Sivil Toplum ve Faşizm İlişkisi: Weimar Cumhuriyeti Üzerine Bir İnceleme

0
209

Özet

Tarihsel süreci incelediğimiz zaman sivil toplumun konumu neresidir? Hükümetlerin karşısında mı yanında mı; yani ona düşman mı yoksa eksiklerini söyleyen, onu gözlemleyen bir dost mu? Bilinmesi gerekir ki bu sorunun tek bir cevabı yok. Tarihi olaylara ve farklı ülkelere baktığımızda görüyoruz ki sivil toplum hep farklı bir konumda karşımıza çıkıyor. Yine de gün sonunda hepsinin ortak noktası bir topluluğa ait olma ve belli bir düşünce ya da duygunun etrafında toplanma ile sonuçlanıyor. Nazi Almanyası’nın tarihsel ön koşulu olan Weimar Cumhuriyeti sivil toplumun korkutucu gücü ve düşmanlığının en önemli örneklerinden biridir. “Nasıl bir halk büyük bir soykırımın parçası olmuştur?” sorusu bu araştırmanın çıkış noktalarından biri olmakla beraber sivil toplumun içerisinde bulunduğu tarihsel koşulların ve meşruiyet zemininin önemini de bir cevap olarak içinde barındırmaktadır. Weimar Cumhuriyeti’ni Nazi Almanyası’na dönüştüren koşulların yanında bir ideoloji olarak faşizmin ön koşullarından da bahsedilebilir. İki dünya savaşı arasında ortaya çıkması şaşırtıcı olmayan faşizm modernitenin kendi krizinden doğmuş ve yeni bir alternatif yaratmayı arzulamıştır ancak bunu “ortak düşman” ile yapmayı tercih eder. Kanlı bir tarihe sebebiyet veren Nazi Almanya’sı meşruiyetini kazanırken demokrasinin seçim ve yargı mekanizmasını stratejik olarak kullanmış ve hem modernitenin hem de sahip çıkılmayan demokrasinin nasıl sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. Bu makalenin amacı tarihsel süreçlerin sivil toplum üzerinde yarattığı etkinin büyüklüğünü anlamak ile beraber Weimar Cumhuriyeti’nden Nazi Almanyası’na giden süreçte sivil toplumun etkisini sorgulamaktır. 

Anahtar kelimeler: sivil toplum, ait olma, ortak fikir, Weimar Hükümeti, faşizm, modernite.

Abstract

What is the position of civil society when we examine the historical process? Is it against or on the behalf of the governments, is it an enemy or a friend who tells him what he lacks and observes him? It should be noted that there is no single answer to this question. When we look at historical events and different countries, we see that civil society always appears in a different position. However, at the end of the day, the common point of all of them is belonging to a community and gathering around a certain thought or emotion. The Weimar Republic, the precondition of Nazi Germany, is one of the prime examples of the frightening power and hostility of civil society. The question of “What kind of people became part of a great genocide?” is one of the starting points of this research while also containing the importance of the historical conditions and legitimacy of civil society as an answer. In addition to the conditions that transformed the Weimar Republic into Nazi Germany, the preconditions of fascism as an ideology can also be mentioned. Fascism, which is not surprising to have emerged between the two world wars, was born from the crisis of modernity itself and wanted to create a new alternative, but it prefers to do it with a “common enemy”. Nazi Germany, which led to a bloody history, strategically used the election and judicial mechanism of democracy while gaining its legitimacy, and showed how both modernity and unclaimed democracy can yield results. The aim of this article is to understand the magnitude of the impact of historical processes on civil society and to question its impact in the process from the Weimar Republic to Nazi Germany.

Key Words: civil society, belonging, common idea, Weimar Republic, fascism, modernity. 

Sponsorlu

Giriş

Sivil toplum ve sivil toplum kuruluşu kavramları özellikle son yıllarda önemini arttırmıştır. Sivil toplum kuruluşları, toplumu devletten bağımsız bir şekilde örgütleyerek toplumsal kararların alınmasında önemli bir rol oynar. Sivil toplum kuruluşlarının toplumsal işlevleri, toplum içerisindeki hedef kitleleri ve çalışma biçimlerinin farklı olmasının yanı sıra her birinin statü ve ölçekleri de farklılık gösterir (Yaşama Dair Vakfı, 2016: 12). 

İnsanlar tarihsel olarak örgütlenme ve dolayısıyla yardım etme isteğine sahiptir. Tarih boyunca dünyanın her yerinde sivil toplum kuruluşlarına rastlanmıştır. Aynı düşüncelere sahip bireylerin bir araya gelerek iyiye ulaşma isteği günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Özellikle son dönemlerde medya kullanımının yaygınlaşmasıyla fakirliği ve yoksulluğu tam anlamıyla tanıyan toplumlar birlik olma isteğiyle sivil toplum kuruluşlarına yönelmişlerdir. Ayrıca bir kuruma veya kuruluşa ait olma isteği de insan için bir içgüdü haline dönüşmüştür. Yine de burada karşımıza önemli bir soru çıkmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının diğer insanlara barışı ulaştırma ve çevreyi koruma gibi “iyi amaçlara” sahip olması gerekli midir? Demokrasinin olduğu yerlerde sivil toplum tamamlayıcı görevi görüyorken demokrasinin veya yargının zayıf olduğu yerlerde hal böyle mi? 

Bireylerin örgütlenmesiyle oluşan sivil toplum kuruluşları devlet çapında alınan kararlarda da etkilidir. Hatta halk güven duymadığı bir hükümet yerine sivil toplum ile siyasal katılımı ardından da devrimi meşru görmektedir (Pietrzyk-Reeves, 2003). Halkın düşüncesini temsil eden STK’lar, bireylere tanınma ve kendilerini ifade etme şansı tanırken devletin, bireylerin düşüncelerini göz önünde bulundurarak hareket etmesini ve dolayısıyla bireylerin, toplumun ve devletin uyum içerisinde yaşamalarına olanak sağlar. Yine de yapılan bu açıklama fazlasıyla teoriktir ve takdir edersiniz ki pratik her zaman değişmektedir. Bu yazının amacı da teoriden çok tarihsel bir örnek üzerinden ilerleyerek sivil toplum, demokrasi ve bağımsız yargı üçgeninin birbiri için ne kadar tamamlayıcı olduğu, birinin eksikliğinde yaşanabilecek problemlerin ne gibi sonuçlar doğurabileceği üzerinde durulacaktır (Carver, 2010). Bu örnek incelemesi özellikle bağımsız yargının eksikliğinden doğan kaosun analizini yapacaktır çünkü literatür sivil toplumun bastırıldığı demokratik olmayan yönetimlerin analizleri ile doludur. Weimar örneği bu anlamda fazlasıyla incelenmeye değer bir tarihsel olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkmış ve yok kelimesini iliklerine kadar hisseden Almanya’ya fazladan bir yük olarak Versay antlaşması imzalattırılmıştır. Bu anlaşma yüzünden büyük yükler altına giren Almanya, halkın da sorunlarını dile getirme şekillerini düşününce bir barış dönemine değil aksine çöküş dönemine girmiştir. Weimar Cumhuriyeti ise demokrasi olgusunu getirerek barışı tesis etmek için uğraşmıştır. Yine de sonunda Hitler gibi bir diktatörün liderliğini ilan etmesi ile son bulan bir süreç yaşanmıştır. Diğer diktatörlüklerden farkı, bu hükümeti meşru yollarla şiddeti birlikte kullanarak kazanmış olmasıdır (Connelly, 2006). Ayrıca sivil faşizm denilen ve literatürde yeni yeni kullanılan bu kavram da Weimar örneği ile ilintilidir.

Makalenin son kısmı Weimar Cumhuriyeti’nde yaşananları modernite ve faşizm bağlamında ele alarak aslında Hitler’in, kaybolmuş ve yenilmiş insanların üzerinden kolektif kimlik, ortak bir düşman ve ortak bir ideal yaratarak nasıl başarılı olduğunu, aynı zamanda 1933 yılına kadar ki süreçte yaşananlar ışığında hukuki meşruluğunu da ele alacaktır. 

1. Weimar Dönemi Almanyası’nda Sivil Toplum 

Weimar örneği hem Alman siyasi tarihinde hem de sivil toplum tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu önem yalnızca sivil toplumun zararlarının anlaşılması açısından değildir, ayrıca sivil toplumun gücünün de farkına varılması ve toplumun radikal davranışlarının sonuçlarının anlaşılması açısından önemini korumaktadır. Peki nedir bu Weimar örneği? Sivil toplum tarihindeki önemi nereden gelmektedir? Bu gibi sorulara yanıt verebilmek ve devamında da Almanya’nın sivil topluma bakış açısını analiz edebilmek için Weimar tarihinden bahsetmek bir seçenek değil bir zorunluluktur.

Öncelikle Weimar Hükümeti, Almanya’nın I. Dünya Savaşı bitiminde kaçan kralının ardından kurulan hükümettir. 1918 ve 1933 yılları arasını kapsayan bu dönemde birçok sorun ile karşılaşılmış hatta çok daha yeni problemlerin doğmasına sebebiyet vermiştir. Bilinmesi gerekir ki; ağır mali yüklere neden olan Versay Antlaşması işsizlik, ekonomik bunalım, enflasyon ve işçi ayaklanmalarını beraberinde getirmiştir (Storer, 2013). Bütün bu sorunlar yeni Alman Cumhuriyeti’ne ağır geldiğinden ötürü olsa gerek totaliter ve baskıcı bir tutum sergilemiştir. Baskıcı hükümete 1923 yılında Hitler’in de içinde bulunduğu bir grubun darbe girişimi (Birahane Darbesi) büyük bir darbe vurmuş ve sivil toplumun itaatsizliği, kitlelerin huzursuzluğu gözler önüne serilmiştir (Gordon, 2015). Üstelik 1923 yılında yaşanan hiperenflasyon yüzünden temel ihtiyaçların fiyatı bile günde üç kez değişmekte, bunun yanında işçilerin aldıkları maaşlar temel gıdalarını almaları için bile yeterli olmamakta ve sürekli olarak değer kaybeden maaşlar insanların hükümete karşı ve halk oyuyla seçilen Cumhurbaşkanı Hindenburg’a karşı güveni zedelemiştir (Lockenour, 2021). Bu anlamda Hitler öncesi sivil toplum daha çok I. Dünya Savaşının getirdiği problemlere karşı çıkmış, komünist bir yapı ile darbe ve ayaklanmalar çıkarmıştır. Yani hükümetin eksiklerini tamamlamaktansa onu gözler önüne seren bir toplum varlığından bahsetmek mümkündür. Ayrıca 1929 küresel ekonomik bunalımı, halkın bunalımını da tamamlayan bir unsur olarak Almanya’nın üretiminin de yüzde ellisini kaybetmesine sebep olmuştur. Bütün bu olumsuzluklar yaşanırken I. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle birçok yeni radikal sağ parti kurulmuştur (Rydgren, 2017). Yine de bahsi geçen olumsuzlukların yanında ilgi çekici birçok özgürleştirme hareketi ve sosyal hareketler de mevcuttur. Bunun yanında kültürel alanda da birçok önemli ismin eserler ürettiği bir dönemdir –ki bunlar bunalımın dışa vurumunun bir göstergesidir- bu sanatçılara örnek olarak Franz Kafka, Virginia Woolf ve Otto Dix verilebilir (Ziemann, 2010). Genel itibariyle burada bahsedilen toplum; ayaklanmalar çıkaran ve kültürel ve poltik anlamda devrimler yaratan bir toplumdur. Bütün bu faaliyetlerin ışığında Hitler öncesi Almanyası’nın sivil toplum anlayışı radikal ve muhalif bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Weimar Hükümeti yok olan ülkeyi yeniden kurma ve demokrasiyi Almanya’ya getirme idealinden gittikçe uzaklaşırken sivil toplumu da karşısına almaya başlamıştır. Bu karşısına alış çok geçmeden tüm dünyayı kapsayacak korkunç bir diktatörlüğün başa geçişinin ilk adımlarıdır. Cumhuriyetin ve demokrasinin zayıf olması sivil toplumu bir tamamlayıcı olmaktan çok hükümete alternatif olmaya itmiştir (Storer, 2013). Genel itibariyle bakıldığında 1930’lu yıllar Almanya için fazlasıyla sıkıntılı geçmiş ve hükümete karşı güvenini yitiren Almanlar, iyi bir hatip ve milliyetçi olan Hitler ve onun partisi etrafında toplanmaya başlamıştır. Özellikle sivil toplum örgütleri ve Alman zenginleri, Hitler ve partisi için elinden geleni yapmaya hazır olmuştur. Weimar Hükümeti gibi zayıf bir siyasi görüşün aksine değişimi, gelişimi ve Almanların refahını gözeten Nazi Partisi özellikle işsizleri ve gençleri hedefine alarak hızlı bir yükselişe geçmiştir (Deutsch Bundestag, 2006). 1930’lu yıllara kadar popüler olmayan Nazi Partisi 1932 yılında oyların %37’sini alarak hızlı bir gelişme kaydetmiştir. Ardından tüm olaylar çok hızlı gelişmiştir. 1933 yılında Şansölye seçilen Hitler 1934 yılında hükümeti meşru yollar ve şiddeti kullanarak ele geçirmiştir (Lockenour, 2021). Meşruluğunu kazanma yollarından en önemlisi Weimar’ın kendi oluşturduğu anayasanın 48. Maddesindeki boşluk olmuştur. Öncelikle 48. maddenin kabul edilmesi sürecinde yargının eksikleri olduğunu belirtmek gerekir ki bu eksiklikler ilerleyen yıllarda Alman vatandaşların hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını meşrulaştıracak derecede büyüktür (Poll, 2020). 1933 yılının Şubat ayında Parlamento binasında çıkan yangını Naziler bir komünist tehdidi olarak görmüş ve bahsi geçen anayasa maddesine dayanarak tüm yetkileri Hitler’in eline veren bir kararname çıkartmıştır (Rainis, 2011). Yangın için çıkarılan bu kararname Hitler’in intiharına kadar yürürlükte kalmıştır. Toplanma özgürlüğü, basın özgürlüğü ve diğer tüm hakları askıya alma yetkisini sağlayan bu kararname tam anlamıyla bir diktatörlüğün ilanı olmuştur. Ayrıca kararname, muhalefeti tamamen yok ederek sebepsiz yere tutuklama hakkını elinde bulundurmuştur (Rainis, 2011).

Bütün bu tarihi sürecin ve Weimar örneğinin bir sonucu olarak belirtmek gerekir ki güçsüz hükümet ve güçlü sivil toplum ikilisi en az güçlü hükümet ve güçsüz sivil toplum kadar tehlikeli olabilmektedir. Bu dengesizlik yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere sivil faşizmin doğmasına sebebiyet vermiştir. Versay antlaşması ve küresel bunalımların arasında sıkışan ve 12 yılı kapsayan Weimar dönemi yalnızca Almanya için değil birçok ülke için tekrarlanmaması gereken bir örnek teşkil etmiştir. Weimar anayasasında yer alan bir boşluktan yararlanarak ve halkın güvenini kazanarak koca bir diktatörlük yaratan Hitler ve Nazi partisi, 12 yıl sürecek bir saltanat döneminde milyonlarca insanın ölümüne kasti olarak sebep olmuş ve bütün bunları da “amaç için her türlü araç mubahtır” fikrini sırtlanarak meşrulaştırma çabasına girmiştir. Bu meşru temelin nereden alındığını anlamak ve sivil toplumun bu noktadaki etkisine bakabilmek adına Nazi Almanyası’nın koşulları incelenmelidir.

2. Hitler Almanya’sı, Sivil Toplum ve Meşruiyet 

Sivil toplum tarihsel süreç içerisinde kamunun politik katılımı, söz söyleme ve hak arama konusunda önemli bir yerde durmaktadır. Bununla beraber yukarıda da bahsedildiği üzere bazı tarihsel süreçler içerisinde de kanlı sonuçlar doğurduğunu söylenebilir. Bu noktada bazı sorular kafamızda oluşacaktır: Faşizmin kanlı sonucu sivil toplumun suçu mudur yoksa tarihsel sürecin gerekliliği midir? Weimar örneğinin bir çıktısı olan Nazi Almanyası meşruiyetini nasıl kazanmıştır? Toplumun çoğunluğu soykırım fikrini nasıl benimsemiştir? Bu sorulardan yola çıkarak sivil toplumun faydalı olup olmadığı, hangi koşullarda faydalı olduğunu anlayabilmek adına faşizmin ortaya çıkışına ve Nazi Almanyası’na göz atmakta fayda vardır.

Faşizm kavramı 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir kavramdır. Nasyonal sosyalizm ve falanjizmin de katkılarıyla gelişen, başarılı olmasına ramak kala düşürülen bir ideolojidir (Laclau, 1998). Hem sağcı hem solcu doğası gereği son derece eklektik bir yapıya sahiptir. Bu eklektizm onu liberal demokrasi ve devrimci sosyalizm karşısında üçüncü bir yol olarak ortaya çıkarır (Laclau, 1998). Faşizmin üçüncü yol olma durumu birazdan bahsedeceğimiz üzere modernitenin kendi kriziyle de ilişkili olabilmektedir (Örs, 2007). Bir ideoloji olarak faşizmin doğuşuna baktığımız zaman düşülen hata onu aktörlerinden bağımsız düşünülememektedir. Faşizm; aktörlerinden de öte, sadece Almanya ve İtalya örnekleri ile açıklayamayacağımız, bütün ülkeleri kapsayan bir kavramdır (Laclau, 1998). Bu yüzden Nazi Almanyası’nın koşullarından bahsetmeden önce faşizm; modernite krizi bağlamında açıklanmaya çalışılacaktır. Modernliğin kendi krizini yaşadığı dönemde; Avrupa parçalanmış, çok uluslu imparatorluklar çökmüş diğer yandan Rus Devrimi gerçekleşmiş ve sosyalizm özellikle kıta Avrupası’nda kendini hissettirmeye başlamıştır. Bu durum Avrupa insanının kimlik krizi yaşamasına, modernliğin ürettiği bu parçalanmışlığa korku duymasına sebep olmuştur. Faşizm de modernliğin ürettiği bu parçalanmışlığı ve bu parçalanmışlıktan duyulan korkuyu gidermenin bir yolu olarak üretilmiş bir ideoloji olarak değerlendirilebilir (Özsel, 2015). Bu noktada kesinlikle faşizm modernitenin zorunlu bir sonucu olarak görülemez ayrıca bu ilişkinin varlığı Hitler’in temel amacının modernizasyon olduğunu da göstermez. Faşizmi ayıran nokta, modernleşme modeline karşı alternatif bir model olması ve bu modelin sürekli güncelliğini koruyacak bir devrim yoluyla gerçekleştirilmesinin ön görülmesidir (Özsel, 2015). Faşizmi modernliğin bir biçimi yapan aynılıkları ise, onun endüstri, teknoloji, bürokrasi ve özellikle rasyonalite ile girdiği ilişkilerdir (Özsel, 2015). “Holokost suçunu işleyenler, bürokrasiyi başlıca araçlardan biri olarak kullandılar” diyen Bauman; Nazilerin, rasyonel bürokrasinin ve endüstrinin rasyonel kazanımlarını bir araya getirmede başarılı olduklarını söylemektedir (Ritzer, 2014). Ruhu itibariyle modern olan faşizm; modern dünyanın araçsalcı rasyonalitesi bağlamında bakıldığında rasyonel bir görünüme sahiptir; hatta her şey o kadar araçsallaşmıştır ki insan öldürmek bunun ‘normal’ bir parçası haline gelmiştir (Özsel, 2015). Bunu yaparken insanların duygularını manipüle eden propagandaları kullanmaktan geri kalınmamıştır. Özellikle teknolojinin yakından takibi o dönemde radyonun bir ideolojik aygıt olarak ustaca kullanılmasına sebep olmuştur (Özsel, 2015). Duygulara ve eyleme dayalı bir ideoloji olan faşizmin temel arzusu modernitenin ve kapitalizmin yarattığı yalnız, yabancılaşmış ve kaybolmuş bireylere kolektif kimlik inşa etmektir. Hitler bu kolektif kimliği “ortak düşman” yaratarak Lebensraum yani Almanların yaşam alanını genişletme politikasıyla inşa etmeye çalışmıştır. Paranın değer kaybından ötürü değersizlik hissinin yoğun olduğu ve işsizlik oranının gittikçe arttığı tüm bunlarla beraber kimlik krizi içerisinde olan Alman halkı için bütünlük yaratmanın ilk aracı milliyetçilik hatta Germen ırkçılığıdır (Kongar, 2021). Hitler ideolojik meşruiyetini Germen ırkçılığından ve yarattığı “ortak düşman” söyleminden almıştır (Kongar, 2021). Bu noktada hala sivil toplumun soykırımın bir parçası olma gerçekliğinin nedeni açıklığa kavuşmuş değildir. Kongar’ın dikkat çektiği İktidarın gücü ve meşruiyet aldatmacası: Hükümet-devlet ayniyeti ve seçim aldatmacası başlığına bakacak olursak henüz demokrasinin sivil toplumun iktidara karşı korunmasının ne denli gerekli olduğunun farkında olunmayan bu dönemde iktidar, hükümet ve devlet kavramları aynılaşarak yozlaşmıştır (Kongar, 2021). “Birey”, genel olarak çağdaş demokrasinin geliştirdiği bir kavram olan “eylemli ve devleti denetleyen vatandaş” olmaktan çok “varlığı siyasal iktidar tarafından onaylanan bir kimliktir” (Kongar, 2021). Bu devlet-hükümet ayrımının ortadan kalkmış olması halkı, Nazi iktidarı karşısında korumasız bırakmıştır. İşte bu noktada bahsedilmesi gereken demokrasinin sadece seçim mekanizmasından ibaretmiş gibi gösterilerek hukuksal meşruiyetin seçim ile kazanılmış olmasıdır (Kongar, 2021). Bu meşruiyet aygıtları, Nazi Almanyası’nda bir toplumu kanlı tarihi sessizce izleyen ona ortak olan katillere dönüştürmüştür. Bu sürecin sadece tarihsel bir kesit olarak algılanmaması hem demokrasi adına hem de sivil toplum adına son derece önem arz etmektedir.

Sonuç

Sivil toplum tarihsel süreçte kavramsal ve pratik olarak değişim geçirmiştir. Genel olarak bakıldığında özellikle demokrasi arayışının en önemli parçası olan sivil toplum devlete karşı halkın çıkarlarını korumanın ve hak aramanın bir yolu olarak zihinlerimizde “iyi ve faydalı” olanı çağrıştırmakla beraber o yönde yorumlama eğilimi de taşımaktadır. Weimar örneği; sivil toplumun seçimleri ve sonucu olarak Nazi Almanyası gibi kanlı bir tarihin, toplumun bütünü ile birlite yazılması açısından özgün, çarpıcı ve tehditkar bir örnektir. Weimar Cumhuriyeti döneminde sosyalizmin yükselişi, Birinci Dünya Savaşı yaptırımları, ekonomik buhranlar toplumsal olarak da buhrana yol açmış olup modernitenin kendi krizi ile birleşmiştir. Kapitalizmin bireyi yabancılaştırması, yalnız ve şehirli bireyin kimlik kaybı Weimar döneminin kendi içsel koşullarıyla birleştiğinde sivil toplumun geleceğe yönelik seçimi pek iç açıcı olmamıştır. Gençleri ve işsizleri hedef alarak, toplumun parçalanmışlığının vurgusuyla ön plana çıkan Hitler, hem Alman burjuvazisinden hem de anlam ve değer krizi yaşayan sivil toplumdan destek alarak seçim ile iktidara gelmiştir. Ancak seçim mekanizması ile kazanılan meşruiyet, sonrasında demokrasi için büyük tehdide dönüşmüştür. Aynı zamanda demokrasilerde yargı gibi mühim bir aygıtın doğru işlememesi böyle büyük bir tarihi kırılmaya sebebiyet vermiştir. Ayrıca, faşizm modernliğin rasyonalite ve bürokrasi temelleri üzerine kurulmuş anti-materyalist bir ideoloji olarak karşımıza çıkmakla birlikte alternatif bir modernite arayışı içerisinde kendini konumlandırmıştır. Coşku ve duygulardan beslenen bu ideoloji insanlara zamansal ve antropolojik kopuş içerisinde ütopik bir dünya, yeni bir düzen ve yeni bir insan tasviri sunmuştur. Sivil toplumun yararları kadar dengesinden kopmuş bir sistemde ne kadar tehlikeli olabileceğini bize gösteren bu örnek, sivil toplum örgütleri ve hükümet ilişkisinin ne denli birbiriyle bağlantılı olduğunun alenen kanıtıdır. Seçim ile meşruiyet kazanan, yargı ile iktidarını ilan eden Hitler, Germen ırkçılığı bağlamında “ortak düşman” yaratarak ideolojik meşruiyetini sağlamıştır. Faşizmin, kendisini üçüncü modern ideoloji olarak var etmesi, Nazilerin bürokrasiyi, endüstrileşmeyi, teknolojiyi ve özellikle rasyonaliteyi bu denli kullanması meşruiyetlerini sağlamlaştırmıştır. Sonuç olarak, sivil toplum “faydalıdır” ya da “zararlıdır” ifadesi oldukça indirgemeci bir bakış açısı olacaktır. Nitekim, Weimar Cumhuriyeti ve Nazi Almanyası örneğini incelediğimizde tarihsel koşullar, meşruiyet aygıtları ortaya çıkan kanlı sonucu var eden asıl sebepler gibi görünmektedir. Bununla beraber faşizm gerçekliği, tarih içerisinde bir kesit olmamakla birlikte hem sivil toplumu hem de demokrasiyi tehdit eden aynı zamanda ikisinin de zayıflıklarını ortaya çıkaran bir ideolojidir. 

Fatmasu Demirci

Yağmur Nurşen Yıldırım

Polen Biçer 

Sivil Toplum Çalışmaları Staj Programı

Kaynakça

Carver, T. (2010). Globality, Democracy and Civil Society. Taylor and Francis.

Connelly, J. (2006). The Dictators: Hitler’s Germany, Stalin’s Russia (review). Kritika: Explorations in Russian and Eurasian History, 7, 919-929. 

Deutcher Bundestag. (2006). The political parties in the Weimar Republic. German Bundestag Research.

Gordon, H. (2015). Hitler and the Beer Hall Putsch. Princeton Press. 

Kongar, E. (2021, Ağustos). Nazilerin Cinayet Çılgınlığı Tüm Topluma Nasıl Benimsetildi. https://www.kongar.org/makaleler/mak_na.php adresinden alındı.

Laclau, E. (1998). Faşizm ve İdeoloji. Birikim, 81-93.

Lockenour, J. (2021). Duelist: Ludendorff, Hindenburg, Hitler. Cornell University Press.

Örs, B. (2007). Faşizm. B. Örs içinde, Modern Siyasal Düşünceler. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. 

Özsel, D. (2015). Modernist Bir Siyasal Tarz Olarak Faşizm: Roger Griffin’in Faşizm Analizi. D. Özsel içinde, Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar. Ankara: Doğu-Batı.

Pietrzyk-Reeves, D. (2003). Democracy or Civil Society? Politics, 23(1), 38-45.

Poll, R. (2020). Germany’s first Democratic Constitution, its Collapse,and the Lessons for Today. Adenauer Shiftung.

Rainis, A. (2011). The Legitimate History of Lies. Lulu.com

Ritzer, G. (2014). Modernlikle ilgili Çağdaş Kuramlar. G. Ritzer içinde, Sosyoloji Kuramları. Ankara: De ki Yayınevi.

Rydgren, J. (2017). Radical right-wing parties in Europe: What’s populism got to do with it? Journal of Language and Politics,16(4).

Storer, C. (2013). A Short History of the Weimar Republic. Bloomsbury Publishing.

Yaşama Dair Vakıf. (2016). Verilerle Sivil Toplum Kuruluşları. Yaşama Dair Vakıf.

Ziemann, B. (2010). Weimar was Weimar: Politics, Culture and the Emplotment of the German Republic. German History, 28.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here