Kıbrıs Sorunu ve Türkiye’nin Enerji Politikalarının Doğu Akdeniz’e Etkisi

0
176

Özet

Kıbrıs adası yıllardan beri Yunanistan ve Türkiye arasında tartışma konusu olmuş, Akdeniz’in kalbinde denilebilecek bir bölgedir. Ada, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) olarak ikiye ayrılmış ve bir tarafın Yunanistan ile iş birliği içerisinde, diğer tarafın da Türkiye ile taraf olması, sorunları bugüne kadar taşımıştır. Son  yıllarda enerji talebine olan artış göz önüne alındığında Doğu Akdeniz’in tartışmaların merkezinde olması çok doğaldır. Ülkelerin münhasır ekonomik bölgelerini genişletmek için atmış olduğu adımlar ve karşılaşılan sorunlar da enerji arzını yaratmaya dayanmaktadır.  Bu araştırmanın amacı, Kıbrıs sorununu ve Türkiye’nin geçmişten bugüne uyguladığı enerji politikalarının Doğu Akdeniz üzerindeki etkisini ele alıp, sorunu çözebilmek için bir öneri sunmaktır. Bu amaca ulaşmak adına iki ana konu da titizlikle incelenmiş ve oluşabilecek sorulara cevaplar verilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Doğu Akdeniz,  Kıbrıs Sorunu, Münhasır Ekonomik Bölge, Enerji Politikası, Türkiye

 

Sponsorlu

Abstract

The Island of Cyprus, which can be said as “the heart of the Mediterranean”, has been the subject of the argument between Greece and Turkey for years. The island is divided into two; Northern Cyprus of Turkish Republic (TRNC), and Greek Cypriot Administration (GCA- Officially called Republic of Cyprus). The southern part being in cooperation with Greece and the other part being in cooperation with Turkey, made the problems go on to this day. Combining that with the recent increase in energy need, makes the Eastern Mediterranean being the center of attention for arguments naturally. The steps taken by the countries to increase their exclusive economic zones and the problems that occured, aims to create the energy supply. The purpose of this research is to look at Cyprus Dispute and Turkey’s energy policies from the past to present, to see their effects on the eastern Mediterranean, then give a suggestion to solve the problem. To reach that purpose, both main topics are searched meticulously and answers were given to the questions that may arise.

Key Words: Eastern Mediterranean, Cyprus Issue, Exclusive Economic Zone, Energy Policy, Turkey.

 

Giriş

            Bu çalışma, son yıllarda enerji potansiyeliyle, tarihi süreçte de ticaret yolu üzerinde olmasıyla öne çıkan Doğu Akdeniz’i etkileyen Kıbrıs Sorunu’nun ve bölgenin önemli aktörlerinden Türkiye’nin enerji politikalarının bölgeye etkilerini anlatmayı amaçlamaktadır.

            Doğu Akdeniz coğrafi konum olarak dünya nüfusunun ağırlıkta yaşadığı üç kıtanın yani, Asya, Afrika ve Avrupa’nın birbirine en çok yaklaştığı yer olma önemine  ve en verimli topraklarda olma özelliğine sahiptir. Bu konumun getirisi olarak doğu-batı arasında yapılan insan, uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve petrol, doğal gaz gibi enerji ticaretinin en kritik geçiş noktası olmaktadır. Bu ticaret trafiğini en çok besleyen bölge olan Ortadoğu’yu kontrol edebilmek için Doğu Akdeniz’de öne çıkan konum ise Kıbrıs Adası olmaktadır. Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in tam ortasında, sahip olduğu konum ile tarih boyunca bölgede yapılan seferler, savaşlar ve operasyonlarda bir kale önemine sahip olmuştur. İlerleyen ve değişen askeri teknoloji bu önemi azaltmadığı gibi artırarak Kıbrıs’a bölge ülkelerini kontrolünde bulunduran “sabit bir uçak gemisi” benzetmesini kazandırmıştır (Yaycı, 2012).

            Kıbrıs’ın jeopolitik önemi, tarih boyunca pek çok uygarlığın, imparatorluğun ve devletin iştahını kabartmıştır. Bugün adanın sahibi olarak iki halk öne çıkmaktadır. Rum halkı ve Türk halkı uzun zamandır adayı paylaşabilmek için mücadele etmektedir. Karada yaşanan sorunlar tam anlamıyla çözülmemişken iki halkın arasına deniz yetki alanlarının paylaşılması sorunu da girmiştir. Enerji politikalarının dışa bağımlılığıyla boğuşan bir ülke olan Türkiye için Doğu Akdeniz’de sahip olunacak her bir bölge hazine değerindedir. Bu sorun artık sadece ada üzerinde yaşayan halkları değil Doğu Akdeniz’de yer alan tüm halkları etkileyen bir noktaya gelmiştir. 

 

1. Kıbrıs Sorunu

          Kıbrıs tarih boyunca Akdeniz’de söz sahibi olmak isteyen devletler için stratejik öneme sahip bir konumda olmuştur. Ada, tarihi süreçte pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Mısırlılar, Hititler, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Romalılar, Araplar, Bizanslılar, Cenevizliler adaya hükmetmiş uygarlıklardan bazılarıdır. 16. yüzyılda Osmanlı hakimiyetine girene kadar, ada Venediklilerin yönetimi altındaydı. Ada, Akdeniz’de sefer yapan ticaret ve hac gemilerine saldıran korsanların sığınağı haline gelince 1570 yılında Osmanlı Devleti adayı fethetmiştir. Venedik kontrolü altında olduğu dönemde, adada Katolik kilisesi hakim olmuştur. Bu dönemde adada Ortodoks Rum sayısı azdır. Osmanlı’nın gelişi ile Katolik kilisesi adada gücünü kaybetmeye başlamış böylece adaya Ortodoks Rum göçü başlamıştır. Kıbrıs’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresi altına girmesi ile bölgede Türk hakimiyeti başlamıştır. Bu hakimiyeti güçlendirmek için dönemin Osmanlı padişahı II.Selim, “Sürgün Hükmü” çıkartmıştır. Bu hüküm gereği olarak Anadolu’dan bazı aileler seçilerek adaya yerleştirilmişlerdir. Böylece adadaki Türk ve Müslüman nüfusun oranı artırılarak adada kalıcı olmak amaçlanmıştır (Vatansever, 2010).

