Prof. Dr. Mehmet Dalar ile Röportaj: Uluslararası Hukukta Terörizm Kavramı

0
185

Bu röportaj, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde hem Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı hem de Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Mehmet Dalar ile “Uluslararası Hukukta Terörizm Kavramı” üzerine yapılmıştır.

 

 

Sponsorlu

1) Terörizm kavramına baktığımızda aslında hem iç hukukta hem de uluslararası hukuk metinlerinde farklı birçok tanımlamanın yapıldığını ve terör faaliyetlerinin değişik şekillerde açıklandığını söylememiz mümkündür. Peki, terörizmin ne olduğunu bize açıklayabilir misiniz?

Şöyle ki, bir topluma veya bir devlete yönelik şiddet, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme, tehdit veya panik havasını yaratmayı içeren terörizm kavramı ve tanımı konusunda maalesef devletler arasında bir uzlaşma yoktur. Terörizm sadece ulusal değil uluslararası boyutu olan bir kavramdır. Bugün terör dediğimiz eylemler aslında siyasi niteliktedir. Basit cinayet olaylarından ya da kişiye yönelik husumetlerden kaynaklanan olaylar değildir. Çünkü terörizmde esas amaç korku yaratmaktır. Gerçekleştirilen eylemler siyasi bir amaç çerçevesinde hedefe ulaşmak şeklinde ortaya çıkan eylemlerdir. Bu eylemler genellikle asimetrik nitelikli olmaktadır ve siyasi bir amaç öngörmektedir. Ayrıca terörizmin diğer yönü de toplumu korku ile terbiye etme ve korku ile kendilerine boyun eğdirmek için ortaya konan eylemlerdir. Toplumda panik havasını yaratma amacı ön plandadır.

 

2) Terörizm ile mücadelenin öncelikle devletlerin iç hukuk düzenlemeleri ile başladığını göz önüne aldığımızda, bu konuda devletlerin terörizm kavramına kanunlarında farklı tanımlar ile yer verdiğini görmekteyiz. Türkiye’de bu konu ile ilgili ne tür düzenlemeler mevcuttur?

Bu durum dediğimiz gibi, devletler arasındaki uyuşmazlığın bir göstergesidir. Elbette devletler iç hukuklarında düzenleme yapabilir, bu konu ile ilgili kanun ve diğer düzenlemeleri çıkarabilirler. Böyle olunca da devletler terör eylemlerine yönelik farklı mücadele seçeneklerine yönelmektedirler. Bu konuda devletler farklı düzenlemelere sahiptir. Mesela bir örgütün terörist olabilmesi için silahlı olması gerekiyor mu? Gerekmiyor. Buna karşılık devlet benim anayasal düzenime karşı herhangi bir şekilde eylemde bulunan yapılanmalar terör örgütüdür diyebilir. Ki, bizim 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunumuz da bu içeriktedir. Yani silah kullanılsın ya da kullanılmasın devletin anayasal düzenine yönelik, onu değiştirmeye dönük bütün eylemleri terör eylemleri şeklinde tanımlamaktadır. Aslında çoğu devlet de buna benzer düzenlemelere sahiptir. Ancak bizim yasamızdaki tanıma baktığımızda cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik eylemler terör eylemi olarak nitelendirilmiştir. Başka devletlere yönelik ise bu ancak devletin yetkili organları tarafından değerlendirilebilir.

 

3) Peki, uluslararası hukuk boyutu ile baktığımızda terörizm konusunda bir tanım sorunu olduğunu söylemek mümkündür. Bunun sebepleri sizce nelerdir?

