Türkiye’nin AB’ye Üyelik Sürecine Kıbrıs Sorunu’nun Etkisi

0
954

 

Özet

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri uzun yıllardır süregelen ve akıbeti tam olarak belli olmayan önemli konulardan biridir. Uluslararası arenada her an değişmeye müsait olan güç dengesi, Avrupa Birliği’ni Türkiye açısından daha da değerli kılmaktadır. Öte yandan, birtakım çıkarlar doğrultusunda Avrupa Birliği’nin de Türkiye’den tam anlamıyla kopamadığını söylemek mümkündür. Türkiye’nin geçmişten günümüze ‘milli bir dava’ olarak adlandırdığı Kıbrıs Sorunu, Türkiye’nin üyelik sürecini etkileyen en önemli faktörlerin başında gelmektedir. Bu çalışmada, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ve bu ikili ilişkilerin tarihsel süreci göz önünde bulundurularak Kıbrıs Sorunu’nun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecine etkisi incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Kıbrıs Sorunu, Asimetrik İlişkiler, Avrupalılaşma

Sponsorlu

 

Abstract

Today, relations that have been going on for a long time between Turkey and the European Union are one of the most important issues. The fact that the balance of power in the international arena can change at any moment makes the European Union more valuable for Turkey. On the other hand, it is possible to say that the European Union can not give up on Turkey because of some interests. The Cyprus problem, which Turkey calls ‘a national case’ from past to present, is one of the most important factors affecting Turkey’s membership process. Also, its future is still uncertain. In this study, Turkey-European Union relations and the impact of Cyprus problem on Turkey’s membership process to the European Union will be examined by taking into account the historical process of bilateral relations.

Keywords: European Union, Cyprus Dispute, Asymmetrical Relations, Europeanism

 

1. YÖNTEM

Bu çalışma, gözlem ve doküman analizi gibi veri toplama yöntemleri ile oluşturulacağı için nitel bir araştırma olacaktır. Bunun yanı sıra, ilgili konuların tarihsel süreci kapsamında bir değerlendirme yapılması nedeniyle tümevarım yaklaşımına sahiptir. Çalışmayla ilgili gereken verileri elde edebilmek için kullanılacak olan araştırma yöntemi ise literatür taramasıdır. Kıbrıs Sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda attığı adımlar neticesinde kronolojik olarak ele alınacaktır.

 

2. GİRİŞ

Günümüzde 27 üye ülkeden oluşan Avrupa Birliği, 1992 yılında Maastricht Antlaşması‘nın yürürlüğe girmesi sonucu, varlığını devam ettiren Avrupa Ekonomik Topluluğuna yeni görev ve sorumluluk alanlarının açılmasıyla kurulmuştur. Siyasi ve ekonomik bir örgütlenme olan birlik, 1950’lerin başından bu yana bölgesel bütünleşmede bir öncü haline gelmiştir. Zaman zaman yaşadığı fikir ayrılıklarına rağmen mevcut varlığını korumayı başarabilen birliğe üye olma çabaları ise Türkiye için yeni bir şey değildir. Ne var ki, Türkiye’nin bu Avrupa macerasında birçok sorunla yüzleşmek zorunda kaldığı görülmektedir. Bu çalışma, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma yolunda attığı önemli adımları, ikili ilişkilerin nasıl ilerlediğini ve Türkiye’nin bu süreçte karşılaştığı zorlukları ele alarak; geçmişten günümüze çözülemeyen bir düğüm haline gelen Kıbrıs Sorunu’nun Türkiye-Avrupa Birliği müzakere sürecine etkilerini analiz edebilmek amacıyla yazılmıştır.

