Son haftalarda yasal olmayan yollarla Türkiye’ye akın ettiği iddia edilen Afgan sığınmacılar ile ilgili haberler, siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler ve halk nezdinde birçok farklı bakış açısından tepkilere yol açtı. Özellikle sosyal medyada ve basında yer alan bu tepkiler, Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan zorunlu göç ve sığınmacı konusunu gündeme getirdi. Bu süreçte farklı kesimlerin sıklıkla sorduğu ortak bir soru oldu: Afgan sığınmacılar neden sadece genç erkeklerden oluşuyor? (Independent Türkçe, 2021). Bu soruyu yanıtlayabilmek ve zorunlu göçün örüntülerini kavrayabilmek için toplumsal cinsiyetin belirleyici konumunu ele almak gerekmektedir.

Ataerkinin sacayaklarından birini oluşturan kadın-erkek ikili cinsiyet sistemi, bu iki cinsiyet için kurgulanmış olan hiyerarşik ve eşitsiz toplumsal cinsiyet rolleri ile kendi kendini doğrulayacak şekilde sürekli yeniden üretilmektedir. Sosyal birer kurgu olmalarına karşın evrensel oldukları kabul edilen kadın ve erkek toplumsal cinsiyetleri, ‘makbul’ olabilmek ve norma uyabilmek için yaşamın her alanında ve her koşulunda rollerine uymakla yükümlü kılınmışlardır. Bu görev, savaş ve devamındaki zorunlu göç gibi toplumu derinden etkileyen ve değiştiren süreçlerde dahi insanların yaşamını tayin edecek önemdedir. Toplumsal cinsiyet rollerinin erilliğin üstünlüğünü sağlayacak şekilde kurgulanması, ataerkil toplumlarda erkeğe her koşulda kadın karşısında avantaj sağlamaktadır. Diğer bir deyişle, ataerki erkekliğinin hâkimiyetini korumak için kadınlığı tahakküm altında tutmaktadır. Fakat burada gözetilmesi ve açıklanması gereken nokta, ataerkinin savının aksine gerçekte birden çok erkeklik ve kadınlığın var oluşudur. Tek erkeklik kabul edilen hegemonik erkeklik üstünden oluşturulan normlar, diğer bütün erkekliklerin üstünü örtmekte ve erkeklikler arasında da var olan eşitsizlikleri yok saymaktadır. Ataerki ve hegemonik erkeklik sadece kadınları değil, aynı zamanda erkekleri de baskı altında tutmakta, onlara hâkimiyetlerini ve ‘erkekliklerini’ koruma, her alanda bunu gözeterek hareket etme sorumluluğunu yüklemektedir. Savaş ve zorunlu göç ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkinin kadını ve erkeği hem birbirinden hem de kendi içlerinde nasıl farklı şekillerde etkilediğini anlayabilmek için sosyoekonomik sınıf, ırk, cinsel yönelim, cinsel kimlik, inanç ve daha birçok etkenin kişilerin deneyimlerini farklılaştırdığını unutmamak, yani kesişimsel bir yaklaşımla konuyu ele almak gerekmektedir.

Ataerki erkek kimliğine güçlü olma, aile kurma, ailesindeki kişiler üstünde otorite sahibi olma, aile üyelerinin geçimi için maddi kaynak sağlama ve onları koruma gibi görevler yüklemiştir. Erkek bu görevleri ne kadar iyi yerine getirirse, değeri o kadar yükselecek ve hegemonik erkekliğin ayrıcalıklarından o kadar faydalanabilecektir. Fakat kaynakları ve koşulları görevini yerine getirmeye elverişli değilse, o da hegemonik erkekliğin baskısına mahkûm kalacaktır. Savaşmak ve savunmak erkek kimliğinin en saygın görevleri arasındadır, çünkü bu eylemler erkeğin varsayılan gücünün ve hegemonyasının somut bir kanıtı olarak görülür. Kadın kimliğinin buradaki rolü ise savunulan ve korunan, kırılgan olandır. Erkeğin vatandaşı olduğu eril devleti koruması ve savunması beklenmektedir. Örneğin Suriye’deki iç savaş sırasında 42 yaşından küçük bütün erkekler, askerlik görevlerini tamamlamış olsalar dahi, rejim tarafından savaşa katılmaya çağırılmıştır (Taylor, Davis & Murphy, s. 35). Bir başka Suriye örneğinde ise, üniversite öğrencisi olan genç erkeklerin askerlik muafiyetlerini ortadan kaldırmak ve savaşa dâhil olmalarını sağlamak için sürekli olarak taciz edilmiş veya evlerine zarar verilmiştir (Taylor, Davis & Murphy, s. 35). Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar savunulması gereken vatandaşlar iken, özellikle genç erkekler toplumsal cinsiyet kimlikleri nedeniyle potansiyel birer savaşçı olarak görülmüş, hayatlarını riske atacak bu hegemonik erkeklik sorumluluğunu kabul etmek istemeyen erkekler ise çözümü başka ülkelere sığınmakta bulmuştur. Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı erkeklerin neden dönüp ülkelerini savunmadıklarının tartışılmasının sebebi, elverişliyken görevlerini yerine getirmemelerinden duyulan rahatsızlıktır.

Zorunlu göç ve toplumsal cinsiyet ilişkisinin tartışmasında özne genellikle ve haklı sebeplerle savaş ve göç durumunda daha da dezavantajlı konuma gelen kadın ve çocuk olmuş, akademik çalışmalar ve sivil toplum projeleri de ağırlıkla bu eksende yürütülmüştür. Bu noktada hegemonik erkekliğin sığınmacı erkekler için oluşturduğu dezavantajlar arka planda kalmıştır, çünkü hem savaştan kaçarak asli görevlerini yerine getirmemiş hem de yeni sığınmacı kimliklerinin getirdiği erkeklik sorumlulukları ön plana çıkmıştır. Genç ve bekâr erkek sığınmacılar ev sahibi topluma bir ‘tehdit’ veya potansiyel fail olarak görülmüş, bu yüzden ayrımcılık ve şiddet türlerine maruz kalmıştır (Göktuna Yaylacı & Çarpar, s. 79). Bu durum aynı zamanda genç sığınmacı erkeklerin sosyal yardımlardan yararlanamamasına sebep olmuştur. Tek başına Türkiye’ye sığınmacı olarak gelen genç Afgan erkekler örneğinde olduğu gibi, bu erkeklerin göç etmelerinin sebebi savaşın içine çekilmekten kaçmanın yanı sıra, ülkelerinde kalan ve savaşmakla yükümlü olmayan kadın, çocuk ve yaşlı aile üyelerine maddi kaynak sağlama sorumluluğudur (Independent Türkçe, 2021). Bu erkekler sığınmacı olarak gittikleri ülkede, çoğunlukla yasa dışı şekilde ve asgari ücretin altında ücret aldıkları işlerde çalışmaktadırlar.

Sponsorlu

Ailesi ile göç eden erkekler ise ev sahibi toplum tarafından tehdit olarak görülmemiş, fakat onlar için erkekliğin dinamikleri değişmiş, sığınmacılık onlara yeni erkeklik sorumlulukları getirmiştir. Ailesinin yaşlı erkek üyeleri savaşta hayatını kaybeden erkek sığınmacılar, ev sahibi ülkede onların rollerini devralarak aileye maddi kaynak sağlama sorumluluğunu üstlenmiş, bu sorumluluk da diğer hegemonik erkeklik sorumluluklarını beraberinde getirmiştir. Değişen dinamikler sonucu bazı erkek sığınmacılar erkekliklerini kaybetme tehlikesiyle karşılaştıklarını, kendilerini kanıtlama ihtiyacı duyduklarını belirtmiştir (Bozok, s. 12-13). Örneğin erkeğin kendi ülkesindeyken ırk veya etnik kökeninden dolayı ayrımcılığa uğramamasına karşın gittiği ülkede sığınmacı olması, çalıştığı işin hegemonik erkek kimliğine uygun olup olmaması, gelirinin düşük olması veya ailenin maddi ihtiyacını tek başına karşılayamaması, iş bulamaması gibi durumlar erkek kimliğinin değerini sığınmacı olduğu toplumda düşürebilir. Erkeğin alışkın olduğu ayrıcalıklarını kaybetmesi, kısıtlanmış ve çaresiz hissetmesine, kaygıya, öfkeye ve son olarak erkeğin kendine olan güvenini kaybetmesine yol açabilir. Erkeklik değerinin düşmesi, yukarıda bahsedildiği gibi erkeğin otoritesini kaybetmesine ve bir “erkeklik krizi” (Bozok, s.13) yaşamasına sebep olabilir. Burada bahsedilen erkekliğin hegemonik erkeklik olduğunu bir kez daha belirtmekte fayda vardır, çünkü kaybedilen değerler hegemonik erkeklik ve ataerkiye ait değerlerdir. Bu değerlerin kaybı bir bakıma eril tahakküm ve ataerki ile mücadele için dönüm noktası niteliğindedir, çünkü hegemonik erkekliği kaybetme korkusu değişime uyarak toplumsal cinsiyet rollerinin tahakkümünden uzaklaşmakla sonuçlanabileceği gibi, bu değerlere sıkı sıkıya bağlanarak daha güçlü bir hegemonik erkekliğin kurgulanmasına da yol açabilir. Değişime direnildiği takdirde sadece erkeklikler üzerindeki baskı artmakla kalmayacak, kadınlar da ataerkil baskı altında daha çok ezilecek, varlıkları ve yaşamları üzerindeki tehdit daha da artacaktır.

Toplumsal cinsiyet, savaş ve zorunlu göçte kişilerin deneyimleri, yaşam koşulları ve hayati riskleri bakımından kesişimsel bir biçimde belirleyici konumdadır. Ataerki, diğer bütün alanlarda olduğu gibi bu alanda da kadın ve erkek kimliklerinin üstünde bir baskı kurmakta ve toplumsal cinsiyet rolleri desteklenip sürdürüldükçe bu baskı daha da güçlenmektedir. Zorunlu göç ve sığınmacılarla ilgili tartışmalarda sorunun toplumsal cinsiyet boyutu göz ardı edilmekte, tartışmalar bütünüyle ataerkil değer ve normlar üstünden yürütülmektedir. Tektipleştirici yargılar, varsayımlar ve genellemeler tüm toplumsal cinsiyet kimliklerine zarar vermektedir. Sığınmacı erkeklerin hegemonik erkeklik değerlerine uygun davrandığını varsaymak veya bunun beklentisi içinde olmak, erkeklikler de dâhil olmak üzere zaten derin bir kesişimsel eşitsizlik içinde olan bütün toplumsal cinsiyet kimliklerinin daha fazla baskılanmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde literatürde toplumsal cinsiyet ve zorunlu göç konusunda genellikle kadın kimliklerinin sorunlarına odaklanılması, son derece haklı olmakla birlikte tek başına çözüm üretmekte yeterli olmayacaktır. Bazı görüşler ataerkinin erkeklikler üzerinde oluşturduğu tahakkümün, erkekliklerin maruz kaldığı haksızlıklar ve eşitsizliklerin tartışmaya dâhil edilmesinin kadının gölgede kalmasına sebep olacağını savunsa da toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanabilmesinin yolu, ataerkinin sadece kadınlığa değil, tüm kimliklere zarar verdiği gerçeğini kabul etmek ve kapsayıcı olmaktan geçmektedir.

Elgiz ÇAKIR

 

Kaynakça

Çarpar, M. C., & Göktuna Yaylacı, F. (2021). Forced migration as a crisis in masculinity: A sociological approach to refugee men’s remasculinization strategies in Turkey. Journal of Refugee Studies, 1-25.

Bozok, M. (2019). Göç Sonucu Yaşanan Erkeklik Krizlerinin Bir Yüzü Olarak Erkekliğin Kaybı. Journal of Economy Culture and Society(60), 1-16.

Davis, R., Taylor, A., & Murphy, E. (2014). Gender, conscription and protection, and the war in Syria. The Syria crisis, displacement and protection, 35-38.

Independent Türkçe. (2021, Temmuz 19). Akılları kurcalayan soru: Afgan sığınmacılar neden hep genç erkekler? (A. K. Erdem, Editör) Independent Türkçe: https://www.indyturk.com/node/389256/dünya/akılları-kurcalayan-soru-afgan-sığınmacılar-neden-hep-genç-erkekler adresinden alındı

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here