Serbest Aşk: 2. Dalga Feminizm Türkiye’sinde Kadın Bedeni Algısı ve Kadın Yazını

0
193

 

Özet

Bu araştırma yazısı, 1980 döneminde ivme kazanan ikinci dalga kadın hareketinin Türkiye’deki kadın bedeni algısı üzerine olan etkisini ve kadın yazınına olan yansımasını incelemiştir. Yazının ilgilendiği kavramlar kadının evlilikte rolü, doğum kontrol yöntemleri ve kürtaja erişilebilirliği, cinsel şiddet olmuştur. Türkiye’de 80 sonrası dönemde birçok çeviri ve dergi yayımlanmıştır, ve kitap kulüpleri kurularak kadınlar kendi deneyimlerini teorik bilgilerle birlikte tartışmıştır. Kadının cinsel özgürlüğünü kazanması ve kadın tarihini yeniden yazabilmesi için bu dönem, çıktılarıyla önem arz etmektedir. Bu yazıda adı ve eserleri yer alan kadın yazarlar Duygu Asena, Tezer Özlü, Leyla Erbil ve Sevgi Soysal kadın bedeni politikaları bağlamında sorgulayıcı, meydan okuyan ve özgün birçok eser kazandırmışlardır. Politik bir eylem olarak feminist edebiyat eleştirisi, feminizm ideolojisini temsil etmekte başarılı olmuştur.

Anahtar kelimeler: ikinci dalga feminizm, Türkiye, feminist edebiyat eleştirisi, Duygu Asena, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Tezer Özlü

Sponsorlu

 

Abstract

This research paper aims to examine the influence of second wave feminism on female body perception of Turkish women during the 1980s and the reflection of second wave activities on female literature. The interest of notions are woman’s role in marriage, reproductive health rights such as abortion and birth control, and sexual violence against women. At the time, many translated works and journals related to issues of women have been published. In addition, women have founded their own book clubs to discuss their personal experiences regarding female sexuality in a theoretical framework. Second wave of feminist movement is an important era for women to achieve sexual liberation and rewrite their lost history. Female writers referred in this research paper, Duygu Asena, Tezer Özlü, Leyla Erbil and Sevgi Soysal, have contributed challenging, questioning and authentic writings to the literature, regarding the biopolitics of the female body. Feminist literary criticism as a political act has been successful to represent feminist ideology.

Keywords: second wave feminism, Turkey, feminist literary criticism, Duygu Asena, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Tezer Özlü

 

GİRİŞ

Araştırma yazısına başlamadan önce ikinci dalgaya yön veren süfrajetlerden yani birinci dalganın kahramanlarından kısaca bahsetmek gerekir. Birinci dalganın varoluş amacı, dönemin kadın ve erkek arasındaki mutlak eşitsizliğine ışık tutmaları olmuştur. Dönemin kadın hareketini başlatan doğal haklar tartışması önemlidir çünkü o dönemde kadının insan olup olmadığı tartışılmaktaydı. Süfrajetlerin yani kadın oy hakkı mücadelesi verenlerin temel gayesi kadınların erkekler kadar hukukta, siyasette, eğitimde ve sosyal hayatta belli vatandaşlık haklarına sahip olmaları gerekliliğiydi. Önemli ve etkili bir hareket olarak görülmesi seneler sonra bile amacına ulaşması bir yana, aynı zamanda ikinci dalgada tartışılan ve sonunda kazanılan birçok talebin başlangıcı olarak sayılmasıdır. Sanayileşme ve sonrasında kapitalizmin günlük hayatta pratiğe dönüşmesi birtakım sorunlar getirmiştir. Özellikle kadının ev içinde verdiği emeğin yabancılaşması ve kamusal alanda toplumsal üretim süreçlerinde bir yer edinememesi, özel alana hapsedilmesi fakat özel alanda dahi verdiği emeğin bir değer ifade etmemesi gibi sorunlara yönelik de ikinci dalga kadın hareketi anlam bulmuştur. İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı kitabında, kadının varoluşsal olduğunu düşündüğümüz özelliklerinin aslında öğrenilen bir şey olduğunu vurgulayan Simone de Beauvoir, birinci dalgada sorgulanmayan birçok şeyi gün yüzüne çıkarmıştır ve bu, ikinci dalga feminizm için asli bir özellik taşımaktadır (Donovan, 1985). Bu dönemde, daha önce ayrıntılarıyla sorgulanmamış evlilik, cinsellik, aşk gibi bazı kadın sorunları ele alınmıştır. Ev içi cinsiyet rollerinin, aşkın ve cinselliğin sadece bir hizmet değil, bireysel zevkler olduğuna vurgu yaplmıştır. Erkeklerin aşkı ve cinselliği zorunlu bir hizmet olarak görmesi, bu eylemlerin sadece bir evlilik ile ilgisi varmış gibi görünmekteydi. Bazı toplumlarda bu görüşün hala geçerli olup olmadığı tartışmaya açıktır.

