Osmanlı’dan Tek Partili Döneme Siyasal Hayata Bakış

Anadolu’ya, Türkiye adı yaklaşık olarak 11. yüzyılda Türkler tarafından ilk fethinden sonra Avrupalılarca verilmiştir. Fakat Türkler 1923’e kadar, ülkenin resmi adı olarak kullanmamıştır. Halk kendini Türk diye nitelendirmiştir.

 

Osmanlı deyimi ise bir millet anlamında değil, Selçuklular gibi bir hanedan anlamına geliyordu. 19.uncu yüzyıla kadar Türkler kendini, Müslüman olarak kabul ediyorlardı. Bağlılık, farklı düzeylerde de olsa Müslümanlığa ve Osmanlı Hanedanına yani Devlete idi.

 Osmanlı Devletinde, çeşitli etnik azınlığın yanı sıra Türklük, çoğunluk olarak etkin ve başat pozisyondaydı.Bir diğer önemli faktör de İslamiyet’ti.

 

Osmanlılar altı yüz yıl, başarılı olarak, Avrupa’nın geniş bir kısmında İslam egemenliğini kurma çabasıyla daha sonra da Batı’nın saldırısını durdurmak ya da geciktirmek için devamlı olarak Hıristiyan Batı ile savaş halinde olmuştur. Yüzyıllar süren bu mücadele, Türk toplumunun ve kurumlarının bütün yapısını etkilemiştir.

Gelişen teknoloji ve tarihsel süreç içinde yeni teknikleri benimsemede ataklığın ve çabukluğun azalması, bürokrasi ve silahlı kuvvetlerin standartlarındaki genel bozulmanın belki de en tehlikeli sebebidir. Bu durum doğrudan doğruya, Osmanlı İmparatorluğunda yıkılışın başlıca nedenlerinden biri sayılması gereken daha güçlü dış düşmanlara karşı toprak kayıplarına yol açmış ve bu tarihin en büyük imparatorluklarından birinin sonunu hazırlamıştır.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşu ve yıkılışı arasındaki tarihsel ve siyasal bağıntıyı kurmaya çalışırken şu noktalara eğilmek gerekir. Osmanlı Devlet İdaresinin, toplum ve uygarlığının çöküşüne yol açan başlıca etken ve süreçlerin bazıları geniş bir analize tabi tutulduğunda başlıca üç grupta toplanır: Bunlar: Devlet İdaresi, İktisadi ve Toplumsal Yaşam, Manevi, Kültürel ve Entelektüel Değişmedir.(1)

 

Çağdaş anlamda Türk ulusu kavramı ise, 19 uncu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dünyada yaşanan milliyetçi ve yenilikçi hareketlerin etkisi ile Anadolu Türk toplumunun millet olma yolundaki gelişmeleri neticesi ile modern Türkiye’nin doğuşu gerçekleşmiştir.

 

-Osmanlı Reformları-

 

Osmanlı modernleşme çabalarını Tanzimat ve Islahat Fermanında atılan ilk adımlarda görmekteyiz. Ancak modernleşmenin Osmanlı’da sadece Tanzimat dönemi ve sonrasında olduğu kanısından uzak kalıp Tanzimat öncesinde de yapılan reformlara bakmakta yarar vardır. Çünkü tarihsel bir gereklilik de Tanzimat Öncesi ve sonrasına bakmak ve değerlendirmektir.

Tanzimat öncesi ya da Tanzimat’a kadarki değişmelerin ağırlık noktasını Askerlik ve ona bağlı alanlar oluşturmuştur. Tanzimat öncesinde Lale Devrinde III. Ahmet’le birlikte Avrupa kültürü, sanatı ve ordusu örnek alınarak yenilikler ortaya çıkmaya başladı .
Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak 1600 yılı sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’ da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış, padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır.
Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş Avrupalılaşmaya, “Batılılaşmaya” başlamıştır. Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu.
           

