Erkeklik Himayesi Altında Cinsel Şiddet Suçlarında Cezasızlık

Özet

Bu çalışmada hegemonik erkeklik ve işbirlikçi (suç ortağı) erkeklik ile cinsel şiddet suçlarında cezasızlık ilişkisi sorgulanmış ve bunun sonuçları tartışılmıştır. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de çocuklara, kadınlara ve LGBTQIA+ bireylerine yönelik cinsel şiddet büyük bir sorun teşkil etmektedir. Mağdur suçlayıcı/fail aklayıcı bir sistemde kendilerini neyin beklediğinin bilincinde olan hayatta kalanlar (mağdurlar) olayı her zaman yargıya taşımamaktadırlar. Belli nedenlerle meşru kılınan taciz ve şiddet çoğunlukla görünürlüğünü yitirmektedir. Bu sebeple, yapılan araştırmalardan ve davalardan yola çıkarak cezasızlığın sebepleri ve İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik eleştiriler erkeklik tartışmaları ekseninde değerlendirilmiştir. Ayrıyeten cezasızlığın sebepleri ve sonuçları tartışılarak çözüm önerileri sunulmuştur.

Anahtar Kelimeler:  Cinsel şiddet, hayatta kalan, erkeklik, fail, cezasızlık

 

Abstract

In the present study, the relationship between hegemonic masculinity and complicit masculinity with impunity for gender-based violence was questioned and the consequences of that were discussed. As in many parts of the world, sexual violence against women, children and LGBTQIA+ individuals constitute a great problem in Turkey. Most of the time the survivors (victims) do not resort to the jurisdiction since they are aware of what awaits them in a victim blaming/perpetrator defending system. Harassment and violence, legitimized for certain reasons, lose their visibility. For this reason, the causes of impunity and the criticism of the Istanbul Convention have been evaluated in the axis of masculinity discussions based on the researches and the cases. In addition, solutions were offered while the reasons and consequences of impunity were discussed.

Keywords: Gender-based violence, survivor, masculinity, perpetrator, impunity

 

GİRİŞ

Literatürde erkeklik tartışmaları genellikle Raewyn Connell’ın çalışmaları esas alınarak yapılmıştır. Tıpkı Judith Butler’ın evrensel bir kadın temsiline karşı çıktığı gibi Connell tek tip bir erkekliğin söz konusu olmadığını vurgulayarak bu kavramı dört farklı kategoride ele almıştır. Böylelikle Connell’ın gözden kaçırılanlara işaret eden çalışmaları odak haline gelmiştir. Bu çalışmada da çocuklara, kadınlara ve LGBTQIA+ bireylerine yönelik cinsel şiddet suçlarında cezasızlık açıklanırken özellikle hegemonik ve işbirlikçi (suç ortağı) erkeklik kavramlarından yararlanılmıştır. Başta Gizem Çelik ve Mehmet Bozok’un yazıları olmak üzere bu konu etrafında şekillenen makaleler göz önünde bulundurulmuştur.

Cezasızlığın sebeplerini anlamak adına hangi durumlarda ceza verildiğini anlamak gereklidir. Bu bağlamda Türkiye’deki durumu yorumlamak için 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ve 6545 sayılı Kanun ile ona getirilen değişiklikler incelenmiştir.  Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet hakkında pek çok uluslararası düzenleme ve standart mevcuttur; en bilinenlerinden birisi İstanbul Sözleşmesidir. İstanbul Sözleşmesi ve onun imzalanmasının ardından kabul edilen 6284 sayılı Kanun (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun) bu doğrultuda irdelenmiştir. Bu metinlere yönelik birtakım çekinceler ve eleştiriler mevcuttur. Sözleşmenin içeriği açıklanarak sözleşmenin uygulanmama sebepleri patriarki ve eril tahakküm ekseninde aktarılmıştır. Eril düzenin gösterilmesi hususunda Connell’ın erkeklik çalışmalarının yanı sıra pek çok kavramı kendisine borçlu olduğumuz Pierre Bourdieu’nun çalışmalarından faydalanılmıştır. Burada, bu kaynakların ışığında yargıç ve fail arasında görünür bir hal alan işbirlikçi erkekliğe açıklık getirmek üzere Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan’ın bir söyleşisinden yararlanılmıştır. Faillerin dayanakları ise Burçe Bahadır’ın yapımcılığını gerçekleştirdiği belgeseller üzerinden analiz edilmiştir.

Ayrıca hayatta kalanın olayı her zaman yargıya taşımama nedenleri bu incelemeler üzerinden açıklanmıştır. Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu (GREVIO) tarafından 2018’de yayınlanan değerlendirme raporu, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasındaki eksiklikleri ve buna getirilen önerileri görmek adına mercek altına alınmıştır. Yapılan araştırmalardan ve davalardan yola çıkarak cezasızlığın sebepleri ve İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik eleştiriler erkeklik tartışmaları ekseninde değerlendirilmiştir. Ancak bu konudaki davalar pek erişilebilir durumda olmadığı için literatür taraması kısıtlı kalmıştır. Yine de Candan Dumrul ve Huriye Karabacak Danacı tarafından yazılan ‘’Kadın ve Kız Çocuklarına Karşı İşlenen Cinsel Şiddet Suçlarında Cezasızlık Sorunu Raporu’’ bazı dava sonuçları üzerinden ceza ve cezasızlığı okumak konusunda yardımcı olmuştur.