Devletler kendilerine yönelik olmadıkça diğer devletlere yönelik eylemleri terör eylemi şeklinde nitelendirmek istemeyebilirler. Bu biraz da devletlerin uluslararası ilişkilere dönük farklı çıkar algılamalarından kaynaklanmaktadır. Ki, şunu da belirtmek isterim, devletler arasındaki rekabet sürmektedir ve bitmez. Bir devlet diğer devletler ile ilişki kurarken mümkün mertebe kendi çıkarlarını hep ön plana almaya çalışmaktadır. Devlet diğer devletler üzerinde hegemonik bir ilişki kurmak istemektedir. Tabi eskiden devletler birbirleri ile savaşmaktaydılar ve bunun büyük maliyetleri vardı. Durum böyle olunca devletler daha sofistike, maliyeti daha az yöntemlere başvurmaya başladılar. Bir devlette bir sorun var ise, o sorunun çözülüp çözülmemesinden ziyade, o sorunu istismar ederek, o konu ile ilgili yapılan bazı eylemleri destekleme anlamında bir takım eğilimler içerisinde oldukları görülmektedir. Örneğin; PKK için bazı devletler terör örgütü kavramını kullanmaktadır, ABD, Japonya Kanada, İran gibi. Avrupa Birliği’de devlet bazında değil ancak Birlik olarak PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul etmiştir. Ancak Rusya, Çin, Suudi Arabistan gibi PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen devletler vardır. Bu da bize devletlerin bu örgüte yönelik değişen çıkarları çerçevesindeki ve bu örgütü kullanabilirlik durumuna göre farklı yaklaşımlarını göstermektedir. Temel sıkıntı devletlerin farklı çıkar anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Bu durumda devletlerin çıkarları da farklı olduğundan, hedef ve amaçları doğrultusunda birbirlerine karşı terör örgütlerini destekleme eğiliminde olabilmektedirler.

 

4) Uluslararası anlamda terörizm kavramı ile ilgili ne gibi düzenlemeler mevcuttur?

Terörün tanımlanması konusunda onaylanmadığı için yürürlüğe girmeyen 1937 yılında yapılan Cenevre Sözleşmesi dışında çok taraflı genel olarak yapılan bir sözleşme yok. Cenevre Sözleşmesi terör tanımı yapılan tek sözleşmedir. Ancak bu sözleşme tanım konusunda oldukça yetersizdir. Çünkü bu tanımda terör, devlete yönelik olarak toplumda korku uyandırmak amacıyla yapılan suç eylemleri olarak tanımlanmıştır. Tabi ki suç eylemleri devletten devlete değişebilmektedir. Silahlı veya silahsız olabilmektedir. Ayrıca bu tanımda sadece devlete yönelik eylemlerin terör eylemleri olduğu belirtilmektedir. Fakat bireylere yöneltilen şiddet eylemleri de terör eylemleri olabilmektedir. Terörle mücadele konusunda bir devlet kendi iç hukukunda istediği şekilde düzenleme yapabilir. Ama temel şey şudur; terörün varlığı sadece içeri de değildir. Terör aynı zamanda dışarıdan gelen bir tehdittir. Dışardan gelen terör saldırılarına karşı devletlerin meşru müdafaa hakkı var mıdır yok mudur tartışmaları, 2001 yılında gerçekleşen 11 Eylül saldırıları ile değişmeye başlamıştır. Bu döneme kadar sanki sadece devletlerden gelen saldırılara karşı meşru müdafaa hakkı olduğu anlayışı değişmeye bağlamıştır. 11 Eylül saldırılarının ardından BM Güvenlik Konseyi hemen toplanarak, devlet dışı aktörlere karşı da devletlerin kendilerini savunma haklarının olduğunu kabul etmiştir. Bu önemli bir karardır. 2001 tarihli BM Güvenlik Konseyinin 1368 ve 1373 sayılı kararlarına baktığımızda devletlerin kendi sınırları dışından gelebilecek, devlet dışı aktörler ve terör örgütü gruplarından gelebilecek saldırılara karşı da meşru müdafaa haklarını kullanabilecekleri kabul edilmiştir. Bu karar, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği operasyonların da hukuksal gerekçesini oluşturmaktadır. Çünkü burada bir devletin topraklarından diğer devlete bir saldırı söz konusudur. Şunu da belirtelim ki hiçbir devlet kendi ülkesini başka devletlerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne karşı terör örgütlerinin saldırı üssü olarak kötüye kullandıramaz. Bu çerçevede Irak’ın Türkiye’ye karşı kendi topraklarını terör örgütlerine kullandırmama sorumluluğu da söz konusudur. Bu ülkeden Türkiye’ye yönelik saldırıları Irak’ın engellemesi ve terör örgütünü ülkesinden çıkarması gerekir. Irak’ın bu sorumluluğunu yerine getirmemesi de Türkiye’nin gerçekleştirdiği bu operasyonları meşru kılmaktadır. Çünkü Türkiye’nin operasyonları Irak’ın egemenliğine yönelik değil, orada üstlenen terör örgütlerine yöneliktir. Ayrıca terör eylemlerinin belirleyici özelliklerini düzenleyen 1977 tarihli Avrupa Sözleşmesi ile Terörizmin finansmanının yasaklayan 2000 tarihli New York Sözleşmesi mevcuttur. Uçak kaçırma, uçaklara saldırı, kişilerin özgürlüklerinin yasadışı yollar ile kısıtlanması, adam kaçırma, rehin alma, suikast düzenleme, devlet yetkililerine veya uluslararası korunan kişilere saldırılar, mayın, bubi tuzağı kullanılarak yapılan eylemler, diğer bombalı eylemler, nükleer silah veya kimyasal, biyolojik maddeler kullanılarak yapılan eylemler uluslararası sözleşmelerde terörizmin belirleyici unsurları olarak yer almıştır.

