Feminist Uluslararası İlişkiler Teorisi ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminist Hareketler

0
67

Özet

Kadın hareketleri ilk olarak 18. yüzyılda temellerini atmıştır. 19. ve 20. yüzyılları kapsayan dönemde ise belirginleşip şekil almaya başlamıştır. Üç dalga şeklinde görülen feminizm, erkek egemenliğine karşı çıkmış ve kadın erkek eşitliğini savunmayı amaçlamıştır. Erkek hegemonyasının, toplumda ve dilde kadını dışlaması ve ötekileştirmesini eleştirmiştir. 1980’lerde feminizmin Uluslararası İlişkiler disiplininde de yer aldığını görmekteyiz. Kadının, toplumda baskılanmasının bir sebebin de uluslararası ilişkilerdeki rolü olduğuna değinilmiştir. Bu yazıda Türk toplumunda feminizmin nasıl ele alındığını Osmanlı İmparatorluğu’ndan başlayıp, Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar olan dönemlerde ne aşamalar ve gelişmeler gösterdiğine odaklanılmıştır. Bu konular, dört ana başlıkta incelenmiştir. İlk başta Osmanlı İmparatorluğu, onu takip eden kısımda Erken Cumhuriyet dönemi yer almaktadır. Üçüncü başlıkta dönemsel olarak kadın hareketleri yer alıp kendi içinde ayrılırken son kısımda ise günümüze değinilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Feminizm, Feminist Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı, Kadın Hareketleri, Türk Kadınlar Birliği, Kadınlar Halk Fıkrası

Abstract

Women’s movements first laid their foundations in the 18th century. In the period covering the 19th and 20th centuries, it began to become prominent and take shape. Feminism, seen as three waves, aimed to defend gender equality by opposing male domination. It has been criticized that male hegemony excludes and marginalizes women in society and language. In the 1980s, we see that Feminism is also included in the International Relations discipline. It was mentioned that one of the reasons why women are suppressed in society is their role in the international relations. The focus has been on how Feminism is handled in Turkish society, what stages and developments it has shown in the periods starting from the Ottoman Empire to the Republic of Turkey. These issues are examined under four main headings—the Ottoman Empire at first, followed by the Early Republic period. While the third heading periodically includes women’s movements and is separated within itself, the last part is mentioned about today.

Keywords: Feminism, Feminist Approach to International Relations, Women’s Movements, Turkish Women’s Union, Women’s People Party

Sponsorlu

Giriş

Feminizm kelimesi, kökeni itibariyle Latince “femina” kelimesine dayanmaktadır. Feminizm, erkek hegemonyasına karşı çıkmak için doğmuş ve kendisine kadın haklarını, bu hakların korunmasını ve kadın erkek eşitliğini amaç edinmiştir. Bu hareket tek seferde değil, aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Feminizm içinde üç dalga bulunmaktadır. İlk dalga, 1940 ve 1950’lerde yer almaktadır. Buradaki ana konu oy hakkıdır (Şen, n.d. s. 1). Bu süreç içerisinde I. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkmasıyla bu harekete bir nevi destek sağlanmıştır. Bunun nedeni, erkeklerin savaşa gitmesiyle açılan boşlukta kadınlar evlerinden çıkıp iş alanlarında aktif rol üstlenmesi olmuştur. İlk dalga sonrasında, 1960’lı yıllarda ise feminizmin ikinci dalgasını görüyoruz. Bu dalganın, birinci dalgaya göre “Kadının Özgürlük Hareketi” (WLM) sayesinde daha radikal ve devrimci olduğu söylenebilir. Aynı zamanda siyahi kadınların da daha aktif rol aldığı görülmüştür. Üçüncü dalga ise 1970’lerde LGBT hareketi ile bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır. Bu hareket, cinsiyetlerin eğilimlerini ve bu kapsamda haklarını arayan Queer kuramı ile bağlantılıdır (Kobak, 2016). Diğer iki dalgadaki gibi bir “eşitlik” arayışından ziyade, bu sefer “adalet” arayışı dikkat çekmektedir. Bu adalet arayışı, yaş, statü, yaşam şartları, yaşanılan bölge gibi etkenlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini savunan bir sistemdir (Özkaya, 2020).