Birçok kavramın açıklandığı bu yazıda esas amaç cezasızlığın sebeplerini ve sonuçlarını erkeklik üzerinden tartışmaktır. ‘’Şiddet mi arttı yoksa görünürlüğü mü?’’ sorusuna yanıt ararken haberler ve davalar dışında anıt sayaç verileri de taranmıştır. Eril tahakkümün içselleştirilmesinden ötürü ortaya çıkan sorunlar ele alınarak çözüm önerileri sunulmuştur.

 

1. Cinsel Şiddet

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan cinsel şiddet kavramı tartışmaya açık bir kavramdır. Cinsel şiddet çeşitli uluslararası metinlerde farklı yorumlanmakta ve kapsamı değişmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun altıncı bölümünde ‘’Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar’’; cinsel saldırı (102. Madde), çocukların cinsel istismarı (103. Madde), reşit olmayanla cinsel ilişki (104. Madde) ve cinsel taciz (105. Madde) olmak üzere dört kategoride düzenlenmiştir: Ancak bunların kapsamına baktığımızda eleştirilere sebep olan pek çok eksiklik göze çarpmaktadır. Cezasız bırakılan, indirim uygulanan ya da hukuki yaptırımdan uzak olan konular İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği tartışılırken ele alınacaktır. Burada bakılması gereken rızanın varlığıdır çünkü cinselliğe yönelik rıza dışı her eylem (uygulanan, teşebbüs edilen ve tehdit içeren) cinsel şiddet suçunu oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere eylemin gerçekleşmemiş olması bunun cinsel şiddet olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Kimi zaman ise bu suç rıza inşası yoluyla işlenmektedir. Fail ve hayatta kalan (mağdur) cinsel şiddet denildiğinde akla gelen ilk kavramlardandır. Aidiyetlerinden ve kimliklerinden bağımsız olmak üzere herkes cinsel şiddete maruz kalabilmektedir. Cinsel şiddet faili, hayatta kalanın/mağdurun tanıdığı ya da tanımadığı biri olabilmektedir. Bütün bunlar cezasızlığın sebepleri açıklanırken ve Türkiye’deki yargı sistemi erkeklik üzerinden eleştirilirken tekrar gündeme getirilecektir.

 

2. Erkeklik Tartışmaları ve Erkekliğin İnşası

Hegemonik erkeklik ilk olarak 1985’te Carrigan, Connell ve Lee tarafından ‘Toward a New Sociology of Masculinity’ (Yeni Bir Erkeklik Sosyolojisine Doğru) isimli makalelerinde tanımlanmıştır (Bozok, 2009: 438). Aslında bu kavram Gramsci’nin sınıflar arasındaki ilişkileri incelerken kullandığı hegemonyaya dayanmaktadır (Canatan & Sığın, 2018: 449). Rıza kavramının büyük yer kapladığı – bir grup insanın diğerlerine uyguladığı – hegemonya, dayattığı iktidarından çıkar elde ederken kendini görünmez kılmaktadır. Literatürde bu konudaki çalışmaları esas alınan Connell, iktidar ilişkilerine dayanan hiyerarşik bir toplumsal cinsiyet düzeni olduğunu ileri sürmektedir. Eril tahakkümün sadece kadınlar üzerinden sürdürülmediğini ve tek tip erkeklik algısına karşı çıkan Connell erkekliği; hegemonik erkeklik, işbirlikçi erkeklik (suç ortağı), madun erkeklik ve marjinal erkeklik olmak üzere dört farklı kategoriye ayırmıştır. Ona göre daha fazla erkek olabilmek, dışlanmamak ve onay almak adına erkekler kendi aralarında da bir iktidar savaşı vermektedirler. Bourdieu, cinsel farkın eril tahakküm altında inşa edildiğini ve sembolik şiddetin ise eril tahakkümün inşasında önemli bir aygıt olduğunu dile getirmektedir.  Eril tahakkümü kendisini bedenler üzerinden meşrulaştıran ve doğallaştıran bir ataerkil iktidar olarak tanımlamaktadır. Bu yüzden, kadınlığa ve erkekliğe ait görülen toplumsal rollerin inşa edildiğini söylerken erkekliği daha çok bir görev olarak tanımlamıştır (Bourdieu, 2018: 69).

Toplumda erkekliğin inşası ve kadının konumlandırılışı ideal erkeklik olarak görülen hegemonik erkeklik üzerinden gerçekleştirilmektedir. Devlet, patriarkayı güçlendirmeye ve sürdürmeye yönelik politikaları farklı şekillerde uygulaması açısından burada etkin rol oynamaktadır. Erkekliğin temellerinin ailede ve okulda atıldığını söylemek mümkündür. Toplumun en küçük birimi olarak görülen ve ülkemizde merkeze alınan aile dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinin kaynağıdır. Okullarda ise erkek öğretmenler ya da eril tahakkümü içselleştiren kadın öğretmenler tarafından verilen eğitim bu rolleri pekiştirmektedir. Cinsiyetçilik, homofobiklik, ırkçılık ve militarizmin özenle işlendiği ders kitapları öğrencilere nasıl olmaları/davranmaları gerektiğini öğütlemektedir. Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından olumlu kelimelerin erkekler, olumsuz kelimelerin ise kadınlar üzerinden tanımlandığı görülmektedir. Diziler, filmler, şarkılar ve medya aracılığıyla ikili cinsiyet rejimine uygun bireyler yaratılmaya çalışılmaktadır. Kadınlar, annelik ve namuslu kız evlat/kardeş olma üzerinden kutsandığı için ideal kadınlığın dışında kalanlar aşağılanmakta, özellikle cinsel şiddete uğradıklarında ekstra suçlamalarla karşılaşmaktadırlar. Kız isteme töreniyle hakları babasından kocasına devredilen kadına atanan yeni görev namuslu cefakâr eş ve orduya asker üreten fedakâr anne olmaktır. Yani kadının mesul olduğu erkek sayısı evlilikle birlikte artmaktadır. Buna ek olarak kadından, kız çocuklarını sisteme uygun yetiştirmesi beklenmektedir.  Böylelikle kadın, yalnızca erkekler tarafından uygun görülen sınırlar içerisinde yaşarsa kabul göreceğinin ancak bunun kendisini cinsel şiddete uğramaktan korumayacağının farkına varmaktadır.