            Osmanlı’nın sürdürdüğü hoşgörü politikası sonucu, adada huzur dönemi başlamıştır. Bu huzur dönemi 19. yüzyıla kadar sürmüş ve bu dönemde Osmanlı’ya karşı önemli bir isyan hareketi olmamıştır. 19. yüzyılda başlayan Yunan isyanları ve “Megali İdea(Büyük Hayal, Büyük Yunanistan)” hareketleri adada yaşayan Rum nüfusu da etkilemiştir. Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemi olan bu yüzyılda, devlet girdiği savaşların çoğundan mağlubiyetle ayrılmıştır. Kıbrıs adasının kaderini etkileyen bu gerileme döneminin harplerinden birisi de 1877 yılında yapılan Osmanlı-Rus savaşıdır. Osmanlı bu savaşta ağır bir mağlubiyet yaşamıştır. Osmanlı, Ruslara karşı önemli miktarda toprak kaybetmiştir. Bölgede, Rusların güç kazanmasından rahatsız olan İngiltere, Osmanlı ile gizli savunma antlaşması imzalamıştır. İmzalanan bu antlaşma ile Osmanlı Devleti üç asırdır elinde bulundurduğu Kıbrıs adasını İngiltere’ye kiralamıştır. Kıbrıs’ı idaresi altına alarak İngiltere Akdeniz’e hakim olma yolunda önemli bir noktayı ele geçirmiştir. İngiltere, Kıbrıs’ı ele geçirerek başta Hindistan olmak üzere Uzak Doğu’daki kolonilerine giden yolu kısaltma ve güvene alma amacına ulaşmış olmuştur (a.g.e).

            20.yüzyıla geldiğimizde ise dünya büyük bir sınav vermek üzereydi. Sanayi Devrimi ve Coğrafi Keşiflerin sonucu olarak başlayan sömürgecilik yarışı dünya devletlerini büyük bir dünya savaşının eşiğine getirmişti. 1914-1918 yılları arasında yaşanan I. Dünya Harbine Osmanlı Devleti başta taraf olmadıysa da zamanla gelişen şartlar ile Almanya yanında savaşa girmiştir. İngiltere, Osmanlı ile karşı cephelerde savaşıyor olmalarını fırsat bilerek Kıbrıs’ı ilhak etmiştir. I. Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile ayrılan Osmanlı’ya imzalatılan Sevr Antlaşması’nı, Anadolu Türklerinin kabul etmemesi neticesinde, Anadolu topraklarında Kurtuluş Savaşı gerçekleşmiştir. Türklerin zaferi ile sonuçlanan bu savaştan sonra imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nda, İngilizlerin Kıbrıs’ı ilhakı kabul edilmiştir. Kıbrıs’ın resmen İngilizlerin yönetimine bırakılması ile adada yaşayan Türklere Türk vatandaşlığı ya da İngiliz vatandaşlığını tercih etme kararı bırakılmıştır. Türk vatandaşlığını tercih eden Türkler adayı on iki ay içerisinde terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu uygulama neticesinde adanın nüfusu zamanla Türkler aleyhine azalmaya başlamıştır ve bu süreçte Rum nüfusu ağırlıklı bir ada nüfusu oluşmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, ilhakı kabul ederek Kıbrıs’tan vazgeçmiş gibi gözükse de Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs’ın geleceğinde söz sahibi olma hakkından vazgeçmeyerek bu hakkı ileriki süreç için saklı tutmuştur(a.g.e).

            Kıbrıs Adasını resmen ilhak eden İngiltere ise adanın statüsünü İngiliz Taç kolonisi olarak değiştirmiştir. Ada, 1959 yılına kadar da bu statüsünü koruyarak yönetilmiştir. Bu süreçte, İngilizler, Rumların ve Ortodoks kilisesinin tarafını tutmuş ve onları ekonomik, siyasal ve kültürel olarak desteklemiştir. Bu süreçte adada yaşayan Türkler için hayat daha zor hale getirilmiş, onların adayı terk etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır.

            Dünya yaşanan savaşlar sonucunda yeniden şekillenirken Rumların “Enosis” hayali güç bulup canlanmıştır. Adanın Rumları, Yunanistan’a bağlanarak “Megali İdea”nın bir parçası olmayı arzulamaktaydılar. Bu amaçla Rumlar adadaki İngiliz yönetimine birkaç defa isyan etseler de bu isyanlar İngilizler tarafından kontrol altında tutulmuştur. Kıbrıs’ta bu olayların yaşandığı dönemde, dünya bir kez daha savaşın eşiğindedir. 1939-1945 yılları arasında yaşanan II. Dünya Savaşı dünya siyasetini yeniden şekillendirmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan, Kıbrıs’ın kendisine bağlanması için çalışmalarına hız vermiştir. Yunanistan, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ile Kıbrıs’ın kendine bırakılması karşılığında topraklarında üs kurmalarına izin verme konusunda pazarlık edecek kadar bu konuda kararlıydı. Adadaki Rumlar da bu süreçte boş durmamışlardır. 1949 yılında Birleşmiş Milletlere başvurarak Yunanistan’a bağlanmak istediklerini bildirmişlerdir. Bu başvurunun olumlu sonuçlanması için adada Rum nüfusunun ağırlıkta olması gerekmektedir. Bunu bilen Rumlar, adadaki Türklere baskı yaparak onları adayı terk etmeye zorlamışlardır(a.g.e).

            Yunanistan ve Rumların bu çabalarını gören Türkiye’deki kuruluşlar ve dernekler Kıbrıs Türklerine destek vermeye başlamışlardır. Kıbrıs Türkleri, Türkiye halkından gördüğü bu destekle adada, Türkiye’ye bağlanma isteklerini dünyaya gösterebilmek için mitingler düzenlemişlerdir. 1954 yılına gelindiğinde, Yunanistan adanın akıbetinin Genel Kurulda görüşülmesi için meseleyi Birleşmiş Milletlere taşımıştır. Türkiye, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması konusuna şiddetle karşı çıkmıştır. Birleşmiş Milletler’de, Yunanistan’ın bu talebi reddedilmiştir. Ret kararı, adadaki Rumları daha da öfkelendirmiş ve adayı Türklerden temizlemek amacıyla EOKA isimli bir terör örgütü kurulmuştur. Sorun Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında daha da çözülmez bir duruma gelmiştir. Üç ülkenin uzlaşması için 1955 yılında Londra’da bir konferans düzenlenmiştir. Fakat Yunanistan, adanın kendine bağlanmasında ısrarcı olurken Türkiye hem Rumların hem de Türklerin kendi geleceklerini kendilerinin belirleme haklarını savununca konferans amacına ulaşamadan sona ermiştir. Uluslararası arenada bu gelişmeler yaşanırken adada ise Rum-Türk çatışması giderek artmış ve tehlikeli bir hal almıştır. Adadaki yaşamın daha fazla yara almaması için taraflar sonunda bir araya gelerek önce 1959 yılında Zürih Antlaşması’na, daha sonra da Londra Antlaşması’na imza atmışlardır. Bu antlaşmaların sonucunda İngiltere, Yunanistan ve Türkiye üçlüsünün garantisi altında, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması hakkında karar alınmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti, 16 Ağustos 1960 tarihinde, anayasanın yürürlüğe konması ile resmen kurulmuştur. Böylece ada halkı için iki toplumlu, bağımsız bir devlet kurulmuş ve adada yeni bir dönem başlamıştır  

