Ermeni Meselesi: Sorunun Ortaya Çıkışı ve Aktörler

1. Türk-Ermeni İlişkileri Tarihine Genel Bakış

Türk-Ermeni ilişkilerinin kronolojisini incelediğimizde karşımıza çıkan tarihler XI. Yüzyıla kadar geriye gitmektedir.  Bu çalışmada, yaklaşık bin yıla yakın bir zaman dilimini iç içe yaşamış ve hala daha aynı coğrafyayı paylaşan iki ayrı milletten söz edilmektedir. Ermeniler ile Türklerin ilk tanışmaları, ilişkilerin gelişmesi, ardından birlikte bir toplumun oluşması ve son olarak da büyük ayrılıkların yaşanmasını ve düşmanlık tohumlarının yeşerişini incelenmektedir.

Ermeniler XI. yy kadar çoğunlukla Kafkaslarda küçük bir bölgede 15 vilayete ayrılan ve adına büyük Ermenistan denilen bir ülkede bağımsızlık mücadeleleri vererek yaşamışlardır. Ermenilerin ilk tanıştığı Türk devleti 11.yy da Selçuklular olmuştur. Selçukluların Doğu Anadolu hakimiyeti ardından Ermenilerin bir bölümünün de içinde bulunduğu halk onların hakimiyetine girmiştir[1].

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Ermeniler genellikle Çukurova, Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde beylikler ve küçük prenslikler halinde dağınık bir şekilde yaşamaktaydılar. İran, Gürcü, Bizans ve Selçuklu Devletleri ile diğer küçük devlet ve beyliklerin idaresi altındaydılar. [2]

Osmanlı- Ermeni ilişkilerindeki ilk gelişme 1324 yılında Ermeni Ortodoksların ruhani liderliğini devletin başkenti olan Bursa’ya taşınmasıdır. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile Ermeni Patrikhanesi kurulmuş ve tüm Anadolu topraklarında ki Ermeni cemaatleri patrikhaneye bağlanmıştır. 1800’li yılların başlarına kadar huzurlu bir dönem yaşanmış, Osmanlı Ermenileri ‘millet-i sadıka’ ünvanını almıştır. İlk Ermeni ayaklanmaları Osmanlı-Rus Savaşları döneminde başlamıştır. Sebeplerini sonraki başlıklarda incelenen bu isyanlar 1915 Tehcir Olayı’na kadar dış dinamiklerin güvencesi altında devam etmiştir. Osmanlı devleti topraklarında gelişen milliyetçilik akımı, Ermeni Lilisesi ve komiteleri, Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları ve Islahat Hareketlerinde ki durumları ile ele alınan bu uzun ve zorlu Türk-Ermeni ilişkileri süreci esasında ağırlıkla olarak da dış dinamiklerin baskılarının sonuçları olarak bu dönemleri yaşamıştır.[3]

  2. Ermeni Meselesi’ni Yaratan Büyük Devletler ve Politikaları

Osmanlı Ermenilerinin ayaklanmalarının sonucunu, dünya kamuoyuna genel bir açıdan bakıldığında,  24 Nisan 1915 Tehcir Olayı ile tanımlamaktadır. Ancak sonucun yargılamalarının, tartışmalarının öncesinde sebeplerinin araştırılması ve gerçek sebepler üzerinde bilgi sahibi olunması şarttır. Bu doğrultuda belgeler ışığında birçok tarihi ismin ve araştırmacının tanımlamalarına ulaşmak mümkündür.  Ermeni Meselesi diyerek ele aldığımız tarihin en önemli tarihi isimlerinden biri olan Sultan II. Abdülhamit’in, konuya ilişkin yaptığı açıklamayı Levon Panos Dağbayan’ın Sultan Abdülhamid Han ve Ermeni Meselesi’ adlı kitabından özetle aktarmak gerekirse şöyledir: “Ermeni meselesi, Ermeni meselesi değildir. Rahat yürekle diyebilirim ki, Ermeni kavimi, Osmanlılığı en iyi benimsemiş, onu en iyi temsil etmiş bir kavimdir… Fakat Ruslar Bulgaristan üzerindeki emellerine ulaşınca, Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni bir parça daha koparmak için, Ermenileri parmaklarına doladılar…  Çok geçmeden buna Fransızlar ve İngilizler de katıldılar. İlk Ermeni Komitesi’nin Türkiye’de değil de Paris’te kurulmuş olması, her şeyi ortaya çıkarıyor, fitnenin başı dışarıdaydı.”

