Devletlerarası Nükleer Silahlanma Konusunun Realist Teori Çerçevesinde İncelenmesi

0
291

Özet

Nükleer silahlar ve bu silahları ortaya çıkaran nükleer enerji, dünya çapında yarattığı etkiler bakımından uluslararası alan içinde önemli bir yere sahiptir. Kitle imha silahı, kendisine Uluslararası İlişkiler teorileri içerisinde de yer bulmuştur. Realizm ve liberalizm gibi birçok teori, nükleer silahlar üzerine çok farklı fikirler geliştirmiştir. Bu çalışma, devletlerarası nükleer silahlanma meselesini, tarihi olgulardan örnekler vererek realizm teorisi perspektifinden açıklamaya çalışmıştır. Devletlerin nükleer silah elde etme isteğinin, uluslararası alanın anarşik yapısından ve devletlerin bencil bir doğaya sahip olmasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca nükleer silahlar, daha önce görülmemiş bir barışın nedeni olmuşlardır. 

Anahtar Kelimeler: Nükleer, Realizm, silahlar, güvenlik, anarşi.

Abstract

Nuclear weapons and the nuclear energy that generate these weapons have an important place in the international arena in terms of their worldwide effects. This weapon of mass destruction has also found its way into the International Relations theories. Many theories, such as realism and liberalism, have developed very different ideas on nuclear weapons. This study has tried to explain the issue of nuclear armament between states from the perspective of realism theory by giving examples from historical facts. It has been concluded that states’ desire to acquire nuclear weapons stems from their anarchic nature in the international arena and their egoistic nature. Also, nuclear weapons have been the cause of an unprecedented peace.

Keywords: Nuclear, Realism, weapons, security, anarchy.

Sponsorlu

Giriş

İcadının gerçekleştirilmesiyle birlikte nükleer silahlar, gerek uluslararası politikanın genelinde, gerekse de Uluslararası İlişkiler disiplininde özellikle güvenlik konusunda birbirinden farklı fikirleri de beraberinde getirmiştir. ABD’nin 6 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın Hiroşima kentine attığı atom bombası ile başlayan “Nükleer Çağ” (Heywood, 2011) Soğuk Savaş ve sonrasında da ABD’nin ardından Sovyetler Birliği’nin ve diğer başka devletlerin de nükleer silah elde edimine sahne olmuştur. Bunun yanında aynı tarihlerde, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT), Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşması (SALT), ardından Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması (START) gibi nükleer silahların sınırlandırılması ve hatta yasaklanmasını öngören kimi düzenlemelere de başvurulmuştur.

1945’ten beri özellikle realizm ve liberalizm gibi Uluslararası İlişkiler teorilerinin de nükleer silahlar meselesini, devletler ve toplumlar açısından önemi sebebiyle çalışma alanlarına dahil ettiği görülmektedir. Bu çalışmada ise, devletlerarası nükleer silahlanma meselesinin realist bir perspektiften incelemesi yapılacaktır. Birinci bölümde öncelikle devletlerin, insanlık için büyük tehlikeler arz eden söz konusu nükleer silahlara sahip olma arzularının altındaki nedenler realist bir bakış açısıyla irdelenecektir. İkinci bölümde ise, bir kitle imha silahı olarak nükleer silahların, uluslararası alan içerisinde devletleri barışa yatkın bir hale getirebileceği ihtimalinin olabilirliği realist bir perspektiften incelenecektir. Son olarak üçüncü bölümde, özellikle ‘yumuşama dönemi’ sonrasında, nükleer silahların azaltılması ve yayılmasının önlenmesine dair düzenlemelerin yaşandığı dönemde devletlerin, nükleer silahlar ve güvenlik konularına dair davranışlarının realist bir perspektiften incelemesi yapılacaktır. Tüm bunların sonucunda ise, realizm teorisinin sahip olduğu bakış açısıyla nükleer silahların hem uluslararası alan üzerindeki, hem de devletlerin davranışlarındaki etkisi açıklığa kavuşturulmaya çalışılacaktır.

1. Devletlerin Nükleer Silah Sahibi Olmak İstemelerinin Temel Nedeni Nedir?

Atom bombasının 1945 yılında “Manhattan Projesi” içerisinde yer alan Julius Robert Oppenheimer tarafından bulunmasının ve aynı yıl önce 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya, ardından 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye ABD tarafından atılmasıyla yeni bir dönem başlamış oldu (Heywood, 2018). ‘Nükleer Çağ’ olarak da isimlendirilen bu yeni dönemin başlaması, yüzyıllardır yaşanmakta olan savaşların niteliğini köklü bir biçimde değiştirmiştir (Heywood, 2018). Fakat bunun yanında, atom bombasının keşfi devletlerin en büyük gayesi olan ‘hayatta kalma arzusunu’ da şiddetlendirmiştir. 

ABD’nin bir atom bombasını savaş alanında ilk kez kullanmasından tam dört sene sonra, 1949 yılında Sovyetler Birliği de ilk atom bombası denemesini başarıyla gerçekleştirerek nükleer silah sahibi olmuştur (Balta, 2018). Yine Soğuk Savaş dönemi içerisinde, Sovyetler Birliği’nin ardından 1952 yılında İngiltere, sonrasında 1960 yılında Fransa ve son olarak da 1962 yılında Çin, nükleer silah denemeleri gerçekleştirerek deyim yerindeyse “nükleer kulübün üyeleri” oldular (Heywood, 2018). 1962 yılına kadar yaşanan bu gelişmeler içerisinden, ABD’nin liderliğini yaptığı Batı Bloku ile Sovyetler Birliği’nin liderliğindeki Doğu Bloku arasındaki iki kutuplu uluslararası sistem içerisinde, özellikle ABD ve Sovyetler Birliği’nin karşılıklı nükleer silahlanması realist teori açısından incelenmesi gerekli olan bir örnektir.

Soğuk Savaş dönemi içerisinde devletler arasında gittikçe şiddetlenen nükleer silahlanma yarışının temel nedeni, Herbert Butterfield’in, “Hobbesvari korku” olarak nitelendirdiği ve John H. Herz’in de aynı durumu “güvenlik ikilemi” kavramıyla açıkladığı bir korku haline dayanmaktadır (Bilgiç, 2011). Bu durum içerisinde yer alan bireyler, diğerlerinin kendilerine zarar verebileceği korkusu içinde yaşadıkları için, diğerlerinin iyi niyetli olabilecek önlemlerini bile kendilerine zarar verebilecek uygulamalar olarak algılayabilmektedirler (Bilgiç, 2011). Bu hissiyat ise bireyleri birbirlerine karşı korku duyma ve iyi niyetlerinden emin olamama durumuna ittiği için, birbirlerine karşı artan bir biçimde yeni önlemler almaya ve güç artırımına da yöneltir. Realizmin, devletlerin de adeta bireyler gibi hareket ettiği varsayımından yola çıkarak, devletlerin de uluslararası alan içerisinde birbirlerine karşı bir korku ve şüphe ile hareket ettiği sonucuna varılabilmektedir. Örneğin, ABD’nin 1945 yılında geliştirdiği nükleer silahların ardından Sovyetler Birliği’nin de nükleer silah elde etme çabalarının, bu “Hobbesvari korkuya” dayandığı söylenebilir.

Devletleri, birbirlerine karşı artan bir biçimde yeni önlemler almaya iten söz konusu güvenlik endişesi, nükleer silahlanma konusunda kendisini 1950 yılında ABD hükümetinin talebi üzerine hazırlanan, “NSC-68” raporunda da bariz bir şekilde göstermiştir. Sovyetler Birliği’nin gerçekleştirdiği nükleer silah buluşundan bir yıl sonra, Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanan rapora göre; ABD ve müttefiklerinin sahip olduğu askeri güç, Sovyetler Birliği ve uydusu olan ülkelerin toplam gücünü aşmalı, bu nedenle ABD “nükleer silahlar ve hava hakimiyeti açısından mutlak üstünlük kurmalıydı” (Balta, 2018) . Buradan da anlaşılacağı üzere, mutlak güç anlayışı ile hareket eden devletler, nükleer silahlar konusunda da en yüksek kapasitenin sadece kendilerinde bulunması için çabalıyorlardı. Ancak tüm bu olgular karşısında kapsamlı bir analiz yapabilmek için, ABD ve Sovyetler Birliği’nin karşılıklı şüphesi ve bu şüpheden kaynaklı olarak ortaya çıkan nükleer silahlanmada artan rekabetin kökeninin ne olduğu açıklanmalıdır. Söz konusu iki devlet arasında var olan ideolojik ayrılık ve ideolojik çatışma bu soruya bir cevap olarak gösterilebilir. Fakat büyük bir kenti bile tek seferde yok edebilecek güçteki nükleer silahların, devletler tarafından niçin artan bir biçimde elde edilmek istendiğinin cevabını vermek için yeterli değildir. Devletlerin bu konudaki motivasyonlarını anlayabilmek için uluslararası alanın niteliğine ve bu uluslararası alan içerisinde hareket eden devletlerin doğasını incelemek gerekmektedir. 

Thomas Hobbes’in Leviathan adlı eserinden yola çıkarak bir analiz yapıldığında, uluslararası alanın hem bir yöneticiden hem de kurallardan yoksunluğundan kaynaklanan anarşik yapısının (Burchill, 2013), ABD ile Sovyetler Birliği gibi devletleri silahlanmaya sevk ettiği sonucuna ulaşılmaktadır. Sonuç olarak, uluslararası alanı, devletlerin kendi başlarının çaresine bakmasını gerektiren bir “self-help” sistemine dönüştüren anarşik yapısı (Heywood, 2018), devletlerin her birinin ayrı ayrı nükleer silah çalışmaları içerisine girmesine de sebep olmaktadır. Devletlerin nükleer silahlanmaya yönelik motivasyonlarının temelinde yatan uluslararası alanın anarşik yapısı ile devletlerin doğası bir arada ilerleyen etmenlerdir. Dolayısıyla, realizm açısından devletlerin şüpheciliğinin nedenlerinin bir kısmı da devletlerin düşünüş yapısının özünde aranmalıdır. Bunun için doğa durumundaki insanın özelliklerine bakmak gerekir. Bireyler, doğa durumunda birbirlerine eşit oldukları ve bu doğa durumunda bir kural ya da bir norm bulunmadığı için, herkesin amaçlarına erişme umudu da eşittir (Hobbes, 2016). Uluslararası alanın yapısı da aynı kuralsız, devletlerin her birinin birbirine eşit olduğu anarşik bir durum teşkil eder. Ayrıca insanlar, bir üst otoritenin varlığından yoksun oldukları bu doğa durumunda, bencilce hareket ederler. Çünkü insanlar, doğaları gereği sahtekar, hilebaz, çıkarcı ve kısaca kötüdürler (Machiavelli, 2017). Doğa durumu ile uluslararası alanın anarşik yapısının paralellik gösterdiği gibi, insan doğasının bencil tutumu ile devletlerin, başka devletlerle tutumu da paralellik göstermektedir. Çünkü devletler de aynı doğa durumu halindeki bireyler gibi, birbirlerinin bencilce ve kendi çıkarlarını önceleyerek hareket edeceklerini düşünür ve bu düşünce de devletlerin birbirlerine karşı askeri güç artırımına gitmesine sebep olur. ABD, 1945 yılında Japonya’ya atom bombası attıktan sonraki konuşmasında Stalin’in, “en kısa zamanda kendilerinin de nükleer silah temin etmeleri gerektiğini, ancak bu şekilde tehlikelerden uzak kalınacağını” neden olan da, uluslararası alanın anarşik yapısı ve devletlerin kötücül doğası sebebiyle ortaya çıkan güvenlik kaygısıdır. Bu durum sadece ABD ve Sovyetler Birliği ile de sınırlı değildir. 1962 yılında Çin ile yaşadığı sınır çatışmasından yenilgiyle ayrılan ve özellikle komşusu Pakistan ile yaşadığı sorunlar dolayısıyla endişeye kapılan Hindistan’ı, nükleer silah sahibi olma isteğine yönlendiren de (Denk, 2011) aynı “Hobbesvari korkudur”.

2. Nükleer Silahlar Bir Barışın Kaynağı Olabilir Mi?

Nükleer silahlar, Birleşmiş Milletlerin 1948 yılından beri tanıdığı “kitle imha silahları” kategorisinin prototip örneklerinden biri olma özelliği taşımaktadır (Heywood, 2018). Fakat olası bir savaş sırasında tek vuruşta oldukça büyük bir alanı yok etme yetisine sahip olan bu silahlar, aynı zamanda uluslararası alanda hüküm süren bir barışın da nedeni olabilir mi? Realist teoriye göre, bu sorunun cevabı evettir. Hatta söz konusu nükleer silahlar, 1945 sonrası dönemde yaşanan ve daha önce karşılaşılmamış olan ‘uzun barışın’ adeta bir payandası işlevini görmüştür (Heywood, 2018). Devletleri büyük bir korkuya ve karşılıklı güvensizliğe sürükleyen bu silahların, aynı zamanda uluslararası alanda bir barış ortamının doğmasını nasıl mümkün kıldığının açıklanması gerekmektedir. 

ABD ile Sovyetler Birliği, özellikle 1960’lı yılların başına kadar, karşılıklı olarak sürekli birbirlerinden daha güçlü olma pahasına nükleer silahlarını artırmışlardır. Her iki ülke de, önleyici ya da sürpriz saldırı anlamına gelen “ilk vuruş” kapasitesine, ardından düşman saldırılarına karşı koymayı sağlayacak bir misilleme amacıyla “ikinci vuruş” kapasitesine sahip olmuşlardır (Heywood, 2018). 1960’lı yılların başına gelindiğinde artık her iki taraf da, “dehşet dengesi” olarak da adlandırılan “karşılıklı kesin yıkım” (MAD) ile sonuçlanacak bir nükleer savaşı garanti etmiş durumdalardı (Heywood, 2018). Ancak sıcak savaş ihtimalimin ortaya çıktığı tırmanma dönemlerinde bile, devletler ellerinde kapasitesi gittikçe artan nükleer silahlara sahip olmalarına rağmen, sıcak bir savaş durumu ortaya çıkmadı. Çünkü paradoksal

bir biçimde nükleer silahların etkisine dair ortaya çıkan farkındalık, bir savaşın çıkmasına tam tersine engel olmuştur. Bu konuda özellikle karşılıklı kesin yıkım” ve “nükleer caydırıcılık” kavramları, uzun barışa giden yolda bu barışın sağlanması konusunda birlikte ilerleyen iki önemli kavram olarak öne çıkmaktadır. Her iki blok lideri devletin de “ikinci vuruş” kapasitesine sahip olduğu bu denge durumunda, nükleer bir sürpriz saldırının yapılması halinde nükleer silah sahibi diğer devletin de karşı saldırıya geçmesine, böylece her iki devletin de karşılıklı bir yok olma senaryosunun gerçekleşmesine sebebiyet verebilirdi (Aksoy ve Avcı, 2018). Bu durumda, birbirlerinin sahip oldukları toplam kapasiteden haberdar olan iki tarafın, birbirlerine karşı bir saldırı girişimi içerisinde bulunması da imkansız hale gelmekteydi. Böylece Soğuk Savaş dönemi içerisinde, süper güç konumunda bulunan ABD ve Sovyetler Birliği arasında nükleer savaşı fiili olarak engelleyen bir “nükleer caydırıcılık” durumu ortaya çıkmıştır (Mehmetcik, 2011). Böylece nükleer silahlar, stratejik gücün hizmet edebileceği amaçları sınırlandırmakla birlikte, stratejik kuvvetleri de tek bir amaca yöneltmiştir: bu amaç, bir ülkenin hayati çıkarlarına yönelik saldırıları caydırmaktır (Waltz, 2008). 

Uluslararası ilişkiler tarihinde daha önce karşılaşılmamış olan bu ‘uzun barışa’ nükleer silahlar, bu tür silahların kullanımının olasılığı dahi dünyanın her yerinde had safhada bir tedbirliliği ortaya çıkarak şekilde kendi nükleer güvenilirliklerini yaratarak neden olmuşlardır (Waltz, 2008). Ayrıca nükleer silahlara sahip olunması, daha önce maceracı ve saldırgan olarak nitelendirilebilecek davranışlar sergileme eğilimi içerisinde olan devletlerde bile, bir sorumluluk hissi ve ihtiyatlı hareket etme eğilimi ortaya çıkarabilmekteydi (Heywood, 2018). Öyleyse, uluslararası alanda istikrar yaratan “nükleer caydırıcılık”, paradoksal olarak insanlara zarar verme yeteneği dolayısıyla bir barışa yol açıyordu (Gündoğdu, 2016). Bu durumda, rakibin silahlarını tümüyle yok etmesi ihtimali, bir savaş riskini artırır niteliğe sahip olacaktır (Gündoğdu, 2016). Politika yapıcıların söylemlerinde de bu fikrin var olduğu söylenebilmektedir. Örneğin, 1953 yılında iktidara gelen Dwight D. Eisenhower’in yönetimi, ABD’nin ve müttefiklerinin güvenliğinin nükleer güce dayanan “dehşet dengesi” ile sağlanabileceği inancıyla hareket ederek (Şahin, 2019), Realizmin nükleer silahlara dair genel fikirleriyle paralellik gösteriyordu. 

Nükleer silahların tehlikelerinden kaynaklanan bilinçlilik ve caydırıcılık olgusu, belki de 1962 yılında yaşanan Küba’daki “Ekim Füzeleri” bunalımında olduğu kadar fazla hissedilmemiştir. İki nükleer silaha sahip süper gücün ilk kez karşı karşıya geldiği Küba Füze Bunalımı, “yumuşama döneminin” temelini oluşturarak, devletler arasında nükleer caydırıcılık fikrinin de hakimiyetini başlatmıştır (Sander, 2019).

3. Nükleer Silahlarin Azaltilmasi ve Devletlerin Tutumu

1960’lı yıllarda girilen “yumuşama dönemi” ile birlikte, nükleer silahların azaltılmasına ve hatta yayılmasının önlenmesine yönelik düzenlemelere gidilmiştir. 1968 yılında imzaya açılan ve 1995 yılında süresiz olarak uzatılan “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması” (NPT) (Heywood, 2018), nükleer silahların yayılmasının durdurulmasına yönelik en önemli düzenlemelerden biridir. Özellikle bu antlaşmada yer alan mevcut düzenleme dikkate değerdir. 

İlk başta ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin arasında imzalanan NPT, 1967 yılından önce nükleer test gerçekleştirmiş devletleri ‘Nükleer Silah Sahibi Devletler’ olarak tanımlarken, anlaşmaya taraf diğer devletleri ise ‘Nükleer Silaha Sahip Olmayan Devletler’ olarak tanımlamaktadır (Pekar, 2017). Söz konusu anlaşmaya göre; barışçıl amaçlı nükleer faaliyetlerin dışında, ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin haricindeki taraf devletler nükleer silahlanma faaliyetinde bulunamayacaktır (Pekar, 2017). Bu düzenleme aslında, nükleer silaha sahip olan devletlerin, bu silahların sahipliğini terk etmek istememekte, 1945 ve sonrasındaki dönemde nükleer silah sahibi olma arzularını körükleyen aynı motivasyonlarla hareket ettiklerini göstermekteydi.

Devletlerin, sahip oldukları nükleer silahları ellerinden çıkarmak istememelerinin, güvenlik kaygısı ve mutlak güç anlayışı ile bağlantılı olan başka bir sebebi daha bulunmaktaydı. Hans J. Morgenthau’ya göre; devletler uluslararası alanda esas itibariyle, statüko, yayılma ve emperyalizm ve prestij politikası olmak üzere üç tür politika izleyebilmekteydi (Gönlübol, 2014). Esas itibariyle temel üç politika ile ilerlediği varsayılan devletler için, nükleer silahlara sahip olmak, bir devletin güçlü olduğunu göstermesi bakımından aynı zamanda bir prestij unsuruydu. Nükleer silahlara sahip olmanın, uluslararası alanda belirli bir prestij getirisi olabileceği düşüncesi sadece 1967 yılından önce nükleer silah edinmiş olan devletlere özgü değildi. Hindistan, Pakistan, İsrail ve en son olarak da Kuzey Kore gibi bazı devletler de NPT dışı kalarak nükleer silah üretme yolunu seçmişlerdir (Denk, 2011). Tüm bunlara bakıldığında, nükleer silahlara sahip olma arzusu, azaltmaya ve yayılmasını yasaklamaya yönelik düzenlemelerin yaşandığı dönemde dahi devletler tarafından vazgeçilemeyen bir unsur olmuştur. Devletlerin nükleer silah sahibi olmasının ardındaki amaçlar da değişiklik göstermemiştir. Böylece, kısa süreli iyimserliğin ardından Soğuk Savaş dönemi sonrasında nükleer silahların yayılması konusunda endişeler de yeniden artış göstermiştir (Heywood, 2018). ABD Başkanı George W. Bush’un 29 Ocak 2002 tarihindeki “Birliğin Durumu” konuşmasında, kitle imha silahları geliştirip, terörizme destek vererek ABD’yi ve dünyayı tehdit ettikleri gerekçesiyle İran, Irak ve Kuzey Kore’yi “Şer Ekseni” olarak tanımlaması (Balta, 2018), Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası ortamdaki güvenlik kaygılarını gösteren iyi bir örnektir. 2010’lu yıllara gelindiğinde, nükleer silah sahibi devletlerin tutumlarında da pek bir farklılık görülmemektedir. 7 Temmuz 2017 tarihinde Birleşmiş Milletler Konferansı’nda 122 devletin ‘evet’ oyu vererek kabul ettiği 2017 Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması (Yasak Antlaşması), bu duruma örnek gösterilebilir (Arman, 2019). Nükleer silah sahibi devletler olarak ABD, Rusya, İngiltere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail, Birleşmiş Milletler görüşmelerini boykot etmiş ve söz konusu Antlaşma ile ilgili hiçbir müzakereye de katılmamışlardır (Arman, 2019). Antlaşmanın temel fikrine bakıldığında, nükleer silah kullanımını ve nükleer silah bulundurmayı kınayan ve yasaklayan ilk antlaşma olduğu görülmektedir. Bu durum aslında, Birleşmiş Milletler örgütünün varlığı gibi uluslararası iş birliğinin yaygınlık kazandığı dönemlerde bile nükleer silah sahibi devletlerin, mutlak güç amacından vazgeçmediğini ve bir güvenlik kaygısının var olduğunu göstermektedir. 

Nükleer silahlar, hala uluslararası ilişkiler içerisinde büyük bir öneme sahiptir. Çünkü, azaltılmasına ve yayılmasına yönelik düzenlemelerin gerçekleştiği dönemde bile, mevcut nükleer güçler nükleer stratejiler uygulamayı sürdürmüş ve bunun yanında nükleer silahların yanlış ellere geçebileceği korkusu da artmıştır (Heywood, 2018). Bu durumda, başka güçler de, diğer güçler gibi haklarını bırakmazlarsa, o halde diğer güçlerin de kendi haklarını bırakmasını gerektirecek bir neden yok demektir (Hobbes, 2016). Buradaki hak, nükleer silahlardır. Neticede devletler, nükleer silahın icadından beri ellerindeki bu hakkı bırakmak istememekte, diğer devletler de güvenlik endişesi ile uluslararası hukuk tanımadan nükleer silah sahibi olmak için çabalamaktadır. Nükleer silahların yarattığı bu güvenlik ikileminin devam etmesi ise, realist teori bakımından uluslararası alanın anarşik yapısının ve devletlerin bencil doğasının değişmediğini göstermektedir. 

Sonuç

Gerek uluslararası ilişkilerde, gerekse de Uluslararası İlişkiler disiplininin kendisinde bir dönüşüm yaratan nükleer silahların, devletlerin tutumlarındaki etkisi realizm perspektifiyle incelenen bu çalışmada, realizmin “anarşi” ve “egoizme” dayalı varsayımları üzerinden incelenmiştir. Sonucunda ise, yıllar içerisinde değişen uluslararası konjonktüre rağmen nükleer silahların, devletler nezdindeki öneminin azalmadığı ve hatta güvenlik kaygısı açısından arttığı

tespit edilmiştir. Son derece büyük tehlikelere sahip bu kitle imha silahlarının elde edilmesindeki temel motivasyonların ise, uluslararası alanın anarşik yapısından ve devletlerin kötücül bir doğaya sahip olmasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bir üst otoriteye sahip olmayan uluslararası alanda adeta bir “bilardo topu” gibi hareket eden devletlerin, nükleer silahlanma yolunda hareket etmelerinin sebebi, mevcut anarşi sisteminde kendisini korumak durumunda kalması, diğer devletlere karşı şüphe ile yaklaşarak kendi güvenliğini öncelemesi ve prestij ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Realist teoriye göre; güvenlik ikilemi ile ortaya çıkan devletler arası nükleer silahlanma, nükleer caydırıcılık yaratarak kendi içerisinde paradoksal olarak bir dünya barışını mümkün kıldığı için bu silahların tamamen ortadan kaldırılmasının bir hata olacağı sonucuna ulaşılmıştır.

Begüm AKKAYA 

Uluslararası İlişkiler Teorileri Staj Programı

KAYNAKÇA

Aksoy, M., Avcı, Y. (2018). Amerikan Diplomasisinde Değişimin ve Manevi Motivasyonun Sürekliliği: Soğuk Savaş Dönemi Örneği. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (40), 1-15. 

Aras, H. (2019). Soğuk Savaş Döneminden Günümüze Rusya’nın Nükleer Faaliyetleri ve Politikaları. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 10(2), 14-23. 

Arman, P. (2019). 2017 Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması: Amaçladığını Başarabilir mi? Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 21(Özel Sayı), 1907-1947.

Balta, E. (2018). Küresel Siyasete Giriş. İstanbul: İletişim Yayınları.

Bayar, T., Bayar M. (2018). Küresel Nükleer Silahları Yasaklama Çabaları: Neo-Popülizmin Etkisi. Uluslararası Beşeri ve Sosyal Bilimler İnceleme Dergisi, 2(1), 4-18. 

Bilgiç, A. (2011). “Güvenlik İkilemi”ni Yeniden Düşünmek Güvenlik Çalışmalarında Yeni Bir Perspektif. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 8(29), 123-142. 

Burchill, S. (2013). Uluslararası İlişkiler Teorileri. İstanbul: Küre Yayınları. 

Denk, E. (2011). Bir Kitle İmha Silahı Olarak Nükleer Silahların Yasaklanmasına Yönelik Çabalar. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 66(3), 93-136. 

Gönlübol, M. (2014). Uluslararası Politika. Ankara: Siyasal Kitabevi.

Gündoğdu, E. (2016). Uluslararası İlişkilerde Caydırma Teorisi. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 4(2), 1-22. 

Heywood, A. (2017). Siyaset. Ankara: Adres Yayınları. 

Heywood, A. (2018). Küresel Siyaset. Ankara: BB101 Yayınları. 

Hobbes, T. (2016). Leviathan. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 

Karabulut, A., Değer, F. (2015). Uluslararası İlişkilerde Güvenlik Kavramı ve Realist Yaklaşım’a Genel Bakış. İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2(2), 69-79.

Kolasi, K. (2013). Soğuk Savaş’ın Barışçıl Olarak Sona Ermesi ve Uluslararası İlişkiler Teorileri. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 68(2), 149-179.

Machiavelli, N. (2017). Prens. İstanbul: Can Yayınları.

Mehmetcik, H. (2015). 21. Yüzyıl için Caydırıcılık: Teori ve Pratikte Neler Değişti?. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 11(22), 31-60. 

Özdoğan, M. (2019). Realizm ve Neo-Realizm Bağlamında Soğuk Savaş Sonrası Güvenlik Anlayışının Değerlendirilmesi. Güvenlik Bilimleri Dergisi, 8(1), 1-24.

Pekar, Ç. (2017). Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması Çerçevesinde Nükleer Teknolojinin “İki Yüzlü” Yapısı. Yönetim Bilimleri Dergisi, 15(29), 319-337.

Sander, O. (2019). Siyasi Tarih: 1918-1994. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları. 

Şahin, G. (2019). Uluslararası İlişkiler Teorileri Kapsamında Amerika Birleşik Devletleri Dış Politikası ve Güvenlik Stratejisi. Elektronik Siyaset Bilimi Araştırmaları Dergisi, 10(2), 62-79. 

Waltz, K. (2008). Uluslararası Politikanın Değişen Yapısı. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 5(17), 3-44.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here