            Adada oluşturulan bu barış ve huzur ortamı uzun ömürlü olmamıştır. 1964 yılına gelindiğinde, Rum lider Makarios daha önce yapılan antlaşmaları tanımadığını ilan etmiştir. Makarios bununla da yetinmeyip Rum halkını, Türk halkına karşı kışkırtan açıklamalar yapmaya devam etmiştir. Türkler bir kez daha Rum baskısına maruz kalarak adada dışlanıp yalnızlaştırılmıştır. Rum baskısı şiddetini artırıp daha kanlı bir hal aldığında, Türkler adanın büyük bir kısmını terk ederek çok küçük bir kısımda yaşamlarına devam etmeye çalışmışlardır. Yunanistan ada Rumlarına destek vermekteyken diğer yandan İngiltere ve özellikle Türkiye bu şiddet ortamından rahatsız olarak Birleşmiş Milletler’e başvurmuştur. BM Güvenlik Konseyi adada barışı tekrar tesis etmek amacıyla adada “Birleşmiş Milletler Barış Gücü” mekanizması oluşturmak için 186 Sayılı kararı vermiştir. Fakat bu çabalar olumlu bir sonuç vermemiştir. Kıbrıs Türklerine karşı yapılan bu kanlı baskıya daha fazla dayanamayan Türkiye Cumhuriyeti, 1960 yılındaki Garanti Antlaşması’ndaki garantör devletlerden biri olarak 1974 yılında adaya askeri harekat düzenlemiştir.

            Türkiye’nin adaya müdahale etmesi üzerine, BM Güvenlik Konseyi 353 Sayılı ateşkes kararını taraflara bildirmiştir ve bunun üzerine Türk Birlikleri adadaki ilerleyişini durdurmuştur. Ateşkes kararı verilince Türkiye, İngiltere ve Yunanistan İsviçre’nin Cenevre kentinde toplanmışlardır. Bu konferansta Türkiye’nin bu müdahale ile antlaşmalardan doğan garantör devlet hakkını kullandığı kabul edilmiş ve Türkiye’nin isteklerinin çoğunun kabul edildiği bir protokol üç ülke arasında imzalanmıştır. Ne yazık ki, Yunanistan ve Rumlar ilerleyen süreçte bu protokole uymayıp Türk köylerine saldırmaya devam etmişlerdir. Bunun üzerine Türk Birlikleri ilerlemeye devam ederek adanın kuzey kesiminin kontrolünü ele geçirmiştir. Böylece günümüz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sınırları oluşmuş ve fiilen güvence altına alınmıştır. Ortaya çıkan bu yeni durumu koruyabilmek için ada Türkleri, 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni duyurmuşlardır. Rumlar, KTFD’nin varlığını kabul etmemişler ve bu durumun Zürih ve Londra Antlaşmalarına aykırı olduğunu savunmuşlardır. Birleşmiş Milletler, Kuzey ve Güney kesimi uzlaştırmak için çabalamış ve bu çabaların sonucunda iki taraf arasında nüfus değişimi olmuştur. Güneydeki Türkler kuzeye, kuzeydeki Rumlar güneye geçmiştir ve böylece tarihte ilk kez adada Rumların ve Türklerin bölgesi keskin bir şekilde ayrılmıştır. 1983 yılına kadar olan süreçte BM uzlaşmacı bir tavır yürüterek iki tarafı anlaşmaya ikna etmeye çalışmıştır(a.g.e).

            1983 yılına gelindiğinde ise BM, uluslararası antlaşmalardan doğan garantörlük haklarını kullanan Türk Birliklerini işgalci kuvvet olarak nitelendiren ve KTFD’nin hemen sona erdirilmesini bildiren bir karar yayımlamıştır. Bu karar ile Türk kesimi adada uzlaşmanın mümkün olmadığına karar verip self determinasyon hakkını kullanmayı seçmiştir. Bu kararın ışığında Kıbrıs Türkleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilk ve tek tanıyan devlet Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Kuzey kesimde yaşanan bu gelişmeyi, İngiltere’nin Birleşmiş Milletler’e taşımasıyla BM Güvenlik Konseyi 541 Sayılı karar ile KKTC’nin kurulmasının hukuka aykırı olduğu için geçersiz olduğunu ve dünya devletlerinin KKTC’yi tanımaması gerektiğini bildirmiştir.  Bu karar ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası çevrede tanınmasının önüne geçilmiş ve KKTC dünya siyasetinde dışlanan bir ülke olmuştur.

            KKTC’nin kurulmasının ardından Türk ve Rum liderler hem kendi istekleriyle müzakereler düzenlemiş hem de BM’nin çözüm önerileri ile masaya oturmuşlardır. Ancak ne müzakereler ne de BM çözüm önerileri bir sonuç vermemiştir. Kıbrıs meselesi bir kördüğüm halini alırken Güney Rum yönetimi ve Avrupa Birliği işleri daha da çıkmaza sokan bir hamle yapmışlardır. 2004 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni bütün adayı temsilen “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla Avrupa Birliği’ne üye sıfatıyla almışlardır. AB’nin ve Rum yönetiminin bu hamlesi, Kuzey kesimini yok sayan en önemli uluslararası hamlelerden biri olarak tarihte yerini almıştır. Kuzey ve Güney yönetimleri arasındaki sorunların çözümü için ortaya konan en önemli ve kapsamlı plan “Annan Planı” olmuştur. BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından geliştirilen bu çözüm planı temelinde eski Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yeniden canlandırıp devam ettirmek üzerine kuruludur. Bu yüzden Rumların lehine olan bu plan Türkler için birçok kazanımdan vazgeçmek anlamına gelmektedir. Bu gerçeğe rağmen 24 Nisan 2004 tarihinde gerçekleşen referandumda Rumlar %75,8 oranında hayır oyu verirken Türkler %64,9 oranıyla evet oyu kullanmıştır. Böylece Rumların oyu ile Annan Planı reddedilmiştir. Annan Planı’ndan sonra taraflar çözüm için zaman zaman adım atsalar da bir sonuç alınamamış ve ada hala çözülememiş sorunlarla kalmıştır(a.g.e).

            Son yıllarda uluslararası enerji şirketlerinin Doğu Akdeniz’de hidrokarbon rezervi potansiyeli olduğuna dair çalışmaları, Kıbrıs Sorununa yeni bir boyut kazandırmıştır. Denizin altındaki bu potansiyelden maksimum seviyede yararlanmak isteyen Doğu Akdeniz ülkeleri Münhasır Ekonomik Bölgelerini(MEB) belirlemek için diplomatik adımlarına hız vermişlerdir. Denizdeki MEB sınırlarını yaptıkları uluslararası antlaşmalarla belirleyen ülkeler, KKTC’yi tanımadıklarından Kıbrıs adası için GKRY ile masaya oturmaktadırlar. Böylece Kıbrıs Türklerinin hakkı bir kez daha çiğnenmiş olmaktadır.  Türkiye, KKTC ile MEB Antlaşması imzalamış olmasına rağmen KKTC tanınmadığı için GKRY bu antlaşmayı tanımamaktadır. Bu nedenle Türkiye ve GKRY’nin MEB ilanları çakışmaktadır. Bu çakışmalar da Doğu Akdeniz’de yaşanan sorunu karmaşık bir hale getirmektedir. Yani ada üzerinde oluşan Rum-Türk cepheleşmesi denize taşınmıştır. Doğu Akdeniz’de GKRY-Yunanistan ve Türkiye odaklı bir taraflaşma sorunu doğmuş ve Doğu Akdeniz’in deniz üstü ve altı zenginlikleri paylaşılamayan bir sorun haline gelmiştir. 

 

2. Türkiye’nin Enerji Politikaları

2.1. Kıyıdaş Ülkeler Arası Güvenlik

          Doğu Akdeniz bölgesinin stratejik konumundan dolayı öneminin artmasının yanı sıra güvenlik açısından da önemi günden güne artmaktadır. Bölgeye kıyıdaş olan ülkelerin tutumları ve kendi ülkeleri içindeki deniz kuvvetlerinin sağladığı güvenlik de bu yüzden çok önemlidir. Türkiye; Suriye, Libya ve Filistin tarafından doğrudan, Mısır ve Lübnan tarafından ise dolaylı yollardan güvenlik açısından tehdit altındadır bunun sebebi devam eden çatışmalar ve güncel gelişmelerdir (İnat ve Duran,  2020, s.10). Türkiye’nin tehdit altında olduğu ülkelerle tek tek problemlerini incelemek için yakın geçmişe bakmak yeterli olacaktır. Suriye’de yaşanan iç karışıklıklardan en çok etkilenen ülke, komşusu olan Türkiye’dir. Türkiye; Esad yönetimini halka olan tavrı konusunda ikaz etmiş ancak bunun yetersiz kalmasının sonucu olarak  Özgür Suriye Ordusu adı altında askeri yardımlarda bulunmuş ve binlerce Suriyeli mülteciyi sınırlardaki kamplara yerleştirmiştir (Karkın ve Yazıcı, 2015, s.7) . İki ülke arasındaki kriz henüz tam anlamıyla çözülememiş olsa da Türkiye, Suriye’nin güvenliğini sağlamak adına ciddi adımlar atmaya devam etmektedir. Libya’da ise duruma Türkiye tarafından temkinli yaklaşılmasına rağmen durum kötüleşmeye devam etmiştir. bunu sonucunda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Libya’da bulunan farklı ülkelerin vatandaşları için ülkelere vatandaşlarını koruma yetkisi  vermiştir (Aydın ve Dizdaroğlu, 2018, s.10). Filistin- İsrail anlaşmazlığı ise bugün hala devam etmektedir. Türkiye’nin  Filistin’e kalkınma yardımları ise 15 yılı aşkın bir süredir devam etmektedir. Kıyıdaş ülkelerin birbirleri ile olan çekişmeleri bitmedikçe, daha fazla çıkar sağlayabilecek ilişkilerin kurulması ve huzur ortamı içerisinde gerçekleşen enerji alışverişi, tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de imkansız gözükmektedir.

 

2.2 Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı 

          Kıta sahanlığı, denize kıyısı olan bir ülkenin deniz alanındaki doğal uzantısıdır. Kıta Sahanlığı terimi ilk kez Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanı Harry Truman tarafından 1945 yılında, bir bildiri ile ortaya atılmıştır. Bahsi geçen bildiri ile ABD Kıta Sahanlığı adı altında, ülke sınırlarında bulunan denizin altındaki ve denizin üstündeki tüm kaynakların ABD’ ye ait olduğu ilan edilmiştir. Kıta Sahanlığı hakkı ilan edilmesine gerek yoktur; çünkü kıyı devletinin halihazırda kullanımındadır. Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) terimi ise karasularının başlangıcından itibaren 200 deniz mili alanında bulunan canlı ve cansız kaynaklar için kıyı ülkelerin uluslararası hukuka uygun/ uygun olmayan yollarla bir takım ekonomik haklara sahip olmasıdır. Kısacası kıta sahanlığı doğal hak iken, münhasır ekonomik bölge uygun biçimde ilan edilip Birleşmiş Milletler’e deklare edilmesi sonucu elde edilmektedir. Doğu Akdeniz bölgesi oldukça zengin yeraltı ve yer üstü maden kaynakları ve birçok ülkeyi ortak paydaya toplayan, özellikle verimli bölgelerin birleşmesinden oluşan kritik öneme sahip bir bölgedir. Birçok  tarihçinin deyimiyle bu zengin bölgeye ‘’Verimli Hilal’’ denmektedir. Tarihte çok uzun zamanlardan beri bu bölgeye hakim olma savaşları olmuştur/ olmaktadır. Dünden bugüne Yunanistan, Ege Denizi ‘nde Türkiye ile kıta sahanlığı problemi yaşamaktadır.

(Erciyes, 2019)

Dünyanın günümüzde olmazsa olmazı enerji kaynaklarıdır. Özellikle 10 yıl önce Kıbrıs çevresinde bulunan zengin doğal gaz  yataklarının keşfedilmesiyle birlikte kaynak bölgesi olan Doğu Akdeniz, yeni bir sorunla beraber gündeme oturmaktadır: Kıta sahanlığının ve münhasır ekonomik bölgenin deniz yetki alanlarını sınırlandırması problemi. ‘Türkiye’nin doğusundan itibaren Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, Libya ve Yunanistan soruna taraf diğer devletlerdendir. Doğu Akdeniz Bölgesi’nin batısındaki Türkiye-Yunanistan-Libya hattı, merkezinde Türkiye-Kıbrıs Adası-Mısır, doğusunda  Türkiye-Kıbrıs Adası ve Suriye hattı MEB’in belirlenmesi için ilgili hatları oluşturmaktadır ‘’(Arıdemir ve Allı, 2019). Türkiye Cumhuriyetinin Karadeniz, Akdeniz ve Ege denizlerinde ilan ettiği deniz yetki alanlarını yani; karasuları, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığını kapsayan doktrine Mavi Vatan denmektedir. 2018 yılının ilk aylarında GKRY’nin sahada arama amaçlı ruhsat verdiği şirketin gemileri, KKTC adına Türk fırkateyni tarafından NAVTEX bildirimi ile hükümranlık haklarını güvenceye alma adına geri çevrilmiştir. Mısır ile deniz yetki alanı sınırlandırılması anlaşması hayati önem taşımaktadır, çünkü Doğu Akdeniz üzerinde Türkiye’nin hak ve menfaatlerini güvence altına almak  söz konusudur (Şeker, 2019). 2019 yılında ise Türkiye tarihinde ilk kez 3 denizde (Akdeniz, Karadeniz, Ege) eş zamanlı olarak Mavi Vatan tatbikatı yapılmıştır. Yunanistan ve GKRY de askeri tatbikatlar düzenlemişlerdir. Yunanistan ve Türkiye’nin birbirlerinin sondaj gemilerini engellemeye çalışmaları, bunun çok da barışçıl bir ortam olmadığını gözler önüne sererek uluslararası barışı tehdit etmektedir.

 

2.3. Türkiye’nin Enerji Kaynakları

Türkiye, enerji kaynakları bakımından kendine yetemeyen ve dışa bağımlı olan bir ülkedir. Türkiye enerji üretiminin neredeyse %90’ını yenilenemez enerji kaynaklarından karşılamaktadır. Bu kaynaklar arasında en çok pay sahibi olan ise %50 oran ile linyittir ve yaptığı enerji üretimleri ile ihtiyacın ancak %8’ini karşılayabilmektedir. Petrolün ise arama maliyetinin yüksek olması ve doğal gazın maliyet düşüklüğü sebebiyle bir bakıma doğal gaz petrolün ikamesi haline gelmiştir. Üretimin tüketimi karşılayamadığı bu gibi ülkelerde de dış politika, bağımlı olunan ülkeye göre etkin bir biçimde şekillenir. Örneğin Türkiye, doğal gaz ihtiyacının neredeyse tamamını Rusya, Azerbaycan ve İran’dan ithal etmektedir.        Tamamlanan birçok proje (Mavi Akım Projesi,  Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı Projesi, Doğu Anadolu Doğal Gaz Ana İletim Hattı Projesi vb.) bu ithalatlara kolaylık sağlamıştır. Türkiye, enerji kaynakları açısından yetersiz olsa da bu ihtiyacını  jeopolitik konumu ile karşılayabilecek bir ülkedir. Doğu Akdeniz’e olan uzun şeritli kıyıları buna en güzel örnektir.

            ‘Jeostratejik açıdan değerlendirildiğinde boğazların stratejik konumu, coğrafi konumu ile doğu ve batı arasında bir enerji koridoru olma pozisyonu ve hızla dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji arz yollarındaki güvenli yapısı, Türkiye’nin enerji vizyonu için önemli avantajlarından biridir. Türkiye, coğrafi konumu itibariyle dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin %70’nin bulunduğu bölgeye yakındır ve batı pazarlarının artan talebini karşılayabilmek için güvenli arz yollarına duyulan ihtiyacı karşılamaktadır. (Durmuşoğlu,  2015)

ŞEKİL 1: TÜRKİYE’DEKİ BAZI PETROL VE DOĞAL GAZ  BORU HATLARI (Coğrafyadefterim, 2016)

          Yenilenemez enerji kaynaklarının yanı sıra, Türkiye yenilenebilir enerji kaynakları açısından potansiyeli oldukça yüksek bir ülkedir. Türkiye gibi enerji açısından dışa bağımlı ülkeler için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı önemlidir. Çünkü başlangıç için bu kaynakları kullanım maliyetleri yüksek olsa da ilerleyen yıllarda yenilenemeyen enerjiler için harcanan tutarlar ve çevre kirliliğine etkileri göz önüne alındığında, yarın için yapılacak enerji yatırımları fazlasıyla makul gözükmektedir. Ekonomide enerjide dışa bağımlılığın etkisi çok önemlidir, çünkü ithal edilen kaynaklarda oluşabilecek birim başı 1 dolarlık artış, milyarlarca dolar cari açığa sebep olabilmektedir. Enerji yönelimlerinin yenilenebilir kaynaklarla yapılan üretime dönmesi, dış politikası ihracatçı ülkelere bağımlı bu ülkeler için hayati önem taşımaktadır.

 

   2.4. Türkiye’nin Enerji Politikaları

          Enerji politikaları; ülkelerin üretim aşamasında güvenliği sağlayabilmelerini, diğer ülkelerle olan rekabet koşullarını oluşturabilmelerini ve en önemlisi enerjinin sürdürülebilirliğine ilişkin yani yenilenemez enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına doğru yönelim için geliştirilen çalışmaları kapsayan projelerdir. Üretimi yapan ülke ve bu ürünü diğer ülkelere taşıyan/taşımada rol üstlenen ülkeler arası ilişkiler önemli iken, enerji tüketimi yüksek olan ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin ilişkilerinin önemi de gün geçtikçe artmaktadır. Türkiye’nin enerji politikası ise uluslararası enerji politikalarının gereklerine ek olarak  enerjiye sahiplik eden ülkeler ve enerjinin ulaşmasını sağlayan güzergahların çeşitlilik kazanmasına, ülkede potansiyeli bulunan nükleer enerjiden  faydalanılmaya başlanmasını ve enerji verimliliğinin artmasına yönelik çalışmalardır. İhtiyaçlarını tamamıyla karşılayamayıp enerji ithalatı çok olan Türkiye için enerji arzının güvenliği çok önemlidir ve ülkede uygulanan politikalar dünya enerji sektörünün hareketliliğinden büyük ölçüde etkilenmektedir. Son yıllar itibari ile Türkiye’de kömür ve petrole olan bağımlılık yerini doğal gaza bırakmış  olsa da doğal gaz ihtiyacının çok büyük bir bölümünü ithal ediyor olması, ülke ekonomisine uzun dönemde fayda için  yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının artmasına mecbur bırakmaktadır. Ancak  Türkiye’nin enerji politikası ve yaptığı projeler ele alındığında tutumunun yanlış ve eksik olduğu görülmektedir (Uğurlu, 2016, s.314). Çünkü komşu ülkelerle olan çözülmemiş/çözülememiş  güvenlik sorunları olan bir ülkedir. Doğu Akdeniz’de bulunan hakları konusunda bir sonuca varılamamış olması ve birçok boru hattına sahip olmasına karşın doğal gaz ithalatında Rusya’ya bağımlı olması politikalarının şu an için gelecekte ekonomik fayda vadetmediğini gözler önüne sermektedir. Türkiye’de enerji politikaları altı ( Cumhuriyet öncesi dönem, 1923-1930 dönemi, 1930-1950 dönemi, 1950-1960 dönemi, 1960-1980 dönemi, 1980 sonrası dönem) farklı tarihsel dönemde birbirinden farklı özellikler barındırmaktadır. Cumhuriyet öncesi dönemde enerji üretimi piyasası hem yabancı hem de yerli sermayelere açıktı lakin devlet, enerji politikasına ve planlamasına sahip olmadığından rekabet ortamı yoktu. 1923-1930 döneminde ise petrolü arama ve işletmede tüm yetki devlettedir; ancak önceki dönemlerden gelen yabancı sermayeler pazarlamada etkinliğini sürdürmüşlerdir. 1930-1950 yılları arasında ülkede bulunan tüm yabancı sermayeli ortaklıklar devletleştirilmiştir, belediyeler ve kamu kuruluşları elektrik sektöründe çalışmışlardır. 1950-1960 yıllarında karma ekonomi politikası uygulandığından özel sektöre ağırlık verilmiş ve yabancı sermayeler ülkenin ilgi odağı olmuştur. Ancak elektrik işletmeciliğinde bu ilgi dağılmış, yabancı sermayelerden arındırılmış ve özel sektörle ortaklıklar kurulmuştur. Ayrıca bu dönemde hidroelektrik santrallere yönelim olmuştur. 1960-1980 aralığındaki 20 yılı enerji açısından planlı kalkınma dönemi olarak adlandırmak pek de yanlış olmaz ve etkisini gösteren devletçilik etkisini iyice artırmıştır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB) bu dönemde kurulmuş ve bir çok alt kuruluşu tek çatı altında toplamıştır. Ancak dönemine damga vuran özelliği yaşanan elektrik kesintileridir. Çünkü tüm santraller olması gerektiğinden daha fazla sürede tamamlanmıştır. Nükleer enerji planlaması, ve alternatif enerji kaynakları politikasının temelleri yine bu dönem içinde atılmıştır. Son olarak 1980’den günümüze kadar olan dönem ele alınırsa, enerji işletmelerinin hepsinin özelleştirilmesi gerektiği ama devletin de rehberlik etmesi ve denetlemesinin şart olduğu söylenebilir (Ültanır, 1998). 2006 yılında Türkiye %8’lik enerji talebi büyümesi oranı ile dönemin en büyük oranlarından birine ulaşmıştır. Enerji politikalarının belirlenme sürecinde en önemli etkenlerden biri olan ve her ne kadar Türkiye için kullanılmıyor olsa da  enerji planlamasıdır. Çünkü planlamalar ihtiyaca karşılık için üretim, tüketimin doğru tahmini ve kaynaklarda bu tahmine yönelik üretim için kullanılacak sermaye ve enerjinin düzenlenmesidir (Pamir, 2005, s.58). Türkiye’deki enerji politikalarını ayrı başlıklar altında incelemek mümkündür: Petrol Politikaları, doğal gaz Politikaları, Yenilenebilir Enerji Politikaları.

  • Petrol Politikaları

          Anadolu’da petrole ilişkin ilk yazılı kaynak olarak Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatname’si gösterilebilir. Osmanlı Devleti’nin sınırlar içerisinde bulunan madenleri işleyip gelir elde etmek ve bilgilerin kayıt altında tutulması için düzenlediği ilk yasa olan ‘Maden Yasası-1861’ sonraki 45 yılda üç kere yeniden düzenlenmiştir. Yapılan bu değişikliklerle üretim artmış ancak bu üretime dahil olan yabancı sermayeler sebebiyle gelirde öngörülen artış olmamıştır (Kepenek ve Yentürk, 2005, s.15). Sonrasında yaşanan petrol rekabetleri beraberinde Almanların ve İngilizlerin iş birliği ile kurulmuş olan  Türk Milli Petrol Şirketi’ ni getirmiştir. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise Atatürk, yerli kalkınmaya verdiği önemden dolayı Osmanlı döneminde verilen imtiyazları kaldırmıştır. 24 Mart 1926’da, 792 sayılı  ‘Petrol Kanunu’ çıkarılmıştır, bu kanun ile petrol arama ve üretme yetkisi tamamen hükümete geçmiştir. 1988 yılındaysa milli kaynaklar yetersiz geldiğinden,   yurtdışında petrol arama ve üretimi hizmetleri için Turkish Petroleum International Company (TPIC) kurulmuştur. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ve TPIC, günümüzde petrol arama faaliyetleri için bir çok ülkede faaliyette bulunmaktadır ve bu ülkelerin petrol şirketlerinin birçoğu ile ortak çalışmalar yürütmektedir (Akalın ve Tüfekçi, 2014, s.60) .

                                                                                      (Petrol-is, 2020)

Ancak Türkiye 1970’ten bugüne kadar umulan milli üretim/araştırma ve sonucundaki kalkınmaya, yetersiz olanaklar, az sayıdaki sondaj kuyuları, ekonomik şartlar, yanlış adledilebilecek maden politikaları ve dışa bağımlılığının sonucu olarak ne yazık ki ulaşamamıştır.

 

  • Doğal Gaz Politikaları

          1970 yılında dünyada yaşanan petrol krizi Türkiye’de de etkisini göstermiştir. Krizin ardından alternatif enerji arayışı başlamış doğal gaz bu yıllarda ülkede kullanılmaya başlamıştır. İlk gaz Kırklareli’nde 1970’te keşfedilmiş ve 1976’da Pınarhisar Çimento fabrikasında tüketilmiştir. 1974 yılındaysa Irak’tan ham petrol taşımak için Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ) kurulmuştur ve 1984’te Türkiye, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile doğal gaz ithalatı için ilk kez anlaşmaya oturmuştur. 1987 yılında ise ilk gaz akışı gerçekleşmiştir. Rusya’ya ödenecek olan doğal gaz bedelinin büyük bir kısmının Türk ihraç mallarının alımında kullanılacağı tahmin ediliyordu, yani bir nevi bu doğal gaz alışverişi iki ülke arasındaki ticareti dengelemek amacıyla yapılmıştır. 1970-1990 yıllarında Ankara şehrindeki hava kirliliği çok ciddi sınırlara ulaştığından konutlara ulaşan doğal gaz ilk kez 1988’de, Ankara’da verilmeye başlamıştır. Doğal gazı kullanan ülkeler arz güvenliğini sağlamak ve arz esnekliğini artırmak amacıyla doğal gazı depolamaktadır. Depolama şekli ise yeraltı veya yer üstü olarak ikiye ayrılır, tercih edileni yeraltında depolamaktır. Çünkü hem saklanma şekli hem de maliyeti avantajlıdır. Yer üstünde depolamak için gereken sıvılaştırma işlemi gerekmemektedir. 2015’te Trans Anadolu doğal gaz Boru Hattı (TANAP) projesi başlatılmıştır. Gaz tedariki yapılan bölge sayısı 66’ya ulaşmıştır. Dünya’nın hiçbir ülkesinde doğal gazın elektrik sanayisinde kullanımı %20 sınırını geçmezken bu oran 1999 yılı Türkiye’sinde %53 idi. Bu durum da enerji politikasının yanlışlığını gözler önüne sermektedir (Bayraç,  1999, s.216). Dünyada gaz alım sözleşmeleri yaz mevsimi doğal gaz alımı ve kış mevsimi arasında çok az bir farka izin vermektedir, ve bu kesintilerin takibini BOTAŞ yapmaktadır. Doğal gaz Türkiye’de kullanılmaya başladığı zamandan bu yana dışa bağımlılık sebebiyle gönderici olan ülkenin fiyatlandırmasından çok etkilenmiştir ve dünyanın artan doğal gaz talebi yüzünden diğer yakıtlarda da olduğu gibi bir fiyat sabitliği söz konusu değildir. ‘İthal edilmesine rağmen doğal gazın elektrik üretiminde yaygın olarak kullanılmasının başlıca nedeni, özel şirketlerin yapım maliyeti diğer santrallere göre düşük olan doğal gaz santrallerini kurmayı tercih etmeleridir.’ (Kantörün, 2010).  Türkiye konumundan dolayı köprü olan bir ülkedir, Rusya’dan ve birçok Doğu Akdeniz ülkesinden gelen doğal gazı iletmek için boru hatlarına sahiptir. Bunlar; Rusya-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı (Batı Hattı), Mavi Akım Gaz Boru Hattı, Doğu Anadolu Doğal Gaz Ana İletim Hattı (İran-Türkiye), Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı, Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Enterkonneksiyonu, Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi, TürkAkım Gaz Boru Hattı Projesi’dir.

 

(Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2021)

Atılan adımlar arasında pandemi öncesinde, 2018 yılında, yeni Floating Storage Regasification Unit (FSRU) Projeleri  ve Organize Toptan Satış Piyasası devreye alınması gösterilebilir. Ancak enerji konusu ülkelerin gündeminde her zaman olan bir konudur. Bugünün gündemine  bakıldığında, İsrail-Türkiye arasında normalleşme sürecine yönelik görüşmeler yapılmış ve olumlu olduğu yönünde açıklamalar yapılmıştır. Azerbaycan-Türkmenistan-Türkiye arasında doğal gaz enerji ortaklığının konu edildiği bildiri imzalanmış ve Filistin-Mısır arasında Gazze Marine doğal gaz sahasının oluşumunda altyapıya destek vermek ve geliştirmek için anlaşma imzalanmıştır.

 

  • Yenilenebilir Enerji Politikaları

          Dünyada enerji tüketiminin büyük bir bölümünü Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler gerçekleştirmektedir. 1984 yılında yürürlüğe giren beşinci beş yıllık kalkınma planında yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanmak için gereken girişimlerin desteklenmesi gerektiği belirtilmiştir. Yedinci beş yıllık kalkınma planında ise, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılması gerektiği belirtilmiştir (Güler ve Çobanoğlu, 1997, s.49). Türkiye’de yenilenebilir enerji kullanma konusunda  en önemli adım,  2005 yılında “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun”  adıyla resmi olarak değinilmesi gösterilebilir. Türkiye 2009 yılında yenilenebilir enerjiye verdiği önemin göstergesi olarak Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) kurucu üyeleri arasında yer almıştır. Yenilenemez enerji kaynaklarından yenilenebilir olan kaynaklara teşvikin sebebi ise öncelikli olarak sabit fiyat ile alım garantisidir(Çepik, 2015, s.99). Türkiye’de yaygın olan yenilenebilir enerji kaynakları; hidroelektrik, rüzgar ve jeotermal enerjidir.

Ülkedeki enerji üretimi içerisinde yenilenebilir enerjinin payı %30’dur. Ücretsiz oluşu ve çevreye olan olumlu etkileri göz önüne alındığında imkanlar dahilinde bu oranın artması şarttır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının bildirdiği  Türkiye Enerji Görünümü Raporu’ na göre enerji ile ilgili 2023 hedefleri arasında elektrik üretiminde doğal gazın oranının %30 seviyelerine düşmesi yer almaktadır.

 

Sonuç

            Doğu Akdeniz ülkeleri MEB sınırlarını belirlerken Akdeniz’in coğrafi koşullarını da göz önüne almalıdırlar. Türkiye dışa bağımlı enerji politikaları ile aldığı zarardan artık dönmek zorundadır. Mavi Vatan Doktrini’nde belirlenen yerler Türkiye’nin hakkı olan bölgelerdir. Münhasır ekonomik bölgenin deklaresinin ardından Türkiye’yi daha ekonomik enerji politikaları beklemektedir. Türkiye’nin üretime başlaması ve ithalatın azaltılması ile ülkeye sağlanabilecek yarar göz ardı edilmemelidir. Türkiye, KKTC, Yunanistan, GKRY, Mısır, Suriye, İsrail, Libya ve Lübnan gibi birçok ülkenin kıyı şeridine sahip olduğu Doğu Akdeniz’de barış ortamı sağlanmadığı sürece doğal zenginliklerin paylaşımı mümkün değildir. Devletlerin bu gerçeği kabul ederek diplomasiyi kullanmaları gerekmektedir. Doğu Akdeniz’in tam merkezinde yani kalbinde bulunan Kıbrıs adası bir çözüme ulaşmadan, Doğu Akdeniz’in çözüme ulaşması mümkün değildir. Buradan hareketle halklarının doğal hakkı olan ada çevresindeki zenginliklerden faydalanabilmeleri için Türk ve Rum liderlerinin çözüm odaklı müzakerelere başlamaları gerekmektedir. Hem Rum kesimi hem de uluslararası kesim anlamalıdır ki 450 yılı aşkın süredir adanın bir parçası olmuş Türkleri ve onların haklarını yok sayarak bir çözüm planı ortaya koymak işe yaramamaktadır. Hem Rum halkının hem de Türk halkının haklarını tanıyan ve güvence altına alan bir devlet yapısı ve anayasa ortaya konulmalıdır. Böylece uluslararası çevreye karşı adayı hem fiilen hem de hukuken tam anlamıyla temsil eden bir Kıbrıs devleti oluşturulmalıdır. Eğer Rum kesim, Türklerle bir olmaya ikna olmayacaksa da KKTC’nin tanınmaması için yaptığı çabaları bir kenara bırakarak en başta kendisi ve Yunanistan KKTC’yi tanımalı ve haklarına saygı duymalıdır. GKRY, ya Türklerle bir devlet olmalı ya da aynı ada ve deniz üzerinde komşu ülke olarak tanıyarak Doğu Akdeniz bölgesinin refahı için adım atmalıdır. Böylece sorunun tarafları, Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz’i bu sorunun gölgesinden kurtarmalıdır.

 

YAĞMUR SAÇAK

REŞİDE SERİN

Doğu Akdeniz Çalışmaları Staj Programı

 

KAYNAKÇA

Akalın U. S. ve Tüfekçi S. (2014). Türkiye’nin Petrol Politikaları ve Enerji Özelleştirmelerine Bir Bakış. İktisat Politikası Araştırmaları Degisi. 1. 1: 51-66. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/14689 (21.03.2021)

Aksar, Y. (2017). Uluslararası Hukuk-I-. 4. Ankara: Seçkin

Arıdemir, H. ve Allı Ç. (2019). Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki Münhasır Ekonomik Bölge Tartışmalarının Analizi. İktisadi İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi. 4.10: 188-202.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/829290 (20.03.2021)

Aydın, M. ve Dizdaroğlu, C. (2018). Levantine Challenges on Turkish Foreign Policy. Uluslararası İlişkiler Dergisi. 15.60: 89-103.

https://www.uidergisi.com.tr/source/JUI_2018_60_89_103.pdf (07.03.2021)

Bayraç, H. N. (1999). Uluslararası Doğal Gaz Piyasasının Ekonomik Analizi, Türkiye’deki Gelişimi ve Eskişehir Uygulaması, Doktora Tezi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi SBE

Bobat, A. ve Özdemir, N. (2016). Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Politikaları Yenilenebilir Enerjide Yeniden Yapılanma. Electronic Journal of Vocational Colleges. 06. 04: 153-154.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/460573#page=151 (21.03.2021)

Şeker, B.Ş. (2019). Doğu Akdeniz Enerji Güvenliği Ekseni : Yunanistan- GKRY’nin Muhtemel Politikalarının Analizi ve Türkiye’nin Tutumu. 1st. İstanbul: Tasam Yayınları.

Çepik, B. (2015). Sürdürülebilir Kalkınma Çerçevesinde Türkiye’de Yenilenebilir Enerji Politikaları, Doktora Tezi. İstanbul: Maltepe Üniversitesi SBE – İktisat

Durmuşoğlu, S. (2015) . Türkiye’nin Enerji Politikaları ve Komşu Ülkeler İle Uluslararası İlişkilerine Etkileri. Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler

Doğal Gaz Boru Hatları ve Projeleri https://enerji.gov.tr/bilgi-merkezi-dogal-gaz-boru-hatlari-ve-projeleri (19.03.2021)

Erciyes, Ç. (2019). DOĞU AKDENİZ Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Türkiye’nin Siyasi ve Hukuki Tezleri Sahadaki Uygulamaları http://www.mfa.gov.tr/data/dogu-akdeniz-deniz-yetki-alanlarinin-sinirlandirilmasi.pdf

Güler, Ç. ve Z. Çobanoğlu. (1997). Enerji ve Çevre. 1st. Ankara: Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü.

İnat, K ve Duran, B. (2020). Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin Hakları. 1.Baskı. İstanbul: Turkuvaz Haberleşme ve Yayıncılık.

 İktisadi Kalkınma Vakfı. 2012. Sorularla AB Politikaları ve Türkiye: Enerji Politikası. Nu: 258 p: 39

Kantörün, U. (2010). Bölgesel Enerji Politikaları ve Türkiye. Bilge Strateji. 2. 3: 103-110. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/43515 (22.03.2021)

Karkın, V. ve Yazıcı,Ö. (2015). Arap Baharı’nın Suriye’ye Yansıması ve Türkiye’ye Sığınan Mülteciler (Gaziantep Örneği). DergiPark. 4.12: 7-14. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/367636  (12.03.2021)

Kepenek, Y. ve N. Yentürk. (2005). Türkiye Ekonomisi. 18.Baskı. İstanbul: Remzi Kitabevi.

PAMİR, N. (2017). Enerji Politikaları ve Küresel Gelişmeler. http://www.emo.org.tr/ekler/c6744c9d42ec2cb_e k.pdf  (08.03.2021)

Sur, M. (2017). Uluslararası Hukukun Esasları.11. İstanbul: Beta

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı. Nisan 2016. Türkiye’nin Enerji Profili ve Stratejisi. http://www.mfa.gov.tr/turkiye_nin-enerji-stratejisi.tr.mfa (18.03.2021)

Türkiye’de Petrol Sektörü ve TPAO. (2012). https://petrol-is.org.tr/sites/default/files/ek2-petrol-sektoru-tpao.pdf (20.03.2021)

Uğurlu, Ö. (2006). Türkiye’de Çevresel Güvenlik Bağlamında Sürdürülebilir Enerji Politikaları. Yayımlanmış Doktora Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi SBE

Ültanır, M.Ö. (1998). 15.1. Türkiye’de Enerji Politikası Aşamaları. 21.Yüzyıla Girerken Türkiye’nin Enerji Stratejisi’nin Değerlendirilmesi. İstanbul: Lebib Yalkın Yayımları ve Basım İşleri A.Ş.

Vatansever, M. (2010). Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi. 12.: 1487-1530. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/756756

Yaycı, C. (2012). Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye. Bilge Strateji. 4.6: 1-70. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/43488

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here