1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Lale Devri sonrasında I. Mahmut (1730 – 1754) III. Mustafa (1757 – 1774) ve I. Abdülhamid (1774 – 1789) dönemlerinde “Askerlik” alanında bir takım yeniliklerde bulunmuştur. (2)

            Sosyal ve kültürel devlet idaresindeki yenilikler, tımar sisteminin kaldırılması, vakıflar, haberleşme, ulaştırma, nüfus sayımı ve mülk yazımı ile kütüklere geçirilmesi ve en önemlisi askeri reformlardan oluşan 1800’lü yıllar ile 1840’lar arasındaki dönemi dikkat çekicidir. Ancak sonuçlar bu değişikliklerin yine de sadece yüzeyde olduğu yolundadır.

            İslam’ın şer’ i hukuku özellikle toplum ve aile konularında yine itiraz edilmez durumdaydı. Evlenme ve boşanma, mülkiyet ve miras, kadınların ve kölelerin statüsü gibi konular esas itibariyle değişmemişti. Bu evrede reformcularında dini kurumlarda herhangi bir reformu düşünmüş gözükmedikleri ortadadır.(3)

 

Dönemin yönetimi tarafından liberal ve modern bir rejimin Türkiye’ de kurulabileceğini Avrupa’ya göstermek amacıyla, Gülhane Hattı Şerifi hazırlanarak 3 Kasım 1939’da(4) ilan edildi. Türk tarihinde tümüyle Tanzimat diye bilinen büyük ıslahat fermanlarının ilkinin yazılıp ilan edilmesinde Reşit Paşa esas rolü oynamıştır. Hattı Şerif, namus ve mülkiyet güvenliği ile iltizamın ve ona ilişkin bütün suiistimallerin kaldırılması, askeri güce sürekli ve düzenli asker alımı, suçla itham edilenlerin adil ve açık muhakemesi ile kanunların uygulanmasında her dindeki kişilerin eşitliği gibi ilkeleri ilan eder.(5) Reşit Paşa’yı bu reform programını ilana yönelten sebeplerin başında Batı’nın zorlamaları ve istekleri önemli yer tutmakta, ayrıca Avrupa’nın desteğini kazanma ihtiyacı dikkat çekmektedir.

 

19. ve 20. yüzyıllar dünyasında, Türkiye ya modernleşmek ya da çökmek durumundaydı. 20. yüzyıla gelindiğinde, modern Türkiye’yi yapan büyük sosyal ve siyasal devrimi başaracak bilgi ve yetenekte, sorumluluk alabilecek ve karar verme duygusuna sahip bir idareci elit yetişmiş durumdaydı.

 

Reformların kızgınlık ve hoşnutsuzluk uyandıracak pek çok yanı vardı. Gerektirdiği siyasal, sosyal ve ekonomik değişiklikler, Türk toplumunun hemen her grubunun çıkarlarına karşı bir çeşit tehdit taşır haldeydi. Osmanlı Türkiye’ sinin son dönemdeki genel görüntüsü, Hıristiyanlığı ideolojik olarak öne çıkaran Batı’nın 500 yıllık kavgasının başarıya ulaşması şeklindeydi. Bu yönüyle reformların Avrupa devletlerinin teşviki, uzman ve danışmanlarının yardımıyla, Müslüman bir ülkeye kabul ettirilmesi idi.

 

1876’da Osmanlı Kanun’ i Esasi’ sinin ilanı Türk sorunlarında kanıtları ve yargıları çok kez Türklerin meziyet ve kusurlarından tamamen bağımsız düşüncelerle belirlenen Avrupa’daki Türk dostları ve düşmanları arasında çok tartışma konusu olmuştur. 1876 Kanun’ i Esasisinin imparatorluk hükümetini veya değiştirmek için gerçek bir arzuyu temsil etmediği, sadece Batılı Devletlerin gözlerini boyamak ve milletler yararına müdahale planlarını bozmak amacında olduğu görülüyordu.