Bu tanımlama göz önünde bulundurularak yapılacak araştırmalar Abdülhamid’i doğrular niteliktedir. Dış dinamiklerin yarattığı bu sorunu tarihsel olarak ele almak gerekir, Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemlerinde sürdürdüğü başarılı diplomasi duraklama döneminde değişmeye başlamıştır. Duraklama Dönemine giren İmparatorluk, artık Batılı devletlere Yükselme Döneminde olduğu gibi kolaylık sağlayamayınca, yıllardır ekonomik ve siyasal ilişkilerinde dost bildikleri haşmetli Osmanlı Devleti’nin yeri birden değişmiş, söz konusu bu devletler bir araya gelerek, barbar Türklerin Avrupa’dan atılmasının uygarlık gereği olduğu yargısına varmışlardır.[4] Batılı Devletler gibi Osmanlı Devleti üzerinden stratejilerini belirleyen, diğer bir aktör ise Rusya’dır.

Osmanlı Devleti’ni yenilgisinin ardından 1774 yılında I.Abdülhamid ile II. Katerina döneminde imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Güney Kafkasya’daki ilk toprak kazanımı ile birlikte Antlaşmanın yedinci maddesi uyarınca Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde söz hakkı kazandı. Bu olay, dış dinamiklerin Osmanlı Ermenilerine ilk resmi müdahale etme hakkının verilmesi olarak ifade edilebilir. Rusya bu antlaşma tarihinden itibaren, Osmanlı İmparatorluğuna yönelik izlediği işgal politikasına, Hristiyanların himaye hakkına sahip olmasını öne sürerek meşruluk kazandıracaktır.[5] Bu tarihlerde Şark Meselesi, Türklerin Anadolu coğrafyasını Türkiye haline getirmeye başladıkları tarihlerde ortaya çıkmış, 1815 Viyana Konferansı’nda da yine bizzat Batılılar tarafından ismi konulmuştur. Şark Meselesi Türk Milletinin meselesi değildir, bu mesele; Türk Milletine ve devletlerine karşı Batılılar ve son yüzyıllarda da Rusya tarafından takip edilen, temelinde Batı emperyalizminin ve Türk düşmanlığının yattığı politikasının ismidir.[6] Bu Şark meselesinin bayraktarlığını yapan en büyük devletlerden biri İngiltere’dir. İngilizlerin Osmanlı merakı, Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlamıştır çünkü bu politikaları, Rusya’nın Osmanlı gibi bir bariyeri ortadan kaldırma yolunda attığı bu büyük adımının onu İngiliz sömürgelerine götürebilme, İngiltere’nin sahip olduğu zenginliklere talip olabilme ihtimaline dayanır.

Ayrıca Rusya, Balkanlar’da Sırp ve Slavları kullanarak yaptığı gibi, Doğu Anadolu’da da Ermenileri kullanarak sıcak denizlere inmeye çalıştığı da bilinmekteydi. Bu bilgiler ışığında söylenecek söz; iki emperyalist devletin nüfuz mücadelesi neticesinde Ermeni Meselesi artık belirgin olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. İngiltere böylece politikasını belirlemişti: “Batıda Balkanlı ulusları, doğuda ise Ermenileri kullanarak Basra Körfezi ve Akdeniz’e inmek isteyen Rusya ile kendi nüfuz bölgesi arasında tampon bir Ermeni devleti kurdurtarak, Ruslarla Ermenileri çarpıştırmak istiyordu. Aslında her iki devletin de amacı Ermenilerin bağımsız bir devlet olmasını sağlamak değil, onları kendi nüfuzları altına alarak kullanmak.” [7]