İngilizcede kullanılan “sex” (cinsiyet) kavramı biyolojik bir tanıma sahipken, “gender” (cinsiyet) ise kadın ve erkek rolleridir. Bu roller toplum tarafından baskıyla verilir. Feminizm, bu kapsamda kadınlara verilen rollere karşı çıkmayı hedeflemiştir. Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü ise kadınların toplumsal dayatmalarla, basmakalıp bir hal almasını açıklamaktadır. De Beauvoir, The Second Sex (İkinci Cinsiyet) kitabında, kadının toplumda ikinci plana atılışını ele almıştır. Bir kadının kendini anlatırken cinsiyetini söylemesi gerekliliğinden bahsetmiş fakat erkekte bu tarz herhangi bir belirtme olmadığını savunmuştur. Aynı zamanda kadın, bağımsız olarak tek başına bir şeyi temsil etmekten ziyade, erkeğe bağımlı olarak konumlandırılmıştır. Kadın erkeğin zıttı olarak yer almaktadır. Erkek normu temsil ederken kadın normun sapmasını temsil etmektedir (De Beauvoir, 2019). Bunlara ek olarak erkek özne iken kadın öteki kavramı ile karşı karşıya kalmaktadır. Kadının, “öteki” olarak sınıflandırılması onun dışlanmasını ifade etmektedir. Metinlerde de kadın, bilinçdışı ile örtüştürülür (Selvi, 2005). Burada, erkek hegemonyasından çıkıp dişi ve eril olanı zıtlıktan arındırıp birbirlerini tamamlayan hale getirmek amaçlanmıştır. Bu tarz bir ayrım dilbiliminde de yer almaktadır. Eril olan “unmarked” yani işaretli olmayan olarak geçerken, dişi ise “marked” yani işaretli olarak geçer. İşaretli ve işaretli olmamak kelime yapısı ile alakalıdır. İşaretli olmayanlar kelimenin yalın ve öz halini oluştururken, işaretli olanlar onlardan türeyen kelimeleri oluştururlar, burada da dişi ile işaretli olanın özdeşleştirilmesinin sebebi kadının bağımsız bir birey olmadığını ve erkeğe bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Her gün kullanılan kelimeler ve hitaplar bunların en basit örnekleridir. Hatta hitabın kullanımına göre kadını kategorize edilmesi de bu sistemde mevcuttur. İngilizcede “Mr.” yapısı bir erkeğe hitap ederken kullanılır ve herhangi bir mesaj içermez yani evli olup olmadığına dair herhangi bir statü belirtmez. Kadınlarda ise “Mrs.” ve “Miss” olarak ikiye ayrılır. “Mrs.” evli olduğunu belirtirken “Miss” evli olmadığını belirtir. Feminizm hareketleri sonrasında yeni bir kavram ortaya çıkmıştır. “Ms” olarak kullanmaya yeni başlanan bu kavram evli olup olmadığını belirtmek istemeyen kadınların kullandığı bir hitap şeklidir. Fakat kadınlar baskılanmaktan bu kavramı kullanarak bile tamamen kaçamamış ve bu sefer de ortaya aykırı ya da topluma uyan şeklinde iki farklı kategori çıkmıştır (Tannen, 1995).

1. Feminizm ve Uluslararası İlişkiler

Kadınlar çalışma alanlarında da içsel alanlarda yer almaktadır. Bir kadından ev işleri ve çocuk bakımı gibi işleri yapması beklenir ve bu konuda toplumsal baskıya maruz kalır. Kadınlardan farklı olarak erkeklerde ise bu durum dış alanlarla bağdaştırılır. Erkek gücü temsil eder. Bunun dayanağı olarak ise hayvanlardan örnekler verilmektedir (Mainardi, 1970). Tarih boyunca ise, kadınlar ülke içindeki sorunları temsil ederken, erkekler uluslararası güç ile bağdaştırılmıştır. Şen (n.d.), kendi yazısında feminist düşünürlerin uluslararası bağlamda bakış açısına şu sözlerle yer vermiştir;

“Feminist düşünürlere göre toplumsal cinsiyet; sosyal hayatın tümüne nüfuz ettiğinden devletlerin eylemlerinde, uluslararası örgütlerde ve ulus-ötesi aktörlerde derin ve fark edilmeyen etkilere sahip olabilmektedir” (s. 2).

Uluslararası kapsamda ele alındığında, dişil karakterlerin devlet ve sisteme karşı tehditleri içerirken eril olanın ise devleti yöneten kısımda yer aldığı söylenebilir. Bu tespit, prens ve prenseslerle de örneklendirilebilir. Feminizme göre bu kadın ve erkek basmakalıp yaklaşımının “toplum ve devlet içinde kadının rolünün sınırlı kaldığı ve sosyal bilimlerin her alanında olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de kadınların değişim ve gelişimlerinin dikkate alınmadığı belirtilmektedir” (Tür ve Aydın Koyuncu, 2010). 1980’lerde, feminizm ve uluslararası ilişkiler disiplinin birbirlerini etkiledikleri görülmektedir.

Feminizm ile uluslararası ilişkiler kapsamındaki devlet, güvenlik, egemenlik gibi kavramlara yeni bir anlam katılması ve kadınların varlığının gözler önüne serilmesi amaçlanmıştır. Feminizm burada bir anlamda realizmi eleştirmektedir. Feminizm, realizmin dünyayı siyah ve beyaz gibi iki uç nokta olarak algılayıp ona göre kalıplara sokmakta olduğunu savunmaktadır. Bu ayrımdan sonra ise “eril” ile “güç”, “güvenlik” ve “egemenlik” kavramlarını birbiri ile örtüştürmektedir. Uluslararası ilişkiler ile feminizmin üç ayrı kolla bağlandığı söylenebilir. Bunlar; ampirik, analitik ve normatif diye isimlendirilir (Doğan ve Özlük, 2016).

