Sadık Ünay İle Çin’in Küresel Konumu, Ekonomisi ve Türkiye-Çin İlişkileri Üzerine Söyleşi

0
216

 TUİÇ-China Academy stajyerlerinden Berat Oğuz ŞENYERLİ, Siyaset, Ekonomi ve Toplum  Araştırmaları Vaktı(SETA) Ekonomi Direktörü Doç.Dr Sadık GÜNAY ile Çin’in  Küresel Konumu,  Ekonomisi ve  Türkiye-  Çin ilişkileri üzerine söyleşi gerçekleştirdi.

 

 Doç.Dr Sadık GÜNAY: Amerikan siyaset bilimi literatüründe ortaya çıkan tartışmalar var. Amerika  özellikle  ulusal güvenlik ya da savunma sanayinde dünyada lider konumunu sürdürüyor ama  uluslar  arası ilişkilerin ve ekonominin birçok alanında artık o tartışılmaz liderliğini  kaybetmeye başladı.  Bu noktada bir kısım akademisyenler ve yazarlar çok  kutupluluğa mı gidiyoruz diyorlar, Amerika’nın  düşüşü üzerine ortaya çıkan bir literatür  var. Bir kısmı da bunlara karşı çıkıyor; Amerika o kadar  düşmedi ama Amerika’nın  kritik gelişmeleri tayin ettiği bunun yanında pek çok konuyu da tek başına  belirleyemediği bir ortam var görüşünü dillendiriyorlar.Bunu, uni-multipolarity (Bu kavram birkaç küçük merkez ile çevrilmiş bir üst  merkezin bulunduğu düzeni kastetmektedir.) olarak değerlendiriyorlar. Unipolar (tek  kutup) bir güç hala var ama multipolar (çok kutuplu) da bir dünya var. Multipolarity   (çok kutupluluk) tartışmaları genelde Çin üzerinden yürüyor.

Sponsorlu

Çin ile ilgili mesela Çin’in, G-20 içerisinde özel bir konumu var. Özellikle elinde  Amerikan hazine tahvilleri barındırmasından ve ABD’li şirketlerin en çok yatırım yaptığı  ülke olması dolayısıyla Çin’in özel bir konumu var. Dünya ekonomisindeki  dengesizlikler de aslında ABD-Çin arasındadır. ABD çok büyük açık veriyor, Çin de bir  manada onun açıklarını finanse ediyor. ABD-Çin ilişkileri aslında karşılıklı hassas bir  denge üzerinde konumlanmıştır. Dünya ekonomisinin en hassas iki ayağı, Amerika ve  Çin. Onun için bundan sonraki tüm tartışmalar da ABD-Çin üzerinden yürüyecek gibi  gözüküyor.

Biz Türkiye olarak bu tablonun ne tarafındayız? Aslında biz de kendimizi Çin gibi  ‘’yükselen güç’’ olarak tanımlamak istiyoruz. Hacim olarak Çin gibi değiliz. Hatta  Hindistan, Brezilya gibi değiliz ama tarihi olarak misyon algımız var. Kritik bir  coğrafyada bulunuyoruz: geçiş yolları, petrol boru hatları vs. İlaveten genç nüfusumuz var, Batı dünyası ile bağlantılarımız, ilişkilerimiz var. Dinamik bir iş çevremiz bulunuyor. Bizim olmak istediğimiz yer belki Çin kadar Amerika’yı tehdit edecek, sarsacak bir yer değil ama dünya sistemini kontrol eden örneğin ilk 10 ekonomi fikri aslında en güçlü 10 ülkeden biri olmak anlamında kullanılmış bir ifade. Eğer çok kutuplu bir dünya var ise o kutuplardan birinin de Türkiye olmasını biz istiyoruz. Böyle bir iddiamız var. Siyasilerin de iş dünyasının da sivil toplum kuruluşlarının da böyle bir iddiası var. Ama biz bu iddianın altını hâlihazırda çok da iyi doldurmuş değiliz. Ciddi sorunlarımız var ama bunları tamir etmeye çalışıyoruz, öbür yanda da bu konuda bir irade var.

Çin ve Türkiye’nin vizyonları büyük ölçüde örtüşüyor. Ayrıştığı belirli konular var. Aslında Türkiye-Çin ilişkilerini,  Rusya-Türkiye ilişkilerine de benzetebiliriz. Ama Ortadoğu’da Rusya ve Çin’in vizyonları hemen hemen paralel seyrediyor. Suriye’de, Irak’ta, Kuzey Afrika bağlamında Arap Baharı süreçlerinde Türkiye genelde oradaki sivil güçleri-halkları destekledi. Rusya-Çin ise statükoyu destekleyerek yönetimlerle birlikte tavır aldılar. Orada ayrıştık mesela. 