 

3. Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel Süreci

Türk dış politikasının Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında değişmeyen en önemli gündem maddesi Avrupa Birliği’ne tam üyelik amacıdır. Ayrıca Türkiye, tarihi olarak yüzü Batı’ya dönük bir politika izlemektedir. Bu bağlamda Avrupa Birliği’ne üye olmak bu ilişkinin özelleşmiş bir halidir (Bozkurt & Demirel, 2004). Geçmişten günümüze Türkiye’nin Batı’ya yönelişi siyasi bir gelenek haline geldiğinden, Batı’da oluşan her türlü birlik ve kurum gibi oluşumlara ılımlı yaklaştığı söylenebilir. Batı ile bir bütünleşme sağlayabilmek isteyen Türkiye tarihsel, ekonomik ve siyasal etmenlerden kaynaklanan bir güdüyle, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu tercih etmiştir (Erhan & Arat, 2001). Böylece, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri resmi olarak 31 Temmuz 1959’da yapılan bu ortaklık başvurusu ile başlamıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun başvuruyu kabul etmesi sonucu, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Anlaşması imzalanmıştır. İki taraf arasında ortaklık yaratan bir anlaşma olan Ankara Anlaşması’nı, 1970 yılında imzalanan ve bir nevi ev ödevi olarak görülen Katma Protokol izlemiştir. Katma Protokol, esas olarak Ortaklık Antlaşması’nın asıl hedefi olan tam üyelik yönündeki sürecin tamamlanması aşaması kabul edilen Gümrük Birliği’nin kurulmasına yönelik ticaret ve rekabet alanlarına ilişkin düzenlemeleri içermektedir. Bu iki önemli belge, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki dayanaklarını oluşturmaktadır. Müzakereler sonunda Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylelikle, ortaklık ilişkisinin son dönemine geçilmiştir. Gümrük Birliği’nin, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefine yönelik en önemli aşamalardan biri olması nedeniyle ikili ilişkilere ayrı bir boyut kazandırdığını söylemek mümkündür. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecindeki kırılma noktası, şüphesiz ki, 1999 Helsinki Zirvesi olmuştur. Bu zirvede, Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer aday ülkelerle eşit statüde olacağı açık bir şekilde belirtilerek, Türkiye için de Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanmasına karar verilmiştir (Özer, 2009).

 

4. Avrupalılaşma Kavramı

Avrupalılaşma kavramı yıllardır, tanım itibariyle, nesnel bir kavramdan uzak konumdadır. Dünyadaki herhangi bir İtalyan vatandaşına ve Avrupalılaşma yolunda olduğu düşünülen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına Avrupalılaşma nedir diye sorulduğunda alınacak cevaplar kuvvetle muhtemel birbirinden farklı olacaktır çünkü henüz netliğe kavuşmamış bir tabir olması nedeniyle insanların zihninde yarattığı algı da şeffaf değildir. Dyson ve Goetz’ün ortaya attığı Birinci ve İkinci Nesil Avrupalılaşma kavramları bu ayrımı yapabilmek adına önemlidir. Birinci Nesil Avrupalılaşma çalışmaları daha formel yapılara, üyeliğin ya da aday olmanın daha gözlemlenebilir sonuçlarına odaklanırken, İkinci Nesil Avrupalılaşma daha az formel ve gözlemlenmesi güç etkilere odaklanmaktadır. Bu ayrım, bir bakıma resmi ya da teknik uyum ile gayri resmi ve bilişsel uyum arasındaki farkı göstermek açısından da önemlidir. Öte yandan bu ayrım göz önüne alınarak, Avrupalılaşmanın kapsamı ve sınırları da daha rahat bir şekilde yorumlanabilir (Özçelik, 2015). Bunun yanı sıra, Avrupalılaşma kavramının ülkeler üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileri de elbette farklıdır. Bu bağlamda Birinci ve İkinci Nesil Avrupalılaşma kavramsal çerçevesi, Avrupalılaşmanın doğrudan ve dolaylı etkilerinin belirlenmesi ve birbirinden ayırt edilmesi hususunda büyük önem arz etmektedir. Birinci Nesil genel olarak Avrupalılaşmanın yukarıdan aşağıya doğru bir etkisi olduğunu öne sürerek ulusal politikalardaki değişimin AB baskısı ile oluştuğunu vurgularken; İkinci Nesil bu değişimin gönüllü olduğunu iddia eder.

