Türk Dış Politikası’nda Sosyal Medya ve Dijital Platformların Kullanımı: Karabağ (44 Gün) Savaşı Örneği

0
194

ÖZET

Günümüzde teknolojik gelişmelerin de etkisiyle bireylerin sosyal ve politik süreçlere katılımı fazlasıyla artmıştır. Bu minvalde kamu diplomasisi, gerek iç politikada gerek dış politikada ülkeler için vazgeçilmez bir araç haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmelerin ışığında 2018 yılında ‘Dijital Diplomasi’ inisiyatifini ortaya koymuştur. Ancak ne yazık ki, 2020 yılındaki 44 Gün Savaşı örneğinde de görüldüğü gibi, bu konuda halen yapılması gereken belirli düzenlemeler vardır. Bu durum, Türkiye’nin yumuşak güç açısından elde ettiği kazanımlara gölge düşürmektedir.

Anahtar Kelimeler: Yumuşak Güç, Kamu Diplomasisi, Dijital Diplomasi, Sosyal Medya, Propaganda

ABSTRACT

Sponsorlu

Today, thanks to the technological developments, individual participation to social and political processes increased. In this regard, Turkey introduced it’s digital diplomacy enterpreise in 2018. However, as it was seen in the 44 Days War in 2020, there should be some arrangements to be done in this subject. This situation overshadow Turkey’s success in soft power initiative, gathered in the last decade.

Key Words: Soft Power, Public Diplomacy, Digital Diplomacy, Social Media, Propaganda

 1. Giriş

Devlet olma olgusunun en önemli ögelerinden biri olan dış politika, en temel ifadesi ile ‘uluslararası ilişkilerde bağımsız bir aktör tarafından yürütülen resmi nitelikli dış ilişkiler’ (Hill, 2003: 3) şeklinde tanımlanmaktadır. Diplomasi ise dış politikanın icrasındaki en temel araçtır. En basit manasıyla diplomasi, dış politika dâhilindeki hedef ve amaçlara ulaşmak üzere kullanılan, ağırlıklı olarak müzakere ve antlaşmalardan oluşan bir sanat ve beceridir. Robert Putnam’a (1988) göre, diplomasi eşzamanlı olarak izlenen iki oyundan oluşmaktadır. Yani, bürokratlar uygulanması planlanan politikaları hem vatandaşlara açıklamak hem de yabancı mevkidaşları ile müzakerede ve mücadelede bulunmak durumundadır. Bu iki düzeyli oyunlar, ancak ulusal (iç politik) ve uluslararası (hükümetler) nezdinde yapılan görüşmelerle aktörlerin çıkarlarının örtüşmesi durumunda başarılı atfedilmektedir. Zira bürokratları yöneticilerin ve yöneticileri de halkın ve farklı çıkar gruplarının göreve getirdiği düşünüldüğünde (Turan, 2012), karar vericilerin tek taraflı karar alması ve hesap verme zorunluluğu olmaması beklenemez. Özellikle Milenyumun başında adını sık sık duyduğumuz Demokratik Barış Teorisi (Democratic Peace Theory) de bu durumu perçinleyen bir diğer ögedir. Buna göre, Liberal demokrasilerde iktidarın halka/parlamentoya karşı sorumlu olması, icraatlarından ötürü halka hesap vermesi gerekmesi dolayısıyla herhangi agresif bir karar almaktan kaçınması yönündeki eğilim ile, uluslararası arenada demokratik yönetimlerin sayısının artırılması neticesinde küresel barışa katkı sağlanacağını ön görülmektedir.

Halkın karar alma süreçlerine katılımını ve etkinliğini artıran bir diğer sebep de teknolojik gelişmelerdir. Örneğin; radyo, telefon, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının ve internetin yaygınlaşması ile Dünya’da geniş bir haber alma ağı oluşmuş bilginin hızlı yayılımı, politika oluşturma ve halkın tepki verme süresini kısaltmıştır. Örneğin, bilhassa Körfez Savaşı (1991) sonrası literatüre giren CNN Etkisi’ne göre, bir ülkede yaşanan herhangi bir olayın küresel ölçekteki medya şirketlerinin çalışmaları ile tüm dünyaya duyurulması, yönetim üzerindeki ulusal ve uluslararası baskının artması, insani motivasyonlarla (Denk, 2009) mevcut durumun tartışılması, dolayısıyla yabancı politika yapıcıların da ilgili olaya değinmesine neden olmaktadır. Kısaca, gerçek zamanlı iletişim teknolojilerinin yerel olaylarda izleyiciyi, küresel politik olaylarda ise politik ve yetkin kesimi provoke etmektedir (Robinson, 2005). Tabiri caizse, artık hiçbir şeyin gizli kal(a)madığı bu dünyada, bireylerin hassasiyetlerinin dış politika ajandasına yansıması veya belirli çıkarlar doğrultusunda yansıtılması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu gelişmelerin ışığında dış politika yapıcıların, uluslararası kamuoyunu da dikkate alması gerekmektedir.

Uluslararası kamuoyunu dikkate alan bir diğer fikir de Joseph Nye’ın (2004) ortaya attığı Yumuşak Güç’tür. Buna göre, bir ülkenin askeri güç kullanmadan, çeşitli sosyo-kültürel metotlarla ikna edilip, etki altına alınabileceğini savunan temel görüştür. Zira Soğuk Savaş döneminde, Hollywood’un Amerika’nın Vietnam Savaşı’ndaki ‘haklı’ duruşunu akıllara kazıyan Rambo filmleri örneğinde olduğu gibi pek çok konuda Beyaz Saray’ın uzun zamandır başvurduğu bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Burada önemli olan bir diğer husus da yabancı ülke vatandaşları ile olan iletişimin sağlam tutulmasıdır. Bu minvalde, klasik diplomasi anlayışındaki hükümetler ve bürokratlar arası, tek yönlü, asimetrik iletişim yerine hükümet dışı, sivil otoritelerin de katılımının sağlandığı, kamunun aktif rol aldığı, simetrik bir iletişim sistematiğinde gerçekleştirilen bir etki alanı yaratma, propaganda, prestij artırımını, ulus markalaşmasını sağlamaya yönelik çalışmaların bütününü oluşturan Kamu Diplomasisi’dir (Aydemir, 2016). Kamu diplomasisi araçları çerçevesinde ise aralarında sosyal medya propagandasının da bulunduğu pek çok farkı metot bulunmaktadır.

2. Sosyal Medya’nın Politik Bir Araç Olarak Yükselişi

Medyanın bilinmeyenleri duyuran, sistemdeki mevcut kontrol ve denge önlemlerine ek olarak, hükümeti halka ek açıklama yapmak zorunda bırakan, Watergate Skandalı’nın patlak vermesi ile ‘Demokrasi’nin dördüncü gücü’ olarak anılmaya başlanan yapısı, sosyal medyanın yaygınlaşması ile bambaşka bir hale dönüşmüştür. Öyle ki, en demokratik sayılan ülkelerde dahi medyanın ticari kaygılarla oto-sansür uygulaması, farklı görüşlerin sözcülüğünü yapan yayın organlarının yaygınlaşması, karşıt görüşteki yayın organları arasındaki çekişmenin artması ile yine belirli ellere ve taktiklere hapsolan medya, haber alma ve daha da önemlisi politik katılım, sosyal medya ile bambaşka bir düzeye erişmiştir. Buna göre pratikte bireylerin kendi fikirlerini veya herhangi bir olay hakkındaki görüntü ve verileri sansürsüzce duyurabilmeleri, başlangıçta ulusal medya organlarının yapması gereken ama özellikle Neo-liberal dalganın yaygınlaştığı ve küresel manada, ‘istikrarın sağlanması adına’ daha tek tipçi politik yaklaşımların sergilendiği 1970-80’li yıllardan itibaren yapamamaya başladığını, sosyal medyanın yapabilmesi anlamına geliyordu. Bilhassa demokrasinin dört-beş yılda bir yapılan düzenli seçimlerden, popüler ifadesi ile ‘demokrasinin sandıktan ibaret olmaması gerektiği’ şeklindeki argümanların küresel düzeyde popülerleştiği yıllarda, bu durum çok daha çarpıcı hale gelmekteydi. İnsanların en ufak bir konu hakkında dahi fikirlerini rahatlıkla, maliyetsiz ve kolay bir şekilde söyleyebilmeleri en başta yerel yönetimler için oldukça büyük bir avantaj sağlamakta, kişilerin politik süreçlere katılımının artması ile de psikolojik tatmin seviyeleri yükselmektedir.

Sosyal medya, internet ağında (World Wide Web), olabilecek en yüksek seviyedeki, en hızlı ve daha özgür veri akışını sağlayan mecralardan biridir. Özellikle Twitter, bu konuda diğerlerinden ayrışmaktadır. Bu durum bireyleri katılım göstermek ve katkı yapmak konusunda daha cesaretlendirmektedir. İlgili uygulamaların yazılımlarının da doğası gereği benzer görüşlere, beğenilere sahip kişilerin, kendisini gibi düşünen insanlarla (Homophily) daha kolay etkileşime girmesi, gönderiler aracılığıyla daha fazla sayıda insanın gruplaşması, mobilize olması kolaylaşmaktadır ve toplumsal kutuplaşmaya yol açmaktadır (Jansen & Zhang & Sobel & Chowdury, 2009; Handy, 2010).

