Ekonomi: Suyu Tükenmeyen Bir Okyanus mu?

0
129

Bilinen bir “realite” olarak Avrupa piyasaları büyük bir çıkmazdadır. Çıkmazın temel nedeni, eli kolu bağlanmış olan Avrupa Birliği ülkelerinin IMF’nin cüzdanına bakıyor olmasında yatmaktadır. Karşı tarafta IMF’nin ise eski ebeveyninin de (Büyük Britanya) üye olduğu birliğe borç para vermek için ciddi miktarda paraya ihtiyacı vardır. Durum o kadar ciddidir ki, Yaşlı Kıta’nın, kucağına oturduğu krizi savuşturmak için IMF’den, IMF’nin cüzdanındaki paranın en az iki katı kadar daha paraya ihtiyacı vardır. Çünkü bir önceki krizde cüzdanında yaklaşık 750 milyar dolar olan IMF, parasının yaklaşık yarısını (350 milyar dolar) bir önceki krizin üzerini örtmek için harcamıştır. Fakat bu seferki kriz daha derindir ve bu krizin, en azından ötelenmesi için, IMF başta olmak üzere birlik üyelerinin ellerini ceplerinin daha derinlerine sokmaları gerekmektedir. Çünkü geçen krizden IMF’nin cüzdanında kalan 400 milyar dolar, bu krizin ötelenmesi için yetmeyeceği açıktır.

Zira bu sefer kriz oltasındaki yemleri koklayan balıklar büyüktür: “İspanya ve İtalya.” Dolayısıyla, oltadan kurtulmaları durumunda bile, kendi kaybedecekleri kendileri tutarınca büyük olacaktır. Bunun farkında olan ve IMF’nin bu parayı kısa vadede bulacağına pek ihtimal vermeyen üye ülkeler piyasadan, yüksek faizden de olsa, beş ya da on yıllık borçlanmalara gitme kararı almışlardır. Piyasadan İtalya’nın % 8, Yunanistan’ın ise % 30 ile borçlanması bunun en büyük kanıtıdır[1]. Portekiz gibi Birlik’in en zayıf halkaları olarak anılan ülkelerin piyasadan üç haneli rakamlarla borçlanmasından bahsetmiyorum bile. Ülkelerin bu yönteme başvurmalarının temel sebebi ise bu yöntemin, uluslararası finans kuruluşları tarafından da denenen ve başarılı olan birçok örneğinin mevcut olmasıdır. Örneğin Dünya Bankası, kuruluşundan beri, piyasalardan borçlanarak ülkelere kalkınmaları için proje kredileri vermektedir. Bunun karşılığında ise Dünya Bankası, piyasadaki önemli aktörlerden birisi olan merkez bankalarına borçlanma senetleri ihraç etmektedir. IMF’nin ise söz konusu likiditeyi bulmak için piyasadan borçlanması hiç doğru değildir. Çünkü bu durum, psikolojik olarak bile piyasaları olumsuz etkileyebilecektir ki, bu durumda Avrupa’nın yeni Lehman Brothers’lara gebe kalması içten bile değildir.

IMF bugüne kadar hep, merkez bankalarından borçlanarak krizde olan ülkelere “likidite” sağlamıştır. Bunun neticesinde ise merkez bankaları tekrar verdikleri borç tutarınca kendi piyasalarına para sürmüşlerdir. Yani IMF merkez bankalarından borç alarak, aldığı borç kadar daha piyasaya para sürülmesine dolaylı yoldan yardımcı olmuştur. IMF’nin piyasadan bizzat borçlanması durumunda ise piyasaya para sürülmüş değil, piyasadan para çekilmiş olacaktır ki, bu durum faiz oranlarının mekanik olarak yükselmesine sebep olacaktır. Paranın maliyetini arttıran bu durum, yatırımcıyı yatırımdan, tüketiciyi tüketimden uzaklaştıracaktır ki bu durum, can çekişen ekonominin ipini çekmekle eş anlama gelmektedir. Bu da sadece krizin daha da derinleşmesine davetiye çıkarmakla kalmayıp, ayrıca Avrupa optimizmini adeta yerle bir edecektir.

Sponsorlu

Merkez bankalarının zor durumda olduğu söz konusu ekonomik krizde, piyasadan borçlanamayan IMF’nin tek çaresi kalmaktadır: “Üye ülkelerin IMF’deki kotalarını arttırmak.” Bunu ise IMF’nin yönetimini elinde bulunduran endüstrileşmiş güçler kesinlikle istememektedir. Çünkü bu durumda söz konusu ülkelerin yönetimdeki söz söyleme yetenekleri büyük oranda azalacak; terazinin kefesi, kotaları artmış gelişmekte olan ülkelere kayacaktır. Bunu tek çare olarak dikte ettiren ise Avrupalı ülkelerin zaten Avrupa Mali İstikrar Fonu’na para yatıracak olmalarıdır. AB ülkeleri şuan için, bir de IMF’ye verecek ve bu yolla sahip oldukları statüleri koruyacak maddi olanaklara sahip değillerdir. Bu ise IMF’nin yönetiminde Çin, Hindistan ve Rusya gibi yüksek döviz rezervlerine sahip olan ülkelerin söz sahibi olması anlamına gelmektedir. İşte bu yüzden, gelişmekte olan ülkeler IMF’deki başat olmayan ülkeler yönünde IMF içinde birtakım değişikliklerin yapılmasını istiyorken; yönetimi elinde bulunduran ülkeler hem kendilerinin hem de IMF’nin piyasadan borçlanması için baskı yapmaktadır. Çünkü söz konusu durum Trans-Atlantik İttifakı’nın ortasında büyük bir Şark çıbanına neden olacaktır ki bu durum, birçok hastada olduğu gibi hasta yatağındaki Avrupa’nın da ölümüne neden olabilecektir.