 

5. Türkiye’nin Avrupalılaşma Süreci

1999 Helsinki Zirvesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü kazanması ve diğer aday ülkelerle eşit haklar elde etmesi açısından son derece önemli bir zirvedir. Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiği takdirde Katılım Müzakereleri’nin başlatılacağı ifade edilmiş; AB müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye tarafından bir Ulusal Program hazırlanması ve Katılım Ortaklığı Belgesi ile ilgili görüşülmesi öngörülmüştür. Katılım Ortaklığı adı verilen bu belge, tek taraflı olarak yapılması gerekenleri ifade ettiği için, aday ülkelerle AB arasındaki asimetrik ilişkiyi somut bir şekilde gözler önüne sermesi bağlamında Birinci Nesil Avrupalılaşmaya örnek olarak gösterilebilir. Aynı zamanda, üye ülkelerin çalışmaları AB tarafından yıllık olarak İlerleme Raporları adı verilen raporlarla değerlendirme altına alındığı için Türkiye, entegrasyona uyum sağlamak amacıyla, Helsinki Zirvesi’nden sonra birçok önemli reforma imza atmıştır.

2001 yılında anayasada yapılan kapsamlı reformlar ve 2002-2006 yılları arasında dokuz uyum paketinin yürürlüğe girmesi, Kopenhag Kriterlerinin siyasi ayağını gerçekleştirmek için yapılan reformları içermektedir. Bunun yanı sıra 2003 yılında yürürlüğe giren Bilgi Edinme Kanunu, Haziran 2012’de kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu, bir diğer adıyla Ombudsmanlık, idam cezasının kaldırılması, kamu kuruluşlarında liyakata dayalı sistem, adil yargılama, demokratik bir yönetişim mekanizmasının oluşumu ve MGK yapısının değiştirilmesi gibi idari ve yargı alanında yapılan reformlar, 1999 Helsinki Zirvesi sonrası Türkiye’nin Avrupalılaşma sürecini şekillendiren somut örnekler olarak karşımıza çıkmakla birlikte; AB ile aday ülkeler arasındaki koşulluluğu ifade etmesi, top-down yaklaşım kategorisine girmesi ve Birinci Nesil Avrupalılaşmanın daha iyi anlaşılabilmesi açısından önem arz etmektedir. Avrupalılaşma sürecine reformlarla adapte olmanın yanı sıra, kapalı alanlarda sigara içilmemesi gibi bazı kuralların toplumda gönüllülük esasına dayalı bir şekilde, Avrupa Birliği’nin baskısı olmaksızın kendiliğinden gerçekleşmesi ise İkinci Nesil Avrupalılaşmanın ve Avrupalılaşma yolunda zihinlerimizin de zamanla değişmeye başladığının göstergesidir (Özçelik, 2015).

 

6. Avrupa Birliği İçin Türkiye

Türkiye’nin, geçmişten günümüze, jeopolitik konumu itibariyle çoğu ülkenin gözdesi olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Bu nedenle, Türkiye-Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler tarihsel süreçte inişli çıkışlı olsa dahi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden vazgeçemediği gibi, Avrupa Birliği’nin de Türkiye’den tam anlamıyla vazgeçemediğini söylemek mümkündür. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olması halinde Avrupa Birliği, genç bir nüfusa ve stratejik açıdan önem arz eden bir konuma sahip olan bir ülkeyi bünyesine alarak büyük bir artı elde etmiş olacaktır. Avrupa Kıtası ile Asya Kıtası’nı birbirine bağlayan köprüye sahip olmanın yanı sıra zengin yeraltı kaynaklarına sahip olan bir ülkeyle müttefik olmak, şüphesiz, birliğin küresel siyasette gücünü pekiştirmesine yardımcı olacaktır. Öte yandan Türkiye’nin Orta Doğu’daki Müslüman ülkelerle olan iyi ilişkileri, Avrupa Birliği imajının bu bölgelerde olumlu yönde seyretmesine katkıda bulunacaktır. Genel itibariyle yaşlı bir nüfusa sahip olan Avrupa Birliği’nin dinamik bir nüfusa ve bununla birlikte askeri kapasiteye de ihtiyacı olduğu düşünüldüğünde Türkiye önemli bir partner konumundadır.