 

5) Her ne kadar uluslararası anlamda bazı düzenlemeler mevcut ise de baktığımızda, uluslararası hukukta terör eylemlerine karşı standart bir cezai uygulamanın olmadığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu konuda ne gibi düzenlemeler mevcuttur?

Bu konu ile ilgili bazı girişimler olmuştur. 1998 yılında Roma’da yapılan bir konferansta, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulması gündeme gelmiş ve terör eylemlerinin de mahkemenin yargı yetkisine dahil edilmesi konusunda bir teklif götürülmüştür. Ancak devletler bu anlamda bir uzlaşma sağlayamamışlardır. Burada saldırı tanımı konusunda bir netlik söz konusu değildi. Bu konu ile ilgili 1974 tarihli BM’nin saldırı tanımı bile kabul edilmedi. Daha sonra 2010 yılında BM’nin saldırı tanımı kabul edilerek, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin statüsüne mahkemenin yargı yetkisine dahil eylemlerin yanında saldırı tanımı dahil edilmiştir. Ama bu tanım da terör eylemlerini açıklayacak kadar geniş bir tanım değildir. Çünkü bu tanıma baktığımızda saldırı ancak devletler tarafından desteklendiği ve yönlendirildiği taktirde saldırı eylemi var olmaktadır. Burada devletin emri, desteği veya yönlendirmesi ile gerçekleşen bir saldırıya ilişkin tanım söz konusudur. Bir saldırı bu şekilde gerçekleşiyorsa ancak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kapsamına girmektedir. Dolayısıyla bu düzenleme devlet dışı aktörlerin saldırıları ile ilgili bir uygulama ortaya koymamaktadır. Bu bir eksikliktir. Bu saldırı tanımı doğrultusunda örneğin PKK’nın eylemlerine baktığımızda devlet dışı bir aktör olması dolayısıyla uluslararası bir yargılamaya tabi tutulamayacağını söylemek mümkündür. Elbette bu tür örgütlerin işledikleri insanlık dışı eylemlerinin yargılanması mümkündür, yalnız saldırı tanımı kapsamı dışında yargılama söz konusu olabilmektedir.Diğer yandan bir terör eylemini gerçekleştiren kişiler ile eyleme maruz kalan kişiler arasında kişisel bir husumet yoktur. Bu durum terörü cinayetten ayıran en temel unsurdur. Terörün asıl hedefi toplumun tümü yahut devlettir. Buna karşılık terör eylemini gerçekleştiren kişiler yakalansalar dahi bireysel olarak yargılanmaktadırlar. Örneğin, Lübnan’da gerçekleşen Refik Hariri suikastı ile ilgili Lübnan Özel Mahkemesi’nin açıkladığı kararda bir kişinin sorumlu olduğu belirtilmiştir. Mahkeme elbette ki bu eylemin bir terör eylemi olduğunu kabul etmiştir. Ancak bu eylemden ne Suriye ne de Hizbullah örgütü sorumlu tutulmamıştır. Sadece eylemi gerçekleştiren kişi sorumlu tutulmuştur. Sonuç olarak terör eylemleri için maalesef Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisi olmadığını söylemek mümkündür. Durum bu olunca devlet dışı aktörlerin saldırı eylemleri çerçevesinde, şuan uluslararası anlamda bir yargılama mekanizması söz konusu değildir. Tabi ki, ad hoc şekilde, Lübnan Özel Mahkemesi gibi mahkemelerin kurulması mümkündür. Keza Lübnan Özel Mahkemesi de özellikle terör eylemlerini yargılamak için kurulmuştur.