Ermenileri,  Şark Meselesi’nin en büyük sermayesi olarak gördüklerini, İngiliz propaganda teşkilatında çalışan A.J. Toynbee’nin yazılı ifadeleri kaynaklığında belirtebiliriz. Toynbee’nin Ermenilerin ihanetlerinin üzerine çıkan haberlerin bastırılmasına yönelik çalışma yürüttüğü sırada kaleme aldığı memorandumda ki ifadesi şu şekildedir: “Ermenilerin kredisini düşürmek, Türk aleyhtarlığı davasını zayıflatmak demektir. Türk’ün, başı felaketten kurtulmayan, asil bir insan olduğu itikadını öldürmek çok güç olmuştur. Bu durum bu itikadı canlandıracak ve Ermenilerin olduğu kadar Zionistlerle Arapların prestijine de zarar verecektir. Türklerin Ermenilere yaptığı muamele, Türk meselesinin radikal şekilde hallini ülkede ve hariçte kamuoylarına kabul ettirmek için Majesteleri Hükümetinin elindeki en büyük sermayedir.” [8] Ermeni Meselesi ile Türk Meselesini, yani Şark Meselesini de kökünden halletmeyi hedefleyen İngilizler; Türk Devleti’nin varlığına son verdiği gibi, onun kurucusu ve esas unsuru olan Türk milletinin o coğrafyadaki hayat hakkını da ortadan kaldırmak için gerekli kamuoyu desteğini sağlama peşindedir.

İkinci olarak, Ermeni Meselesi’nde etkin rol oynayan Rusya’yı ve asıl hedeflerini ele almak gerekirse, Çar deli Petro’dan itibaren sıcak denizlere inerek güçlenmeyi devlet politikası olarak belirleyen Rusya, bu planlarının önündeki en büyük engel olan Osmanlı’yı her zaman ilk hedef olarak görmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak kolaylıkla sıcak denizlere inme politikasının büyük bir parçası da Ermeni Meselesidir. Ancak Rusların neden Doğu Anadolu ‘dan geçmeyi diğer yollara tercih ettiği ve neden Ermeni Meselesini bu kadar vazgeçilmez gördüğü ciddi bir soru işaretidir.  Bu sorunun cevabını Kamuran Gürün şu şekilde vermiştir; Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında, siyasî konjonktürün Ermenilerden istifadeyi gerekli kılmasının büyük payı olmuştur. Hakikaten, Berlin Kongresi’nden sonra artık Balkanların hemen hemen tamamı Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve bu topraklar, Osmanlı Devleti’ne savaş açmak için bahane olarak kullanılabilecek yerler olmaktan çıkacaktır. Ayrıca Rusya, sıcak denizlere inmek için Balkanların kendisine bir geçit olamayacağını, istiklâllerini kazanmalarını fiilen temin ettiği bu yeni devletlerin kendisine minnet duygularıyla bağlı kalmadıklarını görmüştür. Bunun için Rusya’nın sıcak denizlere inmek için yegane yolu Boğazlar ve Kafkaslar-Doğu Anadolu kalmıştır. Doğu Anadolu’da da Ermenilerden faydalanmayı düşünmüştür.[9]

Diğer bir şark derdinde olan devlet ise Fransa’dır. Ermeni olaylarında,  Fransa, İngiltere ve Rusya kadar büyük rol sahibi olmasa da  “l853 Kırım Savaşı ve l856 Paris Konferansı’nda Rusya’nın emellerine, İngiltere ve Fransa’nın da askerî ve diplomatik baskılarıyla son verilmişse de bu defa da Ermeniler üzerindeki tahrikler bu üç Devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür.” [10] Fransa özellikle misyonerlik faaliyetlerinde batılı devletler ve Amerika ile iş birliği içinde Ermeni Meselesinde etkin rol almıştır. Kuzey Afrika ülkelerinin, kendi topraklarında bağımsızlık istemelerini büyük katliamlara yaparak cevaplayan Fransa’nın Ermeni Meselesi’ndeki rolünü, iyi niyetlerle bir toplumun bağımsızlığını savunmak gibi değerlendirmek mümkün değildir, o da diğerleri gibi Ermenileri piyon olarak kullanmıştır. Çukurova ve Güneydoğu işgalini başarı ile sonlandırmak adına yürüttüğü politikaların bir gereği olarak Ermenilere bağımsızlık vaatlerinde bulunmuştur.[11]

Son olarak da diğer büyük güç olan Amerika’yı ele almak gerekir. Özellikle misyonerlik faaliyetleri kapsamında Anadoluyu  ayırarak hareket eden Amerikalı misyonerlerin ilk ilişkileri Osmanlı Ermenileri ile olmuştur. l830 yılında Osmanlı Devleti ile Amerika arasında imzalanan ticaret anlaşması Amerikan misyonerlerinin faaliyetlerini artırmıştır. “Misyoner merkezlerinin Ermenilerin bulunduğu yerlere yayıldığı görülmektedir. Şöyle ki , l820’de ilk merkez olan İzmir’i l831’de İstanbul, l839’da Trabzon ve Erzurum, l847’de Kayseri, Maraş, Urfa, l855’te Harput, l859’da Tarsus, Sivas, l873’te Van merkezleri izlemiştir.”[12] Ermeni Meselesi’ni çıkışında İngiltere ve Rusya’dan sonraki büyük rol Amerika’nındır.  Ayrıca, Ermenileri, en az diğer iki devlet kadar kendi emperyalist amaçları için kullanan da Amerika’dır.