 

7. Türkiye-Avrupa Birliği Arasındaki Fikir Ayrılıkları

Türkiye-Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, tarihsel süreç göz önüne alındığında, hem olumlu hem olumsuz anlamda seyretmiş olsa da, iki tarafın da birbirinden birtakım çıkarlar doğrultusunda tam anlamıyla kopamadığını söylemek mümkündür. Avrupa Birliği, yazılı bir anayasası olmamasına rağmen kendine özgü bir mantaliteye sahiptir ve bu sınırlar doğrultusunda hareket eder. Örneğin; insan hakları ihlalleri ve azınlık hakları konusunda ciddi hassasiyet göstermesi nedeniyle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Kürtler’in haklarını teminat altına alması için Türkiye’ye baskı yapması, bu bağlamda Türkiye-AB arasında yaşanan görüş ayrılıklarından birine örnek olarak gösterilebilir. İnsan haklarıyla bağlantılı olması açısından Türkiye’nin Avrupalılaşma yolunda AB ile yaşadığı bir diğer ayrılık ifade özgürlüğüdür. Özellikle Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumları, ikili ilişkilere bir nevi set çekmektedir.

12-13 Aralık 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde AB Komisyonu genişleme stratejisi ile ilgili olarak sunulan Gündem 2000 adlı raporda Doğu Avrupa ülkelerinin ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tam üye yapılmasının öngörülmesi ile birlikte Türkiye’nin genişleme dışında tutulması Türkiye’nin aleyhine olmuş; geçmişten günümüze çözülemeyen Kıbrıs Sorunu Avrupa Birliği sürecinde de Türkiye’nin karşısına çıkarak en temel görüş ayrılıklarından birini oluşturmuştur. Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye tarafından tanınmasını istemesi ve 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi uyarınca Kıbrıs için Gümrük Birliği kurallarını uygulaması beklemesi, Türkiye’yi Avrupalılaşma yolunda oldukça zorlayan ve bir diğer görüş ayrılığına sebep olan konuların başında gelmektedir. Bunun yanı sıra 3 Ekim 2005’te başlayan müzakere sürecinde Türkiye-AB arasındaki en zor görüşmelerin kişilerin serbest dolaşımı, tarım, çevre, bölgesel politika ile yapısal fonlar, mali ve bütçesel işler çerçevesinde gerçekleşmesi beklenmektedir (Özçelik, 2015).

 

8. Kıbrıs Sorunu

Kıbrıs, özel bir jeopolitik konuma sahip olması ve birçok ticaret yolunun buradan geçmesi nedeniyle, tarih boyunca Orta Doğu’ya açılmak isteyen devletlerin hedefi haline gelmiştir. Dolayısıyla ada, sürekli bağımsız siyasi bir varlık olarak kalamamıştır (Önsoy, 1993).  Kıbrıs’ın sahip olduğu bu önemli nitelikler, adanın kendisini daima bir sorunun içinde bulmasına neden olmuştur. Türkiye’nin gelenekselleşen siyasetinde aynı ağırlığa sahip olan Avrupa Birliği’ne üyelik ve Kıbrıs Sorunu, özellikle son yıllarda her iki tarafı karşı karşıya getiren önemli bir konu olmuştur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma arzusu uzun süredir var olan bir durumdur ve üyelik yolunda Türkiye’nin her türlü engeli aşma isteği içinde olduğu söylenebilir fakat öte yandan Kıbrıs konusu Türkiye’nin milli bir dava olarak adlandırdığı ve bu konuda tavize yer veremeyeceği kritik konulardan biridir. Türkiye, kendisi için son derece önemli olan bu iki konunun çözümü için yoğun bir diplomasi trafiği içine girmiştir çünkü Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde önüne sürülen engellerden en önemlisi Kıbrıs Sorunu’dur. Bu sorunun, Avrupa Birliği’ne tam üye olunabilmesi için çözülmesi gereken bir sorun niteliği taşıdığı bilinen bir gerçektir. Uzun yıllar süren görüşmeler sonucu sorunun çözümüne ilişkin bir anlaşmaya varılamamış olması, konunun Birleşmiş Milletler’e taşınmasına neden olmuştur.