 

6) Terörizm kavramı dendiği zaman ortaya konan bir diğer konu ise milli bağımsızlık hareketleridir. Milli bağımsızlık hareketleri özellikle self-determinasyon ilkesi ile ortaya konmaktadır. Ancak bir terör eyleminin varlığını meşru kılmak adına sıklıkla bu ilkenin kullanıldığını da söylemek mümkündür. Uluslararası hukukta terör faaliyetleri ve milli bağımsızlık hareketleri arasında nasıl bir çizgi mevcuttur?

Self-determinasyonun iki boyutu vardır: bunlardan biri bir ülkede yaşayan halkın herhangi bir dış müdahale olmadan istediği yönetimi, rejimi belirlemesi, doğal varlıkları üzerinde mutlak egemenliklerini ifade eder. Bu genel kabul gören bir boyuttur. Diğeri de bir ülkede yaşayan halkın o devletten ayrılarak kendi başına devlet kurmak veya başka bir devletle birleşmek şeklindeki self-determinasyonudur ki bu hukuki olmaktan çok siyasi niteliktedir. BM 2/4 maddesi kapsamında devletlerin toprak bütünlüğü ilkesi kabul edildiği için bir devletten ayrılarak başka devlet oluşturmak veya başka bir devletle birleşmek doğru olmayıp, uluslararası hukuka da uygun değildir. Sömürgecilik anlamında düşündüğümüzde, BM kurulduktan sonra bir Vesayet Konseyi oluşturuldu. Sömürge altındaki devletlerin bağımsızlıklarına kavuşturulması ile ilgili bir konseydi. BM Genel Kurulu kararlarına baktığımızda sömürge altındaki ülkelerin sömürgeci devlerin bir parçası olmadığı yönünde bir yaklaşım mevcuttur. I. Dünya Savaşı’ndan sonra manda ve vekalet yönetim anlayışı ortaya çıktı ve Avrupalı Devletler işgalci görüntüsünü ortadan kaldırmak için kendilerini yönetemeyen devletlerin ülkelerini, kendilerini yönetinceye kadar idare edebileceklerini belirten bir yönetim anlayışını ortaya koydular. Bu da sömürgeciliğin yasal düzeyde yürütülmesinin aracı olarak görüldü. BM’nin kurulmasından sonra sömürge altındaki devletlerin kendi bağımsızlıklarına kavuşabilecekleri yönünde alınan kararlar sayesinde birçok ülke kansız bir şekilde bağımsızlıklarını kazanmıştır. Self-determinasyon kavramı da bununla ilişkilidir. Ancak self-determinasyon kavramı sadece sömürge altındaki devletler ile mi ilişkilidir? BM’nin sömürgeyle ilgili olan ve olmayan uygulamalarında da çelişkiler bulunmaktadır. BM daha önce sömürge altında bulunan Nijerya ve Kongo’nun bağımsızlığını desteklemekle birlikte Biafra’nın Nijerya’dan ve Katanga’nın Kongo’dan ayrılmasına sıcak bakmamış olduğundan bu ayrılma hareketleri başarısız olmuştur. Buna karşın BM, ilgili devletin rızası