Ruslar ile Çinliler arasında kritik bir ilişki var. Güvenlik meselelerinde Rusya biraz daha öne çıkıyor, ekonomik konularda ise Çin öne çıkmayı tercih ediyor. Özellikle Amerikalılarla muhatap olacakları zaman, böyle davranmayı seçiyorlar. Rusya’nın ekonomik bir problemi var ise bunu genelde Çin üzerinden ifade ediyor. Veya Çin bunu gelişmekte olan ülkelerin çıkarları diye formülize ediyor. Güvenlik meselelerinde ordusunun nükleer gücünden ve stratejik konumundan dolayı Rusya biraz daha öne çıkıyor, Putin stratejik konularda ön almayı da seviyor. Batılılarla direkt konuşuyor. Gerekirse işgal de ediyor. Böyle bir enteresan tavrı var. Çinliler de Ortadoğu’daki birçok konuda hatta Pasifik’de bile Ruslarla direkt açıktan ters düşme görüntüsü vermek istemiyorlar. Belirli alanlarda anlaşmazlıkları var ama bunları açıktan dile getirmiyorlar. Rusya ile hemen hemen aynı yerde duruyormuş gibi bir görüntü vermeye dikkat ediyorlar. Bu tavrın kendilerinin Batı karşısında işlerini kolaylaştırdığını düşünüyorlar. Bu benim Çin ile ilgili yorumum.

 

Çin’in de içinde bulunduğu BRICS ülkeleri, gelişmekte olan ülkelere kalkınma yardımı sağlamak amacıyla 100 milyar $ lık bir fon oluşturulması kararı aldı. Dünyanın en büyük döviz rezervlerine sahip olan Çin, 41 milyar dolar ile fona en yüksek kaynağı sağlayacak. Kalkınma Bankası’nın IMF ve Dünya Bankası’na bir rakip olarak kurulduğunu görüyoruz. Bu gelişmeleri de göz önünde bulundurarak Çin’in uluslar arası iktisadi teşebbüslerini nasıl değerlendirirsiniz?

 

BRICS ülkeleri içerisinde Çin teknolojisini arttırmaya çalışan bir üretim ekonomisi ama Rusya bir üretim ekonomisi değil. Rusya enerji ekonomisi. Birçok alanda ithalata dayalı ve sanayi alt yapısı çok eski, güncelleme konusunda sıkıntıları var. Tüketim mallarının çoğunu ithal ediyor. Hindistan hakeza öyle; içine kapalı bir ekonomi,  yazılım dışında diğer alanlarda sıkıntılar yaşıyor. BRICS ülkeleri içerisinde de bir insicam olduğunu söyleyemeyiz. Entegrasyon yok! Güney Afrika Türkiye’den de daha kötü durumda bütçe açıkları-ticaret açıkları konusunda… Ekonomik dengeler olarak baktığınızda Türkiye BRICS içerisinde olmaya daha layık Güney Afrika’ya göre.

Fon konusundaki teşebbüsleri ben sembolik olarak görüyorum. Çin’in BRICS’i ayağı kaldırmak için belki bazıları bunu IMF’e rakip olarak görüyorlar, (Evet, ben de size sorumu böyle yönelttim) Ama yok 100 milyar $ ile olmaz o işler. Özellikle küresel finansal krizden sonra pompalanan paralara bakarsanız trilyon dolarlardan bahsediyoruz. 100 milyar dolar bunun için çok sembolik bir rakam. Ama Çin’in şöyle bir isteği var, İpek Yolu meselesi de aslında buradan kaynaklanıyor. Özellikle Amerikalılara kendilerini daha rahat ifade edebilmek için belirli ülke gruplarını ya bölgesel bazda ve yahut küresel bazda ülkeleri kategorilere ayırıp ‘’gelişmekte olan ülkeler’’ diyelim, BRICS gibi nüfus, coğrafya, unsurlarıyla belirli bölgeleri domine eden, bölgesel ekonomi gibi ülkeleri bir araya getirip Amerikalılara, Batılılara karşı kendi çıkarlarımızı uyumlu bir şekilde ifade edebilir miyiz, tek seste konuşabilir miyiz? Çin bu konularda oldukça stratejik davranıyor. Tek başına ön almaktan ziyade IMF içerisinde BRICS ülkeleriyle birlikte hareket ediyor. BM, G-20 platformlarında BRICS ile hareket ediyor, itiraz edecekse BRICS olarak itiraz ediyorlar.

Bu eskiden beri Çin’in savaş stratejisine kadar da götürebileceğiniz Sun Tzu’ya kadar götürebileceğiniz bir yaklaşım. Rakipleriyle koalisyonlar kurarak mücadelesi genel karakteristiğini yansıtıyor.

 

Türkiye’nin Çin ile birlikte hareket etme potansiyelini nasıl değerlendirirsiniz?

Çin’in kendi ajandası var. Çin’in ajandasını Türkiye’nin etkilemesi çok zor.

 

Paydaş olamaz mıyız?

Biraz zor gibi geliyor bana, paydaş olunabilir ama Çin’in şöyle bir tavrı var, paydaştan ziyade kendisini takip edecek ülkeler arıyor sanki. O konuda ben çok da paylaşımcı görmüyorum Çin’in yaklaşımını.

 

Türkiye Şangay İşbirliği Örgütü temasını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunları sadece söylem anlamında değerlendiriyorum, NATO’yu bırakıp oraya gidecek halimiz yok. Türkiye’nin aslında ikili bir stratejisi var. Çin’e bir taraftan şunu diyoruz: Biz NATO üyesiyiz, AB ile üyelik müzakereleri yapıyoruz, ‘’Bakın, bizim üzerimizden Batıya ulaşabilirsiniz.’’; Batıya da diyoruz ki: ‘’Biz belki Şangay İşbirliği Örgütü’ne katılırız, Rusya ile enerji işbirliğimiz var vs.-Dikkat edin! Bizim Doğu ile de ilişkilerimiz var.’’

Biz aslında iki tarafa da sinyal veriyoruz. Bu bir siyasi söylem, dengeci ve bu doğrudur da yani. Hem BRICS ülkelerine hem Batıya aynı anda sinyal verebilen bir ülke Türkiye…

Çin ile Rusya ile ilişki kurarken dikkatli olmak lazım. Bunlar sonuçta demokratik sistemlerin çalışmadığı ülkeler…  Kendi uzun dönemli stratejik hesaplarını çok acımasızca yapıyorlar.  Ben Türkiye’nin Çin’i dengeleyebilir bir ekonomik gücü olmadıkça ki çok zor bu, müthiş bir ticari açık mevcut; bu anlamda çok dengeli ilişkiler kurmak pek mümkün gözükmüyor.

Şu da bir realite olarak karşımıza çıkıyor. Çin, Japonya, Güney Kore özellikle bu Asya güçleri arasında Türkiye ile ilişkileri geliştirme anlamında bir yarış var, rekabet söz konusu. Bu Türkiye’nin çok fazla altyapı ihalesi ve yatırımı yaptığını biliyorlar. Onun için hızlı trenler, demiryolları, köprüler vs. üzerinden kendi aralarında yürüyen bir rekabet var. Bu bizim avantajımıza olabilir diye düşünüyorum. Nükleer santraller mevzusu hakeza aynı… Hem Japonlar geliyor hem Çinliler geliyor hem Koreliler geliyor hem Ruslar geliyor; herkes geliyor yani anlayacağınız. Burada özellikle altyapı ve enerji konularında epey işbirliği şansı olduğunu düşünüyorum. Ama bu ekonomik ilişkiler çok uzun dönemde Türkiye’nin küresel konumunu değiştirecek ilişkiler değil.

 

Çin ekonomisinin dünyada önemli bir araştırma konusu olduğunu biliyoruz. Batılıların tabiriyle ‘’Çin’in Yükselişi’’ Çinlilerin ifadesiyle ‘’Geri Dönüş- Çinliler zaten güçlüydüler, güçlerini tekrar kazanıyorlar.’’ Yorumlarını Çin’in yerel iktisadi politikalarla anlamak istersek, Çin Devleti kalkınma için nasıl bir yerel iktisadi strateji uyguluyor?

Yeni milliyetçiliklerde bu tarz söylemler hep vardır. Putin’de de bu tarz bir yaklaşımı görebilirsiniz. Putin de zaman zaman eski Rus Çarlığı’nın sembollerini kullanıyor, geri dönüşlerden filan bahsediyor. Ama bu çok tarihsel bir argüman olur.

 

Hocam, Çin’de yerel yönetimlerin, valilerinin yabancı yatırım çekmek için birbirleriyle yarıştıklarını sizden dinlemiştim, bu bağlamda devlet aklı ve stratejisini görmek mümkün müdür?

Çok kompleks bir yapı var Çin’de, devletin ciddi teşvikleri mevcut. Eyaletlerin, bölgelerin hepsi birbirleri ile yarışıyorlar, Çin’in Komünist Partisi’nin iç rekabeti arttırmak bağlamında çok rasyonel davrandığını düşünüyorum. Şimdiye kadar sahil bölgesine odaklanmıştı yatırımlar şuanda iç bölgelere yatırım çekmeye çalışıyorlar.

Bizim Sincan’ın olduğu yerlere de bu girişimler var, çünkü oralarda sanayi yatırımları filan çok eskimişti. Altyapılar yenileniyor, teşvikler oralara kaydırıldı. Bölgesel dengelemeyi de bir şekilde sağlamaya çalışıyorlar.

Devlet aklı müthiş! Ben bu açıdan Çin ile çok rekabet edebilir bir ülke olduğunu zannetmiyorum. Çin belki de dünyada yerel yönetimler bakımından en kompleks yapıya sahip bir ülke Çin. Biz Komünist derken direkt yukarıdan aşağıya bir yapı olarak düşünüyoruz ama içinde müthiş dengeler var. Bence Çin ile ilgili çalışma alanlarından bir tanesi de yerel yönetim sistemi olabilir. Tarıma, sanayiye, teknolojiye odaklı bölgeleri var bunları hep birlikte koordineli olarak götürüyorlar. Aslında Çin’de birbirinden farklı 15-20 ülke bir arada sanki. Burada ortak bir strateji üzerinde yürüyorlar ve son derece keskin bir devlet aklı var. Çin’in devlet aklı yüksek bir akıldır, o açıdan beğenirim.

 

Çin – Türkiye iktisadi ilişkileri 2000 yıllık İpek Yolu tecrübesiyle düşünüldüğünde, gelecek yıllarda nereden nereye gelmesini öngörüyorsunuz? Türkiye’nin jeopolitiği dikkate alarak Çin’in Ortadoğu ve Avrupa’ya açılma stratejisinde Türkiye ile bir stratejik işbirliği mümkün müdür?

İpek Yolu meselesi önceden beri tartışılan bir konu. Bundan sonra çok gündeme gelecek. Tabii herkesin farklı İpek Yolu vizyonu var. Çin’in vizyonu lojistik-altyapı üzerinden Orta Asya-Kafkasya-Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ulaşmak. Ama bu büyük bir proje, belki de ideal belki de hayal… Farklı vizyonlardan zaman içerisinde hangisinin öne çıktığını göreceğiz.

 

Çin insanının turizm destinasyonu seçimi yaparken yakın bölgeleri tercih ettiğini biliyoruz. Türkiye Çinliler için bir turizm çekim merkezi nasıl olabilir? Şu noktada gördüğünüz eksikler nelerdir?

Burada tanıtımı arttırmamız lazım. Türkiye’nin tanıtım konusunda daha fazla çalışması gerekiyor. Çinli üst düzey turistler Amerika’yı,  Avrupa’yı, Paris’i, Londra’yı filan tercih ediyorlar. Bu noktada İstanbul’un, Antalya’nın imajını biraz daha parlatmamız lazım.

Bir de eğitim konusunda, öğrenci değişimlerini arttırmak gereklidir. Erasmus benzeri öğrenci değişim programlarının artmasında fayda görüyorum. Çin’deki üniversiteler çok büyük, oralardaki büyük potansiyeli Türkiye’nin kullanması lazım. Konfüçyüs Enstitüsü ile Yunus Emre Enstitüsü’nün ortak çalışmaları var bunların sayısını arttırmamız gereklidir.

 

Hong-Kong olayları başladığında Batı medyasında büyük yankıları oldu. Hong-Kong’un tarihsel süreçlerini de inceleyerek, halk olaylarında bir dış müdahale izlenimiz var mıdır? Bu olayları nasıl değerlendirirsiniz?

Hong-Kong zaten yarı İngiltere sayılır. Oraya dış dememek lazım. İçeride de yerleşmiş bir Anglo-Sakson kültürü var zaten. Hong-Kong’un eskiden beri o özerk statüyü korumaya çalışan bir iradesi var; Çin İngiltere’den devraldıktan sonra biraz daha özerklik tanıdı ondan sonra yavaş yavaş kendi sistemine angaje etmeye çalıştı. Burada tabi sıkıntılar çıkıyor ve bundan sonrada çıkacaktır. Hong-Kong hiçbir zaman bir Pekin gibi olmayacak, insan unsuru itibariyle de kültürel olarak da. Her zaman Batı’nın oradaki bir uzantısı gibi olacak; bir finans kenti, hizmet kenti, sanat kenti gibi. Batılı şirketlerin finans merkezlerinin olduğu, üst-orta sınıfın güçlü olduğu bir yer. Bir anlamda Batılı bir kent gibi. Çin de bir taraftan oranın finansal nimetlerinden faydalanmak istiyor ama kontrolü de pek fazla kaybetmek istemiyor. Burada ipleri ne kadar gererler, onu süreç gösterecek. Orada ciddi bir muhalefet kültürü var ve ortalama bir Çin kenti olmayı kendisine yediremeyecektir.

 

İngiliz etkisi?

O çıkmaz yani kolay kolay. Birkaç jenarasyon geçse dahi o etki kolay kolay çıkmayacaktır. Çünkü halen gidiş-gelişler ile bu devam ediyor. Benim eski hocam var mesela İngiltere’den,  şuanda o Hong-Kong’da üniversitede bölüm başkanı, bu tür etkileşimler çok fazla, kolay kolay geçeceğini sanmıyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here