok daha duyarlı olacağı anlamına geliyor.

Merkeziyetsiz teknolojiler yerel tüketim için daha fazla ürün üretilmesini sağlayacak ve bu da çevreye fayda sağlayabilecektir. Hassas iklimler yerine şehir duvarlarında veya çatılarda ürün yetiştiren yüksek teknolojili “dikey çiftlikler”, gıda güvensizliğine bir çözüm olarak ortaya çıkmaktadır. Büyük şirketler, ister iklimsel ister jeopolitik olsun, şoklara karşı kendilerini korumanın bir yolu olarak dikey entegrasyona, yani tedarik zincirlerinin daha fazlasına sahip olmaya, doğru ilerliyor. 3D baskı gibi son teknoloji üretim teknolojileri, yerel endüstriyel sistemlere doğru bu geçişi hızlandıracaktır. Bu tarz üretim para, enerji ve emisyon tasarrufu sağlayacaktır. Ayrıca bu sistem pandemi sırasında tedarik zincirindeki boşlukların doldurulmasına yardımcı olarak maske ve diğer koruyucu ekipmanlardan test cihazlarına ve hatta acil durum konutlarına kadar her şeyin yerel olarak “basılmasına” olanak sağladı. 3D baskı pazarı 2019’dan 2020’ye yüzde 21 büyüme kaydetti ve 2026’ya kadar iki katı büyüklüğe erişmesi bekleniyor. Bu eğilimler birlikte ele alındığında, yerelleştirilmiş üretimde bir artış yaşanacağı öngörülüyor.

POST-NEOLİBERAL DÜNYA

Neoliberal dünya gibi, post-neoliberal dünya da fırsatların yanı sıra zorluklar da getirecektir. Örneğin her ne kadar teknoloji deflasyonist olmaya devam edecek olsa da küreselleşmeye bir dizi enflasyonist eğilim eşlik edecektir. Ukrayna’daki savaş, ucuz Rus doğalgazının sonunu getirdi. Karbon nötrlüğüne yönelik küresel baskı, fosil yakıt kullanımına kalıcı bir vergi ekleyecektir. Şirketlerin ve hükümetlerin tedarik zincirlerini güçlendirmek için yaptıkları harcamalar, kısa vadede enflasyonu körükleyecektir. Ancak temiz teknoloji gibi stratejik sektörleri desteklediği ölçüde, sonuçta büyümeyi teşvik edecek ve şimdi yatırım yapan ülkelerin mali durumunu iyileştirecektir. Bu sırada, ABD Merkez Bankası’nın tahvil alım programının sona ermesi ve faiz oranlarını tekrar tekrar artırması, kolay paraya bir sınır getirerek mal ve hizmet fiyatlarını yükseltiyor.

Bu yeni realitenin iyi yönleri de mevcut. Otokratik hükümetlere önemli tedarikler için güvenmek her zaman kötü bir fikir olmuştur. Birbirinden son derece farklı siyasi ekonomilere sahip ülkelerin tek bir ticaret rejimine uymasını beklemek saflıktı. Düşük marjlı malları üretmek ve uzun mesafelere taşımak için gezegeni kirletmek çevresel açıdan mantıklı değildi. Ve otuz yıl boyunca tarihsel olarak düşük faiz oranlarını sürdürmek verimsiz ve tehlikeli varlık balonları yarattı. Bununla birlikte, küreselleşen bir dünyanın en azından kısa vadede enflasyonist bir dünya olacağı ve bunun da hükümetleri zor seçimler yapmaya zorlayacağı gerçeğinden kaçış yok. Herkes daha fazla esneklik istiyor, ancak şirketlerin ya da müşterilerin bunun için bedel ödeyip ödemeyeceği henüz belli değil.

ABD’li politika yapıcılar ve iş dünyası liderleri bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışırken, geleneksel ekonomik düşünceye karşı durmalıdırlar. Deregülasyon, finansallaşma ve aşırı küreselleşmenin kaçınılmaz olduğunu varsaymak yerine yaklaşmakta olan bölgeselleşme ve yerelleşme çağını benimsemeli ve işgücünün tüm kesimleri için üretken ekonomik fırsatlar yaratmak için çalışmalıdırlar. Borç odaklı finansman yerine üretim ve yatırımı vurgulamalıdırlar. İnsanları bilançodaki yükümlülükler değil aktif değerler olarak düşünmelidirler. Ve diğer ülkelerin ve bölgelerin başarılarından ve başarısızlıklarından ders almalı, bölgeye has deneyimlerden bölgeye has dersler çıkarmalıdırlar. Amerikalılar çok uzun bir süredir hızla değişen dünyalarını anlamlandırmak için modası geçmiş ekonomik modeller kullandılar. Bu, 1990’larda neoliberal çılgınlığın zirvesinde işe yaramadı ve bugün de kesinlikle işe yaramayacak. Piyasalar söz konusu olduğunda mekân her zaman önemli olmuştur ve her zamankinden daha da önemli olmak üzeredir.

Çeviri: Derya AZER

TUİÇ Akademi Yayın Koordinatörü

Sosyal Medyada Paylaş

[td_block_social_counter open_in_new_window="y" social_rel="nofollow" facebook="tuicakademi" twitter="tuicakademi" youtube="c/TUİÇAkademi" manual_count_youtube="2586" instagram="tuicakademi"]
Derya Azer
Derya Azer
Lisans eğitimini Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. 2022 yılında Bologna Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü, Adalet-Suç-Güvenlik yüksek lisans programından "Neoliberal Governmentality of Crime: A Genealogical Study on the Rationalities of Contemporary Crime Control" başlıklı teziyle mezun olmuştur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

TUİÇ Akademi 2023 O-Staj Burs Başvuruları Başladı!

2023 yılı O-Staj programlarımız için burs başvuruları başladı! Seçilen 15 kişi 2023 yılı içerisinde bir programa burslu olarak katılabilecek.

The Wind That Shakes the Barley (2006)

Avrupa çalışmaları stajyerimiz Ferhat Ege Aksaylı, The Wind That Shakes the Barley filmini sizler için analiz etti.

Paris Attacks and the Role of the European Union

Abstract This article analyzes the attacks of the Islamic State...

The Concept of Sovereignty in the Westphalian System and European Union

Bugün Avrupa Birliği'nde Üye Devletlerin egemenliği, AB'nin üye devletler üzerinde tam egemenlik kazanması gibi fikirler birçok akademisyen ve halk tarafından dile getirilen endişelerdendir. Bu çalışma, değişen egemenlik kavramını incelemekte ve Westphalia Sistemi ile AB'nin devletler üzerindeki sözde egemenliğini karşılaştırmayı amaçlamaktadır.