Türkiye’de İkinci Dalga feminizminin etkilerini Türk kadının maruz bırakıldığı birçok konu ile ilgili dünyadan ayrı olarak konuşmak ve analiz etmek gerekir. Bu araştırma yazısında özellikle kadın bedeninin Türk toplumu için ne anlama geldiği, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte elde edilen hakların gerçek anlamda kadın bireyini özgürleştirip özgürleştiremediği ve bir politik eylem olarak edebiyat, feminist kadınlar tarafından özellikle hangi sorunlar bağlamında kullanıldığıyla ilgili sorulara yanıt aranılacaktır. Geleneksel Türk aile yapısı içinde kadına düşen görevler, giyim stilleri, modern toplumlarda teknolojinin ilerlemesi ve yaygınlaşmasıyla ile beraber gelen doğum kontrol yöntemleri, kürtaj, aile içi şiddet ve cinsel şiddet diğer bir deyişle kadının cinsel özgürlüğü üzerine incelemeler yapılacaktır. Kadının toplum içinde bireysel deneyimlerini aktarmak ve bu deneyimlerin aslında kolektif bir sorun olduğu farkındalığını yaratmak amacıyla 1980 döneminin ortalarından itibaren öyküler, romanlar yazmış kadın yazarların hayat hikayeleri incelenecektir. Bu yazıda yer verilecek olan kadın yazarlarımız sırasıyla Duygu Asena, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, ve Tezer Özlü olacaktır. Her biri edebiyatta birbirinden farklı dile, üsluba ve bakış açısına sahip olsalar da söylemlerinde ortak bir bilinç vardır. Bu ortak bilinç, Aydınlanmacı çağda kökleri beliren 19. yüzyıl sonlarına dek de büyümeye devam eden birinci dalga feminist kuramcılarının söylemekten asla vazgeçmediği bir ortak bilinçtir. Kadın kendi tarihini öğrenmelidir, bildiğinin ötesinde kendine ait bir oda, kendine ait bir dil, kendine ait bir dünya yaratmalıdır ve bu ancak eleştirel düşünme ile gerçekleşebilir. Bunun temelinde de eğitim yatar. Freud ve Lacan’ın eril bir sistem etrafında geliştirilmiş teorilerini eleştiren Helene Cixous (1976), Medusa’nın Gülüşü (Le Rire de la Meduse) adlı denemesinde  eril yazınını eleştirmekle beraber kadının var olan hayal dünyasını keşfetmek ve bunu yeni bir dil yaratmak için kullanmaları gerektiğini söyler. Bir kadın, tüm kadınları birbirine bağlar. Bu kolektif direnişin ancak kendi kayıp tarihlerini keşfetmeleri ile bir anlam bulacağını ve bu tarihi yazmaya başlamanın onları kesin özgürlüğe götürmede etkin bir araç olacağı aktarılır. İkinci dalga feminizmin ideolojisini etkileyen kuramların ortak yönü kadının kendi sesini yeniden bulmasıdır. Dünyada yavaş yavaş kendisini göstermeye başlayan ikinci dalganın “Özel olan politiktir” sloganını, kadın bedeninin nasıl direnişe dönüştüğünü ve dolayısıyla, amaçlanan özgürleşmede asıl neden olduğu araştırma yazısının merkezinde tutuluyor olacaktır. Yukarıda bahsedilen kadın yazarlar sorunlu ebeveyn ilişkilerinden baskıcı aile yapısına, o dönemde – ve genel olarak hala – konuşulmaktan kaçınılan cinsel deneyimlerden, kadının birey olarak yaşadığı tüm sorunlara dair belli kadın karakterler tasvir etmişlerdir ve onların hikayelerini yazmışlardır. Yazılan eserlerin birçoğu elbette bu yazarların hayatlarını anlattığı konuşulmaktadır. Yazı, bu ortak travmayı bugünün kadın yazınını ateşleyen bir kavram olarak ele almıştır.

 

Türkiye’de İkinci Dalga Feminizmi ve Yazılı Kaynaklar

Türkiye’de 1970 senesinden itibaren kadın sorunlarının dile getirilmeye başlandığı ikinci dalga feminizmi 1980 dönemi ve sonrası ivme kazanmıştır. 80 darbesi sonrası Türkiye’deki sosyal ve siyasi hayat kuvvetli bir şekilde etkilenmiştir ve o dönemde var olan grupların üzerinde bir baskı oluşturmuştur (Davutoğlu, 2017). Hareketin, dünyadaki ikinci dalga kadın hareketinin bir kopyası olmaktan ziyade, sosyal bir hareket olarak anlam bulması dikkat çekicidir. O dönemde Kadın Çevresi Yayınları (1984) için bir araya gelen bir grup kadın yazar Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu: En Uzun Devrim (Women: The Longest Revolution) adlı kitabını Türkçeye çevirmeleri Türkiye’de ikinci dalga feminizmin öncülüğü niteliğini taşımaktadır (Davutoğlu, 2017). Daha sonrasında, Kadın Sorunları Sempozyumu’nun düzenlenmesi ve Şirin Tekeli’nin kitap olarak yayınlanan doktora tezi Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Türkiye’de ikinci dalga feminist hareket için önemli kaynaklardır (Özdemir Taştan, 2016). Sosyal politikada cinsiyete duyarlı, kadın sorunlarına yönelik yayınlar 90’larda çıkarılmaya başlanmıştır ve akademide kadın çalışmaları yüksek lisans programları açılmaya başlanmıştır.

Hareketteki kadınların odaklandığı sorunların ve cinsiyetler arası ilişki dinamiklerinin değişkenliğinin başlıca sebepleri Türkiye’nin bulunduğu siyasi konum, etnik farklılıklar ve din ve oluşturduğu kültürün sonuçları olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, ikinci dalga feminizmi cinselliği ve doğurganlığı birbirinden ayırma yönüyle oldukça önemli bir dönemi kapsamıştır. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkı hukuki olarak Türkiye’de sosyal hayatta kadının özgürleşmesinde ilk adım olmuştur. Ancak, bu özgürlük, toplumun her kesiminde yaşayan kadınların bedenleri üzerinden istismar ve manipüle edilmelerine engel olamamıştır ve günümüzde bu hala somut bir sorun olarak kalmıştır.

 

Kadının Bedeni Özgür Mü?

Toplumdaki kadının ve erkeğin rolleri arasındaki fark elbette aşk ve cinsellikten ibaret değildir, bu eşitsizliği ortaya çıkaran faktörler gücün kimin elinde olduğuyla ilgili olarak şekillenmiştir ve sistematikleşmiştir. Kadının deneyimlediği her türlü şiddetin, dayatmanın ve baskının birçok sebebi vardır; sınıfsal ayrımlar, ekonomik eşitsizlik, eğitime erişilebilirlikteki yetersizlik… Ancak, bu yazı kadının cinsel bir nesne olarak hor görülmesine odaklanmıştır. Kadının cinsel metalaştırılması en önce özel alanda, diğer bir deyişle, aile kurumunun içinde başlamıştır. Anneliğin kutsandığı özel alan, kadının dünyası için, üretebildiği ve kendine değer katabildiği tek yer olmuştur. Kadının doğurganlığı, fedakarlığı, yardım etme özelliği ile ön plandadır. Doğum kontrol yöntemleri ve kürtaj talebi kadınlar için evlilik öncesi cinselliği serbest kılmada, evlilik içinde de kadın ve erkeğin eşit olarak isteğine göre aile planlama meselelerinde, kadının cinselliğinin özgürleşmesinde etkili ve belirleyici olmuştur. Kadına yönelik cinsel şiddetin, erkek egemen düzenin kontrolcü ve istismara eğilimli kültürel değerleri dışında, ülkemizde özellikle bitmeyen bir sorun haline gelmesinin en büyük nedeni gelenek ve göreneklere kodlanmış belli başlı söylemlerdir. “Kızını dövmeyen dizini döver” ya da “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” benzeri söylemler kadının çocukluğundan itibaren sadece şiddet ile terbiye edilebileceğini, varlığının neredeyse bir günah olduğunu, kadının yeryüzündeki tek görevinin doğurmak olduğunu ima etmiştir. Şüphesiz, bu söylemler temel olarak erkeğin kadını aşağılamasına sistematik bir şekilde devam etmesinde son derece etkili olmuştur.

Günlük hayatta kadın kimliğinin temsili, bir ismi veya bir tarihi yokmuş gibi muamele görüyor olması kadını insanlıktan çıkarmıştır; ancak kendini yeniden bulmaya, gerçek olan tarihi yeniden yazmaya, dişil bir gramer yaratmaya ve kendini gerçekleştirmeye olanak sağlamıştır. Çünkü gücün olduğu yerde, direniş vardır. Bu gücün nereden geldiği yazının devamında değerli kadın yazarların yapıtları üzerinden açıklanmıştır.

 

Politik Bir Eylem Olarak Feminist Edebiyat Eleştirisi

Toplumda kadınlara ve erkeklere atfedilen geleneksel cinsiyet rollerinin çözümlenmesinde ve cinsiyet sorunlarını bir bütün olarak ele alınmasında edebiyatın yeri çok büyüktür. Dünyada tüm kadınların kendi bedenleri üzerinden aşağılanması, eksik görülmesi ve ötekileştirilmesi edebiyat alanında kadın karakterler üzerinden değerlendirilmiştir. Bu araştırma yazısında, “kadın bedeni” tanımlamasını özellikle kullanmak gerekir çünkü erkeğin egemen olduğu bir dünyada insan bedenleri üzerinden iktidar politikaları yürütüldüğüne dikkat çekmeyi amaçlanmaktadır. Politik bir eylem olarak feminist edebiyat eleştirisi, kadınların kendi deneyimlerini ve aslında tüm kadınların ortak deneyimlerini dillendirdikleri, eril egemen toplumsal sisteme karşı bir direniş olarak ortaya birçok eser koymuşlardır. Bunların birer edebi eser olarak ele alınmaktan ziyade otobiyografik özellikler taşıdığını iddia etmenin çok da yanlış bir yaklaşım olmayacağını düşünmek gerekir. Yazıda bahsedilecek olan kadın yazarlarının en önemli ortak özelliği, her birinin bir kız evlat, anne, eş, arkadaş ve sevgili olarak yüklendikleri sorumlulukların altında ezilerek yaşadıkları birçok olumsuz deneyimleri kalem tutarak ifade etmiş olmalarıdır. Bu, yazarların yaşadıkları dönemlerde ve aynı zamanda günümüzde ilham verici bir detaydır. Kadının sesinin çıkması, itaat etmeyi reddetmesi ve yüzyıllardır direnmekten asla pes etmemesi birçok alanda olduğu gibi edebiyatta da yöneten sınıfı rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığa, Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” adlı kitabının iki yıl boyunca müstehcen bulunarak yasaklanması veya Leyla Erbil’in konuşulması dahi yasaklanmış konuları edebi olarak incelediği “Gecede” isimli romanı örnek verilebilir. Cixous’un (1976) bu susturma politikası ile ilgili “Medusa’nın Gülüşü” adlı makalesinde kadının yazılarını sansürleyerek, kadın bedeninin de sansürlendiğini belirtmiştir.

Erkek yazarların hakim olduğu, bir başka ifadeyle eril sesin daha çok çıktığı ve popülerliğinin daha yaygın olduğu edebiyatta, kadın bedeni cinsiyetçi bir yaklaşımla ele alınmıştır. Kadının fedakâr, anaç bir kahraman olarak resmedilmesi güçlü bir kadın profili çizerken özgür özne niteliğini kaybetmiştir ve tek bir özelliği, üreme ve besleme, ile karakterize edilmiştir. Diğer yandan kadın şeytani ve baştan çıkarıcı sıfatlar kullanılarak da yazılmış çizilmiştir. Birinde cinselliği kötülenip ayıplanırken diğerinde yok sayılmıştır. Kadın bedeni erkekler tarafından kodlanmış toplumsal normlar vasıtasıyla kontrol ve istismar edildiği, sadece anne olmak için kullanılan bir araç olduğu sadece edebiyatta değil, düşüncelerimizde ve davranışlarımızda da saklı haldedir. Kadının cinsel hayatı görmezden gelinmiştir ve cinselliğini özgürce yaşayan kadınlar kınanmış, izole edilmiş ve kötü örnek olarak gösterilmiştir. İkinci dalga feminizmin altını çizdiği cinsel özgürleşme, kadının bedeni konusunda bilinçlenmesi ve ilgili kararları kendi verebilmesi açısından çok önemli çıktılara sahiptir. Türkiye’ye on yıl sonra gelen bu sürecin yerinin ayrı olduğu düşünülebilir. Evliliklerde ve flört ilişkilerinde cinsel istismar ve şiddet hem fiziksel hem psikolojik olarak oldukça yaygın olmakla beraber, bu toplum değerlerinin bir sonucudur. Kadın yazarlar, bedenin bu zulümden kurtulmasının ve bağımsızlığını ilan etmesinin tek yolunun eğitimden ve bir meslek sahibi olunmasından geçtiğini çizdikleri karakterlerle okuyucuya aktarmışlardır. Elbette bu uğraşların sonucunda sorunlar bitmeyecektir fakat kadının sorgulama becerisi edinmesi, fikir üretebilmesi ve ifade edebilmesi ve ekonomik bağımsızlığını elde edebilmesi kadın ve erkeğin eşit yaşadığı yeni bir dünya için son derece mühimdir.

 

Cinsel Özgürlük: Duygu Asena

Duygu Asena cinsiyeti kadın olarak belirlenmiş bireyler ile ilgili yazılarına gazeteci kimliği ile başlamıştır. Makaleleri, röportajlarındaki tutumu, romanları ve yazdığı tiyatro metinleriyle kadınlık durumunun popüler kültürde eleştirel temsilini gerçekleştirmiştir (Kapukaya, 2020). Daha sonra ise çalışan kadın hakları, cinsel istismar ve şiddet, doğum kontrolü, kadın sağlığı gibi birçok farklı alanda yazılar yayınlanan Kadınca dergisinde yöneticilik yapmaya başladığında da yazmaya başladığı konular cinsellik ve kadın hakları etrafında çeşitlenmiştir. Yazarın ilk romanı Kadının Adı Yok (1987) adsız bir kadının çocukluğundan itibaren aile yapısını, gençlik yıllarını, aşk hayatını ve cinselliğini, evliliğini anlatmıştır ve toplumsal cinsiyet bağlamında tüm bu süreçlere eleştirel yaklaşmıştır. Aslında Özgürsün isimli romanında da yine iki çocukluk arkadaşının kimlik karmaşalarını ele almıştır ve erkeklerle olan ilişki dinamiklerine dair psikolojik bir analiz ortaya komuştur. Aşk Gidiyorum Demez isimli romanında da iki farklı çiftin evlilik teması içerisinde özgürlük, sadakat, eşitlik gibi kavramlara vurgu yapmıştır. Aynı zamanda eşcinsellik konusunu işlediği Paramparça adlı kitabı da bulunmaktadır. Bu kitapta sadece eşcinsel karakterin duygusal bunalımını çözümlememekte, aynı zamanda eşcinsel karakterin eşinin yaşadığı ruhsal sorunlara da değinmektedir (Asena, 2004). Dönemine göre tabu olarak görülen konuları ele alması, kadınlara verdiği “asla boyun eğmeyin” mesajı, ataerkil düzene baş kaldırması ile Türkiye’de 1980’li yıllardan sonra görünür hale gelmeye başlayan ikinci dalga feminizmin edebiyattaki güçlü temsilcilerinden biridir. Tüm kitaplarında eril egemen toplumun yarattığı baskıcı ve ikincilleştirici yargılardan bahsederek kadınların hem toplumsal olarak hem de bedensel olarak özgürleşmesinin öneminin altını çizmiştir.

Yazarın ilk romanı Kadının Adı Yok, ataerkil bir ailede yetişen küçük bir kız çocuğunun kurallara uyması gerektiğini öğrenmesi, ergenlik yıllarında baskıcı bir toplumda erkek egemen düzenin yarattığı sosyal normlar ışığında deneyimlediği cinsel keşifler ve nihayet yetişkin bir kadın olduğunda yaşadığı ve gözlemlediği başarısız evlilik ve ilişkiler toplumda kendi yerini fark etmesinde ve sorgulamaya başlamasında büyük rol oynamıştır. Asena, tek bir kitap üzerinden tüm kadınlara özgürleşme ve direnme üzerine kendi dönemi için önemli mesajlar vermiştir. Romanı kadının hem bireysel olarak nasıl bir bunalıma sürüklendiğini hem de toplumsal olarak nasıl dışlandığını gözler önüne sermiştir ve bu kaosla nasıl mücadele edeceklerini, kendi bedenlerine nasıl sahip çıkacaklarını anlatmıştır. Asena romanlarında cinsellik ve kadın bedeni algısı üzerine özellikle değinmekle beraber tarzı, 80 dönemi için cesur bir adım olarak yorumlanmıştır. Eleştirisini kariyer sahibi eşlerle evli olma durumunun kadını ilk cins yani erkek statüsü üzerinden sözde değerli bir konuma koyduğunu ve bunun özgürleştirici hiçbir yanı olmadığı üzerine yapmıştır. Bu özgürlük yolcuğunda bedenine ve cinselliğine sahip çıkmak kadını kimliksizleştirilmekten ve şeytan gibi gösterme durumundan azat edecek yegâne eylemdir. Kadının bedenini nesneleştiren yasaklar ve sınırlandırmalar ancak kadının durumunu fark etmesiyle ve ayaklarının üstünde durma gayretiyle varoluşsal olarak özgür bir birey olabilecektir. Asena’nın kitaplarındaki kadının yeniden doğması gerekliliği ideolojisini Şirin Tekeli, bir kadın manifestosu olarak değerlendirmiştir (Kapukaya, 2020).

 

Varoluşsal Bir Sancı: Tezer Özlü

İlk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri 1980’de yayınlanan Tezer Özlü’nün ikinci dalga feminizm için önemi, yazdığı konuların varoluşçuluk ve Freudyen yaklaşımları ile inceleniyor oluşudur. Yazılarında Freud’un psikoseksüel gelişim teorisi üzerinden kendisinin cinsellikle ilgili deneyimlerini paylaşmıştır. Kadının toplumda edilgen bir konuma getirilmesi ve ikinci bir cins olarak görülmesine karşı eleştirel olgularla gelen Özlü, bu yönüyle Beauvoir’u anımsatmaktadır. Varoluşçu felsefeye göre, kadın doğulmaz, kadın olunur (Beauvoir, 1989). Simone De Beauvoir bunu söylerken, kadınlık durumunun biyolojik varlığını reddetmiştir ve bireyin bulunduğu koşullarda kendi iradesiyle ne olduğunu ve ne olmadığını seçebilecek varoluşsal özgürlüğe sahiptir demek istemiştir. Özlü’nün yazılarında gördüğümüz yalnızlık, ölüm, yaşam, cinsellik gibi kavramlar bu felsefi görüşe göre gelişir ve toplumsal cinsiyet bağlamında kadın olmanın kritiği somutlaşır.

Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980) isimli romanında Özlü, kendi çocukluğundan başlayarak aile yapısını, aşk ilişkilerini, evlilik deneyimlerini ve akıl hastanesindeki dönemini yetişkinliğine kadar otobiyografi niteliğinde anlatmıştır. Fakat bu romanda, özellikle cinsellik konusu yazarın varoluşsal gerçekliği açısından önemli bir yerde olduğu sonucuna varılabilmektedir. Özlü, kendisini sınırlayan her şeye başkaldırmıştır ve romanda benliğine yeniden kavuşmasını cinselliği keşfetmesine ve deneyimlemesine bağlamıştır. Yaşadığı varoluşsal sancıyı cinsellik olgusuyla diğer bir deyişle sevgiyle aştığını ve benliğine yeniden kavuştuğunu vurgulamıştır. Özlü’ye göre cinsellik ve cinsel özgürlük kendinden ötesini görmek, sınırları zorlamak ve tabuları yıkmak demektir. Bu düşüncelerini yaşadığı döneme göre değerlendirdiğimizde cesareti ve bilgeliği ilham vericidir çünkü romanlarında işlediği cinsellik konusunu belli imgeler üzerinden belli tahliller sonucu çıkarılabilmektedir. Topluma karşı baş kaldıran tutumu ile kadının nesneden özneye dönüşmesi cinselliğin özgürleşmesi ile gerçekten bir anlam ifade etmiştir ve bunu var olmanın bir zorunluluğu olarak yorumlamıştır. Aslında birlikte oldukları erkekleri ancak nesneleştirdiğinde kendi için bir benlik yaratma yolculuğuna başlamış olmaktadır ve kendine bir kimlik yaratmış olur. Tezer Özlü, hem kendi döneminin hem günümüzün tahmin edilemeyen tarzı ve açık seçik bir şekilde hayatını okuyuculara aktarabilme yönüyle feminist edebiyatta unutulmaz bir sembol olmuştur.

 

Tuhaf Bir Kadın: Leyla Erbil

Leyla Erbil eserlerinde insan dışı bir varlığa dönüştürülen, eksik görülen ve sömürülen kadınları yazmıştır. Üslup olarak diğerlerinden farklı olarak Erbil, başkaldırısını da diline yansıtmıştır. Asi ve meydan okuyucu bir üslubu vardır. Onu hem düşünsel olarak hem yazınsal olarak Marx, Freud ve Sartre gibi feminist kurama da teorileriyle katkıları olmuş düşünürler etkilemiştir (Baş, 2008). Dolayısıyla, yazılarında yaşadığı dönemin siyasi atmosferinden parçalar bulmak oldukça mümkündür. Yapıtlarında devrimci bir tutumla toplumsal değer yargılarına, evlilik, aile ve cinsellik olgularına eleştirel ve alaycı yaklaşmıştır. Var olduğu bu toplumla bir bağ kuramamasını yazılarına yansıtırken, özellikle tüm kalıplaşmış değer yargılarına başkaldıran karakterler oluşturmuştur. Hallaç, Gecede, Eski Sevgili, Tuhaf Bir Kadın, Karanlığın Gücü isimli eserleri bulunmaktadır ve yazılarının ortak teması düşüncelerinden etkilendiği düşünürlerin kavramlarıyla örtüşmektedir. Burjuvayı eleştirmiş, yabancılaşmaya da değinmiştir, yalnızlıktan ve bunaltıdan bahseder ve çoğunlukla kadın karakterleri üzerinden patolojik sorunları olan toplumu eleştirmiştir. Erbil’in sert, meydan okuyan üslubunu erkek yazarların hüküm sürdüğü edebiyatta bir devrim olarak değerlendirmek yanlış olmaz çünkü onun bu tutumunun Cixous’un altını çizdiği yeni dişi bir dil ve haliyle, yeni bir kadın tarihi yazmak kavramına katılmaktadır.

Erbil’in Tuhaf Bir Kadın (1989) adlı romanı geleneksel toplum normları içerisinde var olmaya çalışan bir kadın bedeni eleştirisi yapılır. Kitabın ana karakteri Nermin, çoğunlukla çizilen boyun eğen kadınlar ve hayat mücadelesi resimlerinin aksine adapte olmayı reddeden ve tam anlamıyla “baş kaldıran” bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar, romanın geçtiği dönemin önem verdiği “kızlık zarı” konusuna değinerek fiziksel cinsiyeti ve kadının erkek için ne anlama geldiğiyle ilgili güçlü eleştiriler yapmıştır. Nermin’in içinde bulunduğu aydın erkek yazarlara olan tutumu örneklemesi ve annesinin eril düzene hizmet eden kişiliğini sorgulaması, kadının cinsel bir organdan ibaret olmadığını, görevinin çocuk doğurup büyütmek olmadığını ve cinselliğin utanç verici bir eylem olmadığını vurgulayan bir eserdir. Topluma aykırı davranan özgür ruhlu tuhaf bir kadın karakter ortaya çıkmıştır. Erbil, yazdığı eserler üzerinden kaybolan kadın tarihini0 yeniden tüm gerçekliğiyle yazmayı amaç edinmiştir (Baş, 2008). Onun karakterleri, tıpkı edebiyat dışındaki dünyada olduğu gibi, ikiyüzlülüğü prensip edinmiş erkek egemen düzenine karşı direnmiştir ve tüm mücadeleye ve bunalımlara rağmen varoluşsal benliğini bulmaktan asla vazgeçmemiştir. Freud’dan etkilendiği yaklaşımını yazılarında anne karakterlerini erkek egemen düzenin birer sözcüsü olarak tasvir etmiştir ve kız çocukları annelerine meydan okumuştur (Baş, 2008). Nihayetinde, kendini gerçekleştiren kız çocuk karakterleri bunu hem düşünsel hem de eylemsel bir başkaldırı sonucunda gerçekleştirmiş olur.

 

Kadına Şiddet Sorunu: Sevgi Soysal

Sevgi Soysal yazılarında evliliğinden, işinden, ev hayatından esinlendiği konuları işlemiştir. Hikayelerinde yabancılaşan insanı ele almıştır. Eserlerinde hem yaşadığı dönemin hem de öncesinin kadın mücadelesinden detaylar vardır. İlk yapıtı Tutkulu Perçem’de ezilen, hor görülen bir kadın tipinin başkaldırısını konu almıştır. Daha sonrasında Yürümek adlı romanı iki gencin çocukluktan itibaren keşfettikleri cinsel deneyimleri ve sorunları toplumsal bir yaklaşımla aktarmıştır. Bu romanı çok müstehcen bulunduğu için konu yargıya kadar gitmiştir ve uzun tartışmalar sonucunda romanın tekrar yayınlanmasına izin verilmiştir. Cinsiyetler arası ilişkiler ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığı kavramları yazılarının temel olgularıdır. Tante Rosa (1968) adlı kitabı ise yazar için otobiyografik bir nitelik taşımakla birlikte ailesinin, kendisi de dahil olmak üzere, üç jenerasyonundaki kadınları kadın olma sorunlarını yansıttığı bir eser olmuştur. Karakter, sorgulamaya başladığı günahları, yasakları, cezaları irdelerken aynı zamanda kadın bedeni ile ilgili utanç ve estetik konularını da analiz etmiştir.

Soysal, kadın haklarının ihlali ve kadına yönelik cinsel, psikolojik, ekonomik ve fiziksel şiddet konularını da sorgulamıştır ve eserlerinde oluşturduğu kadın tiplemeleri üzerinden farkındalık yaratmayı amaçlamıştır. Kadına yönelik şiddet için cinsiyet ayrımcılığını temel almıştır. Bu sorunu, baskın olan türün eril gücünü kullanarak kadın üzerinde hukukun izin verdiği kadarıyla güç gösterisi yapması olarak tanımlamıştır (Karlı & Dinç, 2016). Kitaplarında namus cinayetlerine, fiziksel, duygusal ve cinsel şiddet konularını tema olarak işlemiştir. Soysal, kadına yönelik cinsel şiddeti sosyal, ekonomik ve psikolojik baskılar sonucu ortaya çıktığını ve kadının sadece bedenini yok etmek için değil, ruhunu da incitmek için yapılan sistematik bir eylem olduğunu iddia etmiştir. Örneğin, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu adlı anı türü romanında, kadın mahkumların hem fiziksel işkenceye hem de sözlü tacizlere maruz kaldığı bir kamu alanını yazmıştır, aile içi cinsel şiddeti ele aldığı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı kitabında ensest ilişki kurbanı kız çocuklarının travmalarından bahsetmiştir (Karlı & Dinç, 2016). Soysal, işlediği konularla Türkiye’nin hiç konuşulmayan gerçeğini yansıtmıştır ve çok daha ayrıcalıksız sosyal çevrelerde yetişen ve yaşamaya mecbur bırakılan kadınların hayatıyla da ilgilenmiştir. Her sınıftan kadının sorunlarına, özellikle kadına yönelik cinsel şiddet hususunda, dikkatini vermiştir ve en doğru şekilde okuyucu kitlesine aktarmaya gayret etmiştir.

 

SONUÇ

İkinci dalga kadın hareketi hem küresel faaliyet alanında hem de Türkiye’de kadın bedeninin ekonomide, eğitimde, aile içi konumunda, sosyal hayatta ve bir birey olarak özgürleşme mücadelesi için dönüm noktası niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte resmi olarak kendine siyasi ve sosyal hayatta yer edinen kadın, 1980’lerden itibaren daha kapsamlı ve daha büyük bir ciddiyetle ele alınmaya başlanan kadınlık durumunu sorgulamaktan, araştırmaktan ve revize etmekten vazgeçmemiştir. Edebiyat, feminist hareketin ideolojik temsili için etkin bir araç olmuştur. Bu yazıda ismi geçen kadın yazarlar ve daha niceleri, kadının kaybolan tarihini yeniden yazmayı ve kadına mutlak bir kimlik yaratmayı amaç edinmişlerdir. Dişil bir yazının oluşturulması son derece önemlidir ve kadın yazını çizdikleri karakterler üzerinden kadın olmanın getirdiği sorunları eleştirmiştir, gücünü anlamayan veya eyleme dökemeyen kadınlara farkındalık kazandırmıştır. Yazarlar, romanlarında bir açıdan da evlilik ve kadın cinselliği kavramlarında aşkın erkeğe bağımlı oldukça var olamayacağını ve ancak özgür ruhların gerçek aşkı deneyimleyebileceğini belirtmişlerdir. Son olarak, kadınlar alanda yalnız olmadıklarını ve birlikte daha güçlü olduklarını, politik bir eylem olarak nitelendirilebilecek edebiyat üzerinden aktarmışlardır.

 

 

 

AYSİMA KİRİŞ

Feminizm Okumaları Staj Programı

 

 

 

KAYNAKÇA:

Asena, D. (1987). Kadının adı yok. İstanbul: Doğan Kitap.

Asena, D. (2004). Paramparça. İstanbul: Doğan Kitap.

Baş, S. (2008). Leyla Erbil’in öykülerinde kadın kimliği ve başkaldırı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 38(38), 1-32.

Beauvoir, S. (1989). The second sex. New York: Vintage Books.

Cixous, H. (1976). The laugh of the medusa (K. Cohen & P. Cohen, Trans.). The University of Chicago Press, 1(4), 875 – 893.

Davutoğlu, A. (2017). Türkiye’de ikinci dalga feminizmin etkisi ve sosyal siyaset

konferansları dergisinde Gülten Kutal’ın ilk kadın istihdamı makalesi. Sosyal Siyaset Konferansları, (69), 159-174.

Donovan, J. (1985). Feminist Theory: The intellectual traditions of American feminism (4th Ed). New York, NY: Frederick Ungar Publishing Co.

Erbil, L. (1989). Tuhaf Bir Kadın. İstanbul: Can Yayınları.

Kapukaya, Z. (2020). Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” romanı üzerine bir inceleme. Akdeniz Kadın Çalışmaları ve Toplumsal Cinsiyet Dergisi, 3(2), 233-249.

Karlı, E. & Dinç, A. (2016). Sevgi Soysal’ın eserlerinde “Kadına Şiddet” bağlamında kadın hakları ihlalleri. Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 4(37), 626 – 642.

Özdemir Taştan, İ. (2016). Çağdaşlığın simgesi ve ulusun faziletli anasından, kendi hayatının öznesi olan özgür kadına: 2000’li yılların ilk yarısında TBMM’de ve feminist kampanyalarda kadın hakları söylemi. Mülkiye Dergisi, 40 (1), 185-208.

Özlü, T. (1980). Çocukluğun soğuk geceleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Soysal, S. (1968). Tante Rosa.  İstanbul: İletişim Yayınevi.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here