olmamasına rağmen sömürge altında bulunmayan bazı devletlerin ayrılmalarına itiraz etmemiştir. Örneğin 1971 yılında Bangladeş’in kanlı bir ayaklanma ile Pakistan’dan ayrıldığı görülmektedir. BM’de devletlerin toprak bütünlüğü anlayışı söz konusu olmasına rağmen 1972 yılında Bangladeş BM üyesi olarak kabul edilmiştir. Ancak burada bu gibi ülkelerdeki toplulukların ayaklanarak ülkeden ayrılma durumlarının söz konusu olmaması gerekir. Burada da çelişkiler mevcuttur. Bu bağlamda bakıldığımda eylemin nitelikleri açısından terör eylemleri ile benzerlik gösterdiği durumlar mevcuttur. Ancak self-determinasyon ilkesi çerçevesinde bakıldığında milli bağımsızlık hareketlerinin kanlı bir şekilde gerçekleştirilmesi durumu haklı iken haksız konuma düşme durumunu yaratırken; başvurulan terör eylemlerine yönelik bir meşrulaştırma çabası yaratmaktadır.Dolayısıyla yanlışa karşı yanlış yöntemler kullanmak bir gerekçe oluşturmaz. Mesela bir örgüt bir devlet için terör örgütü iken; diğer bir devlet için özgürlük hareketidir. Çünkü ona özgürlük hareketi diyen devletler onu kullanmaktadırlar, terör eylemlerini görmezden gelmekte ve o örgütlere yasal nitelik kazandırma çabasındadırlar. Kısacası uluslararası anlamda self-determinasyon kavramı ya da terörizm kavramı üzerine devletlerin ortak bir anlayışı söz konusu değildir.

 

7) “Birinin teröristi bir başkasının özgürlük savaşçısıdır” anlayışı için ne düşünüyorsunuz?

1977 tarihli Avrupa Sözleşmesi ve 2000 tarihli New York Sözleşmesi ile değişik BM kararları dikkate alındığında; kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin bir eylem terörün belirleyici özelliklerini taşıyorsa, kime yönelik olursa olsun bu eylemin terör eylemi olarak kabul edilmesi gerekir. Eğer devletlerden biri bir örgüte özgürlük savaşçısı, diğeri ona terör örgütü diyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.Bu bakımdan genel bir ilkenin varlığından söz etmek mümkün değildir. Bu durum da bize, devletlerin halen uluslararası hukuka riayet etmek istemediklerini gösterir. Bu anlamda uluslararası ilişkilerde halen gücün ve hegemonik ilişkilerin var olduğunu söylemek mümkündür.

 

8) Uluslararası anlamda devletlerin hegemonik bir ilişki yaratmaya çalıştıklarını söylediniz. Devletler sahip oldukları egemenlik haklarını terörle mücadele kapsamında bu hegemonik ilişkiyi oluşturmak adına nasıl kullanmaktadırlar? Egemenlik kavramının bu anlamda belirsiz bir sınırının olduğunu söyleyebilir miyiz?