Bazıları ise bunu, “Yönetim yine gelişmiş ülkelerde kalsın ama krizin faturasını heybelerinde yüksek döviz bulunduran sorumlu gelişmekte olan ülkeler ödesin.” mantığı olarak yorumlamaktadır ki, bu da bir açıdan doğrudur. Diğer bir tabirle, günah keçisi olarak heybelerinde yüksek oranlarda döviz bulunduran gelişmekte olan ülkeler gösterilmektedir. Ama kim ne derse desin, Avrupa’nın ekonomik anlamdaki büyük ağabeyliği derin darbe almıştır. Kafkasya’nın Bolshoy Brat’ı (Büyük Ağabey) olan Rusya, bölgedeki diğer arkadaşlarını (Çin, Hindistan) da yanına alarak Avrupa’nın büyük ağabeyliğine meydan okumaktadır. Turbo Stadt (Dinamik Ülke) olarak küresel camiaya nam salan Almanya’nın da bu meydan okumaya (challenge) tek başına cevap veremeyeceği ortadır. Kredi derecelendirme kuruluşu Standart & Poor’s’un negatif izlemeye aldığı 15 AB ülkesi içerisine Almanya’yı da alması bunun en büyük kanıtıdır[2].

Batılı vasat liderler yönetimindeki dünya ekonomisi ise gittikçe gelişmekte olan ve yükselen ekonomilerin yörüngesine doğru kaymaktadır. Örneğin, gelecek yıl ilk defa, gelişmekte olan ve yükselen ekonomiler dünya ithalatının yarısından fazlasını gerçekleştiriyor olacaktır. Bu anlamda Çin’in önemi ayrıca büyüktür. Çünkü Çin’in komşu, çevre ve merkez ülkeler ile gerçekleştirdiği ikili ilişkiler neticesinde Yuan ilk defa rezerv para olma hayaline bu kadar çok yaklaşacaktır. Dünyanın merkezinin Doğu’ya kaymasına sebep olan bir diğer neden de ülkelerin karşı karşıya olduğu ekonomik büyüme oranlarıdır: Beklentiye göre her ne kadar 2012 yılında dünya ekonomisi % 4 düzeyinde büyüyecek olsa da, bu büyüme de gelişmiş ülkelerin payı %2 olacak iken; gelişmekte olan ve yükselen ekonomilerin payı % 6 dolaylarında olacaktır. Yine de dünya, 2008 yılı istihdam seviyesine dönmek için 2015 yılını beklemek zorunda kalacaktır. Diğer bir tabirle, bugün başlayan AB Zirvesi ile estirilmeye çalışılan sanal iyimserlik rüzgârı, Avrupalı vasat liderlerin sergiledikleri “siyasal atalet” sonucu kötüye giden ekonomik durumun hızını sadece biraz yavaşlatacaktır. Lakin engelleyemeyecektir.

Kısacası, Avrupa ülkelerinin içinde bulundukları ekonomik durum ortadadır. Türkiye’nin, gelecek sene, Avrupalı rakiplerimden/ortaklarından daha iyi bir ekonomik büyüme yakalayacağı da ortada olan bir diğer gerçekliktir. Bu açıdan durum kabul edilebilir ve hoş görünse de kabul edilmemeli ve ne olursa olsun Avrupa’nın daha hızlı bir şekilde toparlanmasına yardım edilmelidir. Çünkü bu, Türkiye’nin yükselen grafiğinde adeta çarpan etkisi yaratacaktır. Bu arada iki şey unutulmamalıdır: İlki, ekonominin “suyu tükenmeyen bir okyanus” olmadığı ve iş işten geçtikten sonra uygulanan ölüm perhizinin gereksiz olduğudur. İkincisi ise Türkiye’nin, yaşanan ekonomik kışa rağmen, Maastricht Kriterleri’ni yerine getiren tek Avrupalı ülke olduğudur. Bu açıdan Türkiye’nin yeni yatırımların merkezi olacağı da açıktır ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın, parasal istikrarın sağlanması için uyguladığı temel sistemlerden biri olan “faiz koridoru sistemini” İngiltere’ye anlatacak olması anlaşılırdır.

 

Deniz Tören

Hacettepe Üniversitesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here