Kıbrıs Sorunu’nun Birleşmiş Milletler’in gündemine getirilmesi 1950’li yıllara tekabül etmektedir. Birleşmiş Milletler’in de Kıbrıs Sorunu’nu çözmede başarılı olduğu söylenemez. Tarihsel süreç göz önüne alındığında yapılan anlaşmaların tam olarak icra edilmemesi, Kıbrıs Türklerine yapılan zulüm ve baskı ile birlikte can ve mal güvenliklerinin sağlanamaması Türkiye’yi garantörlük hakkını kullanarak 1974 yılında, uluslararası hukuka uygun bir şekilde, meşru barış harekatıyla Kıbrıslı Türklerin hak ve menfaatlerini yeniden tesis etmeye yöneltmiştir. Öte yandan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın arabulucu, uzlaştırıcı ve yapıcı tavırları Annan Planı’na giden süreçte önemli bir rol oynamıştır. 2002 yılında taraflara sunulan ve Kıbrıs Türk Kurucu Devleti ile Kıbrıs Rum Kurucu Devleti adı altında iki ayrı anayasaya sahip iki kurucu devlet öneren Annan Planı’na, Türkiye tarafı ve Kıbrıslı Türkler sıcak bakarken Rumlar’ın karşı çıktığı, Türkiye’nin bu tavrında da bir adım önde olma stratejisinin etkili olduğu söylenebilir. 2008 yılında BM temelli yeni müzakere sürecinin başlatılmasına rağmen sorunun henüz çözülmeden Rumların AB’ye üye yapılmış olması BM temelli çözümleri sekteye uğratmıştır. 2008 sonrası müzakere sürecinde ise temel hedef yine birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurma girişimleri üzerineyken; müzakere edilen konular arasında en sancılı olanı yönetim ve yetki paylaşımı ile mülkiyet olarak karşımıza çıkmıştır (Bozkurt & Demirel, 2004).

 

9. Türkiye’nin Kıbrıs Politikası

Kıbrıs, Türkiye’nin dış politikasında her zaman önemli başlıklar arasında yer alan konulardan biri olmuştur. 1974 yılından bugüne gelinen süreçte, Türkiye’nin Kıbrıs konusunda bütüncül bir dış politika tutumu sergilemeye gayret ettiğini ve özellikle 2000 sonrası Kıbrıs politikasının, dış politikadaki aktivizm neticesinde, ağırlıklı olarak bir adım önde durma stratejisine dayandığını söylemek mümkündür. Türkiye, adada yaşayan Rumların ve Türklerin eşit egemen haklara sahip olmaları ve Garantörlük Anlaşması temelinde Kıbrıs konusundaki bütün doğal kaynakların da eşit şekilde paylaşılması gerektiği düşüncesini dış politikada açıkça belirtmektedir. Kıbrıs konusunun Birleşmiş Milletler için de önemli ve çözülmesi gereken kronik bir sorunu teşkil etmesi nedeniyle sorunun çözüme kavuşabilmesi adına ciddi girişimler ve müzakere süreçleri mevcuttur. Sorunun çözümü konusunda Birleşmiş Milletler temelli olan çözümlerle birlikte adada eşit egemenlik prensiplerine dayalı birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması için Türkiye daha fazla inisiyatif alarak destek olmaktadır.