Peki, kadınlığın üzerinden konumlandırıldığı erkeklik kendiliğinden mi ortaya çıkmaktadır? Şahinde Yavuz erkekliği doğumsal bir olgu olmaktan çok sünnet, askerlik, iş bulma ve evlilik gibi toplumsal süreçlerle kazanılan/inşa edilen bir kimlik olarak nitelendirmektedir (Yavuz, 2014: 110). Erkeklik, sünnet düğünü ve asker uğurlama merasimi gibi ritüellerle kitleler tarafından kutlanmakta ve desteklenmektedir. Bu sıralamayla erkeklerden adım adım inşa etmeleri beklenen erkekliği besleyen ögeler mevcuttur. Örneğin milli olmak olarak tabir edilen ilk cinsel ilişki erkekliğin ispatı için elzemdir. Bir kadın aynısını yaptığında türlü hakarete maruz kalırken erkek heteroseksüelliğini yani erkekliğini kanıtladığından ötürü övgüye mazhar olmaktadır. Aldatmak erkeğin elinin kiri olarak görülürken aldatan kadınlar canice katledilmektedir. Şüphesiz çocuk sahibi olmak erkekliği pekiştiren unsurlardandır ancak ‘erkek adamın erkek çocuğu olur’ anlayışından mütevellit soylarını devam ettirecek bir erkek çocuğa sahip olana dek erkeklerin erkeklikleri noksan kalacaktır. ‘’Erkeklik en çok erkeği ezer.’’ diyen Tayfun Atay belki de haklıdır (Atay, 2004, 11). Çünkü bu süreçlerden birini bile yerine getir(e)meyen erkekler eksik, çürük, kusurlu, yetersiz ve/veya iktidarsız görülmektedir. Arka plana itilen marjinal erkeklik, hegemonik erkeklik ve işbirlikçi erkekliğe göre dezavantajlı konumdayken madun erkeklik kategorisindeki bireyler zaten erkek olarak görülmemektedir.  Bu grupların dışında kalan kitle ise hegemonik erkekliğe ulaşmak için sürekli rekabet halindedir ve ona ulaştıktan sonra dahi konumlarını muhafaza etmek amacıyla birbirlerini ezmeye devam etmektedirler.

Hegemonik erkekliğin ideal erkeklik olarak görüldüğü sistemde suç ortağı erkeklik en az onun kadar tehlikelidir. İşbirlikçi erkek, hegemonik erkek olamamanın noksanlığını hissetmesine karşın ona evrilme hayaliyle yaşarken onu desteklemekte ve yaptıklarına seyirci kalmaktadır. Hegemonik erkeklik ve suç ortağı erkekliğin en büyük tezahürlerinden birisi yargıç ve fail arasındaki ilişkidir.  Hegemonik erkek yani fail olamayan hâkim, cezasızlık ya da indirim yoluyla suç ortağı erkek rolünü layıkıyla yerine getirmektedir. Nitekim 1978’den 2015’e kadar haksız tahrik indirimi verilen davaları incelediğini dile getiren Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan, haksız tahrik indiriminin bir erkeklik indirimi olduğunu vurgulamaktadır (Bianet, 2019).  Ellerini kana bulamayan hâkimlerin ve savcıların, bu eylemleri fiile döken erkekleri ödüllendirmekteki niyetleri patriarkayı güçlendirmek ve sürdürmektir. Yakalansalar bile yargıda serbest bırakılan faillere uygulanan cezasızlığın sebepleri daha sonra açıklanacaktır.

 

3. Cezayı Etkileyen Faktörler

Hangi durumların suç teşkil ettiğini ve nelerin cezayı arttırdığını anlamak için 5237 sayılı TCK’nın altıncı bölümünde düzenlenmiş olan ‘’Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar’’ kısmına ve buna 6545 sayılı Kanun ile getirilen değişikliklere bakmak gerekmektedir. 5237 sayılı TCK’da cinsel saldırı suçunda cezayı arttıran nitelikli unsurlar ve cinsel saldırı suçunu netice sebebiyle ağırlaştıran haller söz konusudur.  Cinsel saldırı suçunu ağırlaştırıcı unsurlar mağdurun beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olması; kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması; kan veya kayın hısımlığı ilişkisinin bulunması ve de silah kullanılması veya faillerin birden fazla olması şeklindedir. Cinsel saldırı suçunu netice sebebiyle arttıran haller ise mağdurun beden ve ruh sağlığının bozulması ve mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölmesi şeklindedir. 6545 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerle, cinsel saldırı suçunu arttıran nitelikli unsurların kapsamı genişletilmiş ancak cinsel saldırı suçunu netice sebebiyle ağırlaştıran hallerin kapsamı daraltılmıştır. Cinsel saldırı suçunu ağırlaştırıcı nedenler bölümünde 102/3-b’ye vesayet ilişkisinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması; 102/3-c’ye üvey baba, üvey ana, üvey kardeşi, evlat edinen veya evlatlık tarafından işlenmesi ve 102/3-e’ye insanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle ibareleri eklenmiştir. Önceden hem cinsel saldırı hem de çocukların cinsel istismarı kısımlarında geçen mağdurun beden ve ruh sağlığının bozulması ibaresi cinsel saldırı suçunu netice sebebiyle ağırlaştıran hallerden çıkartılmıştır. Bu şekilde mağdurun lehine olabilecek bir hususa daha failin elini güçlendirmek adına el koyulmuştur. Cinsel şiddet suçlarında delil göstermek oldukça zorken ruh sağlığı değerlendirilmesinin yok sayılması cezasızlığa giden yolu açmaktadır.