Ampirik feminizm, sahadaki duruma parmak basmaktadır. Kadınların deneyimlerini ve dünya politikasını incelemiştir. Hatta bu doğrultuda kadınların kırılgan olduğu, korunmaya ihtiyacı olduğu gibi algıların aksine, eşitliğin baskın olduğu toplumlarda müdahale ve sert gücün daha baskın olduğu söylenmiştir. Yani başka bir değişle erkek hegemonyası ile yönetilen bir sistemde sert güç kullanımının, oluşturulan algının aksine eşitlik bazlı sistemlerden daha az olduğu görülmektedir. Analitik feminizm ise “kadınlık ve erkekliğin, biyolojik anlamından bağımsız olarak bir sosyal inşa sürecinin sonucu olduğunu savunur” (Kobak, 2016). Burada güvenlik anlayışı sorgulanmaktadır. Erkek koruyucu rolündedir ve esas alınan fiziksel güçtür. Normatif feminizm, etik ilkeleri konu alır; tecrübe odaklı olarak insan hakları ve çocuk hakları gibi (Kobak, 2016). Güvenlik konusu Feministlerin en çok ele aldığı konulardan biridir. Feministlerin güvenliğe yaklaşımını şu şekilde dile getirilebilir;

“Feministler şiddete ilişkin olarak bir tarafta doğrudan şiddetin var olduğunu, bunun savaşlarda ya da saldırı durumunda yaşandığını ölümle, ıstırapla sonuçlandığını, diğer tarafta da doğrudan olmayan yapısal şiddetin var olduğunu, bunun da açlık veya hastalık gibi durumlardan kaynaklandığı gibi ekonomik, kültürel ve hukuki ayrımcılıktan da kaynaklandığını ve bu şiddetten en çok kadınların etkilendiğini belirtmektedirler” (Tür ve Aydın Koyuncu, 2010).

Feminizm, güvenlik konusunu hem doğrudan hem de doğrudan olmayan şeklinde iki başlıkta incelemektedir. Kadınların erkeklere bağlı bırakıldığı ve devlet tarafından da şiddete maruz kaldığı feministlerce öne sürülmüştür.

Feminizmin, uluslararası ilişkiler alanında ortak bir hedefi eşitlik olsa da yaklaşım içinde farklı yollar izlenmiştir. Liberal feminizm, hukuki çerçeveden değişiklikler talep etmiştir. Kadınların haklarının erkeklerle aynı olması gerektiğini savunmuş ve eşitlik beklemiştir. Marksist feminizm, sınıf ayrımı yapmamıştır. Cinsiyetleri, kategorize etmekten arındırmıştır bu sebeple de kamusal üretim kapsamında kadının dışlanmasının önüne geçmeyi hedeflemiştir. Sosyalist feminizm ise adını aldığı sosyalizm çerçevesinde dışlanmış ve sömürülmüş insanları konu aldıklarını ve kadınların da bu kategoriye dahil olduğunu söylemiştir. Radikal feminizmdeyse konu cinsiyet rolleridir. Üremeyi esas alır ve kadının rolünün değişmesi gerektiğini savunur. Post-modern feminizm, erkeği merkeze koyan algıyı yıkmayı hedeflemiştir. İngilizcedeki, “gender” ve “sex” kavramlarına ışık tutmuş, böylece cinsiyetin toplumsal olarak oluşturulduğunu ve dayatıldığını ifade etmiştir. İnşacı feminizm, uluslararası politikanın değişmesi gerektiğini çünkü güç, güvenlik, egemenlik gibi konuların tek aktörü ilgilendiren konulardan ziyade toplumsal konular olduğunu ileri sürmüştür. Post-kolonyal feminizm ise kadının “ikinci cinsiyet” konumunu eleştirmiştir. Erkeğin “esas” olan olup kadının ise “öteki” olmasını yıkmaya çabalamıştır. Aynı zamanda bunu ülkelere göre de incelemiştir. Maruz kaldıkları ortamların kadınları şekillendirdiğini, kadınların da buna göre ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. Yani gelişmiş bir ülkedeki kadın ile gelişmemiş ülkedeki bir kadının deneyimleri gibi eğitimleri de aynı seviyede değildir bu sebeple aynı şekilde değerlendirilmemelidir (Kobak, 2016).

2. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde Feminizm

“… Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus inceliğimiz, kendimize mahsus âdat ve âdabımız vardır. Onu erkek muharrirler bir kadının anlayabileceği ruhla anlayamazlar, lütfen bizi kendimize bıraksınlar, hayallerine baziçe buyurmasınlar! Biz kadınlar hukukumuzu kendimiz bizzat kendi içtihadımızla müdafaa edebiliriz… Biz zavallı kadınlar, erkekler nazarında daima bir meyve, bir meta halindeyiz. Amelimiz, hakk-ı hayatımız tahdit edilmiştir. Hem de hiçbir zaman tam manasıyla erkeklere enis-i can, refik-i ömr, şerik-i hayat olamadık…” (Kadınlar Dünyası, 1913).