Türkiye’nin Kıbrıs politikasının temeli, eşit haklara sahip iki egemen toplumdan oluşan bir devlet modeline ve meselenin BM temeline çözülmesine dayanmaktadır. AB hukuku ve kurucu anlaşmaları, üye olacak devletlerin komşularıyla bir sorunu olmaması gerektiğini ifade etmesine karşın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında Avrupa Birliği’ne üye olması sonrasında Kıbrıs konusunda ciddi bir değişiklik yaşanmış ve Rumlar sorunun çözüm merkezi olarak AB’yi göstermeye çalışırken Türkiye BM temelli çözümden yana olan tavrını sürdürmüştür. Şubat 2014 yılında liderlerin ortak açıklamasıyla müzakere süreci yeniden başlayarak görüşmeler periyodik aralıklarla devam etse de ciddi bir sonuç alınamamıştır. Türkiye, dış politikasında Kıbrıs sorununa öncelikli olarak BM temelli çözüm ile son vermek istemesine rağmen burada somut bir ilerleme olmaması nedeniyle bu çözümsüzlüğün devam edemeyeceğini ve Kıbrıs politikasını eşit egemenlik ilkesine dayalı birleşik bir devlet modelinden iki ayrı devlet modeline değiştirebileceğini ifade etmektedir. KKTC’nin bu bölgedeki münhasır ekonomik bölgesinde ve karasuları sahasında Türkiye’ye sondaj yapması için izin veren anlaşmayı imzalamasıyla birlikte dengelerin Türkiye ve KKTC lehine dönmüş olması bu süreci kesintiye uğratmıştır (Albayrak, 2000).

 

10. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Üyelik Sürecine Kıbrıs Sorunu’nun Etkisi

Şüphesiz, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini kesintiye uğratan en önemli faktörlerin başında Kıbrıs Sorunu gelmektedir. Kıbrıs, Türkiye’nin geçmişten günümüze çözemediği kritik konulardan biridir. Birleşmiş Milletler’in dahi çözümsüz veya yetersiz kaldığı bu konunun, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasıyla birlikte adeta çıkmaza girdiği söylenebilir. Avrupa Birliği, ikili ilişkileri iyileştirmesi gerekirken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni birliğe dahil ederek tarafların tepkisini toplamış ve konuyu çıkmaza sürüklemiştir. Avrupa Birliği’nin bu hamlesi, Kıbrıs’ın üyeliği ile Kıbrıs Sorunu’nu ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini birbirine bağlantılı hale getirmiştir. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği, Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere sürecini ciddi şekilde etkilemiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu üyeliği oldukça sert bir şekilde eleştirmiştir. Kıbrıs faktörü, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ve Kıbrıs Sorunu’nun kesiştiği nokta olan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini etkileyen bir faktördür. Hâlihazırda gergin olan ilişkiler, bu süreç sonrası daha da gerilmiştir. Rum tarafının tek taraflı olarak Ortaklık Antlaşması’nı imzalamasına Türk tarafının karşı çıkması nedeniyle Rumlar ilişkileri daha da ileri götürerek Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunda bulunmuşlardır. Rumlar’ın bu başvuruyu sadece kendileri tarafından temsil edildiğine inandıkları Kıbrıs Cumhuriyeti adına yapmış olmaları, Türkler’i yok farz ettikleri ve Türk halkını dünyanın gözünde azınlık statüsüne düşürmek istedikleri anlamına gelmektedir (Bozkurt, Demirel, 2004).