 

4. Cezasızlığın Temelleri ve Sebepleri

Cezasızlık ve indirim ülkemizdeki temel problemlerden birisidir. Kadınlara yöneltilen suçlamalar neticesinde haksız tahrik indirimiyle sonuçlanan davalara baktığımızda aslında kadınların hukuka aykırı eylemler gerçekleştirmediklerini görmekteyiz. Bunlar sadece ataerkil yapıya ve eril tahakküme ters düştüğü varsayılan eylemlerdir. Avukat Selin Nakıpoğlu Akın’ın aktardığına göre; ‘’ikram ettiğim meyve suyunu içmedi, cilveli saat sordu, tayt/kot pantolon giydi, göbeğine piercing taktı, cinsel ilişkiye girmek istemeyip yataktan itti’’ şeklinde savunma yapan erkekler cinayet davalarında ağır haksız tahrik indirimi almaktadırlar (Bianet, 2009). Ayrıca eşini cinsel içerikli bir filmdeki kadına benzettiği, erkekliğinin sorgulandığı, kendisine küfür edildiği veya eşinin çok gezip eve geç geldiği iddialarında bulunan faillerin de haksız tahrik indiriminden yararlandıkları görülmektedir (Sosyal Feminist Kolektif, 2011). Failler, eşcinsel ilişki teklif etti/trans çıktı diyerek yine bu indiriminden yararlanmaktadırlar. Aslında bu cinayetlerde – Kimberlé Williams Crenshaw’ın geliştirdiği bir teori olan – kesişimsellikten dolayı gözden kaçan transfobi gizlidir. Eril hukuk kültürü, ikili cinsiyet rejimine aykırı bireyleri cezalandırırken onların faillerini indirimle ödüllendirmektedir.

Erkekler bu cinayetleri kaç yıl ceza alacaklarını araştırarak yani diğer erkeklerden akıl alarak işlemektedirler. Üstelik bunlar kapalı kapılar ardında değil sokaklarda, kahvehanelerde hatta camilerde konuşulmaktadır. Kendi eşine şiddet uygulamayan erkekler bile cinayet işlemeyi kafasına koyan erkekleri azmettirmektedirler. Mağduru hastaneye götürürse, teslim olursa, pişmanım derse, aldatıldığını söylerse, namus cinayeti süsü verirse, takım elbise giyerse vs. indirim alacağını bilen erkekler başka nedenlerden işledikleri cinayetler için de aynı savunmaları yapmaktadırlar. Burçe Bahadır’ın yapımcılığını üstlendiği ‘’Ölmekten Yorulmuşuz’’ adlı belgeselden yola çıkarak pek çok soru sormak mümkündür[1]. İki kadını öldürüp birini yaralayan (ki hapse girmeden onu da öldürme niyetinde olduğunu söyleyen) erkeğe 14,5 yıldan az ceza verilirken; kendisini her gün döven (hatta bıçaklayan) eşini öldüren kadın neden 24 yıl hüküm giymektedir? Eşlerini öldürdükleri için pişman olmadıklarını belirten erkekler açık cezaevinde kalırken eşlerini öldürdükleri için pişman olduklarını söyleyen kadınlar neden kapalı cezaevinde kalmaktadırlar? Failler sadece cinayet teşebbüsleri mağdurların ölümüyle sonuçlanmamışsa veya tasavvur ettiklerinden fazla ceza almışlarsa pişman olmaktadırlar. Kadınların eşlerini öldürme sebepleri öz savunmayken, erkeklerin eşlerini öldürme sebepleri kadınların boşanmak istemeleri yani erkeklerce haksız tahrik indirimi almak için üretilen bahanelerdir. Bir taraf sadece kendisini korumaya çalışırken diğer taraf planlı şekilde bu eylemi gerçekleştirmektedir. Bunlara rağmen erkekleri ve kadınları yargı önünde eşitsiz kılan şey nedir?

Eğer mağdurun faille bir tanışıklığı varsa rızası vardır anlayışı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple evlilik/ilişki içi tecavüzler tecavüz olarak görülmemektedir. Çocukların, kadınların ve LGBTQIA+ bireylerinin erkeklerin malı olarak görüldüğü bu coğrafyada bunun görmezden geliniyor olması şaşırtıcı değildir. Artık kendilerini müdafaa edecek durumda dahi olmayan mağdurlar hem failler hem de hâkimler tarafından suçlanmakta, böylelikle cinsel şiddet suçları erkeklik kisvesi adı altında meşrulaştırılmaktadır. Burada faillerin amacı daha az ceza almak iken hâkimlerin amacı bir baskı aracı olan şiddetin kadınlar ve yeterince erkek görülmeyen bireyler üzerinden sürdürülmesidir.

Diğer pek çok suça göre failin daha avantajlı bir konumda olduğu cinsel şiddet suçlarının toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklandığını söylemiştik. Faile koşulsuz şartsız inanmak, mağdur suçlamak ve mağdurun beyanını zayıflatmak suretiyle buradaki eşitsizlik derinleştirilmektedir. Delil göstermeye zorlanan hayatta kalanlar psikolojik olarak yıpratılmaktadır. Örneğin çoğu bireyin tecavüze uğradıktan sonra yıkanma ihtiyacı duyduğu bilinmektedir. Belki bedenini temizleme yoluyla yaşadığı travmadan arınmaya çalışmaktadır. Ancak olayın psikolojik boyutu dikkate alınmamakta ve hayatta kalanların anında bildirimde bulunmaları beklemektedir. Delil gösterilse dahi mağdurun beyanı – içi rıza kavramıyla boşaltılarak – zayıflatılmaktadır. Rıza, eril hukuk kültürünün mağdur suçlamak amacıyla sık sık başvurduğu bir kavramdır. Ortada bir cinsel şiddet suçu olmadığını öne süren eril bakış açısı hayatta kalanın iftira suçu işlediğini öne sürerek onu fail haline getirmektedir. Burada dikkat çeken bir diğer unsur, ceza verilmesi gerektiği hatta bu cezanın ağırlaştırılması için gerekli sebep ve sonuçların oluştuğu durumlarda dahi cezasızlığın hüküm sürmesidir. Avukat Candan Dumrul ve Avukat Huriye Karabacak’ın ‘’Kadın ve Kız Çocuklarına Karşı İşlenen Cinsel Şiddet Suçlarında Cezasızlık Sorunu Raporu’’ adlı çalışmaları bunu görmemiz açısından yararlıdır. 10 cinsel şiddet davasını inceledikleri çalışmada dosyaların neredeyse tamamında ya suçun nitelikli ya da daha ağır cezayı gerektiren hallerinin mevcut olduğu (hatta bir dosyada 3, üç dosyada 2 durum birden) halde sadece ikisinde faillere ceza verildiği belirtilmiştir (Dumrul & Karabacak, 2015: 285).

Gerek bu çalışmadaki davaların gerekse medyaya yansıyan davaların cezasızlıkla sonuçlanmasına sebep olan olaylar silsilesini tartışmak yerinde olacaktır[2]. Öncelikle işbirlikçi erkekliği yerine getirenlerin sadece yargılanma aşamasında karşımıza çıkan hâkimler olmadığını görmekteyiz. Soruşturma sürecinde yer alan polis memurları ve savcılar da nihai cezasızlığa katkıda bulunmaktadırlar. İfadeleri çoğu zaman erkek polisler ve/veya savcılar tarafından alınan mağdurlar genellikle yalnızca polislerle muhatap olmakta, savcıyla görüşememektedirler. İfadeler ve/veya duruşmalar sırasında ses ve görüntü kaydı yapılmamaktadır. Mağdurların geç şikâyette bulunmaları beraat gerekçesi ve faille aynı ortamda kalmaya devam etmeleri ya da ses çıkartmamaları rıza göstergesi olarak görülmektedir. Davalarda genelde fiziksel delillerle ilgilenilip ruh sağlığı görmezden gelinmekte ve psikolog/pedagog desteği verilmemektedir. Mağdurların delil bildirmeleri ve onların lehlerine deliller toplanması engellenmektedir. Bilgileri ifşa edilen mağdurların beyanları, bilgileri gizli tutulan faillerle ilişkilerinin sorgulanması üzerinden zayıflatılmaktadır. Faillerinin önünde ifade vermek zorunda bırakılan mağdurlara genelde uzlaşma teklif edilmektedir. Oluşabilecek riskler değerlendirilmemekte ve bunlara yönelik tedbirler alınmamaktadır. Mağdurlar faillerinin durumlarından (tutuklu olup olmamalarından) haberdar edilmemektedir. Sürecin başından sonuna kadar polisler, savcılar ve hâkimler çeşitli yollarla faillere destek olmaktadırlar. Hakları hatırlatılan ve ifadeleri özenle düzenlenen failler, hegemonik erkekliği gerçekleştirdikleri için cezasızlıkla ödüllendirilmektedirler.

 

5. Cezasızlığın Sonuçları ve İstanbul Sözleşmesi

Cezasızlık ve indirimin çok ciddi sonuçları vardır. Ne kadar ceza alacağının farkında olan erkekler için yargının işbirlikçi erkeklik performansı azmettirici özelliktedir. İstanbul Sözleşmesi’nin ve onun imzalanmasının ardından kabul edilen 6284 sayılı Kanun’un uygulanmaması cinsel şiddete davetiye çıkartmaktadır. 6284 sayılı Kanun aslında 4320 sayılı Kanun (Ailenin Korunması Hakkında Kanun) yetersiz görüldüğü için eksiklikleri gidermek amacıyla çıkartılmıştır. Kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair Avrupa Konseyi’ne ait bu sözleşmeyle cinsel şiddete tolerans gösterilmesini önlemek amaçlanmaktadır. Bu yüzden devletlerden/taraflardan cinsel şiddeti önleme, hayatta kalanları koruma ve failleri yargılama hususunda belirli politikaları uygulamaları beklenmektedir. Cinsel taciz; ev içi şiddet (cinsel, ekonomik, fiziksel veya psikolojik); kürtaja ve/veya kısırlaştırmaya zorlama; kadınların sünnet edilmesi; taciz amaçlı takip; tecavüz dâhil cinsel şiddet ve zorla evlendirme sözleşme kapsamındaki suçları oluşturmaktadır. Esas amacı bireyler arasındaki eşitsizliğin giderilmesi ve daha güvenli bir yaşam alanının yaratılması olan bu sözleşme; erkekler, muhafazakâr kesim ve eril tahakkümü içselleştiren kadınlar tarafından eleştirilmektedir.