Cumhuriyet dönemi Türk feminizmini konuşmak için cumhuriyetten çok daha öncesine, Türk kadınının savaşımının başladığı yere, Tanzimat Dönemi’ne bakmak gerekir. Dünya sahnesinde ise kadınların temel hak mücadelesi 1789 Fransız İhtilali’ne kadar gider (Yürüt, 2020). Kadınların vermiş olduğu bu -başta temel haklar olmak üzere- mücadele feminizm olarak adlandırılır. Her ne kadar Osmanlı Dönemi’nde kadının yeri, Orta Çağ Avrupası’nda yaşayan hemcinslerinden iyi konumda olsa da Fransız İhtilali ile birlikte -erkeklerle omuz omuza savaş vermiş kadınlar, devrimden sonra yayımlanan bildiride kendi haklarına dair bir kazanım göremeyince- ‘kadın hareketleri’nin resmi olarak başladığını, örgütlendiğini söyleyebiliriz. Kadınların mücadeleleri kamuoyunda, dergilerde, kitaplarda sıklıkla yer almış ve Osmanlı İmparatorluğu’nda da etkisini göstermesi kaçınılmaz olmuştur. Her ne kadar kadın hareketi ve feminizm, Batı menşeili olsa dahi kadınların hak mücadeleleri evrensel nitelik taşımıştır. Osmanlı’da ise özellikle II. Meşrutiyet’in (1908) ilanından sonra, kadınların hak talepleri daha görünür ve gür olmuştur.

Toplum tarafından, özellikle ataerkil düzenin sürdürmeye çalıştığı, kadınların kendilerine yüklenen misyondan, yalnızca “doğa” analığa layık olmalarından haklı sebeplerle bunalan kadınlar, toplumsal cinsiyet rollerine karşı gelmiş ve kazanılan “hak, eşitlik, özgürlük” mücadelesinde kendi isteklerini dile getirmiş, erkek baskın düzen tarafından desteklenen bu süregelen kalıpları kırmaya çalışmışlardır. Temel ve sosyal haklar bakımından cinsiyetin önemli olmaması gerektiği, cinsiyete dayalı kalıpların yıkılması gerektiğini savunan feminist teori, Türk kadını tarafından da benimsenmiş, hemen hemen tüm dünyada kadının yerini aynı gören bu sosyal düzene Türk kadını da karşı çıkmıştır.

2.1. Tanzimat Sonrası Dönemde Osmanlı’da Feminizm

Osmanlı Devleti modernizasyon uygulamalarına Tanzimat Fermanı ile geçse de fermanın özünde Türk kadını özelinde tanınan haklar yer almamıştır. Her ne kadar özel olarak bir madde yer almasa da bu ferman beraberinde, Türk kadını genel hatlarıyla eşitlik ve özgürlük kavramlarını irdelemiş ve daha sonrasında Türk kadın hareketlerinin temelini oluşturacak düşünceler filizlenmiştir. Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı Devleti’ndeki kadınlar da örgütlenmeye, kendilerini yalnızca ikinci statüde gören bu düzene karşı gelmeye, seslerini çıkartmaya başlamışlardır. Kendilerini toplumsal cinsiyet rolleri kalıbına bağlı görmeyen; eğitim, iş fırsatları, kamusal alanda eşitlikle ilgili düzenlemelere gidilmesi gerektiğini, bu dönemde kurulan çeşitli kadın dernekleri ve örgütlenmeler içerisinde görmek mümkündür.

Bu dönem içerisinde, Avrupa’da görülen birinci dalga feminizmin Osmanlı’da görülen feminizmle paralel gittiğini söyleyebiliriz. Kısaca birinci dalga feminizm, ilk olarak kadınların siyasi alanda erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiği düşüncesiyle başlamıştır. Osmanlı’da kadınlar, dergi ve mecmualar aracılığı ile Osmanlı kadınına bu düşünceyi göstermişlerdir. Kadınların yanı sıra erkekler de Osmanlı’da ‘feminist’ dergilere katkıda bulunmuşlardır.

1868 yılında Terakki Gazetesi yayın hayatına başlamıştır ve kadın hakları ve seçimden söz eden ilk gazete olmuştur. Anonim olarak yayınlansa dahi bu gazetede kadınlar günlük hayatta sırf kadın oldukları için gördükleri kötü muameleyi anlatma fırsatı bulmuşlardır (Yürüt, 2020). Yayımlanan pek çok dergi ve gazete, bu dönemde Osmanlı kadınına feminist teoriyi anlatmış ve kadınları bilinçlendirmeye yönelik yayınlar çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları: Terakki-i Muhadderat, Şükûfezar, Hanımlara Mahsus Gazete, Kadınlar Dünyası olarak örnek verilebilir. II. Meşrutiyet’e kadar sürmüş yayınlardandır. II. Meşrutiyet’le birlikte kadın dergilerinin sayısı inanılmaz derecede artmış ve yazın dünyasına renklilik katmıştır: Demet, Mehasin, Kadın, İnci, Diyane, Süs, Kadınlık, Erkekler Âlemi, Siyanet, Seyyale, Kadınlar Âlemi, Hanımlar Âlemi… (Demirdirek, 2005). Kadın egemenliğinde kadınlar için çıkarılan ilk dergi Terakki–i Muhadderat 1869’da yayımlanmıştır. Devam eden süreçte, bir yıl sonra kadınlar için ilk öğretmen okulu açılmış, ilk kadın okul müdürü atanmıştır. Terakki–i Muhadderat’ı 1886’da Şükufezar, 1895’ten 1908’e kadar Hanımlara Mahsus Gazete izlemiştir. Yazarları arasında dönemin efsanevi aydın kadınlarından Fatma Aliye Hanım ve Şair Nigâr Hanım da vardı. Fatma Aliye, artık romanlarında adını gizlememeye başlamıştı. Hep birlikte kadınlara eğitim hakkı, çalışma hakkı, aile içinde saygın bir yer edinme hakkını savunuyor, talep ediyorlardı. Kadınlar tüm imkanları zorluyor, örgütlenmekten çekinmiyorlardı. Temel yaşam hakları için mücadele ediyor, eğitim, çalışma, toplumsal ve kamusal alanda hak talep ediyorlardı. Çok eşliliğe karşı çıkıyor, “boşanamama” durumuna itiraz ediyorlardı.