Egemenlik kavramına genel itibariyle BM anlayışı çerçevesinde baktığımızda; devletlerin kendi sınırları dahilindeki yetkilerini ifade eder. Hukuki anlamda, anayasanın vermiş olduğu yetkiler çerçevesinde, egemenlik devletin sınırları içerisinde her şeyi yapabilme iktidarıdır. Biz buna yani egemenliğin hukuki anlamda ülke sınırları içinde kullanılmasına mülkilik, veya ülkesellik diyoruz. Devletin bu anlamda kendi sınırları içerisinde terörle mücadele etme konusunda bir sorunu yok. Ancak terörün dış bağlantıları mevcuttur. Bu durumlarda devletlerin sınır-aşan, ülke-dışı yetkileri de olabilmektedir. Terörizm ile mücadele kapsamında devletlerin ortak ve işbirliği anlayışı çerçevesinde hareket etmedikleri için devletlerin ülke dışında da hareket edebilme, kendisine yönelen tehditleri veya yöneltilebilecek tehditleri ülke dışında da bertaraf edebilme hakkının olduğu ileri sürülmektedir. Ki bugün ABD özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında dünyanın neresinde olursa olsun kendi devletine yönelik tehditleri bertaraf etme hakkının olduğunu savunmaktadır. Bunu sadece ABD değil, birçok ülke kabul etmektedir. Ancak bu durumda bir devletin, diğer devletin egemenliğine bir tehdit olarak ortaya çıkması durumu söz konusudur. Örneğin; İsrail’in 1981 yılında Irak’ın Osirak Nükleer Reaktörü’nü bombalaması, 1985 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Tunus’taki kamplarını bombalaması, İsrail tarafından, kendisine yönelik tehdit oluşturan saldırı ihtimalini ve terör eylemlerinin yapılmasını engelleme amacıyla yapıldığı ileri sürülmüştür. Ancak İsrail’in saldırıları BM Güvenlik Konseyi kararlarında başka devletlerin egemenlik yetkilerine karşı yapılmış bir ihlal olarak değerlendirilmiştir. Ancak 11 Eylül saldırıları ile birlikte bir devlet ülkesinde saldırı gerçekleştiren devlet dışı terör örgütlerine yönelik meşru müdafaa kapsamında müdahalede bulunmak mümkün hale gelmiştir. Yani devletlerin egemenlik haklarına dokunulmadan ve işbirliği çerçevesinde yapılması mümkündür. Bununla birlikte bir devlete yönelik fiili saldırıya karşı ortaya konan meşru müdafaa hakkı ile ilgili aciliyet, orantısallık ve gereklilik gibi ilkeler uluslararası hukukta mevcuttur. Bu ilkelere uyulmadığı takdirde devletler uluslararası hukuk çerçevesinde sorumlu olmaktadırlar.

 

9) Görüldüğü üzere terörizm küresel bir mücadeleyi gerektirmektedir. Ancak buna rağmen devletlerin terörizm kavramı konusunda uzunca bir süre daha bir görüş birliği sağlayamayacakları da aşikârdır. Sizce uluslararası hukuktaki bu kavram belirsizliği hangi nokta da giderilebilir?

Devletlerin kendi aralarında bu konuda bir iş birliği yapmanın kaçınılmaz olduğu kanaatine vardıkları noktada bu mümkün olabilir. Terörizm sınır aşan boyutta olduğu için her devleti etkilemektedir. Dolayısıyla bir devlete karşı terör eylemlerini destekleyen devletler aynı eylemlere maruz kalmaları kaçınılmaz olmaktadır. Birbirlerine karşı terörizmi bir araç olarak kullanan devletler, istedikleri sonuçlara ulaşamadıkları gibi ekonomik, sosyal ve siyasal olarak ciddi zararlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Çıkarlarının zedelenmesi, terörizmin özellikle uluslararası sistemi daha ciddi boyutlarda etkilemesi gibi durumların varlığı devletleri bunu fark etmeye yönlendirebilmektedir. Devletler terörle mücadele konusunda birbirlerine ihtiyaçları olduğunu anladıkları noktada bu belirsizlik giderilir. Diğer yandan devletler ilkesel davrandıkları takdirde bu mümkün olabilir.

 

 

 

MÜGE ŞAHİNOĞLU

Uluslararası Hukuk Staj Programı

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here