Sözleşme eşcinselliğe özendirdiği, cinsiyetsizleştirme amacı güttüğü, aile kurumunu tehdit ettiği ve kadının beyanını esas aldığı öne sürülerek eleştirilmektedir. Hâlbuki sözleşmede bu tarz ibareler bulunmamaktadır. Cinsiyetsizleştirme ve eşcinselliğe özendirme olarak görülen kısımda sadece mağdurların aidiyetlerinden ve kimliklerinden dolayı ayrımcılığa uğramadan korunmaları amaçlanmaktadır (4/3). Cinsel şiddete taviz verilmeden gerekenin yapılmasının istenmesiyse aile kurumunu yıkacak bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Erkeklere iftira atılacağı çekincesiyle karşı çıkılan ‘’Kadının beyanı esastır.’’ olarak algılanan bölüm 6284 sayılı Kanun’da yer almaktadır ve kadının değil ‘’Mağdurun beyanı esastır.’’ şeklindedir. Tabi mağdurun erkek olamayacağı varsayımında bulunanların bu yargıya varması anlaşılırdır. Ayrıca büyük bir kitle sözleşmenin imzalanmasından sonra cinsel şiddet olaylarının arttığını yani sözleşmenin bir işe yaramadığını hatta işleri daha kötü bir hale getirdiğini savunmaktadır. Bu durum da akıllara ‘’Cinsel şiddet mi arttı yoksa görünürlüğü mü?’’ sorusunu getirmektedir. Ne yazık ki bu soruyu cevaplamak çok zordur çünkü her cinsel şiddet olayı bildirilmemektedir. Ancak uygulanmayan bir sözleşmenin varlığının cinsel şiddeti arttırdığını iddia etmek kötü niyetli bir yaklaşımdır. Bildirilen cinsel şiddet olaylarının artması mümkün olabileceği gibi sözleşmenin uygulanmamasından kaynaklı olarak cinsel şiddet artışı da söz konusu olabilir. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Kanun’un uygulanmaması hatta 5237 sayılı TCK’ya göre ceza verilmesi gereken durumlarda bile ceza verilmemesi azmettirici olabilmektedir. Sözleşmenin devletlerce uygulanmasını izlemekle yükümlü organı olan Kadınlara Yönelik Şiddetle ve Aile İçi Şiddetle Mücadele Konusunda Uzmanlar Grubu (GREVIO) 2018’de Türkiye değerlendirme raporunu yayınlamıştır. Böylece İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmaktan ne kadar uzak olduğunu gözler önüne sererek çeşitli öneriler sunmuşlardır. Bu verilere göre eleştirdiklerimize ek olarak özellikle mülteci kadınlara yönelik cinsel şiddetin görmezden gelindiği ve kayıt altına alınmadığı belirtilmiştir.

Evlilikleri bitiren kanunlar ve sözleşmeler değil maruz kalınan cinsel şiddettir. Şikâyet ettiğinde koruma altına alınacağına aile kurumunun korunması için uzlaştırma amacıyla failine teslim edilen mağdur ölüme terk edilmektedir. Kadın, koruma altına alındığında bile güvende değildir çünkü fail devletin kendisine vermiş olduğu çocuklarını görme hakkını eşini/eski eşini öldürmek için kullanmaktadır. Mağdurların sadece sokaklarda cinsel şiddete uğramadıkları aşikârdır çünkü cinsel şiddetin en büyük örnekleri ev içinde yaşanmaktadır. Özellikle pandemi dönemiyle birlikte failleriyle eve kapanmak zorunda kalan mağdurlar için hiçbir şey yapılmamaktadır. İçerisinde bulunduğumuz yılda şimdiye kadar 11 kadın katledilmiştir[3]. Şikâyette bulunulduğunda fail eğer mağdurun tanıdığı biriyse çoğunlukla müdahale edilmemektedir. Uzaklaştırma kararı verilse de buna uyulup uyulmadığı kontrole tabi değildir. İstanbul Sözleşmesi’nin yer verdiği ısrarlı takip meselesi Türkiye’de göz ardı edilmekte ve zararlı bulunmamaktadır. Lakin defalarca ısrarlı takip bildiren kadınlar bu kayıtsızlık yüzünden mağdurlara dönüşmeye mahkûm olmuşlardır. Kadınlar, tecavüzcüleriyle namus temizleme adı altında evlendirilmektedirler. Evlilik/ilişki içi tecavüzü yok sayarak kesin bir rıza varlığı varsayımıyla hareket eden ve eril şiddeti meşru kılmaya çalışan sistem, reşit olmayan akranların rıza dâhilinde gerçekleştirdikleri cinsel ilişkiyi ise suç saymaktadır. Rızayı zorla inşa etmeye çalışan eril hukuk kültürü buradaysa gerçek bir rızanın varlığını görmezden gelmektedir. Hayatta kalanlar; neden hemen ihbar etmedin, neden öyle giyindin, neden oraya gittin, o kişiyi nereden tanıyordun sorularıyla suçlanmaktadır. Mağdur, faili tanıyorsa neden düzgün birini bulamadığı ve/veya neden yaşanacakları önceden hesap edemediği sorgulanmaktadır. Öyleyse bu mağdur suçlayıcı sistem, failin mağdurun oğlu olduğu durumlarda farklı suçlamalara başvuracaktır. Polis memurları, savcılar ve hâkimler bu suçlamaları bir kenara bırakıp çocukları, kadınları ve LGBTQIA+ bireylerini korumalıdır.

İşbirlikçi erkekliğin bir sonucu olarak karşımıza çıkan cezasızlık bireylerin yargıya olan inancını azaltmaktadır. Hayatta kalan için, suçu bildirdiğinde kendisini suçlayacaklarını ve fail(ler)ini aklayacaklarını bildiği işbirlikçi erkeklerden yardım istemek zordur. Bu yüzden, hayatta kalan çoğu zaman fail(ler)ini şikâyet etmemektedir. Hukuka güvenin azalması ise bir ifşa kültürünün doğmasına sebebiyet vermiştir. Onarıcı adalet olarak görülen ifşa aslında mahkeme salonlarında bulunamadığımız bir adalet arayışıdır. Bu sefer de mağdur faili linç etmekle suçlanmakta ve olayı neden yargıya taşımadığını sorulmaktadır. Aslında bu sorunun cevabı ortadadır. Zaten zamanında yaşadığı korku sebebiyle susmuş olan hayatta kalan, şikâyet ederse adaletin yerini bulmayacağını bildiğinden ya da şikâyet ettiği halde faili cezasız kaldığından bu yola başvurmuştur. İfşa ile linç birbirine karıştırılmaması gereken farklı kavramlardır. İfşa etmekteki amaç faili düşündürtmek ve uyguladığı cinsel şiddetle yüzleşmesini sağlamaktır. Cezasız kalan faillerin en azından toplumsal bir yaptırıma uğraması gerekirken toplumun çoğu tarafından bağra basılmaktadırlar. Erkekler, işbirlikçi erkeklerin bir teşekkür babında kendilerine vereceği cezasızlıktan emin oldukları için faile dönüşmektedirler. Kısacası cezasızlık, cinsel şiddet suçlarının artmasına sebebiyet veren azmettirici bir rol üstlenmektedir.

 

6. Cinsel Şiddeti Önlemek İçin Yapılabilecekler

Cinsel şiddetle ve cezasızlıkla mücadele etmemiz gerekmektedir. Şüphesiz ilk yapılması gereken İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasıdır. Bununla birlikte hem kesişimsellikten dolayı gözden kaçan unsurlar gün yüzüne çıkacak hem de erkekler toplumsal cinsiyet konusunda eğitilecektir. Toplumsal cinsiyet konusunun müfredata sokulması mücadeleye katkı sağlayacaktır. Aile içerisinde yoğun dayatmaya uğrayan çocuklar belki böylelikle ikili cinsiyet rejimine ve ondan doğan eşitsizliklere ses çıkarabilecektir. Bunun sayesinde toksik erkeklikle mücadele edilecek ve kadınların eril tahakkümü içselleştirmeleri önlenecektir. Koruma kararı bulunan mağdurlara gerekli ekonomik destek sağlanmalı ve sığınabilecekleri kurumlar daha güvenli hale getirilmelidir. Ayrıyeten kadınların ve LGBTQIA+ bireylerinin siyasal katılımını arttırmak gerekmektedir. Kadına/LGBTQIA+ bireylerine ait olan sorunlar parlamentoda erkekler tarafından tartışılmakta ve erkek temsiliyle yasalar çıkarılmaktadır. Bünyesinde pek çok cinsiyetçi kelime bulunan ve olumsuzlukları kadınlar üzerinden tanımlayan TDK cinsiyet nötr tanımlamalar tercih etmelidir. Tutuklu ve tutuksuz yargılanan tüm faillere psikolojik danışmanlık sağlanmalı ve bu insanlar eğitilmelidir. Çünkü failler yaptıklarından pişman olmamakta ve aynı zihniyetsizliği öfkeleriyle beslemektedirler. Eğer İstanbul Sözleşmesi uygulanırsa cinsel şiddeti önleme, mağdurları koruma ve faillerin yargılanması aşamasında büyük yol kat edilecektir. Ayrıca sözleşme doğrultusunda 5237 sayılı TCK’da suç olarak değerlendirilmeyen durumlar da cezaya tabi tutulacağından ve hüküm süren cezasızlık ortadan kalkacağından caydırıcılık denkleme girecektir. Bu şekilde tek korkuları daha fazla ceza almak olan erkeklerin faillere dönüşmeleri engellenebilecektir. Bütün şartlar sağlanana kadar da ifşa kültürü devam ettirilerek hegemonik erkeklik ve işbirlikçi erkeklik huzursuz edilmelidir.

 

SONUÇ

Çocuklara, kadınlara ve LGBTQIA+ bireylerine yönelik cinsel şiddet meselesi epey tartışmalıdır. Türkiye’de cinsel şiddete maruz kalan bireylerin sayısı azımsanacak gibi değildir. Uluslararası baskılar sonucu son zamanlarda bu konuda harekete geçilmeye başlanmıştır. Böylece İstanbul Sözleşmesi imzalanmış ve sonrasında 6284 sayılı Kanun çıkartılmıştır. İstanbul Sözleşmesi’ne göre içerik olarak zayıf kalan 6284 sayılı Kanun, 4320 sayılı Kanun’un eksiklerini giderip birçok yenilik getirmiştir. Ancak hem İstanbul Sözleşmesi hem de 6284 sayılı Kanun uygulanmaktan çok uzaktır. Sayısız çekince ve eleştiri yöneltilerek sözleşme hedef haline getirilmektedir. İktidar alanını korumak isteyenlerin, kapsamı geniş ve eşitlik savunucusu bir sözleşmeyi uygulamak istemediği ortadadır. Bunun sonucunda ise cezasızlık sorunu karşımıza çıkmaktadır.