Ancak bu sürecin bir diğer yanı, herhangi bir görece küçük, ulusal sorunun saniyesinde uluslararası nitelik kazandırması ve adeta kelebek etkisi ile sonuç vermektedir. Özellikle 2002 – 2003 yıllarında Afganistan ve Irak’a sadece terör bağlantılı isimler ve kitle imha silahları için değil de bahsi geçen ülkelere ‘demokrasi getirmek’ ve insan haklarını güvence altına almak adına dış müdahalelerin yapıldığı düşünüldüğünde bu durum başta uzun soluklu, sınır ötesi askeri müdahale yapma kapasitesi yüksek devletlerin düşman gördüğü otokratik yönetimler, hibrit rejimler, daha sonra diğer pek çok devlet için bir egemenlik riski haline gelmiştir. Örneğin Rusya Federasyonu, 2003, 2004 ve 2005 yıllarında dış kaynaklı ve bilfiil yabancı aktivistlerin katılımıyla, çeşitli sivil toplum örgütleri önderliğinde yapılan, Rus etki alanı (Russian Sphere of Influence) dâhilinde olduğu kabul edilen Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan gibi eski Sovyet ülkelerinde peş peşe gerçekleştirilen devrimleri, Batı tarafından kendisine karşı kullanılan yeni bir çeşit çevreleme politikasının neticesi olarak değerlendirmekte ve 2014 yılında Ukrayna’da başlayan EuroMaidan olaylarını ise daha evvel kontrol altına alınan sivil toplum örgütlerinin yerine sosyal medya üzerinden düzenlenen benzer bir “saldırı” olarak nitelendirmektedir. Buradan hareketle yapılması planlanan herhangi bir toplumsal harekette, insanların sosyal medya üzerinden örgütlenmesini ifade eden ‘Clicktivism’ (Kliktivizm) olgusu doğmuştur (Yegen, 2015). Bu konuda bir diğer önemli örnek ise Arap Baharı olaylarıdır. Hatta belirli kaynaklar milyonlarca kişinin göç etmesine, devletlerin yok olmasına neden olan eylemleri bir çeşit ‘Twitter Devrimi’ olarak görmektedir (Jones & Mattiacci, 2019). Bu durum pek çok ülkede iç politikada, benzer düşünen insanların yine kendileri gibi insanlar ve kendi görüşlerini destekleyen paylaşımlarla, adeta bir paralel evrene itilmesi, kişilerin muhalif olma konumunun fiilen ortadan kalkmasına (Aydın & Büdün, 2018), yönetimin meşruiyeti üzerine artan tartışmalara ve hatta sivil-anarşist hareketlere, dış politikada da bağlantılı olarak bir egemenlik ve otoritesizlik sorununa ve hatta güvenlik zaaflarına neden olabilmektedir.

Son olarak, sosyal medyanın temel bir diplomatik ve provokatif araç haline gelmesi, 2016-2020 yılları arasında ABD Başkanı olan Donald Trump’ın kritik mesajları Twitter hesabı üzerinden duyurması ile olmuştur. Buradan hareketle ‘Twiplomacy’ (Twitter Diplomacy) terimi literatüre girmiştir. Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Amerika’da kullanılan, Amerikan diplomasi geleneği ve dış işleri bakanlığı teşkilatında yarattığı değişim ile akıllara kazınan liderlerin şahsi sosyal medya hesaplarından hem ilgili resmi mercilere hem de dünya çapındaki kullanıcılara direk seslenmesi adeta çığır açmıştır. Örnek vermek gerekirse 2018’deki Rahip Branson Krizi’nde olduğu gibi Türkiye-ABD ilişkilerinin lider tekelinden yapılan sosyal medya paylaşımları ile olumsuz etkilendiği de gözlenmiştir. Bu minvalde, sosyal medyanın yarattığı siyasi, psikolojik ve sosyolojik değişimlere ek olarak, diplomasi kurumu dahilinde de biçimsel bir değişim yaşanmıştır. Trump’ın halefi Joe Biden’ın da, ABD dış politikasında kurumsal yönetim yapısını koruma ve geliştirme iddiası olsa da, kısa süre önce önemli halk hareketlerine sahne olmuş ülkede, vatandaşlar ile kolay yoldan iletişim kurabilmek için bu araçtan vazgeçmesi pek de kolay görünmemektedir.

Yukarıda bahsi geçen konular göz önüne alındığında, bir yandan uluslararası propaganda ve atılan adımların haklılığının duyurulması diğer yandan iç politikada istikrarın korunması adına çeşitli kazanımlar elde etmek için sosyal medyanın kullanılması kaçınılmaz bir hale gelmiştir.

3. Türkiye Cumhuriyeti ve Bir Dış Politika Aracı Olarak Sosyal Medya

Başlangıçta, bilindiği üzere sosyal medya sadece resmi kurum ve kişilerin yayın organı olmaktan çok sıradan vatandaşlara hizmet etmekte idi. Buradan hareketle, nispeten daha küçük çapta gözlemlenen 2008 Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) protestoları, 2010 yılında başlayan Arap Baharı olayları, 2013 Gezi Protestoları, 2014 EuroMaidan Olayları, 2019’dan bu yana Fransa’da sahada olan Sarı Yelekliler’in Eylemleri ve en son 6 Ocak 2021’de yaşanan Amerikan Kongre Baskını’nda sosyal medyanın, sivil halk ve hatta devlet dışı aktörlerin mobilizasyonunda hayati öneme sahip olduğu gözlemlenmektedir.

Türkiye örneğine odaklanacak olursak, 2013 yılında yaşanan Gezi Protestoları kimine göre ortak kamusal alana, kamusal kültüre müdahaleye karşı adil bir hak arayışı kimine göre bir dış destekli kalkışma olarak anılmakta iken kesin olan katılımcıların büyük bir çoğunluğunun sosyal medya üzerinden örgütlenmiş olmalarıdır (Gül & Sezer & İzam, 2016). Diğer taraftan, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin önlenmesinde de sokağa çıkan büyük halk kitleleri yine sosyal medya aracılığıyla örgütlenmişlerdir. Temmuz 2016’da, normal bir günde atılan tweet sayısı yaklaşık 16.500 iken, 15 Temmuz gecesi bu sayı 71.938’e ve 16 Temmuz günü ise 495.000’e çıkmıştır (Devran & Özcan, 2016). Bahsi geçen dönemde, en çok tweet atılan konular ise TBMM’nin bombalanması, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın rehin alınması, Erdoğan’ın Hande Fırat ile Facetime uygulaması üzerinden yaptığı konuşmada ‘milleti sokağa davet etmesi’ ve Boğaziçi Köprüsü’nün trafiğe kapatılmasıdır (Demir, 2016). Son dönemde, pek çok farklı ülkede gerçekleşen sosyal ve siyasi olaylarda sosyal medyanın kitleleri mobilize etmesi hakkında başını Kremlin’in çektiği bir şüpheci kitle olduğunu hatırlayacak olursak, açıkçası kimler tarafından hangi amaçlarla kullanılacağı pek de kestirilemeyen bu aygıta yönelik Türk yönetiminin de bazı soru işaretleri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bu gelişmelerin ışığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yandan gelişmekte olan yumuşak güç inisiyatifini desteklemek, uluslararası arenada atılan adımları meşru gerekçeleri ile tüm dünya vatandaşlarına filtresiz – sansürsüz bir şekilde aktarmak (haklılığını duyurmak) ve doğru bilgi vermek amaçlı, diğer yandan yukarıda da bahsedilen çekinceleri gidermek ve ülkedeki düzen ve istikrarı korumak gerekçesi ile çift yönlü, pro-aktif bir girişim başlatması kaçınılmazdır.

Hanson’ın (2012) savına göre, devletlerin sosyal medya propagandalarını da içeren dijital diplomasinin amaçları arasında; ulusal çıkarlar temelinde, uluslararası arenada kullanılmak üzere bilgi yönetimi ve aktarımı, sanal platformlarda faaliyet gösteren vatandaşlara ulaşmak adına yürütülen kamu diplomasisi, internetteki enformasyon yığınını etkili bir şekilde analiz etmek ve karar alma süreçlerine katkı sağlamak adına enformasyon yönetimi, dış dijital kaynaklardan faydalanma, politika planlama, yurtdışında bulunan/yaşayan tüm vatandaşların yaşayabileceği muhtemel sorunlara hızlı bir şekilde cevap verebilmek adına etkili konsolosluk iletişimi ve internet özgürlüğünün garanti altına alınması gibi sekiz farklı alan bulunmaktadır. Manor ve Segev’e (2015) göre ise dijital diplomasi inisiyatifleri dahilinde, ülkelerin dış politika hedefleri doğrultusunda proaktif yöntemlerle ülke prestijinin dünya kamuoyun nezdinde artırılmasına çalışılmaktadır. Ayrıca diplomatların sosyal medya hesaplarını takip ederek dünya çapında ‘trend’ (eğilim) araştırma ve analizi yapılması, olaylara hızlı bir reaksiyon gösterilmesi ve kamuoyunu tercih edilen yönde etkilenmesi de dijital diplomasi inisiyatifinin bir parçası olarak nitelendirilmektedir (Zhang 2013: 1325).

Türkiye, emsallerinden biraz daha geç bir şekilde, T.C. Dışişleri Bakanlığı 2019 yılında, T.C. Dışişleri Bakanlığı, XI. Büyükelçiler Konferansı’nda ilk ‘Dijital Diplomasi’ inisiyatifini oluşturmuştur. Bu çerçevede, sosyal medyadan ve gelişen teknolojilerden etkin bir şekilde istifade etmek üzere diplomatları çağın gereksinimlerine uygun araçlarla donatmak, elektronik vize, e-nota, Konsolosluk.net gibi hizmetlere ek olarak, konsolosluk hizmetlerini teknolojinin yardımıyla daha verimli kılmaya yönelik mevcut çabalarını bir üst düzeye çıkarmak, yeni teknolojinin dış politika üzerindeki etkilerini araştırmak, küresel eğilimlerin daha etkin bir şekilde takip edilebileceği ve erken uyarı sistemleriyle krizlerin önceden tespit edilebileceği bir sistem kurmak ve ülke çapında diğer kurumlarla dijital alanda da işbirliği yapmak amaçlanmaktadır[1].

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sitesi 11 dilde hizmet vermekte, 246 diplomatik temsilciliğin her birinin ayrı sosyal medya hesabı bulunmakta ve Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Twitter’daki İngilizce sayfasının (MFA Turkey) 89,2 bin, Arapça sayfasının (MFA Turkey Arabic) yaklaşık 37 bin, Fransızca sayfasının yaklaşık 8 bin ve Türkçe sayfasının ise bir buçuk milyon takipçisi bulunmaktadır. Bunlara ek olarak, 2019 yılında ‘#GirişimciveİnsaniDışPolitika’ etiketi kullanılarak Bakanlık ve dış temsilcilikler dâhilinde sosyal medyada toplamda 9.500 civarında paylaşım yapılmıştır. Ancak ilerleyen süreçte, Covid-19 krizinin de etkisiyle benzer bir adım atılmamıştır. Türkiye’nin sosyal medyadaki aktiviteleri genellikle ilgili kurumların internet sitelerindeki genel duyuruların yeniden paylaşılması veya liderlerin ve üst düzey bürokratların şahsi hesaplarından yaptığı demeçlerin tekrar paylaşılması ile ilerlemektedir. Bireysel söylevlerin açıklayıcı olarak kullanımın daha yaygın olduğu sistemde ise şahsi hesaplar daha büyük önem arz etmektedir. Bu minvalde Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Twitter’da 17 milyon, Sayın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Twitter’da 1,8 milyon, bir nevi Türkiye’nin dış propagandasından mesul Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un ise 957.500 takipçisi bulunmaktadır.

Çoğu dış politika çalışmasında olduğu gibi, bu çalışmada da yoğunlukla Türk dijital diplomasi inisiyatifi dâhilinde küresel trendlerin erkenden fark edilip, gerekli mesajların uluslararası kamuoyu ile gerektiği şekilde paylaşılması, işin püf noktasıdır. Birinci Dünya Savaşı esnasında, halihazırda önemli bir üstünlük elde etmiş olan İngiltere’nin dahi Osmanlı’ya karşı Mavi Kitap gibi kitaplarla, Ermeni Soykırımı Yalanı üzerinden İstanbul’a karşı bir kara propaganda başlatma gereği duyduğu (esas hedef ABD’nin savaşa çekilmesi idi), her ne kadar Malta Adası’nda yapılan yargılamalarda Osmanlı’nın suçsuzluğu kanıtlanmışsa da bu durumun Osmanlı için önemli bir prestij ve nihayetinde destek kaybına yol açması ve izlerinin halen Türkiye Cumhuriyeti’ni olumsuz etkilediği düşünülürse, bir de buna çağımızın hızlı iletişim teknolojilerinin etkisi eklendiğinde durumun vahameti anlaşılacaktır. Her şeyin markalaşma ve prestij üzerinden yürüdüğü, yaklaşık seksen yıldır yumuşak güç ve kamu diplomasisinin bu denli önem kazandığı bir ortamda, bu asla es geçilemez bir noktadır. Bu çalışmanın sınırları dâhilinde, Karabağ’daki 44 Gün Savaşı (2020) ve devamındaki süreçte, Twitter’da yapılan resmi paylaşımlar ve Türkiye aleyhtarı paylaşımlar üzerinden kısa bir analiz yapılacaktır.

4. 44 Gün Savaşı ve Sosyal Medya’daki Yansımaları

1923 yılında Dağlık Karabağ, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin (ASSR) bir Oblast’ı (özerk bölgesi) olarak tanımlanmıştır. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru azalan gelirler, artan sosyal adaletsizlik, yolsuzluk iddiaları, 1979 yılındaki Afganistan İşgali gibi sorunların etkilerinden kurtulamayan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) kuvvet kaybetmiş, etnik ve milliyetçi hareketler 15 devlet bünyesinde hız kazanmıştır. 1987 yılında Karabağ’da yaşayan Ermeniler, Azeri yönetimi aleyhinde hareketler başlatmış, Türk köylerine saldırmıştır. 1989 yılında Kızıl Ordu olaya müdahale etmiş ve Karabağ’ın özerk niteliğini ortadan kaldırıp onu direkt olarak Bakü’ye bağlamıştır. Aynı yılın Aralık ayında Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti ile Karabağ Ulusal Konseyi ortak bir oturum gerçekleştirmiş, Moskova’nın kararı geçersiz sayılarak Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nın Ermenistan ile birleşmesine karar verilmiştir. 1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmiş, Birleşmiş Milletler (BM) Karabağ’ın Azerbaycan sınırları içinde kalmasını onaylamıştır. Devam eden süreçte Ermenistan, sadece Karabağ’ı değil, Azerbaycan’ın Karabağ yakınlarındaki yedi ilini (rayon) (Kelbecer, Laçin, Gubatlı, Zengilan, Cebrayıl, Fizuli, Ağdam) işgal etmiştir. Bahsi geçen bölgeler ile Azeri topraklarının yaklaşık 1/5’i Ermeni işgaline uğramıştır.

Yaklaşık 20 yıllık uluslararası arabuluculuk, müzakereler (MINSK Grubu) ve çözümsüzlük, Temmuz 2020’den itibaren Ermeni tarafının başlattığı saldırılar ile yeniden sıcak temasa dönüşmüş, Kasım 2020’de ise Ermeni tarafının yenilgisi ile sonuçlanmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin, Türk silahlı ve silahsız insansız hava araçlarının, askeri birikimi ve teçhizatının Azeri tarafına sağladığı avantaj yadsınamaz. Eşzamanlı olarak, halihazırda Yunanistan’ın gerek Ege’deki deniz yetki alanını tek taraflı olarak 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarma kararı, 12 Adalar için anakara kadar geniş (40 deniz mili) Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) talep etmesi, Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne kıstırma amaçlı maksimalist hareketlerde bulunmasına karşı Türkiye’nin yaptığı haklı itirazlar, Libya’daki ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yaptığı deniz yetki alanı antlaşması gibi gelişmeler, Irak ve Suriye’deki terörle mücadele operasyonları itibarsızlaştırılıp, Türkiye’nin kendi bölgesinde başkalarının haklarını gasp edip, etki alanını artırmak istediğine dair sosyal medyada kara propaganda başlatılmıştır. Bu duruma bir de asıl saldırgan olan Ermeni yönetiminin, Azeri ve Türk ‘saldırganlığına’ karşı, Orta Asya Türk devletleri ve Anadolu arasında Kafkasya’daki yegâne ‘tampon bölge’ (bufferzone) olduğu şeklinde propaganda yapması eklendiğinde, Türkiye’nin dünya kamuoyundaki görünümü ciddi oranda baskılanmaya çalışılmıştır.

Bu minvalde, twitter ve facebook’ta savearmenians, savegreeks şeklinde hashtag’ler açılmış, bir arada paylaşılmış, Türkiye’yi terörist devlet olarak gösteren paylaşımlar yapılmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı saldırgan gösteren paylaşımlar yapılmış. Bu durum ilerleyen süreçte, adeta bir yarışa dönüşmüş, Mart 2021′ de peş peşe gelen Newyork’taki Times Meydanı, Bosna Hersek’in başkenti Saray Bosna ve Diyarbakır’daki billboard ve posterler ile devam etmiştir ve hatta 30 Ekim 2020’de İzmir’de gerçekleşen deprem ve mini tsunami, pek çok kullanıcı tarafından bir nevi ‘ilahi adalet’ ya da ‘Allah’ın Gazabı’ olarak tanıtılmıştır. Ayrıca hâlihazırda, Kasım 2020’den önce var olan Türkiye’yi ‘terörist devlet’ olarak ilan edilmesini isteyen, boykot edilmesini isteyen boycottturkeyUK[2] gibi popüler yapılanmalar da bunlara katılmış ve sürece destek sağlamıştır.

İlgili sayfanın Twitter’da 3003 takipçisi bulunmakla beraber, başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere Türkiye’den Batı’ya yapılan tekstil ihracatlarının azaltılması, bu konuda HM, Adidas gibi uluslararası firmaların caydırılması adına change.org sitesinde kampanya başlatılmış ve ilgili sayfa Twitter’da paylaşılmış (Görsel III) ve ülkenin turizm gelirlerinin azaltılması adına yabancı turistlerin Türkiye’yi seçmemesi için propaganda çalışmaları yapılmaktadır.

Buna karşın Türkiye tarafından genel olarak üst düzey yetkililerin basın açıklamalarının sosyal medyada paylaşılması şeklinde devam eden karşı propaganda çalışmaları yapılmış fakat ilgili yapılanmalar görece geri kalmaktadır. Şayet çok daha az nüfusa sahip olmasına rağmen Ermenistan Dışişleri Bakanlığının İngilizce Twitter sayfasının Türkiye’den sadece yedi bin daha az, yaklaşık 82 bin takipçisi bulunmaktadır. Geri paylaşım ve retweet sirkülasyonunda üst düzey bürokratlar ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın hesabı daha başarılı iken, beğeni sayılarında kurumsal bazda nispeten geri kalınmaktadır. Ayrıca sivillerin yaptığı paylaşım ve propaganda konusunda Türkiye görece geri planda kalmakta, resmî açıklamalar ise geri tepmektedir.

Örneğin, Twitter’da rastgele dolaşan bir kullanıcı Yavuz Selim Kıran’ın BM 46. İnsan Hakları Komisyonu toplantısına katılımı ile ilgili yaptığı paylaşıma denk gelmiş, bu konuda Twitter yazılımını da eleştirip, turkeyisaterroriststate, sanctionturkey şeklindeki hashtagler ekli yeni bir paylaşım yapmıştır (Görsel V). İlgili paylaşımların beğeni ve retweet sayıları 50 ila 200 arasında değişmekle beraber samimiyet bağlamında daha etkili olduğu varsayılabilir.

5. Sonuç

Kuruluşunu altı devlete karşı savaşarak başarabilmiş ancak ne yazık ki adeta kuruluşundan 1980’lere dek Ermeni, 1984 yılından itibaren PKK, DHKP-C gibi farklı, ayrılıkçı, dış destekli terörist grupların saldırısı altında olan, öte yandan çeşitli yumuşak güç unsurları, Kızılay, AFAD, Türk Diyanet Vakfı (TDV) gibi insani yardım kuruluşları ve direkt yardımlarla, ‘İnsani ve Girişimci’ dış politikası çerçevesinde etki alanını artırmak isteyen Türkiye gibi bir ülke için küresel sosyal ağ ve uygulamalarda prestij artırıcı propaganda çalışmaları yapmak, küresel eğilimleri takip etmek hayati öneme haizdir. Bu noktada, ABD (özellikle terörle mücadele temelinde 2002 yılında), Rusya (2008) gibi ülkelere kıyasla geç de olsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin attığı adımlar son derece kıymetlidir. Türkiye’de yapılan saldırılara karşı birebir yahut alenen belirli söylemlerin hedef seçilmesi yerine Covid-19 sürecinde Türkiye’nin güçlü ve yetkin sağlık sistemi ve hijyen sertifikalı otelleri bulunduğuna dair yabancı bakanlıklara mektup yazılması, ilgili uluslararası konferans ve toplantılarda boy gösterilmesi, dış yardımlar gibi yollarla markalaşma ve prestij artırımına çalışılması gibi örnekler oldukça güzel gelişmelerdir. Zira Türkiye Cumhuriyeti 2018 yılında Gayrı Safi Milli Hasılası’nın (GSMH) yaklaşık %0,89’unu insani yardıma ayırarak Dünya’nın ‘en cömert ülkesi seçilmiş’, 2019 yılında bu konumunu korumuş ve bilhassa 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’nı takiben, artan sayılarda yaklaşık (3,5 milyon) Suriyeli mültecinin de eklenmesi ile yaklaşık 5,5 milyon mülteciye ev sahipliği yaparak, gelişmiş insani ve vicdani yönünü gözler önüne sermiştir. Pratikteki tüm bu emeklere rağmen sosyal medyadaki kara propagandaya karşı ise daha yoğun bir mücadele yapılması gerekmektedir. Ne yazık ki, bilinen çerçevede editöryel bir propaganda mücadelesinin yapılmadığı (ilgili haber ve görsellerin SEO dâhilinde hazırlanarak yaygınlaşmasını sağlamak) ve bürokratik veya bireysel şekilde ilerletilen çabaların yetersiz kaldığı söylenebilir. Türk vatandaşlarının Türkiye karşıtı paylaşımlara yaptığı yorum ve şikâyetler ise hem sayıca eksik ve gayrı-profesyonel kalmakta hem de Twitter’ın Haziran 2020’de yaptığı üzere olaya hakkaniyetsiz bir biçimde müdahale edip yaklaşık 7,200 hesabı, ‘partizanlık’ gerekçesiyle kapatması örneğinde olduğu gibi kolaylıkla sonlandırılabilmektedir. Bu konuda daha profesyonel ve ilgi çekici, özel içeriklerin hazırlanması ve uygun sosyal medya yönetim teknikleriyle ilerlenmesi daha makul ve etkili olacaktır.

İlknur Şebnem ÖZTEMEL

Siber Güvenlik Staj Programı

Kaynakça:

Aydemir, E. (2016). Dış Politikada Yumuşak Güç ve Medya. Kalkedon Yayınları.

Aydın, A., & Büdün, E. (2018). Kamu Diplomasisi Açısından Türk Dış İşlerinin Sosyal Medya Kullanımı: Twitter Örneği. International Balkan and Near Eastern Social Sciences Congress Series IX. IBANESS Congress Series.

Demir, S. T. (2016). 15 Temmuz Darbe Girişiminde Medya. İstanbul: SETA

Denk, E. (2009). Türk Basınında Dış Politika. Akademik Orta Dogu, 4(1).

Devran, Y., & Özcan, Ö. F. (2016). 15 Temmuz Darbe Girişimi: Gelenekselden Yeniye Medya Araçlarının KullanımıAJIT-e: Online Academic Journal of Information Technology7(25), 71-91.

Gül, S. S., Sezer, M., & İzam, Ö. K. (2015). Eylemcilerin Gözünden Bir Sosyal Hareket ve Kent Hakkı Talebi Olarak Taksim Gezi Parkı Eylemleri. Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (22), 1-28.

Hamdy, N. (2010). Arab media adopt citizen journalism to change the dynamics of conflict coverage. Global Media Journal: Arabian Edition, 1(1), 3-15.

Hanson, F. (2012, October 25). Baked in and wired: [email protected] Foreign Policy Paper Series, no 30: (pp. 1–41), Washington, DC: Brookings Institution.

Hill, C. (2003). The changing politics of foreign policy. Palgrave Macmillan.

Jansen, B. J., Zhang, M., Sobel, K., & Chowdury, A. (2009). Twitter power: Tweets as electronic word of mouth. Journal of the American society for information science and technology, 60(11), 2169-2188.

Jones, B. T., & Mattiacci, E. (2019). A manifesto, in 140 characters or fewer: Social media as a tool of rebel diplomacy. British Journal of Political Science, 49(2), 739-761.

Manor, I., Segev. C. (2015). America’s selfie: How the US portrays itself on its social media accounts. In C. Bjola & M. Holmes (Eds.), Digital diplomacy: Theory and practice. (pp. 89–108). New York, NY: Routledge.

Nye, J. S. (2004). Soft Power: the Means to Success in World Politics. Public affairs.

Putnam, R. D. (1988). Diplomacy and domestic politics: the logic of two-level games. International organization, 427-460.

Robinson, P. (2005). The CNN effect revisited. Critical studies in media communication22(4), 344-349.

Turan, K. (2012). Changes in Turkish Foreign Policy: A Shift or a Passing Interest?. Gazi Akademik Bakış, (11), 65-84.

Yeğen, M. (2015). The Kurdish peace process in Turkey: Genesis, evolution and prospects. Global Turkey in Europe III: Democracy, trade, and the Kurdish question in Turkey-EU relations, 19, 157.

Zhang, J. (2013). A strategic issue management (SIM) approach to social media use in public diplomacy. American Behavioral Scientist. 57(9), 1312-1331.

[1] Daha detaylı bilgi için T.C. Dışişleri Bakanlığı 2020 Yılına Girerken İnsani ve Girişimci Dış Politikaız isimli belgeyi bakanlık sayfasından inceleyebilirsiniz. Aynı belgenin 2021 yılı için hazırlanan versiyonu da bulunmaktadır.

[2] Daha detaylı bilgi için: https://twitter.com/BoycottTurkeyUK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here