3.Osmanlı’da Islahat Çalışmaları

Osmanlı, Kırım savaşının sonlanması için 1 Şubat 1856 tarihinde Viyana’da bir protokol imzalamıştır. Bu protokolün ardından 3 hafta içinde toplanılacak olan Paris barış konferansı öncesi Osmanlı Devleti istenilecek olan ıslahat çalışmasını kendi inisiyatifiyle 18 şubat 1856’da Islahat Fermanını olarak ilan edilmiştir. 30 Mart 1856 günü imzalanan Barış Antlaşmasına bu fermanın ilan edilmesini Hristiyan devletlerin Osmanlı iç işlerine karışabileceği hakkını vermediğine dair bir anlama gelen madde ile belirtilmesine rağmen açıkça görülüyordu ki, Osmanlı Hıristiyanlarının koruyuculuğu yalnız Rusya ‘dan alınarak  tüm devletlere verilmişti.[13]

Fermanın ardından 1859 yılında Ermeniler Patrikhane bünyesinde oluşturulan ve dünyevi işlerle ilgilenen bir konsey tarafından, Ermeni Toplumu’nun iç düzenini sağlayacak bir nizamname hazırlanması için yeni bir komisyon kurdular. Bu komisyonun hazırladığı tasarı, konsey tarafından 24 Mayıs 1860 tarihinde kabul edilerek, Bab-ı Aliye sunuldu. Bab-ı Ali ise, bu tasarı üzerinde bir takım değişikliklerden sonra, 17 Mart 1863 tarihinde Sultan Abdülaziz’ in onayıyla uygulama alanına koymuştur.[14] Bu nizamnamenin yayınlanmasından sonra, Ermeniler arasında bağımsızlık fikirleri ve Türk düşmanlığı çok çeşitli kaynak ve vasıtalarla yayılmıştır. Yine aynı kaynaklarca ihtilal ve isyan fikirleri çok yoğun bir şekilde işlenmiştir.[15]

Paris Barış Antlaşmasında (1856), Osmanlı devletinin sınırları bağımsızlığı güvence altına alınmış olmasına rağmen 1877-1876 yıllarında Osmanlı-Rus savaşı çıkmış, Antlaşma kuralları ihlal edilmesine rağmen imza atan taraf devletler müdahale etmeyince Osmanlı, Çatalca’ya kadar gelen Rusya ile anlaşma yapmak zorunda kalmış, Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzalanmıştır. Ancak Antlaşma öncesi gelişmeler bu savaşın diğer boyutunu açıkça göstermekte, antlaşmada yer alan 16. maddenin yerini belirginleştirmektedir. Savaş sırasında Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin bu savaşı kaybedeceğini ve doğudaki vilayetlerin bir kısmının Rusya’nın eline geçeceğini anlayınca, Rusların hakimiyeti altına girmek istemişler ve Ruslar sayesinde amaçlarına daha kolay bir şekilde ulaşabilecekleri düşüncesine kapılmışlardır. İşte bu düşünce sebebiyle, Rusya ile daha sıcak bir yakınlaşma içerisine girmişlerdir. Gizlice toplanan Ermeni Meclisi, Rus Çarı’na iletilmek üzere, Rus işgali altındaki doğu vilâyetlerinde, Ermeniler lehinde yeni düzenlemelerin yapılmasını içeren bir muhtıra hazırlamıştır.[16]Yine Ermeni Meclisi, 3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması öncesinde, Ruslarla birlikte hareket ederek,  çıkarlarına ilişkin maddenin antlaşma metninde yer almasını sağlamışlardır.[17] Ermeniler, Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesi ile Ermenilerle ilgili bazı kayıtların yer almasını sağlamakla, amaçlamış oldukları “bağımsızlık” veya “muhtariyete” kavuşmamışlardı. Ancak, ilk kez, Ermenistan’ın uluslararası bir antlaşmanın içerisine dahil olması bile çok ciddi bir başarı olarak kabul edilebilirdi[18] ve bu antlaşma sayesinde Ermeniler artık resmen Rusya’nın himayesi altına girmişlerdi.

Rusya’nın kazandığı bu başarının boyutundan hoşlanmayan İngiltere’nin müdahalesi çok gecikmemiş, çıkarlarına dokunan bu yeni düzeni değiştirmek için Osmanlı savunmasını üstlenmiştir. Bu doğrultuda 3 Mart 1878 tarihli Ayastefanos Antlaşması’nı değiştirilerek, 13 Haziran 1878 tarihinde düzenlenen Berlin Konferansı ile, 61. ve dolaylı olarak 62. maddelerle Osmanlı Devleti, Ermenilerle ilgili illerde gerekli görülen düzenlemeleri yapmak, güvenliklerini sağlamak ve yapılan ıslahatı ilgili devletlere bildirmekle sorumlu tutulmuştur.[19] Sonuç olarak, Ermeniler Uluslararası  gündemde ciddi yer edinmiş, Berlin Antlaşması ile Osmanlı üzerinde ki Rus kontrolü kalkmış,  İngiltere güç kazanmıştır.  Böylece Ermeni meselesi Ermenilerin değil Osmanlı Devleti üzerinde çıkar çatışması bulunan iki büyük devletin, İngiltere ile Rusya’nın bir meselesine dönüşmüştür. [20]

 

              4.Ermeni Kilisesi

Şüphesiz ki din medeniyetler tarihinin en önemli aktörlerindendir. Haçlı seferlerine, Osmanlı yayılmacı politikasına ve cihat inancına, devlet başkanlarının aynı zamanda din adamı olduğu medeniyetlere, firavunlara, Anglikan Kilisesi’ne ve daha fazlasına bakıldığında, devlet politikalarını ağırlıkla dini öğretilerin belirlediği veya yönlendirdiği görülmektedir. Ermeni kilisesi de Ermeni tarihinde aktif rol oynamış, Osmanlı’da ki isyanlara da imzasını atmıştır.

Ermeni Kilisesi faktörünün tarih sahnesine ilk çıktığı dönem ise araştırmalarda 438 yılında Sasanilere işaret etmektedir. Ermeni Kilisesi’nin varlığında bir sakınca görmeyen Sasani hükümdarı V. Vahram ölümünden sonra tahta geçen Yazdıgırt Hristiyanlara düşmandır. Sasani dinine yaymak adına kiliseye saldırır, kilisede bunun üzerine feodal beyleri isyana çağırır. Yaşanan çatışmada feodal beyler yenilmiş olsa bile Yazdıgırt onları dinlerinde serbest bırakmıştır.[21] Bu olay gösterir ki Ermeni kilisesi de diğer ruhani aktörler gibi tarih sahnesindeki yerini devletçi politika yürütme misyonuyla bu savaştan sonra almıştır.

Osmanlı’da Ermeni meselesini doğuran isyanların başlamasında Kilise büyük rol oynamıştır.[22] Ermeni olayları tarihi incelendiğinde görülmektedir ki en başından itibaren ermeni din adamları aktif rol oynayarak, isyanların planlamasını ve idaresini ellerinde bulundurmaktadır. Yani, isyanların merkezi olarak daima karşımıza Ermeni Patrikhanesi ve kiliseleri çıkacaktır.[23] Ermeni din adamlarının bu rolünden Rus generali Mayewski şu şekilde bahsetmektedir:

“Ermeni din adamlarının dinî eğitim konusundaki çalışmaları ise hemen yok gibiydi. Buna karşılık, Ermeni papazları milliyetçilik fikirlerini yaymak için çok çalışmışlardır. Yüzyıllardan beri, ilâhî hizmetlerin yerine Müslümanlara karşı Hıristiyanların dinî düşmanlıklarının aşılandığı esrarengiz kiliselerin duvarları arasında bu tür fikirler gelişmiştir. Okullar ve seminerler, dini liderlerin bu eserine büyük ölçüde yardım etmişlerdir. Doğu Hıristiyanları gibi kiliseleri de, Hıristiyanlığın kaidelerini ve ananelerini bir tarafa bırakarak, milli propagandayı başlıca meşguliyetleri haline getirmişlerdir.” [24]

Bu gerekçeler ve bilgiler üzerine Kamuran Gürün, “Aslında Ermeni milletinden Ermeni devletinden, Ermeni tarihinden değil, Ermeni kilisesinden, Ermeni Kilisesi Devletinden bahsetmek icap eder. Ermeni Kilisesinin, mevcudiyetini koruyabilmesi için bir kuvvete, bir devlete ihtiyacı vardır. Ermeni Devleti fikrini doğuran, Ermeni milleti değil, Ermeni Kilisesidir.” [25]

          5. Ermeni Komiteleri

Ermeniler arasında ki ilk milli hareketlenmelerin yani Türk Ermenilerini devlete karşı ayaklandıran komitelerin ilk belirtileri ve çekirdek kadrolarının 1860 yılı itibariyle başladığı kabul edilir.[26] Ancak bu tarihlerde kurulan küçük çapta birçok cemiyet ve komitenin, halktan yeterli desteği alamadığı için kapanmıştır.[27] Ancak daha sonraki zamanlarda etkili olmayı başaran komitelere değinmek gerekirse;

5.1. Hınçak Komitesi

Hınçak Komitesi, Kafkasyalı Ermenilerden olan Avedis Nazarbeg ile hanımı Maro ve bir grup Kafkasyalı Ermeni öğrenci tarafından 1887’de İsviçre’de Marksizm esas alınarak kurulmuştur. Komitenin amacı öncelikle Türkiye Ermenilerini kurtarmak sonrasında Rus ve İran Ermenilerini kurtararak özgür bir Ermenistan yaratmakmış.[28]

Bu komitenin amaçlarını daha net anlamak için l887’de Ermenice olarak Londra’da basılan program ve teşkilat yasasının bazı maddeleri: “Partinin ilk ve yakın hedefi Türkiye Ermenistan’ının politik ve millî bağımsızlığını sağlamaktır. Türkiye’de ihtilâl yoluyla gerçekleştirilecek hedeflere varılmak için kullanılacak metot, propaganda, tahrik, tedhiş, teşkilatlanma ile köylü ve işçi hareketidir. Propaganda, Hükümete karşı isyanın temel sebepleri ile münasip zamanını halka anlatmak olacaktır. Tahrik ve tedhiş, halkın cesaretini artırmak için gereklidir. Hükümete karşı gösteri, vergileri ödememek, ıslahat istemek, aristokrat sınıfa karşı nefret yaratmak tahrikin başlıca yollarıdır. Tedhiş ise halkı korumak ve Hınçak programına itimatlarını elde etmek için başvurulacak bir metottur. Parti, tedhişi Osmanlı Hükümeti’ne karşı kullanmayı hedef tutmaktadır, fakat hedef sadece Hükümet değildir. Hükümet için çalışan tehlikeli Türk ve Ermeni kişilerle, casus ve muhbirler de hedefler arasındadır. İhtilâli gerçekleştirmek için en müsait zaman Türkiye’nin harbe girdiği dönem olacaktır. Süryaniler, Kürtler, Türklere karşı mücadelede kazanılacaktır” şeklindedir. [29]

5.2. Taşnaksutyun Komitesi

Bu komite, 1890 yılında, Hınçak içerisindeki bir muhalif grup tarafından kurulmuştur. Ayrıca Kafkasya’da kurulan bu komite de Troşak (Bayrak) isminde bir gazete çıkarmıştır. [30]

Taşnaklar’ın programı 1892 tarihinde belli olmuştur. Bu programda, isyan yoluyla hedefe varılacağı belirtilmiştir. İzlenecek yollar ise şu şekilde sıralanmıştır;

  • Çeteler teşkil etmek,
  • Bu çeteleri faaliyete hazırlamak,
  • Her yola başvurarak halkı silahlandırmak,
  • İhtilâl komiteleri oluşturmak,
  • Kavgayı, anarşiyi teşvik etmek,
  • Hükümet kuruluşlarını yağmalamak, tahrip etmek vs. [31]

Komite, teşkilatlarına verdiği bir emirde; Türk’ü, Kürdü her yerde, her türlü şerait altında vur. Mürtecileri,ahdinden dönenleri, Ermeni hafiyelerini, hainleri öldür, intikam al demektedir.[32]

          6. Sonuç

Tarihi belgelerden edinilen bilgiye göre 11 yy.’ dan günümüze kadar gelen süreyi Türkler ve Ermeniler ortak bir coğrafyada birlikte yaşayarak geçirmişlerdir. İlişkilerin en ileri derecesinin yaşandığı Osmanlı Devleti’nde kopuş döneminin de yaşanmasına neden olan olayları ve aktörleri incelenerek tehcir olayının yaşanmasına sebep olan isyanların bir süreç dâhilin de gerçekleştiğini belirterek, dış dinamiklerin çıkar çatışmalarının boyutunun yarattığı sonuçları vurgulanmıştır.

Ermeni meselesi, 2010 Türkiye’sinin uluslararası konjonktürde sürekli karşısına çıkarılan ve sürekli üzerinden siyaset yapılan en eski ve tükenmeyen sorunudur.  Bu sorunu yaratanların gösterdikleri gündem oluşturma çabalarının sadece tarih sahnesindeki aldıkları rolleri dahi gerçek amaçlarının Ermeniler olmadığını açıkça göstermektedir.

 

Kaynakça

·               Berkes Niyazi, (1997), İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz, İstanbul

·               Gürel Ahmet, (2009) Türk Ermeni ilişkileri : (yabancı belgeler ışığında) : dünü ve bugünü, İzmir.

·               Gürün Kamuran., (1985), Ermeni Meselesi, Ankara.

·               İlter Erdal, (1996) Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara.

·               Kocaoğlu Mehmet,(1996) Millet-i Sadıka’dan Ermeni Mezalimine, Avrasya Dosyası.

o              Koçaş, M.Sadi., (1967), Tarihte Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri, İstanbul.

o              Mazıcı Nurşen., (1987), Belgelerle Uluslararası Rekabette Ermeni Sorununun Kökeni (1878-1919).

·               Öke Mim Kemal., (1986), Ermeni Meselesi, İstanbul

·               Süslü Azmi., (1990), Ermeniler ve 1915Tehcir Olayı, Ankara.

·               Uras Esat., (1983), Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul

·               Vahapoğlu Hidayet, (1992) Osmanlı’dan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, İstanbul.

·               Tosun Ramazan, Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti.

 


[1] M.Sadi Koçaş, Tarihte Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri, s.66

[2] Ahmet Gürel, Türk-Ermeni ilişkileri, s.31

[3] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası

[4] Berkes Niyazi, İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz? s.27

[5] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası s.56

[6] Ramazan Tosun, Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti s.145

[7] Mehmet Kocaoğlu, Millet-i Sadıka’dan Ermeni Mezalimine, s.114

[8] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, s.47.

[9] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, s.79

[10] Süslü, age s. 25.

[11] Tosun, Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı ve Mahiyeti, s.151.

[12] Akgün, Kendi Kaynaklarından Amerikalı Misyonerler…, agy, s. 2123; Seçil Akgün, Amerikalı Misyonerlerin Ermeni Meselesinde Rolü, Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl:XXXVII/1-2, Ankara l989, s. 5

[13] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, TTK, 3. bas. Ankara l985, s.63

[14] Esat Uras, 1983:156,171

[15] Mehmet Hocaoğlu, Arşiv Vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, s.122

[16] Cevdet Küçük, Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı (1878-1897), 1986:2

[17] Hüsamettin Yıldırım, Türk Rus Ermeni Münasebetleri (1914-1918), s.23

[18]Esat Uras, 1983:200,208

[19] Kemal Öke, Ermeni Meselesi s.98.

[20] Esat Uras, 1983:250,251

[21] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası s.30

[22] Erdal İlter, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara 1996, s. 56

[23] Hidayet Vahapoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Azınlık ve Yabancı Okulları, İstanbul 1992, s. 21

[24] Ermenilerin Yaptıkları Katliamlar, Haz. Rus Generali Mayewski, Terc. Azmi Süslü, Ankara 1986, s. 14

[25] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası s.30

[26] M.Sadi Koçaş, Tarihte Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri, s.147

[27] Nurşen Mazıcı, 1987; Louise Nalbandian 1963, s.104-105

[28] M.Sadi Koçaş, age,s.150

[29] Kamuran Gürün, age, s.130

[30]M.sadi Koçaş, age, s.153

[31] Kamuran Gürün, age, s.134

[32] M.sadi Koçaş, age, s.154

{jcomments on} 

Hilal Yıldırım

Bahçeşehir Üniversitesi

 

Sosyal Medyada Paylaş

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar