Doç. Dr. Mine Pınar Gözen Ercan ile “İnsani Müdahele” Kavramı Üzerine Röportaj

0
71

Bu röportaj, Tuiç Akademi O-Staj Programı Uluslararası Hukuk Stajyeri Yasemin Çakmak tarafından, Doç. Dr. Mine Pınar Gözen Ercan ile “İnsani Müdahele” Kavramı Üzerine yapılmıştır.

1. Merhaba, öncelikle kendinizden bahseder misiniz?

Ben Doçent Doktor Pınar Gözen Ercan. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesiyim. Aynı zamanda Devletler Hukuku ana bilim dalı başkanıyım. 2013 yılından beri Hacettepe Üniversitesi’nde görev yapıyorum. Doktora derecemi İtalya’da Trento Üniversitesi’nden aldım. Öncesinde de lisans ve yüksek lisans derecelerimi yine uluslararası ilişkiler bölümünden olmak üzere Bilkent Üniversitesi’nden aldım. Öncelikle araştırma alanlarım arasında “koruma sorumluluğu” var. Yayınlarım bu alan üzerine yoğunlaşıyor. Onun haricinde Uluslararası Hukuk, Deniz Hukuku ve Uluslararası İlişkiler Teorileri alanlarında da çalışmalarıma da devam ediyorum.

2. İnsani müdahale nedir?

Sponsorlu

İnsani müdahale dediğimiz şey aslında tarihi çok eskiye dayanan ama modern anlamdaki haliyle tanımı; Soğuk Savaş döneminde ve özellikle sonrasında, 1990’larda son haline ulaşan bir kavramdır. İnsani müdahale dediğimiz zaman aslında bahsettiğimiz kavramın tanımını birkaç parçalı olarak yapacak olursak: Bir başka devletin topraklarında meydana gelmekte olan/ devam eden büyük ölçekli insan hakları ihlallerini durdurmak amacıyla yapılan askeri güç kullanımıdır. Bu, bir devlet, bir devletler koalisyonu/ gönüllü devletlerden oluşan bir koalisyon, bir bölgesel ya da uluslararası örgüt tarafından da gerçekleştiriliyor olabilir ama buradaki temel kıstas bizim için güç kullanımına dayalı olması ve büyük ölçekli insan hakları ihlallerini durdurmak amacıyla bu güç kullanımının başka devletin topraklarında gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda insani yardımdan farklı olarak, insani müdahale yapılırken güç kullanımı için söz konusu devletten izin alınması şartı yoktur. Fakat söz konusu bu devlet, büyük ölçekli insan hakları ihlallerini kendisi gerçekleştirmiyorsa, yardım olarak diğer devletlerden de isteyebilir ya da kendi eliyle gerçekleşiyorsa o zaman onun rızası olmadan da gerçekleştirilebiliyor.

3. İnsani müdahalenin Soğuk Savaş sonrası dönemde artmasının nedeni/ nedenleri nelerdir? Bu dönemi insani müdahalenin kırılma noktası olarak kabul edebilir miyiz?

Edebiliriz. Aslında insani müdahalenin ilk örnekleri Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkmıştır. Hindistan’ın Doğu Pakistan’a, Tanzanya’nın Uganda’ya müdahalesi bunların örnekleridir. Fakat Soğuk Savaş döneminde, o dönemki konjonktürün de etkisiyle, görüyoruz ki müdahale eden devletler insani müdahale gibi bir tanımlama yapmıyorlar. Ya bunu kendi güvenliğimiz için yaptık diyorlar -çünkü ciddi sayıda gelen mülteci var ve onların düzenine etki ediyor- ya da sınırdaki yığılmalar bu anlamda etki edebiliyor. Güvenlik Konseyi’nde zaten buna dair herhangi bir yetkilendirme söz konusu değil. Dediğim gibi, o Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu/ iki süper güçlü yapıda iki taraf da birbirine herhangi bir koz vermek istemediği için Güvenlik Konseyi’nden böyle bir karar geçmiyor. Bu anlamda Güvenlik Konseyi, yetkilerini klasik anlamda ve dar biçimde tanımlıyor. Yani uluslararası barışa ve güvenliğe tehdit oluşturan durumlar çerçevesinde insan hakları ihlallerinin büyük ölçekli ihlallerini değerlendirmiyor. Ama 1990’larda, o siyasi havanın da değişmesiyle, Güvenlik Konseyi’nin yetkisini daha geniş bir şekilde yorumladığını görüyoruz. Bu durumda, gelişen, daha doğrusu genişleyen, güvenlik anlayışının da etkisi var. Nedir bu güvenlik anlayışı? Devletlerin milli güvenliğinin ötesinde, insani güvenlik, çevre güvenliği vb. farklı güvenlik anlayışları da ortaya çıkıyor. 1994’de UNDP’nin raporunun da bunda çok etkisi var. Güvenlik anlayışının genişlemesiyle birlikte -1990’larda yaşanan büyük ölçekli insan hakları ihlali örneklerinin de etkisiyle- Kuzey Irak ile başlıyor, Somali, Ruanda, Bosna Hersek, Kosova örnekleri var. Güvenlik Konseyi’nin bu tip durumları uluslararası barış ve güvenliğe ya da bölgesel barış ve güvenliğe tehdit algılıyor hale gelmesiyle ve yetkisini bu anlamda kullanmaya başlamasıyla birlikte insani müdahalelerin gerçekleştiğini ya da güç kullanımının Güvenlik Konseyi tarafından yetkilendirildiğini görüyoruz.

4. Birleşmiş Milletler birçok insani müdahalede bulunmuştur. Bunlar ne derece başarılı olmuştur? Başarılı olamamasının nedenleri nelerdir?

Başarı dediğimiz şey göreceli bir kavram aslında. Kime göre, neye göre, hangi açıdan başarı? Mesela Somali örneği aslında insani müdahale ile ilgilidir. Devletlerin kendi çıkarlarına uyduğu tanımına çok uyan bir müdahale değil ama başarısız bir müdahaledir. Buradaki başarı kıstasını mevcut durumu iyileştirip iyileştirmeme olarak alacak olursak, ideal anlamdaki insani müdahalede amaç; zulümlerin durdurulması ve mağdur edilen insanların mağduriyetinin giderilmesi, ölümlerin engellenmesidir. Yapılan müdahale eğer durumu mevcuttan daha iyi bir yere götürüyorsa belirli açılardan başarılı bir müdahale deme şansımız var. Somali bunun başarısız bir örneği o anlamda, durumu daha da kötüleştirdi. Somali hala uluslararası politika açısından bakıldığında ‘failed state’ tanımı içerisinde geçiyor. Hala durum düzeltilmiş değil birçok açıdan. Fakat Bosna Hersek müdahalesine bakacak olursak, legal bir müdahaledir ve meşruiyetinin ötesinde Güvenlik Konseyi yetkilendirilmesi ile gerçekleştiği için uluslararası hukuka da uygundur. Diğer taraftan geç yapılan bir müdahaledir. Dolayısıyla yeterince başarılı mı? Dediğim gibi orada başarıdan ne anladığımıza bağlı. Fakat durdurmayı başardı mı sonunda? Evet, başardı. Geç bir müdahale miydi? Evet, geç bir müdahaleydi. Daha önce olması gerekirdi. Bunun farklı bir örneği Kosova’dır. Kosova illegal bir müdahaledir fakat meşruiyeti savunulabilecek bir müdahaledir. Yapılageliş itibariyle, yani askeri müdahalenin gerçekleniş şekli itibariyle gayri meşru olduğunu da söyleyenler de var. Kosova örneğinde zamanlı bir tepki var. Ama orada da şu açıdan bir başarısızlık söz konusu: verdiği zarar, yapılan müdahale sırasında ve uluslararası hukuka uygunluk açısından, doğurduğu soru işaretleri açısından. Yani ideal bir insani müdahale örneği var mı? Hayır, yok. Hepsi bir yerden bir şekilde, belirli açılardan, başarısız olarak nitelendirilebilir. Ama Bosna Hersek amaca ulaşmış olması itibariyle, Kosova yine aynı şekilde mezalimi durdurmuş olması itibariyle başarılı sayılabilecek örneklerden diyebiliriz. Ruanda zaten baştan sona bir başarısızlık örneği. Her şey çok geç yapıldı, yapıldığında da yeterli olmadı gibi sıkıntılar var orada da.

5. Peki Bosna Hersek örneğinde, başarılı diyoruz ama geç gerçekleşmiş olması birçok ölüme de sebep olduğundan başarısız da diyemez miyiz?

Aslında, koruma sorumluluğunun kavramsal olarak 2000’li yıllarda ortaya atılmasının nedenlerinden bir tanesi de bu olmuştur. Zaten insani müdahale dediğimiz şey çok geç ortaya çıkıyor. Yani uluslararası güvenlik ve barışa bir tehdit ortaya çıktıktan sonra diyoruz. Bosna’da zaten sıkıntı olan şey; neden başlarken ya da başlamadan önce, bu tehdit görüldüğünde önleyici bir şey yapılmadığıdır.. Askeri müdahale yapılsın anlamında demiyorum bunu. Zaten askeri müdahale tercih sebebi değil. Çünkü her ne olursa olsun, her ne kadar ‘başarılı’ olursa olsun, yine bir yıkıma/zarara neden oluyor.

6. Özellikle Ruanda’da, Birleşmiş Milletler güçlü devletlerden meydana gelmesine rağmen, binlerce insan katledildi. Bunu durdurabilme güçleri yok muydu?

Bunu durdurabilme güçleri belirli ölçüde var aslında. Buradaki mesele imkanlarının ya da güçlerinin olup olmaması meselesi de değil. Biraz daha siyasi iradeyle alakalı ve o anlamda aslında temel sıkıntılarımızdan bir tanesi devletlerin buna yeterince destek olmak istememeleri. Yani bazı devletler kendi askerlerini korumak istiyorlar. Aslında, Birleşmiş Milletler’in en zayıf noktası budur. Gerek barış güçleri açısından olsun gerekse de bir ordusunun olmaması yönüyle olsun. Bu anlamda buna katkı sağlayacak elinin altında devletler yok ve devletleri buna zorlayamıyor. Kimisi askeri eğitimle halledeceğini söylüyor, kimisi finansal olarak destek vermeyi tercih ediyor. Amerika mesela, özellikle Trump döneminde çok sıkıntılıydı. Birçok şeyden Amerika desteğini çekti, bunu bir tahakküm aracı olarak da kullandı o dönemde. Aslında buradaki sıkıntı, dediğim gibi, siyasi iradeden kaynaklanıyor. Suriye’deki askeri varlığı görüyoruz. Suriye’de insani müdahaleye dair bir şey yok ya da koruma sorumluluğu yerine getirilmiyor. Fakat askeri olarak orada bulunan o kadar çok ülke var. Açıkçası bu iki durum birbirinin antitezi gibi karşımıza çıkıyor. Buradaki esas sıkıntı Birleşmiş Milletler’in böyle bir altyapısının olmaması. Aslında, daimî bir Birleşmiş Milletler ordusu da fikirler arasında yer almıştır. Fakat bu hayata geçirilmiş bir şey değil. Ama Ruanda’daki olay, onun da ötesinde, devletlerin direkt olarak girmek istememesi ya da çok dahil olmak istememesi ile alakalı. Bunu, devletlerin çıkarları, ekonomik durumları, öncelikler tanımlayabilir. Dolayısıyla sadece Ruanda’da değil, mesela Darfur Güney Sudan oldu ama hala çözümlenemedi ki aslında belirli bir noktadan sonra uluslararası toplum belirli ölçüde dahil olmuştu. Günün sonunda barışçıl bir şekilde ayrılmayı başardılar vs. ama birçok yerde devam eden şeyler var. Mesela Myanmar bir diğer örnek, Çin’de Uygurlarla ilgili farklı sıkıntılar var ama birçok şeye sessiz kalınıyor. Ama Libya’da askeri müdahale direkt olarak yapıldı ya da Fildişi Sahilleri’nde, Libya’nın hemen arkasından, Güvenlik Konseyi oybirliği ile güç kullanma kararını verdi ve Fransa öncülüğünde bir müdahale yapıldı. Orada, devletlerin kendi iradesiyle ne yapmak istediğiyle çok alakalı.

7. Son olarak, “insani müdahale” ve “koruma sorumluluğu” arasındaki farklar nelerdir?

Farkları ne değildirden temel olarak başlayayım çünkü bu devletlerin kendi söylemlerinde de çok ortaya çıkan bir şey. Koruma sorumluluğu ilk ortaya çıktığı günden itibaren, “insani müdahale” ile aynı şeydir, bir paranın iki yüzü aslında diyenler oldu. Aslında öyle değil. Koruma sorumluluğu kötücül amaçlarla ya da devletlerin çıkarları için kullanılabilir mi? Elbette kullanılabilir, meşru müdafaa da kullanılabilir. Dolayısıyla her kavram, her prensip, her norm sömürüye açıktır, bu koruma sorumluluğuna has bir durum değil. Ama koruma sorumluluğu ve insani müdahaleyi birbirinden ayıran en temel unsur; insani müdahalenin, büyük ölçekli insan hakları ihlalleri ya da mezalimler gerçekleşmeye başladıktan sonra ve sadece güç kullanımıyla gerçekleşen bir şey olması. Mesela insani yardımda güç kullanımı yoktur. Yardımın gerçekleştirilebilmesi için devletin meşru otoriteleri izin vermek zorundadır. Koruma sorumluluğu ise, güç kullanımına dayalı bir anlayış değil prensip olarak. Her şeyden önce, bu büyük ölçekli insan hakları ihlallerini engellemeyi amaçlıyor. 2005 yılında Dünya Zirvesi sonuç belgesinde kabul edildiği haliyle, ‘koruma sorumluluğu’nun kapsamını dört suç tanımlıyor: soykırım, insanlığa karşı suçlar, etnik temizlik ve savaş suçları. Dolayısıyla, koruma sorumluluğunun kapsamı insani müdahaledeki tanımlamadan çok daha dar, çok net. Çünkü bu dört suçun üçünün gerek Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü olsun, gerek insancıl hukuk olsun, hepsinde tanımı var. Etnik temizliğin de Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilmiş bir açıklaması var ki zaten diğer üç suçu da içerisine alıyor. Dolayısıyla, o anlamda koruma sorumluluğunun çerçevesi net. Koruma sorumluluğunu insani müdahaleden ayıran şey ise -koruma sorumluluğunun esas katkısı ya da katma değeri diyebileceğimiz- önleme ya da engelleme anlayışıdır. Koruma sorumluluğu, Birleşmiş Milletler çerçevesinde, 2005 yılında kabul edildiği haliyle, iki temel sorumluluk içeriyor: önleme sorumluluğu ve tepki verme sorumluluğu. Buna göre de önleme sorumluluğunun iki katmanı var. Birinci katman devletlerin kendi toprakları üzerinde yaşayan nüfusu koruma sorumluluğu. Egemenlik anlayışının içerisine sorumluluğu da ekliyor ve sorumluluk olarak egemenlik anlayışını ortaya koyuyor ki bu insani müdahalede yok. Dolayısıyla, ilk aşamalı olarak önlemede devletin halkına ya da nüfusuna karşı kendi sorumluluğu var. İkinci aşamada, devlet bu sorumluluğu yerine getiremiyorsa ya da getirmiyorsa devreye giriyor -ki özellikle yerine getiremediği durumlarda uluslararası toplumun yardım etme sorumluluğu var yine bu dört büyük suçun engellenmesi için-. İkinci sorumluluk çerçevesinde bakıldığında ise, tepki verme sorumluluğunun içerisinde insani müdahalenin de yer aldığını görüyoruz ama sadece son çare olarak. Direkt olarak ‘insani müdahale’ olarak adlandırılmıyor ama güç kullanımı da kullanılabiliyor. Ama tepki verme sorumluluğunun içerisinde öncelikle barışçıl yöntemler var, özellikle Birleşmiş Milletler şartının Altıncı bölümü çerçevesinde görülen ya da kırk bir veya kırk ikinci maddelere göre müdahalede bulunabiliniyor. Bu sadece güç kullanımı anlamında bir müdahale değildir. Zorlayıcı yöntemler kullanarak güç kullanımı içeren ya da güç kullanımına yaklaşan yöntemler de kullanılarak koruma sorumluluğu, eğer suçlar başta engellenemedi ise, tepki verme sorumluluğu üzerinden gerçekleştirilebiliyor. Özetleyecek olursak, insani müdahale, vahşet suçları gerçekleştikten sonra hayata geçer ve tek yöntemi askeri müdahaledir. Koruma sorumluluğu ise, Birleşmiş Milletler’de kabul edildiği çerçeve içerisinden bakarsak, öncelikle önleme sorumluluğu ve sonrasında tepki verme sorumluluğundan oluşuyor. Dört vahşi suç ile kapsamı sınırlandırılmış ve güç kullanımı da söz konusu olacaksa, sadece ve sadece Güvenlik Konseyi’nin onayı ile yapılabiliyor. Dolayısıyla insani müdahaledeki gibi meşruiyet iddiasıyla askeri güç kullanımı gerçekleştirilemiyor. Koruma sorumluluğunda bunun yapılabilmesi için Güvenlik Konseyi’nin bunu yetkilendirmesi gerekiyor.

Yasemin Çakmak

Uluslararası Hukuk Staj Programı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here