            O dönemin siyasi gruplarından Genç Osmanlılar, Tanzimatın hukuki ve sosyal olmaktan çok siyasal bir amacı gerçekleştirmek niyetinde olan, reformdan çok bir manevra olduğu kanısını taşıyordu.(6) Tanzimat’ın devlet adamlarına karşı ileri sürülen esas suçlama keyfi ve mutlakıyetçilik iddiasıdır. Hukuk ve örfün sağladığı eski teminat ve dengeler ve müktesep hakların kaldırıldığı veya bertaraf edildiği bilinen bir gerçektir. Namık Kemal’ in bir çeşit silahlı halk meclisi olarak gördüğü Yeniçerilerin sınırlayıcı gücü yıkılmıştır. Şeriatın kendisi de ihmal veya ihlal edilmiş ve yerine gerçekte ne Batılı ne de İslami gerçekçi ve etkili olmaması sebebiyle hükümdar iktidarını bütün frenlerden serbest bırakan bir batılı Kanunlar Karikatürü geçerken o dönemin sürekli dışarıdan borçlanma yapan hükümetlerin borç para alma politikası da eleştirilere yol açan konular arasındadır.

           

Osmanlı hükümetine ilk örgütlenmiş muhalefet kümesi 1889′ da bir Türk tarihçisinin belirttiği gibi Fransız Devriminin 100 üncü yıldönümünde kurulur. Bunlar; İbrahim Tema, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet ve İhak Sükufi’dir. Bazı kaynaklar beşinci isim olarak Hüseyin Zade Ali’yi de ilave eder.(7)

 

            Bernard Lewis’ in tespitine göre: “Abdülhamit, tarihsel mahallerdeki anlayışsız, uzlaşmaz ve tüm gerici olanaktan uzaktı; tam tersine istekli ve eylemli bir yenilikçi, Abdülaziz’in ve otokratik reformculuklarına karşı Genç Osmanlılar’ ın müstebit idare devresinde ilk Türk hürriyetçi eleştirisini yükselttikleri Tanzimat devlet adamlarının gerçek varisiydi. Politika bir yana, Abdülhamit idaresinin ilk on yılı yüzyılın başından beri herhangi bir dönem kadar aktif bir değişme ve reform dönemiydi.”(8)

 

            İmparatorluğun toplulukları arasında milliyetçiliğin yayılması ve hakim ulus Türklerin bile sonunda milliyetçilik akımına dahil olması ile çok uluslu ve çok dinli bir imparatorluğun hükümdar hanedanına ortak bir bağlılık içinde yaşayacak hür, eşit ve barışçıl bir uluslar birliği şeklindeki “Osmanlıcı” rüya da sona ermiş oluyordu.

1908′ den 1918’e Osmanlı imparatorluğunun kesin yenilgisine kadar İttihat ve Terakki Partisi, hakim siyasal gruptu.

           

Zor baskı ve dehşetle kamu hayatının vahşileştirilmesi; ordunun politikaya sokularak askerileşmiş hükümet ve siyasileşmiş kumanda gibi ikili bir yapıya yol açılması gibi sebepler son dönem için imparatorluğun kesin olarak yıkılışına yol açan olaylardır.

1908-1918 arasındaki yılların iç açıcı değildir. Devrimlerin yüksek ümitleri çabucak suya düşmüş ve meşruti hükümetin düzenli ilerlemesi durmaya başlamıştır.

 

Osmanlı Devletinin son yılları muhafazakarlarla, radikaller, ılımlılarla aşırılar arasındaki tartışma ve siyasi iç kavgalarla geçer.

           

Osmanlı Devleti 1914 Ekiminde büyük bir Avrupalı devletler grubunun müttefikleri olarak diğer bir gruba karşı büyük bir Dünya Savaşına girer. Ancak ülke zaten 1911-1913 arasında savaşmıştı. Fakat büyük devletlerin çarpışmasına karışması yeni ve yıkıcı bir tecrübe olur.

           

Modern savaşın baskıları süratli değişiklikleri yapılmasını gerektiriyordu. Büyük Avrupa devletleriyle birdenbire yakın ilişki ve ittifak içine girmiş Türkiye gibi bir Doğulu ve İslami ülkede, bu değişiklikler özellikle şiddetli ve altüst ediciydi. İmparatorluk modern savaşın darbesi altında, askeri yenilgi, iktisadi yıkıntı ve siyasal basiretsizlikle sonunda çöktü.

            Osmanlı ıslahatları mirasının Türk siyasal hayatında etkisini değerlendirilirken bu konu iki şekilde ele alınmalıdır: İlk olarak, ıslahatların, Osmanlı İmparatorluğu açısından bakıldığında iyi netice vermediğini, ikinci olarak da, Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti açısından bakıldığında olumlu yönleri olduğunu söyleyebiliriz. Islahatların sonuçları ile Avrupa ve yabancı devletlerin zararlı politikaları, Türklerde milli bilinç, milli devlet, milli ekonomi, milli kültür gibi kavramların ve anlayışların yerleşmesine sebep olmuştur. Mustafa Kemal’i de, Milli Mücadeleyi yaparken ve Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atarken, Türkleri, Osmanlıyı tehdit eden benzer tehlikelerden uzak tutmaya sevk etmiştir.

 

-Atatürk Dönemi Türk Siyasal Hayatı ve Modern Türkiye-

            Mustafa Kemal Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı andan itibaren milli bir ordunun kadrolarını örgütleyerek ve bir kurtuluş savaşının temelini hazırlayarak çetin bir çalışma içine girişir.

Ülkedeki sivil ve askerî makam ve güçler şu temel milliyetçi ilke ve görüşler etrafında ulusal mücadeleye çağrılır.

 

“1-Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.

2-Hükûmeti merkeziye deruhte ettiği mesuliyetin icabatını ifa edememektedir. Bu hal milletimizi madum tanıttırıyor.

3- Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” (9)

 

İstanbul hükümetinin, Müslüman halkı galeyana getirerek, İngiliz yardımıyla, doğudaki Kürt aşiretlerini Mustafa Kemal’e karşı ayaklandırma girişimi sonucu Ankara ile İstanbul hükümetlerinin irtibatının kesilmesinin çabuklaştığı görülür. İstanbul hükümetinin hilafet ordusu ve Kuvva-i İnzibatiyesine karşı, Ankara Hükümetince Kuvva-i Milliye kurulur.

 

Ankara Hükümeti güçleri, işgalci Yunan, İtalyan ve Fransız güçleri ile Hilafet Ordusuna karşı savaşmak durumunda kalır. 3 yıl süren savaş sonucu Avrupalı istilacılar Anadolu hükümeti ve güçlerince ülkeden kovulur. Askeri savaşın kazanılması, milliyetçilerin siyasal programın başarılması sonucu uluslararası bir antlaşma- Lozan Antlaşması- dünyaca kabul edilir.

 

            Türkiye’ de artık, siyasal otorite ve yürütme, halkın ve onun gerçek temsilcilerinin eline geçmiştir. Mustafa Kemal’in temel siyasal yaklaşımı halkçılıktır. Kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır.Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ocak 1921’de “Hâkimiyet bila kaydii şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir”. ilkesini kabul ve ilan ile Teşkilâtı Esasiye Kanunu kabul eder. (10)

 

Ankara Hükümeti ve Meclis ile işgalci düşmanlara teslim olan İstanbul saltanatı arasındaki çatışma, Ankara’nın hilafeti kaldırdığını ilanı ile son bulur ve Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti ilan edilir.

 

Osmanlıdan kalan diğer bir sorun hilafet konusu idi, Mart 1924’de, Halifelik kaldırılarak, Osmanlı hanedanının ileri gelen mensupları Türk topraklarından sürülmekle, 600 yıllık bir imparatorluk dönemi kapanmış oluyordu.

 

Bu arada doğu illerinde bir dizi Kürt ayaklanması yaşanmış ve Türk ordusu tarafından bastırılmıştır. Kürt ayaklanması, kendilerince “Dinsiz” olarak niteledikleri Cumhuriyeti devirmeyi ve Halifeyi geri getirmeyi isteyen derviş şeyhlerince yönetilirken, doğudaki Kürt isyanlarındaki İngiltere’nin açık tahrik ve desteği vardır.

 

1925’lerden sonra kalkınma, modernleşme ve batının ulaştığı teknolojik verileri elde etme ve savaş yaralarının onarılması ile ulusal ekonomik güçlenme süreci içinde Atatürk devrimleri başlatılır. Hukuk alanında yasal düzenlemeler, Latin alfabesinin kabulü, Türk diline önem verilmesi, kılık ve kıyafet düzenlemeleri, siyasal fırkaların sayısını çoğaltma çabalarını, planlı ekonomik program uygulamaları takip etmiştir.

4 Eylül 1919 Sivas Kongresi ile başlayan ve 1946 yılında yapılan genel seçimlere kadar süren Türkiye Cumhuriyeti’nin tek partili döneminde söz sahibi olan Cumhuriyet Halk Partisi’dir.Başlangıçta adı “Halk Fırkası” olan parti 1924 yılındaki kurultayda adını “Cumhuriyet Halk Fırkası” olarak değiştirdi. 1927 yılında “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik”, ve “Laiklik” ilkelerini tüzüğüne ekledi. 1935 yılındaki kurultayda daha önceki dört ilkeye “Devletçilik” ve ‘”Devrimcilik” ilkeleri de eklenerek ilkeler altıya çıkarıldı ve partinin adı “Cumhuriyet Halk Partisi” oldu.(11)

Cumhuriyetin İlanı, milletin yönetilme şeklinin belirlenmiş olduğu, Atatürk’ün siyasi devrimlerinden bir tanesidir. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışı ile milli egemenliğe dayalı yeni bir devlet kurulmuştu. Ancak Kurtuluş Savaşı devam ederken, milli birlik ve beraberliğin bozulmaması için rejimin adı konulmamıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 25 Ekim 1923’te ortaya çıkan kabine bunalımı sonucunda, bu yönetim şeklinin kusurları daha net ortaya çıkmış ve 29 Ekim’ de ülkenin yönetim şekli cumhuriyet olarak belirlenmiştir.

Cumhuriyet’in ilanı Atatürk ve silah arkadaşları arasında görüş ayrılıklarına, dolayısıyla tepkilere yol açmıştı. Bu ayrılıklar Cumhuriyet Halk Fırkası’na karşı ilk muhalefet hareketini çıkarır.. Bu gelişmeden sonra Milli Mücadele döneminde M. Kemal Paşa’nın yakınında yer alan ve onu destekleyen Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar gibi önemli komutan ve şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurdular.Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Şeyh Said İsyanı sonrasında, programındaki fırkamız itikad-ı diniyeye ve fıkriyeye hürmetkardır maddesinden dolayı isyandan sorumlu tutularak 5 Haziran 1925’te kapatıldı.(12)

 

1930’larda Cumhuriyet hükümeti esas itibariyle ekonomik konularla, daha sonraları da ufukta görünen Mihver saldırısı tehdidiyle ilgilidir. 1935′ in en önemli yeniliği tüm Türklerin soyadı almak zorunluluğu ve kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmasıdır. 1938’de Mustafa Kemal Atatürk’ ün ölümü ile Kemalist Cumhuriyet’in kuruluş bölümü son bulur.

 

Atatürk’ün ölümüyle kapanan “tek parti” iktidarının yerini alan İsmet Paşalı “Milli Şef” dönemi Türk ulusunun, demokratikleşme ve çok partili siyasal yaşama geçiş sancılarının yaşandığı, II.Dünya savaşı yıllarını, 1938-1950 arası dönemi kapsar.

 

İnönü yönetimi, Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile bir ittifak antlaşması imzalar. Hemen ardından Fransa’nın düşmesi; Rusya’nın düşmanca tutumu ve Avrupa’nın çoğu üzerinde Alman kudret ve nüfuzunun yayılması, Türk hükümetini, bir Alman istilasını ve hemen hemen muhakkak olan bir Alman fethini tahrik etmekle hiçbir şey kazanılmayacağı sonucuna yöneltmiştir.

 

            Savaş yılları Türkiye’yi şiddetli iktisadi zorluklara uğratmış ve iktisadi hayata devlet müdahalesinin çapını ve şiddetini arttırmıştır.

            Atatürk sonrası Türkiye’nin demokratik gelişiminde belki en önemli olgu, 1950 Mayısında muhalefetin iktidara karşı ezici bir zaferiyle sonuçlanan gerçekten serbest ve dürüst bir seçimin yapılmasıdır. (13)

 

1946 ile başlayan savaş sonrası 1950’li yıllarda Türkiye’de tek parti idaresini sona erdiren ve ülkeyi liberal ve parlamenter demokrasi temeline oturtan hızlı ve ani değişiklik gelir, aslında bu süreç 1945’te Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’ e katılmasıyla başlamıştır.

Böylece, Türk politikası daha etkin bir parlamenter demokrasi yönünde ilerlerken, Türk toplumu da geleneksel düzenin köklü ve kapalı bağlılığından, serbest hareket eden ve devlet idaresine katılan vatandaşların modern topluluğuna geçiş dönemine girmişti.

 

Modern ve çağdaş Türkiye’nin temel ve ideolojik karakteristiklerinden biri de Din ve Devlet işlerinin ve bunların toplum hayatından ayrılmasıdır.

Türkiye’de, militan laiklik yeni olmakla beraber, din adamlarının politik nüfuzuna karşı aleyhtarlık hareketinin izleri Osmanlı tarihinin ilk dönemlerine kadar inmektedir.(14)

 

Genç Türk döneminde, laik ve pozitivist fikirler belli bir derecede rağbet görmüş, ama bütün bu değişiklikler sırasında özellikle de 1923’e kadar, Türkiye’de ulema sınıfı pek kuvvetli olarak kalmıştır. Laikliğin gelişi, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile dinsel yapının tasfiyesi ve Arap Dünyasından Türk toplumunun kopması gerçekleşmiştir.

 

-Sonuç

            Modern Türkiye’nin ve Türk toplumun sınıfsal ayrımdan uzak, bütünleşmiş, kaynaşmış bir ulus olması hedeflenmiş ve ulusal egemenlik iktisadi egemenliğe dayandırılmak istenmiştir.

           

Türk Devrimi, şekli anlamda, 1880’lerde eski bir siyasal düzenin zorla atılması ve yenisinin kurulmasıyla başlamış, fakat bir diğer anlamda, iki yüzyıldan beri süregelmiştir.

Aslında Türk Devrimi bir zamanlar adam yerine konmayan “düşmanlar” karşısında alınan bir dizi yenilgiler, Türkleri, varlıklarını korumak için Avrupa silahlarını benimsemek, Avrupalı danışmanlar çağırmak ve böylece, ne kadar isteksizce olursa olsun, modern devlet ve ordunun temelinde yatan yeni fikirleri ve kurumları kabul etmek zorunda bıraktığı zaman başlamıştır. İlk reformlar, sadece daha iyi ordular eğitmek ve donatmak peşinde olan otokratik hükümdarların eseriydiler. Askeri modernleşmenin yüksek maliyeti daha yüksek vergilemeye ve daha sert yönetime yol açmıştır.

 

Hürriyetçi, vatancı ve hatta devrimci fikirler, Batının sırlarını keşfetmeye gelen Türk sivil ve askeri öğrencilerce, diplomatlarca benimsenmiş, zamanla bu fikirler Türkiye’ye taşınarak sırasıyla 1876, 1908 ve 1920 meşrutiyet ve halk hareketlerine yol açmıştır.

Türkiye’de temel değişiklik; İslami bir İmparatorluktan milli bir Türk devletine, bir ortaçağ teokrasisinden anayasalı bir cumhuriyete, bürokratik bir feodalizmden modern bir kapitalist ekonomiye birbirini izliyen reformcu ve radikal dalgaları tarafından uzun bir sürede tamamlamıştır. (15)

 

Türkler arasında kendi devrimlerini ifade etmek için en sık kullanılan iki deyim, milliyetçilik ve Batıcılıktır. Türk devriminde, diğer modern devrimlerdeki gibi, milliyetçilik önemli bir kuvvet olmuştur.

Türklerin Devrimde giriştiği esas değişiklik, Batılılaşmadır. İslami miraslarının tamamından değilse de, büyük bir kısmından vazgeçerek Avrupa’ya dönmüşler ve devlet yönetimi, toplum ve kültürde Avrupa hayat yolunu benimsemek ve uygulamak için sürekli ve kararlı çaba göstermişlerdir.

 

 

DİPNOTLAR

*Dr. Mehmet ATAY

(1) Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, İstanbul, 1956.

(2) Şerif Mardin, Makaleler 1, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, İletişim Yayınları.

(3) Ahmet Bedevi Kuran: Osmanlı İmparatorluğunda ve Türkiye Cumhuriyetinde İnkılap Hareketleri, İstanbul,1959.

(4) Ali Yaşar Sarıbayır, Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme, Alfa,2000.

(5) , (6), (7),(10) Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, İstanbul, 1956.

(8) Modern Türkiye’nin Doğuşu ,Bernard Lewis, Türk Tarih Kurumu Yayınları; Modern Türkiye ve Atatürk;

(9) Hilmi Ziya Ülken: Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, (2) Cilt Konya, 1966.

(11), (12), (13) www.wikipedi.org

(14), (15) Niyazi Berkes: Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, İstanbul, 1965.

 

 

 

KAYNAKLAR

* Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908 (Şerif Mardin) İletişim Yayınları

* Türkiye`de Toplum ve Siyaset (Şerif Mardin) İletişim Yayınları

* Ali Yaşar Sarıbayır, Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme, Alfa,2000.

* Türk Politik Kültürü ,Süleyman Seyfi Öğün ,Alfa Yayınları

* Çankaya Gelenler Gidenler ,Cüneyit Arcayürek , Detay Yayınları

* Hilmi Ziya Ülken: Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, (2) Cilt Konya, 1966.

* Ahmet Bedevi Kuran, Osmanlı İmparatorluğunda İnkılâp Hareketleri ve Milli Mücadele, İstanbul, 1956.

* Niyazi Berkes: Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, İstanbul, 1965.

* Bülent Daver: Türkiye Cumhuriyetinde Laiklik, Ankara, 1955.

* Modern Türkiye’nin Doğuşu,Bernard Lewis,Türk Tarih Kurumu Yayınları

 

 {jcomments on}

Ozan Deniz HİNTBAHAR

 

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Seçim Otokrasisi: Meksika’nın Demokrasisi Tehlikede

Bu yazı 17 Mayıs 2024'te Foreign Affairs dergisinde ingilizce...

Makale İncelemesi: “The Case for Progressive Realism”

Yazar: David Lammy Kaynak: Foreign Affairs, May/June 2024 David Lammy'nin "The...

Bildiri Çağrısı: Avrupa Konferansları II – ‘Bizi Bağlayan Göç’

Avrupa Birliği (AB, Birlik), yumuşak güç olarak dünya siyasetini...

Gençlere Avrupa Turu: DiscoverEU ile Kültürel Keşifler

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu tarafından başlatılan DiscoverEU programı, gençlere...