Tanzimat sonrası dönemde kadın örgütlenmeleri, dergi ve mecmualar aracılığıyla filizlendikten sonra, faaliyete geçilmesi dernekler aracılığıyla olmuştur. Bu sayede kadınların eylemleri yaygınlaşmış ve ulaşılması gereken kesimlerin de bu hareketlerden haberi olmuştur. Bu dönemde en göze çarpan, dönemin koşullarına göre en radikal derginin -Kadınlar Dünyası- bir uzantısı olarak; 28 Nisan 1913’te ise kadın hakları ve feminizm bünyesinde Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti kurulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, kız liselerinin tüm yurda yayılması, kızlara yükseköğrenim hakkı verilmesi, çokeşliliğin yasaklanması, kadınlara boşanma hakkı, bu cemiyetin ana konularından olmuştur (Şakir, 2020).

Avrupa ile eşzamanlı feminist hareketlerin sürdüğü Tanzimat sonrası dönemde, Türk kadını hem temel hak ve özgürlükler mücadelesi vermiş hem de toplumsal prangalarından kurtulmak için savaşmıştır.

3. Cumhuriyet Dönemi’nde Feminizm ve Türk Kadınlar Birliği

Türkiye’de kadınların siyasi anlamda ilk örgütlenişi Kurtuluş Savaşı’ndan sonraya rastlar (Şahin, 2018). Erken Cumhuriyet Dönemi sürecinde, çeşitli feminist yazarlar ve entelektüeller, kadınların siyasi alanda hak sahibi olmaları için gereken önkoşulu eğitim olarak belirlemişlerdir (Metintaş, 2018). Bu dönemde 30’a yakın kadın derneği kurulmuştur: Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti Hayriyesi, Biçki Yurdu, Osmanlı Türk Kadınları Esirgeme Derneği, Asri Kadın Cemiyeti, Cemiyet–i Nisvan Heyet–i Edebiyesi, Teali–i Nisvan Cemiyeti, Kırmızı–Beyaz Kulübü, Osmanlı Müdafaa–i Hukuk–ı Nisvan Cemiyeti gibi. Cemiyetlerin, kadınların çıkardığı dergi ve gazetelerin bir diğer odak noktası ise kadınların eğitim hakkı olmuştur. Onlarca konferans ve tirajın neticesinde, 12 Eylül 1914’te -şimdi yerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bulunan- Zeynep Hanım Konağı’nda, İnas Darülfünun (Kadın Üniversitesi) kuruldu. 24 Ekim’de, üniversitede öğretim başladı. Edebiyat ve Fen bölümlerinden oluşan İnas Darülfünunu’nda eğitim üç yıldı. O sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’na girmişti. 1. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Maarif Nazırı Ali Kemal, Darülfünun Müdürü Ahmet Naim’e İnas Darülfünunu’nun kapatıldığını ve kadın öğrencilerin Darülfünun’da erkeklerle okuyacağını söyledi. 13 Ocak 1923’te karma eğitime geçildi (Baytok, 2020). Ve kadınların yükseköğretime adım atma meseleleri bu şekilde başlamış oldu. 1923’te yeni bir Türkiye vardı artık, Cumhuriyet kurulmuştu; kadın nispeten özgürleşmişti. 

Haziran 1923’teyse, Nezihe Muhittin’in başkanlığında Kadınlar Halk Fırkası kuruldu (Karakuş, 2020). Ancak fırka hükümet tarafından onaylanmamış ve yasallaşmamıştır. Kadınlar Halk Fırkası isminden ötürü erkekler tarafından tepkiyle karşılanmış her ne kadar kendine seçtiği hedefler desteklense de siyasi bir isim olan “fırka”yı kullanmaları yadırganmıştır. Ayrıca o dönem tüm ulusu kapsayacak tek bir fırka oluşturulacaktı ki o da Halk Fırkası’dır. Bu sebeple Kadınlar Halk Fırkası Ankara’nın onayını alamamıştır (Şahin, 2018). Bunun üzerine Kadınlar Halk Fırkası, kuruluş tüzüğünde düzenlemeye giderek, “birliğin siyasetle hiçbir ilgisi olmadığı” ibaresini ekleyerek, ‘Kadınlar Birliği’ olarak kamusal hayatlarına devam etmişlerdir (Zihnioğlu, 2013). 7 Şubat 1924 tarihinde, Nezihe Muhiddin öncülüğünde Türk Kadınlar Birliği kurulmuştur. Kuruluş amacı, kadının siyasal haklarını elde etmesi ve sosyal yaşama eşit olarak katılmasının sağlanması idi. İlk Genel Başkan Nezihe Muhiddin’ in aşağıdaki sözleri bu amacı ve mücadeleyi en iyi şekilde özetlemektedir:

“Biz Türk Kadınları toplumsal ve siyasal yaşamda hak ettiğimiz yeri almalıyız. Önce Türk Kadınlarını bilinçlendirmeli ve eğitmeliyiz. Onlara daha fazla şey istemelerini ve bunlara nasıl ulaşacaklarını anlatmalıyız. Amacımız Türkiye’de kadın ve erkeğin toplumsal, ekonomik ve siyasal eşitliğidir” (Türk Kadınlar Birliği’nin ilk mitingi, 1930) (Türk Kadınlar Birliği, 2019).

Türk Kadın Birliği’nin 11 Nisan 1930’da İstanbul’da düzenlediği ve Sultanahmet Mitingi adını alan ilk mitingi. [Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Görsel Koleksiyonu]

Kadın örgütlenmeleri, siyasi arenada varlıklarını kabul ettirememeleri neticesinde daha çok hayır dernekleri düzeyinde kalmış; yeniden konumlarını sorgulamaya, örgütlenmeye ancak 1970’lerde başlayabilmişlerdir. Ancak bu da 70’li yıllarda meydana çıkan sınıf mücadelesi üzerinden olmuştur. Feminist hareketin ikinci dalgası Türkiye’ye 1980’lerde ancak uğrayabilmiştir (National Geographic, 2019). Feminizmin birinci dalgası olan siyasal hak mücadelesinde Türk kadınları, ilk siyasi haklarını elde etmeye 1930 yılında başlamıştır. 1930 yılında belediye, 1933 yılında muhtarlık ve 1934 yılında milletvekili seçme ve seçilme haklarını kazanmışlardır. Dünyada ilk kez kadınlara oy hakkı veren ülke 1893 yılında Yeni Zelanda olmuştur (Tür ve Aydın Koyuncu, 2010). Avrupa ülkelerinde ise Finlandiya, kadınlara 1906 yılında siyasi hakları tanıyan ilk ülke olmuştur. Komşu ülkeleri arasında kadınlara siyasal hak tanıyan ilk ülkelerden olan yeni Türk Cumhuriyeti, çok uzun süreler boyunca bu haklar sayesinde çağdaşlık konumunu korumuş olacaktır. Kadınların bu hakları elde etmesi, on yıllar boyunca sürdürdükleri mücadelenin sonuçlarından biridir. 1930 yılında tanınan ilk haktan sonra, 11 Nisan’da Türk Kadınlar Birliği’nin düzenlediği mitingle bu zafer kutlanır. 1934 yılında, Malatya Milletvekili İsmet İnönü ve 191 arkadaşının verdikleri bir anayasa değişikliği teklifi ile kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınır. 1935 yılı ise Türkiye kadın tarihi açısından önemli bir yıldır. 1 Mart 1935’te toplanan beşinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde on sekiz kadın milletvekili yer alır. Uluslararası Kadınlar Birliği ya da 1935 Türkçesi ile Arsıulusal Kadınlar Birliği on ikinci kongresini İstanbul’da yapar. 18-24 Nisan 1935 günleri arası toplanan kongrenin ev sahibeliğini Türk Kadınlar Birliği üstlenir (Şahin, 2018).

3.1. 1970 ve 1980’ler: Feminist Hareket Yeniden!

1935’te “kadın hareketleri siyasal haklarını elde ederek misyonunu tamamladı” görüşü nedeniyle, 1975 yılına kadar Türkiye’de etkin bir kadın hareketinden söz edilmedi. Kadınlar daha çok hayır kurum ve kuruluşlarında çalışmaya yönlendirildi. 1975’te İlerici Kadınlar Derneği kuruldu. Yeni kadın hareketleri ise ancak 1980 yılında başlayabildi. Eğitimli genç kadınların oluşturdukları bu yeni grup, ikinci dalga feminizmi de beraberinde getirdi. 1980’li yıllardan beri üniversitelerde türban yasağına karşı yapılan eylemleri de feminist mücadele ekseninde değerlendirmek mümkündür. 

“Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü” İstanbul’da ve yurdun dört bir yanında, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında izinli olarak yapılan ilk kitlesel kadın yürüyüşü olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Bu dayanışma yürüyüşünün alevlenmesinin nedeni, Çankırı’da bir hakimin, aile içi şiddete karşı açılan davayı “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemeli” diyerek reddetmesiyle başladı. Dayağın, şiddetin, zorbalığın meşrulaştırılmasına karşı mücadele eden kadınlar, kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirerek bu kararı protesto ettiler. Mitinge 2500’ün üzerinde kadın katıldı ve 1935’li yıllardan sonra Türkiye’de feminizm tekrar alazlandı. 1989 yılının ocak ayında şiddete maruz kalan kadınların hukuksal ve pratik destek alabilecekleri bir telefon ağı oluşturuldu. Ancak bir süre sonra, dayanışma ağlarının da yeterli olmayacağı, bir sığınağın gerekli olduğu gerçeği ortaya çıktı. Yurtiçi ve yurtdışı dayanışmalarla, aile içindeki erkek şiddetine karşı mücadeleyi yaygınlaştırmak ve şiddetle yüz yüze olan kadınlarla dayanışmayı sürdürmek amacıyla Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı kuruldu (Şakir, 2021).

Çıkarım

En basit biçimiyle feminizm için şöyle denebilir: kadın hareketi ve feminizm, kadınların asla yadsınamayacak haklarını tanıyarak bu hakların korunması amacıyla eşitsizliklerin ortadan kaldırılması için olan bir mücadeledir. Kadın hareketi doğrudan kadınları ilgilendiren ve dolaylı olarak kültürümüzü ilgilendiren konularda bilinç uyandırmasının yanında feminizmin temel objektifleri; eğitim, iş, çocuk bakımı gibi konularda eşit haklara sahip olmaktan, yasal kürtaj hakkından, kadın sağlığı konusunda ilerlemelere, tacizin ve tecavüzün engellenmesinden lezbiyen haklarına kadar uzanır (Bianet, Kadın ve LGBTİ, 2003). Son dalga ile birlikte feminizmin içeriğinin daha da genişlediğini söylemek mümkün, burada tüm cinsiyetlerin -cinsel yaşamlarından, bedenlerinden, din veya kökenlerinden bağımsız- eşit haklara sahip olmaları hedeflenmektedir. Feminizm ırkçılık karşıtı, engelli düşmanlığı karşıtı ve klasisizm karşıtı olmak zorundadır (Berg, 2018).

Feminizmin hareket noktasında, kadınların ezilmesinin diğer baskı ve tahakküm biçimleri karşısındaki özgüllüğünün ve sistematik niteliğinin kabulü vardır. Bu hareket noktasının günümüz feminizminde yaygın olarak benimsenen uzantısı ise şudur: toplumsal cinsiyet hiyerarşisi, sınıf çelişkisinin ve ulusal/etnik ya da ırka dayalı egemenlik biçimlerinin yanı sıra toplumları biçimlendiren temel hâkimiyet biçimlerinden biridir. Patriarkanın ve kapitalizmin dinamikleri birbirine indirgenemeyecektir ama ikisi de birbirini besleyen dinamiklerdir. Feminist tahlile göre erkek egemenliği, kadınların ezilen, erkeklerin ezen taraf olduğu, başka bir ifadeyle biri hâkim diğeri tâbi iki toplumsal grubun karşı karşıya geldiği bir toplumsal ilişki oluşturmaktadır. Feminizmin bu hareket noktası onun kadın hareketi içindeki ayırıcı özelliğini oluşturur. Kadın-erkek eşitliğini hedefleyen ve bunun mücadelesini veren bütün gruplar ve hareketler, erkek egemenliğinin ya da patriarkanın özgül ve sistematik niteliğini öne çıkarmaz, buna uygun örgütlenme ve mücadele biçimlerini benimsemezler (Acar Savran, 2013).

Toplum ilerliyor, kadınlar bilinçleniyor ve erkek egemen düzenin baskılarına karşı geliyor. Türkiye’nin her yerinden ve her kesiminden kadın, çalışmak, eğitim almak, boşanmak istediği için öldürülmemek, istemediği bir şeye zorlanmamak, kendi hayatı hakkında karar verebilmek istiyor (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2010). Türkiye’de yaşayan kadınların haklarına sahip çıkması, bilinçlenmesi için her yıl onlarca konferans, seminer düzenlenmekte, yazılar kaleme alınmaktadır.

Nitekim, 19. yüzyılın son yarısında başlayan Osmanlı-Türk kadının özgürleşmesi, temel haklarına sahip olmak istemesi, hayatını kendi istekleri ile yönetebilmesi mücadelesi 21. yüzyılın neredeyse ilk çeyreğine kadar sarkmış ve onlarca bildiriye ve gösteriye rağmen, Türkiye’de tam olarak bir feminist bilinçten bahsetmek ve bu düşüncenin toplumun her kesimi tarafından kabul edilmesini talep etmek, henüz mümkün görülmemektedir. Sayıca fazla konferansa, makaleye, eğitime rağmen Türk halkının, özellikle Türk erkeğinin feminizme karşı önyargılı düşünceleri, Türkiye’de kadınlara yönelik şiddetin, adaletsizliğin, eşitsizliğin önüne set çekilmesine engel olmaktadır. Türk kadını ise henüz üçüncü dalga feminizmi tam olarak topluma benimsetip, 2013’te internetin yaygınlaşması ile kadınların güçlendirilmesiyle başlanan dördüncü dalga frekansına geçebilmiş değil.

Arsal Ateş

Sanem Telev

Uluslararası İlişkiler Teorileri Staj Programı

Kaynakça

Ashton-Jones, E., Olson, G. A. (1991). The Gender Reader. [E-book]. Allyn and Bacon. 

Bayur, E. (2020). Osmanlıdan Günümüze Türkiye’de Kadın Hareketleri – III. Gergedan Dergi. Erişim Adresi: https://gergedan.press/turkiyede-kadin-hareketleri-iii-8421/ (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Berber, N. (2017). İsyan, Direniş, Kazanım! Türkiye’de kadın hareketi. Heinrich Böll Stiftung. Erişim Adresi: https://tr.boell.org/tr/isyan-direnis-kazanim-turkiyede-kadin-hareketi (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Berber, N. B. (2017). Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Kadın Hareketi. Heinrich-Böll-Stiftung. Erişim Adresi: https://tr.boell.org/tr/2017/09/18/osmanlidan-turkiye-cumhuriyetine-kadin-hareketi (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Berg, K. B. (2018). Mesele Sırf Kadın Hakları Değil. deutschland.de. Erişim Adresi: https://www.deutschland.de/tr/topic/yasam/gunumuzde-feminizm-iste-konular-ve-hedefler (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Bianet. (2003). Günümüz Feminist Hareketin Çok Sesliliği. Erişim Adresi: https://bianet.org/kadin/siyaset/11127-gunumuz-feminist-hareketin-cok-sesliligi (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

De Beauvoir, S. (2019). İkinci Cinsiyet (2 Cilt). İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Doğan, F., Özlük, D. (2016). Feminist Uluslararası İlişkiler ve Uluslararası İlişkiler Eleştirisi: Cinsiyet, Devlet ve Güvenlik. Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 16(32), 53–70. 

Acar Savran, G. (2013). Feminizm. Sosyalist Feminist Kolektif. Erişim Adresi: http://www.sosyalistfeministkolektif.org/web-yazilari/feminizm/feminizm/ (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021)

Kobak, Ö. (2016). Feminizm ve Uluslararası İlişkiler. Academia.Edu. Erişim Adresi: https://www.academia.edu/10643371/Feminizm_ve_Uluslararas%C4%B1_%C4%B0li%C5%9Fkiler (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Mainardi, P. (1990). The Politics of Homework. In E. Ashton-Jones, G. A. Olsen (Eds.), The Gender Reader. (pp. 394–399). Allyn & Bacon.

National Geographic. (2020). Türkiye’de Feminizm. Erişim Adresi: https://www.nationalgeographic.com.tr/turkiyede-feminizm/ (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Özkaya, A. (2020, June 3). Feminizm Nedir? Mekânın Oluşturulmasında Dezavantajlı Grupların Dışlanmasına Eleştirel Bir Bakış. Evrim Ağacı. Uluslararası İlişkiler. Erişim Adresi: https://evrimagaci.org/feminizm-nedir-meknin-olusturulmasinda-dezavantajli-gruplarin-dislanmasina-elestirel-bir-bakis-8209 (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Selvi, Y. (2014). Derrida Effect over Feminist Theory and Art: Deconstruction. Idil Journal of Art and Language, 3(11).

Şakir, Ş. (2021). 17 Mayıs 1987: Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. Çatlak Zemin. Erişim Adresi: https://catlakzemin.com/17-mayis-1987-dayaga-karsi-dayanisma-yuruyusu/ (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Şen, Ö. F. (n.d.). Feminizm. Academia.Edu. Erişim Adresi: https://www.academia.edu/20849119/Feminizm (Erişim Tarihi: 30 Mayıs 2021).

Tannen, D. T. (1995). Talking from 9 to 5: How Women’s and Men’s Conversational Styles Affect Who Gets Heard, Who Gets Credit, and What Gets Done at Work by Deborah Tannen (1-Oct-1994) Hardcover (Vol. 3) [E-book]. William Morrow & Co; First Edition edition (Oct. 1994). 

Tür, Ö., Aydın Koyuncu, Ç. (2010). Feminist Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı: Temelleri, Gelişimi, Katkı ve Sorunları. Uluslararası İlişkiler, 7(26), 3-24. 

Türk Kadınlar Birliği. (2019). Türk Kadınlar Birliği. Erişim Adresi: http://www.turkkadinlarbirligi.org/tr/ (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Türk Kadınlar Birliği. (2019). Tarihçe. Erişim Adresi: http://www.turkkadinlarbirligi.org/tr/kurumsal/1/Tarih%C3%A7e (Erişim Tarihi: Mayıs, 2021).

Vural, E. E. A. (2020, August 31). Osmanlı’da kadın hareketi ve milliyetçi ideolojinin kesişimleri: Kadınlar dünyası. (Yüksek Lisans Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. 

Yürüt, B. (2017). Tanzimat Sonrası Osmanlı Kadın Hareketi ve Hukuki Talepleri. TBB Dergisi (Özel Sayı), 365-396. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here