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne başvuruda bulunmasının birkaç sebebi vardır. Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğine yönelik ekonomik faktörlerin siyasi faktörler karşısında zayıf kaldığı görülmektedir (Sertoğlu, 2003). İlk olarak, tıpkı Türkiye gibi, yeni dünya düzeninde önemli bir yere sahip olan Avrupa Birliği’nin dışında kalmak istememeleridir. Bir diğer motivasyonun ise, Rumların geçmişten günümüze hayalini kurduğu Enosis’e yani Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a bağlanmasına biraz daha yaklaşmak olduğu söylenebilir. En nihayetinde, tam üyelik halinde Avrupa Birliği içerisinde Yunanistan ile aynı çatı altında olacaklardır. Öte yandan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türk tarafını zora düşürmek için de böyle bir başvuru yoluna gittiğini söylemek mümkündür. Türkiye’yi Avrupa Birliği üyesi bir ülke toprağını işgal eden ülke konumuna düşürmek, Avrupa Birliği’ne tam üye olarak Yunanistan ile birlikte iki veto hakkına sahip olmak, Kıbrıs Hükümeti olarak meşrulaşmak, Türk halkını Kıbrıs devleti içerisinde azınlık durumuna düşürmek, garanti ve ittifak antlaşmalarını fiilen geçersiz duruma getirerek Türkiye’ye karşı stratejik üstünlük elde etmek de bu başvurunun temel sebepleri olarak gösterilebilir (Safi & Tamçelik, 2018). Ayrıca, Kıbrıs Sorunu’nun Rumlar lehine çözüleceğine dair olan inanç da bu başvurunun temel motivasyonları arasında yer almaktadır. Avrupa Birliği ise, KKTC’nin yapmış olduğu tüm itirazlara rağmen GKRY’nin başvurusunu olağan bir başvuru olarak değerlendirmiştir. Yasal olmayan bir başvuruyu kabul ederek hukuk dışı hareket etmesi, Avrupa Birliği’nin eleştirilmesine neden olmuştur. Avrupa Birliği üyeliği ile birlikte üyeliğin getirdiği birçok avantajdan yararlanma fırsatına sahip olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Sorunu’nda uluslararası arenada çoğu ülkenin desteğini almıştır.

Türkiye’nin bu konuda tam bir ikilem hali yaşadığını söylemek mümkündür çünkü Kıbrıs konusunda karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Bunlardan ilki, Enosis’i dolaylı yoldan kabul etmek ve bu sayede Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedeflerini gerçekleştirebilmek iken, diğeri Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefinden vazgeçmektir. Birçok araştırmacıya göre, Türkiye’nin içerisine itildiği bu ikili kıskaçtan kurtulabilme şansı yok denecek kadar azdır fakat Türkiye’nin Kıbrıs’tan vazgeçmek istemediği gibi, Avrupa Birliği üyeliğinden de vazgeçmek gibi bir niyeti yoktur. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerindeki Kıbrıs Sorunu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan limanlar sorunu nedeniyle 8 müzakere başlığının Avrupa Birliği tarafından askıya alındığı bilinmektedir. Bunun yanı sıra, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği üyeliğiyle birlikte kazandığı veto ve söz hakkını kullanarak 6 müzakere başlığına açılış kriteri getirmiş, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dahil olma sürecini bloke etmiştir. Bu bağlamda hem Avrupa Birliği’nin hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği’ne üyelik yolunda adeta taş koyduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim, Avrupa Birliği alanında uzmanlaşmış pek çok kişi Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Sorunu’nu Türkiye’ye yönelik bir koz veya bir diğer deyişle müzakere silahı olarak kullandığını düşünmektedir (Bozkurt & Demirel, 2004).

 

11. SONUÇ

Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde aldığı yol uzun ve bir o kadar da meşakkatli bir yoldur. Uzun yıllar süren müzakerelere karşın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmemesi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi bir nevi oyaladığının göstergesidir. Bunun yanı sıra hâlihazırda bir sorun niteliği taşıyan Kıbrıs Sorunu’nun çözüm süreci Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin birliğe dahil edilmesi ile birlikte daha da karmaşık bir hale gelmiş ve sorunun çözüme kavuşmasını neredeyse imkansız hale getirmiştir. Dahası, Türkiye artık Avrupa Birliği düzleminde Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti olmak üzere çıkarlarının çatışmakta olduğu iki ülke ile karşı karşıya kalmıştır. Kıbrıs Sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere sürecini adeta kilitlemiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin hukuk dışı üyeliğinin kabul edilmiş olması, Kıbrıs Sorunu’nun boyutunu değiştirerek konuyu çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir. Olayların bir türlü çözülememesinde birincil aktör olan Avrupa Birliği, bu üyelik kabulü sonrası Kıbrıs Sorunu’ndaki tarafsızlığını kaybetmiş, taraflar arasında denge gözetmeyerek sorunun çözümünde ve Türkiye’nin müzakere sürecinde Türkiye’yi yalnız bırakmıştır. Türk tarafının tepkilerini toplayan Avrupa Birliği’nin bu hamlesinden sonra, Kıbrıs konusu Türkiye için daha öncelikli bir dış politika konusu haline gelmiştir. Ada, adeta ulusal bir güvenlik meselesine dönüşmüştür.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, bölgesel bütünleşmenin en başarılı örneği olarak kabul edilen Avrupa Birliği yoğun eleştirilerle karşı karşıya kalmıştır. Bunun yanı sıra Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği üyeliği Türkiye açısından birliğe olan güveni sarsmış ve Türkiye-Avrupa Birliği arasında da sorun teşkil etmeye başlamıştır. Kıbrıs Sorunu bir nevi Avrupalılaşmıştır. Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında geçmişte yaşanan sorunlar artık Avrupa Birliği’ni de doğrudan ilgilendirir hale geldiği için, Avrupa Birliği bir hakem olarak değil bir taraf olarak yer almaya başlamıştır. Bu bağlamda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği ve sorunun çözümsüzlüğünü doğrudan etkilediği Kıbrıs Sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini doğrudan etkileyen bir niteliğe bürünmüştür. Avrupa Birliği, kendine olan güveni yeniden inşa etmeyi ve taraflar arasında arabuluculuk rolü üstlenmeyi istiyorsa sorunlara tarafsız bir şekilde yaklaşmalı ve yumuşak gücünü olabildiğince etkili kullanmaya çalışmalıdır. Türk tarafına uygulanan siyasi ve manevi baskılar ortadan kaldırılmalı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne ve Yunanistan’a karşı benimsenen ılımlı tavırlar aynı şekilde Türkiye’ye de gösterilerek eşit ve adil bir atmosfer oluşturulmalıdır. Barış ve huzur ortamına ancak bu şekilde denge politikası gözetilerek ulaşılabilir.

 

 

CANSU NAKİPOĞLU

Uluslararası Örgütler Staj Programı

 

 

KAYNAKÇA

 

Albayrak, M., ”Türkiye’nin Kıbrıs Politikaları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2000, s. 249-275.

Bozkurt, E., & Demirel, H., ”Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği Kapsamında Kıbrıs Sorunu”, Nobel Yayınları, İstanbul 2004, s. 201-233.

Erhan, Ç., & Tuğrul, A., ”AET’yle İlişkiler”, İletişim Yayınları, İstanbul 2001, s. 813.

Müftüler-Baç, M., & Güney, A., ”The European Union and the Cyprus Problem 1961-2003”, 2005, s. 290-291.

Önsoy, R., ”Kıbrıs’ın Dünü Bugünü Uluslararası Sempozyumu”, TC Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlükleri Yayınları, Ankara 1993, s. 254.

Özçelik, A. O., ”Avrupa ve Avrupa Birliği”, Savaş Yayınevi, 2015, s. 39-43.

Özer, M.A., ”Avrupa Birliği’ne Tam Üyeliğin Eşiğinde Türkiye”, Celal Bayar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2009, s. 89-105.

Safi, İ., & Tamçelik, S., ”Kıbrıs’ın AB Üyeliği ve Uluslararası Hukuk”, 2018, s. 151-215.

Sertoğlu, K., & Öztürk, İ., ”Applications of Cyprus to the European Union and the Cyprus Problem”, 2003, s. 67-68.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here