Büyük bir erkeklik savunusu neticesinde failleri haksız tahrik indirimiyle ödüllendiren hâkimler cinsel şiddeti meşrulaştırmaktadırlar. Kısacası hegemonik erkeklikten doğan cinsel şiddet, suç ortağı erkekliğin himayesi altında bir minnet göstergesi olan cezasızlıkla sonuçlanmaktadır. Yani işbirlikçi erkeklik, hegemonik erkekliği besleyen pratikleri kendi çıkarları doğrultusunda üretmektedir bu yüzden Connell’ın söylediği gibi suç ortağı erkek konumundaki bireylerin muhalif erkeklere dönüşmesi neredeyse imkânsızdır. Faili ceza almayan mağdur kendisini suçlu çıktığı bir döngü içerisinde bulduğu için çoğunlukla şikâyette bulunmamaktadır. Cinsel şiddete seyirci kalınması ise bu suçların işlenmesine azmettirmekte ve artışına sebep olmaktadır. Burada yapılması gereken acilen İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını sağlamaktır. İç hukukta yer verilmeyen, ceza verilmesi öngörülmeyen veya cezasızlıkla sonuçlanan durumlar sözleşmede kapsamlı şekilde ele alındığı için artık bu eylemlerin cezasız kalması söz konusu olmayacaktır. Böylelikle azmettirmenin yerini caydırıcılığa bırakmasıyla cinsel şiddetin önlenmesi mümkün hale gelecektir.

 

 

RABİA SAKARYA

Toplumsal Cinsiyet Staj Programı

 

Dipnotlar:

[1] Bahsi geçen belgesele ‘’https://www.youtube.com/watch?v=U9GW-cRs1tY’’ adresinden ulaşabilirsiniz.

[2] Üzerinden çıkarımlar yaptığım dava incelemesinin aslına buradan erişebilirsiniz.

http://www.ihop.org.tr/wp-content/uploads/2015/06/CinselSiddetSuclarindaCezas%C4%B1zl%C4%B1k.pdf

[3] http://anitsayac.com/?year=2021

 

 

BİBLİYOGRAFYA

1Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 Sayılı Kanun. (2012, 8 Mart). Resmi Gazete (Sayı: 28239). Erişim adresi:

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/03/20120320-16.htm

2Atay, T. (2004). Erkeklik En Çok Erkeği Ezer. Toplum ve Bilim. 101. 11-30.

3Bianet. (2019). Haksız Tahrik İndirimi Bir Erkeklik İndirimidir. Erişim adresi:

https://m.bianet.org/bianet/print/216827-haksiz-tahrik-indirimi-bir-erkeklik-indirimidir

4Bianet. (2009). Mahkeme Haksız Tahrik İndirimiyle Erkeğin Bahanesini Kabul Ediyor. Erişim adresi:

http://bianet.org/kadin/toplumsal-cinsiyet/118167-mahkeme-haksiz-tahrik-indirimiyleerkegin-bahanesini-kabul-ediyor, 07.08.2014.

 5Bourdieu, P. (2018). Eril Tahakküm. (Çev. Bediz Yılmaz). İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

6Bozok, M. (2009). Erkeklik incelemeleri alanındaki başlıca kuram ve yaklaşımların sosyalist feminist bir eleştirisine doğru. VI. Ulusal Sosyoloji Kongresi Bildiri Kitabı: Toplumsal Dönüşümler ve Sosyolojik Yaklaşımlar içinde (431-445). Aydın: Adnan Menderes Üniversitesi.

7Canatan, A. & Sığın, A. (2018). Connell’ın “Erkeklikler” Teorisinde İşbirlikçi Erkek, Madun Erkek ve Marjinal Erkek: Hegemonik Erkekliğin Kavramsal Hegemonyası. Sosyal Bilimler Dergisi, 5(32), 163-175.

8Connell, R. W. (2005). Masculinities (2nd edition). Berkeley: University of California Press.

 9Council of Europe. (2011). Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi. Erişim adresi: https://rm.coe.int/1680462545

10Çelik, G. (2016). “Erkekler (de) ağlar!”: Toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında erkeklik inşası ve şiddet döngüsü. Fe Dergi, 8(2), 1-12.

11Dumrul, C. & Karabacak, H. (2015). Kadın ve Kız Çocuklarına Karşı İşlenen Cinsel Şiddet Suçlarında Cezasızlık Sorunu Raporu. Ankara Barosu Dergisi, (4), 255-290.

12İnsan Hakları Bilgi Merkezi. (2018). GREVIO Baseline Evaluation Report Turkey.     Erişim adresi: https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/media/uploads/2018/10/18/ENG_GREVIO_Report_Turkey.pdf

13Sosyalist Feminist Kollektif. (2011). Haksız Tahrik İndirimi Örnekleri. Erişim adresi: http://www.sosyalistfeministkolektif.org/web-yazilari/bedenimiz-ve-erkeksiddeti/haksiz-tahrik-indirimi-ornekleri/

14Şiddetten Ölen Kadınlar İçin Dijital Sayaç. (2021, 27 Ocak). Erişim adresi:

http://anitsayac.com/?year=2021

 15TRT Belgesel. (2015, 12 Kasım). Ölmekten Yorulmuşuz. Erişim adresi:

 16Türk Ceza Kanunu. (2004, 26 Eylül). Resmi Gazete (Sayı: 25611). Erişim adresi: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2004/10/20041012.htm#1

17Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 6545 Sayılı Kanun. (2014, 18 Haziran). Resmi Gazete (Sayı: 29044). Erişim adresi: https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2014/06/20140628-9.htm

18Yavuz, Ş. (2014). İktidar Olma Sürecinde Erkeklerin Erkeklikle İmtihanı. Milli Folklor. 26(104). 110-127.

 

 

Sosyal Medyada Paylaş

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar