Kitap Analizi: Migration Theory Talking Across Disciplines

0

Editörler: Caroline B. Brettell, James F. Hollifield

Yıl: 2014

Yayıncı: Routledge

Yayım Yeri: New York

Sayfa Sayısı: 356

ISBN: 9781315814933

Günümüzde göç olgusunun sıklıkla tartışılan, üzerine geniş ölçüde araştırma yapılan bir alan olduğu aşikardır. Savaş, ekonomik imkansızlıklar, toplum huzurunun bozulması gibi siyasi, sosyal, dini veya ekonomik sebeplerden ileri gelen insan veya insan topluluklarının yer değiştirme hareketine göç denir. Aslında göç kavramı kelime tanımının ötesinde çok boyutlu ve derin bir olgudur. Küreselleşmenin ışığında, dünyada olup bitenlere dair farkındalığı yüksek olan nesillerin içinde hareketlilik isteğinin oluşması veya şartlarından memnun olmayan insanların daha iyiye ulaşma arzusuyla harekete geçtiği gönüllü göçler; diğer yandan dünya üzerinde giderek artan huzursuzluk ve çatışmalar sebebiyle kitlesel akın olarak yaşanan zorunlu göçler olarak göç olgusunu çeşitli başlıklarla ele alabiliriz. Bunlara ek olarak başka göç türleri de vardır; düzenli göç, düzensiz göç, işçi göçü, beyin göçü, kalıcı göç vb. gibi.

İnsanlar, tarih boyunca, çeşitli sebeplerden ötürü yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmıştır. Göç kavramı altında ortaya koyulabilecek bu yer değiştirme durumu, insan ve mekan üzerinde farklı açılardan etki sahibi olmuştur. Özellikle son on yılı ele alacak olursak, göç olgusunun dünya devletleri arasında sürekli çatışma yaratan evrensel bir fenomene dönüştüğünü söyleyebiliriz. Devletler artık göçe sırtlarını dönebilecek durumda değildir ve dünyanın en güçlü devletleri için dahi olsa göç, korkutucu gözükmektedir.

Birçok açıdan değerlendirilip titizlikle ele alınması gereken bu konu hakkında son derece düzenli hazırlanmış, sosyal bilimler alanında çalışan çoğu kişi için yol gösterici nitelikte olabilecek bir eser olan Migration Theory: Talking Across Disciplines kitabının bölümleri TUİÇ Akademi Aralık-Ocak dönemi o-staj öğrencileri tarafından ortak bir çalışma altında incelenmiştir.

Kitabın bölümleri farklı yazarlar tarafından yazılmış makalelerden oluşmaktadır, kitap Caroline B. Brettell ve James F. Hollifield tarafından derlenip yine onlar tarafından Introduction (Giriş) kısmı yazılmıştır.

Bu eserin en belirgin özelliği, başlığından da anlaşılacağı üzere, disiplinler arası bir çalışma olmasıdır. Sosyal bilimler alanında çalışan herkes için kıymetli bir kaynak olduğunu söyleyebiliriz. Bu eser hem göçün kavramsal çerçevesinin çizilmesinde hem de göçün neden ve türlerinin daha açık biçimde anlaşılmasında önemli rol oynamaktadır. Bu da göç kavramının kısa, orta ve uzun vadedeki etkilerinin anlaşılmasında önem teşkil etmektedir.

Birkaç örnek ile anlatacak olursak, 1. kısımda tarihçi Gabaccia göçün ve göç tarihinin kaydını önümüze sererken aynı zamanda muazzam bir literatür taraması ortaya koymaktadır. Diğer kısımlarda ise örneğin 2. bölümde ekonomi profesörü Philip Martin göçün ülke ekonomileri, göç alan ülkedeki insanlar ve göçmenler üzerindeki etkilerini incelemektedir. Konuyu sosyoloji üzerinden ele alan 4. bölümde örneğin sosyolog David Scott FitzGerald, diğer disiplinlerin yardımıyla daha farklı perspektifler edinerek uluslararası göçü anlamaya çalışmaktadır. Son örnek olarak ise yine Caroline B. Brettell tarafından yazılmış olan bölüm 5’te antropolojide göçün teorileştirilmesini ve neden teorileştirilmesi gerektiğini yapılan farklı çalışmalardan örnekler göstererek açıklamak amaçlanmıştır.

Kitabı oluşturan Caroline B. Brettell ve James F. Hollifield, farklı disiplinlerden yazarları bir araya getirmişlerdir. Yazarlar her bölümde hem kendi disiplinleriyle ilgili hem de hareketliliğin disiplinler arası boyutunu da kapsayan çalışmalar yürütmüşlerdir. Eseri bu yaklaşımla ortaya koymalarının amacını ise editörlerimiz Introduction kısmında şöyle vurgulamaktadır diyebiliriz: “Eğer göç çalışmaları kendi başına, teorisi ve metodolojisi ile birlikte disiplinler arası bir sosyal bilim olarak ortaya çıkarsa, bu kitap amacını yerine getirmiştir.”

Introduction – Ozan Koparan

Bu bölümün yazarlarına göre, sosyal bilimlerde ulusal göçe olan ilginin farklı göç hareketleriyle ilgisi vardır. Örneğin 2025 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumun %36,9’unu göçmenlerin oluşturacağı öngörülmektedir. Avrupa’da ise 2011 yılında toplam nüfusun %9,7’si oranında göçmen bulunmaktadır ve bu sayının 2021’e geldiğimiz zaman arttığını söylememiz yanlış olmaz. Aynı şekilde Kanada ve Avustralya gibi ülkelerde hem göçmen sayısı artmakta hem de göçmenlerin demografisi çeşitlenmektedir. Hatta 80’li ve 90’lı yıllara kadar sert göçmen politikalarına sahip olan Japonya ve Güney Kore’de bile göçmen sayısı giderek artmaktadır. Sonuç olarak tüm bunlar araştırmacıları bu konuda çalışmaya itmiştir. Ancak her ne kadar “göçler çağında” yaşasak ve göç gibi karmaşık fenomenler üzerine çalışmalar artsa da her akademik alan kendi içinde çalışmalar yürütmüş ve disiplinler arası bir çalışma üretme konusunda başarısız olunmuştur. Bunun sonucu olarak verimsiz ya da başkalarını tekrarlayan çalışmalar ortaya çıkmıştır. Tüm bunların ötesinde şu ana kadar yapılmış çalışmalar ya yukarıdan aşağı, pazar hareketlerine ve/veya göç politikalarına odaklanan ya da aşağıdan yukarı, bireysel göç tecrübesine ve/veya göçmen ailesine odaklanan çalışmalar olmuştur. Bunun dışında bir ayrım ise “eskiden ve şimdi” ve “eskiden şimdiye” çerçevelerini kullanan araştırmalardır.

Yukarıda görüldüğü üzere, çalışmalar farklı eksenler üzerinden yapılmaktadır. Yazarlar hareketliliğin tüm boyutlarını kapsayan teorik bir yaklaşımın zor olduğunu kabul etseler de bu kitapta disiplinler arası bir yaklaşımı geliştirmeyi hedeflemişlerdir. Hatta açıkça belirtmişlerdir ki eğer göç çalışmaları kendi başına, teorisi ve metodolojisi ile birlikte disiplinler arası bir sosyal bilim olarak ortaya çıkarsa, bu kitap amacını yerine getirmiş olur. Dolayısıyla birçok farklı alandan (sosyoloji, demografi, antropoloji vb.) bir araya gelen araştırmacılar, her bölümde hem kendi disipliniyle ilgili hem de hareketliliğin disiplinler arası boyutunu kapsayan bir çalışma yürütmüştür.

Çerçeveyi Oluşturmak

Bilindiği üzere, sosyal bilimlerde araştırmaya başlarken bir soru sorulması, sorunsal oluşturulması beklenir. Doğal olarak her disiplinin sorduğu sorular, kullandığı teorik çerçeve, hipotezlerini oluşturma şekli ve metodolojisi birbirinden farklı olacaktır. Örneğin, tarihçiler için odak noktası zaman, zamanlama ve zamansallık olacaktır. Sosyal bilimcilere yakın bir biçimde argümanlarını test etmek için ve sorunsallarını bir çerçeveye oturturken teorilerden yaralanırlar. Örneğin zaman içerisinde göç modellerinin nasıl değiştiğini ve bunun sebepleri ile ilgilenirler. Ancak sosyal bilimcilerin aksine farklı metodolojiler kullanırlar.

İnsan hareketliliğin bir başka boyutu ile ilgilenen alan ise antropolojidir. Antropologlar kültürlerin karşılıklı analizini yaparak evrensel bir teori oluşturmaya çalışır. Dolayısıyla antropologlar göçmen için göçmen olmanın ne anlama geldiğini ve hareketliliğe yol açan kültürel ve sosyal sebepleri anlamaya çalışır. Veri olarak ise tüm kaynakları kullanmalarının dışında katılımcı gözlemci olarak da veri toplarlar.

Coğrafyacılar ise özellikle insan hareketinin mekansal boyutu ile ilgilenir. Örneğin istihdam modelleri ve yerleşim modelleri arasındaki ilişkiyi incelerler.

Sosyologlar ve antropologların her ne kadar çalışma alanları ve teorik çerçeveleri birbirine yakın olsa da sosyologlar daha çok hedef ülke ve uyum üzerine çalışırken, antropologlar daha çok köken ülke üzerine çalışmışlardır.

Demograflar insan hareketliliği ile ilgilenen başka bir gruptur. Çünkü nüfusun değişiminde rol oynayan en önemli etkenlerden bir tanesi doğum ve ölüm ile birlikte göçtür. Demograflar ise genellikle ikincil verileri kullanırlar. Bununla birlikte demograflar teorik modeller kullanarak gelecekle ilgili projeksiyon yapabilirler. Ancak projeksiyon yapan tek disiplin demografi değildir. Ekonomide özellikle rasyonel davranış teorisine dayanarak projeksiyonlar yapılabilir. Genellikle talepten ve malların kısıtlı olduğu varsayımından yola çıkarlar. Kendilerinin oluşturdukları verileri ya da ikincil kaynaklı verileri kullanabilirler.

Siyaset bilimciler ise ulus devletler dolayısıyla sınırlar, egemenlik ve vatandaşlık gibi konular üzerine yoğunlaşırlar. Araştırmalarında yasa yapıcılarla yapılan görüşmeler ve istatistiksel veriler yer alır. Aynı zamanda kurumlarla ilgilenirler. Kurumlarla ilgilenen bir diğer disiplin ise hukuktur. Ancak kimi hukukçular bunun bir araştırma alanından çok bir nizam aracı olduğunu düşünür. Siyaset bilimciler gibi yasa yapıcılar ya da politikacılar ile yapılan görüşmeler araştırma yöntemleri arasında bulunur.

Disiplinler Arası Köprüler Kurmak

Yazarlar yukarıda değinildiği üzere, disiplinler arasında bir köprü kurmayı önermektedir. Bunu yaparken de daha önce yapılmış disiplinler arası çalışmaları örnek göstermektedirler. Örneğin tarihçiler, sosyologlar tarafından yapılmış çalışmaları kullanırken, demografların sosyoloji ve ekonomi gibi alanlardan yararlandığından bahsetmektedirler. Ancak disiplinler arası yaklaşımın içindeki zorunlu şeylerden bir tanesi de hangi disiplinin hangi bağımlı veya bağımsız değişkenle ilgileneceğidir. Kitaptaki bölümde, yukarıda sayılan 8 farklı disiplin için yazarlar tarafından bir model önerilmiştir. Bu model örneğin antropoloji için göçmen davranışı ve kimliği, cinsiyet ilişkileri gibi konuları bağımlı değişken, sosyal ve kültürel bağlam ile birlikte, ulus ötesi ağları bağımsız değişken olarak vermiş. Örnekten de anlaşılabileceği üzere, yazarlar bütünleşik bir teori sunma konusunda ısrarcı ancak bunu savunurken dayandıkları tek argüman bütüncül olmayan teorilerin etkili olmadığı ve birbirini tekrar ettiğidir. Ancak bunu gösteren bir örnek sunulmamış, bu da akla Bourdieu’nün “objectivation participante” yöntemini getirmiştir. Bundan dolayı belki de bu çabanın gerçekten etkili olup olmadığı sorusundan önce, araştırmacılar, onların çıkarları, kendi bilimsel alanları içerisindeki pozisyonları ve tüm sosyal koşullar değerlendirilmelidir.

Chapter 1: Time and Temporality in Migration Studies – Büşra Seray Düzyol

Kitabın ilk bölümü olan “Göç Çalışmalarında Zaman ve Zamansallık” (Time and Temporality in Migration Studies) bölümünün yazarı Donna R. Gabaccia’dır. Gabaccia bu bölümü yazarken yaklaşık 200 kaynak kullanmış ve bir nevi eleştirel literatür taraması yapmıştır. Hem siyaset bilimcilerin hem de tarihçilerin okumalarını yürüten yazar, aslında tarihin ve tarih çalışmalarının göç alanındaki yerini incelemiştir. Bu bölümde değinilen konular, göç çalışmaları gibi disiplinler arası bir alanda tarihçilerin katkıları ve bu alanda eser veren diğer disiplinlerin tarih alanına ne kadar atıfta bulunduğudur.

Gabaccia’ya göre tarihçilerin bu alana en önemli temel teorik katkısı zaman, zamansallık ve dönemlemedir (periyodizasyon). Yazarın vurgusu ayrıca göç çalışmalarının içkin zamansallığı ve sosyal bilimlerle tarihin daha önceki işbirliklerinden doğan bilgi türleri üzerinedir. Gabaccia yazısında göçün etimolojik kökeninden, göç çalışmalarının kurucularından, belli dönemlerde göçün kimler tarafından ve ne şekilde çalışıldığından, hatta göçle ilgili negatif kavramların ne zaman ve hangi toplumlarda ortaya çıktığından bahsetmiştir. Belirtildiği gibi, bu bölüm adeta göçün ve göç tarihinin bir şeceresidir. Ravenstein, Hoerder, Massey, Şikago ekolünün kadın ve erkek kolları, FitzGerald ve daha nice göç alanında çalışan uzmanlar bu metinde hem eleştirilmiş hem de alana yaptıkları katkılardan detaylı şekilde bahsedilmiştir. Fakat asıl odak tarihçilerdir. Yazarın iddiası odur ki tarihçiler, genel geçer bir kural olmasa bile, insan hareketliliğinin normal olduğunu öne sürmektedirler. Yazar ise insanların “yerinde” kalmasının doğal, normal ve hatta arzu edilen bir olgu olduğu varsayımına şiddetle karşı çıkmaktadır. Tarihçilerin iddiasına göre, tarihin uzun periyodizasyonunda göç, nadiren çözüm ihtiyacı olan bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ve diğer göç alt-alanlarında yazar, tarihçiler ve sosyal bilimciler arasında farklılıklar olduğunu öne sürmektedir. Bu farklılıklara daha iyi işaret edebilmek için iki sosyal bilimci tarafından yazılan (Castles ve Miller) Age of Migration (Göç Çağı) kitabı ile iki tarihçi tarafından yazılan (Harzig ve Hoeder) What is Migration History? (Göç Tarihi Nedir?) kitabını karşılaştırma yoluna gitmektedir. Yazarın çıkarımlarına göre sosyal bilimciler bu çağda görülen göçlerin daha önce eşi benzeri görülmemiş bir ölçekte ve kapsamda olduğunu ifade ederken aslında zamansallığı dikkate almaz ve zaten kitapta da çağdaş tarihçilerin bulgularına yer vermez. Buna karşı yazar, her iki kitapta da aslında disiplinler arası diyaloğun ve bilgi akımının teori temelinde gerçekleştiğini gözlemlemiştir. Neticede, tarihçiler eserlerinde sosyal bilimcilere büyük oranda referans verirken sosyal bilimciler tarihçilere ancak her on makalede bir referans vermiştir.

Özet olarak, Gabbacia’nın bu eseri başlangıç seviyesinde göç okur-yazarlığı bulunan ve literatürü daha yakından tanımak isteyen okurlar için bulunmaz bir kaynaktır. Hatta bu makalenin kaynakçası yeni başlayanlar tarafından bir okuma listesi olarak kullanılabilir. Yazar 200’den fazla kaynağı gözden geçirip değerlendirerek literatürü son derece kapsamlı bir şekilde taramış ve belki de alandaki en geniş çalışmalardan birini yürütmüştür. Bu açıdan alana ciddi bir katkısı vardır. Yazar ne kadar bu eserinde göç çalışmalarında tarihin, zamanın ve zamansallığın yerini araştırmış olsa da, sosyal bilimcilerin eserlerine de aynı oranda değinmiş ve karşılaştırmalı bir çalışma yürütmüştür.

Chapter 2: Demographic Analyses of Immigration – Pamir Tanrıkulu

İkinci bölüm, göç olgusunu daha iyi anlayabilmemiz için göç çalışmalarında gittikçe daha çok yer edinen nüfus biliminden yararlanmamız gerektiğine vurgu yapmaktadır. Demografiyi tanımlamak için nüfus bilimcilerin ne yaptığından yola çıkarak geniş çaplı bir tanım sunmuştur. Bu tanıma göre, demografi, doğum, ölüm ve göçün belirleyici faktör ve sonuçlarına dair disiplinler arası teorik ve deneysel analizler içeren bir bilim dalıdır. Bu bileşenlerin bir araya gelmesiyle nüfusun cinsiyet, yaş vb. dağılımları belirlenmektedir. Demografi, bu dağılımların sosyal, ekonomik ve diğer faktörler üzerindeki etkisini ve bunların birbirleriyle ilişkisini açıklamaya çalışmaktadır. Nüfus bilimi üzerine teorileri incelemeden nüfus terimini de “kendi kendini devam ettirebilme becerisi olan bireyler topluluğu” olarak açıklayıp bazı gözlemcilerin demografiyi niteliksel (formal) ve sosyal (social) olarak ikiye ayırdığını belirtmiştir. Niteliksel demografi; doğurganlık, ölüm oranı, yaş ve zaman gibi kavramlar arası ilişkiyi matematikten faydalanarak modellerken sosyal demografi kâğıt üstünde olmayan faktörlerin doğurganlık, ölüm oranı ve göçle ilgisini çalışmaktadır. Son yıllarda göç akınlarının gelişmiş ülkelerde ciddi anlamda nüfus artışına neden olmasıyla, sosyal demografi kapsamı genişletilip nüfus-temelli çalışmalar (population-based studies) olarak kavramsallaştırılmıştır. Göç alanında çalışan nüfus bilimciler, şu üç soruyu cevaplamaya gayret göstermektedir: 1) Hangi faktörler göç edenlerin sayısını ve kim olduklarını belirliyor? 2) Hangi faktörler göçmenlere göç alan ülkelere vardıktan sonra ne olduğunu belirliyor? 3) Göçmenlerin bu ülkeler üzerinde ne gibi etkileri oluyor? Başka bir deyişle, göç sürecinin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine ayrılması denilebilir bu sorular için. Bölümün devamında, bu soruları yanıtlamada yardımcı olan temel teorilerin özetlerini görüyoruz.

1. İnsanlar Neden Göç Eder?

Neo-klasik iktisat teorisine göre, makro düzeyde, iş gücüne arz ve talep, bölgeler arası değişkenlik gösterdiğinden maaşlarda da farklılık oluşmakta ve bu durum göçe teşvik etmektedir. Mikro düzeyde ise, bireyler taşınmanın onlar için kârlı olup olmayacağına dair mantıklı kararlar almaktadırlar. Bu teoriye göre göç, bireylerin kârlarını maksimize etmeyi hedefledikleri bir yatırım stratejisidir. Göçün yeni ekonomi teorisi ise iş gücü piyasasının yanında ev ve ev halkının ihtiyaçlarını da hesaba katarak göçmenler için risklerin minimuma indirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Bu bakış açısına göre, bulundukları sosyal sınıf, yakınlarının gelir düzeyi ve sosyal hareketlilik potansiyelleri bireylerin göç etme kararını etkilemektedir. Sistemsel eşitsizlikler de göçü tetiklerken ailenin bir veya birden fazla üyesinin başka bir ülkede çalışıp geride bıraktığı ailesine düzenli olarak para göndermesi, geçim konusunda riski azaltacağından tercih edilebilmektedir. Bölünmüş iş gücü piyasası teorisi, iş gücünü birincil ve ikincil olarak ayırmakta ve birincil sektörün temel ihtiyaçlara yönelik, daha iyi yapılandırılmış firmalar ve daha çok para kazandıran işlerden oluştuğunu, ikincil sektörün ise fiziksel iş gücüne dayalı, sezonluk ve düşük ücret karşılığı çalışan işçilere yönelik olduğunu belirtmektedir. Gelişmiş ülkelerde, ikincil iş gücüne olan talep azlığından ötürü, göçmenler tarafından bu ihtiyacın karşılanması ve bu sayede göç alan ülkelerde göçmenlerle yerli halk arasındaki rekabetin en aza indirgenmesi bu teoriyle açıklanmaktadır.

Dünya sistemleri teorisi, New York, Los Angeles, Londra vb. şehirlerin dünyanın finansal başkentleri olmasından ötürü çok sayıda göçmen çektiklerinden bahsetmektedir ama bu göçmenlerin önemli bir kısmının geldikleri ve gittikleri ülkeler arasında güçlü finansal bağlar olduğuna vurgulamaktadır. Birleşik Krallık’taki Hint göçmenlerin yoğunluğunun koloni geçmişiyle alakalı olduğunu örnek veren teori, göç kararlarının sadece bireysel sebeplerle açıklanamayacağının altını çizmektedir. Sosyal ağ teorisi, mikro düzeyde, bireyler arası bağlantıların göç kararlarını nasıl etkilediğini incelemektedir. Bilgi aktarımı ve güven ilişkisi oluşumu göçmen ağlarını da oluşturmakta ve bu ağlar potansiyel göçmenler için göç riskini aza indirgemektedir. Son olarak, demografik değişiklik sebepli göç teorisi, zamanla doğurganlık oranının düşmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesiyle niteliksiz iş gücü açığının ortaya çıktığını, bunun da farklı ülkelerden işçilerin gelmesiyle göç akımına sebep olduğunu belirtmektedir.

2. Göçmen Entegrasyonu

Asimilasyon perspektifleri klasik ve yeni olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Oldukça yaygın olan klasik asimilasyon teorisi, zaman içerisinde göçmenlerin göç ettikleri ülke vatandaşlarının normları, değerleri, davranışları ve karakteristik özellikleriyle benzeşeceği, kalma süreleri uzadıkça bu benzerliğin artacağı, özellikle sonraki nesillerde bunun daha da çok görüleceğini öngörmektedir. Alba ve Nee (2003) yeni asimilasyon teorisi diye adlandırdıkları bakış açılarıyla, insan hakları hukuku temelli olanlar başta olmak üzere bazı kurumların asimilasyona ulaşma konusunda önemli rol oynadıklarını vurgulamıştır. Göçmenler arası dayanışmanın da çoğunluk tarafından kabul görmekte faydalı olabileceğini belirtmiştir. Dezavantajlar üzerinde duran çoğu teoriye karşı etnik avantaj modeli, göç edilen ülkelerde bir araya gelen aynı etnik kökenden bireylerin birbirleri için bir çeşit kültürel kaynak haline geldiğini ve onlara avantaj sağladığını savunmaktadır. Ayrıca, etnik toplulukların göçmen çocuklarının kültürlerinden kopmamaları, kendilerini bir yere ait hissetmeleri ve daha başarılı olmaları için teşvik ettiğine dair fikirler öne sürmektedir. Etnik dezavantaj modeli ise, etnik farklılıkların asimilasyonu geciktirdiğine, dil ve kültürel benzerliğin asimilasyon için yeterli olmadığına vurgu yapmaktadır. Çoğu üçüncü dünya ülkesinden gelen göçmenlerin, durumlarını kendi ülkelerindeki sosyo-ekonomik şartlarla kıyaslamaları bu gecikmeyi fark etmelerini önleyebilmekte ancak bu sonraki nesillerle beraber iyice ortaya çıkmaktadır. Irklaştırma teorileri, Latin Amerika ve Asya’dan göç edenler için etnik farklılık perspektiflerinin yetersiz kaldığını öne sürmektedir. Her ne kadar ırk da etnisite de sosyal olarak inşa edilse de ırk aşılması daha zor, daha derin bir kavram olarak görülmektedir. Etnik köken temelli diğer perspektiflerden en büyük farkı, asimilasyonu zaman içerisinde dahi olası görmemesidir. Bölünmüş asimilasyon modeli, göçmen tecrübelerinin genellenemeyecek kadar farklılık gösterdiğini, göçmen gruplarının sosyo-ekonomik konum, etnik köken, geldikleri ülke gibi faktörler doğrultusunda farklı asimilasyon süreçlerinden geçebileceğini veya hiç geçemeyeceğini belirtmektedir.

Çokkültürlülük modeli, entegrasyonun birçok açıdan ve farklı zaman dilimlerinde gerçekleşebileceğini savunmaktadır. Bu yüzden bu görüşü benimseyen ülkeler, asimilasyon yerine entegrasyon terimini kullanmayı ve ona yönelik politikalar geliştirmeyi tercih etmekte, örnek olarak Avrupa ülkeleri bu görüşe yakınlığıyla bilinmektedir. Post-endüstriyel-bireyci perspektif, çokkültürlülüğün ilk savına katılsa da onun aksine gruplar içi ve gruplar arası heterojenlik üzerinde durmaktadır. Önceki zamanların aksine, post-endüstriyel ülkelerin vatandaşları arasında farklılığı ve bireyciliği teşvik ettiğini, haliyle, bu toplumlardan bahsedilirken belli bir kalıba koyulamayacaklarını vurgulamaktadır. Sonuncu teori olan dışlanma perspektifi, ülkeye yasadışı yollardan giriş yapmış göçmenlerin gittikçe daha çok etiketlendiğini ve ayrımcılığa maruz kaldığını, göçmenlerin göç alan ülkede doğan çocuklarının bile bundan etkilendiğini ve sonuç olarak toplum tarafından dışlanma aşamasına geldiklerini anlatmaktadır. Bu durumun entegrasyonu büyük ölçüde engellediğini vurgulamaktadır.

3. Göçün Göç Alan Ülkelere Etkileri

Bu konudaki görüşler kültürel çeşitliliğin negatif ve pozitif olduğu şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Birinci görüş, çeşitliliğin toplumsal dayanışmayı baltaladığını savunmaktadır. Bu bakış açısına göre, göç etnik çatışma olasılığını artırmakta ve bu etnik gruplar arası sınırları daha da belirgin hale getirmektedir. Mesela, grup-tehdidi kuramı azınlık grup genişledikçe daha büyük oranda tehdit oluşturduğu için negatif tutumlarla karşılaşma olasılıklarının da artacağını öngörmektedir. İkinci görüş ise, tam tersini savunarak azınlık grupların sayıları çoğaldıkça gruplar arası üyelerin iletişiminin de artmasıyla taraflar arası hoşgörü, saygı gibi pozitif duygular uyanmasını beklemektedir. Gordon Allport’un (1954) ünlü temas (contact) hipotezi bu görüşün temeli kabul edilmektedir. Gruplar arası bağ derinleştikçe, pozitif duyguların da yaygınlaşması öngörülmektedir. Zaman içerisinde, farklılıklarla başa çıkma becerisi kazanılmasıyla yaratıcılık, problem çözme kapasitesi gibi konularda gelişme gözlemlenmekte ve uzun vadede göç faydalı bir olgu haline gelmektedir. 

Chapter 3: Economic Aspects of Migration – Eren Batukan Ulaman

Yazar Philip Martin, kitabın bu bölümünde göçün ülke ekonomileri, göç alan ülkedeki insanlar ve göçmenler üzerindeki etkilerini incelemiştir. Philip Martin, göçmenlerin ABD üzerindeki etkisini incelerken aynı zamanda, hükümetlerin göçmenlere karşı aldığı önlemler ve göçmen politikalarına da değinmiştir. Göçmenler için oldukça popüler bir nokta olan ABD’nin politikalarının ve göçmenlerin ABD ekonomisine etkilerinin incelenmesinin, göç alan önemli Batı devletleri hakkında da fikir sahibi olmak açısından oldukça faydalı olduğu söylenebilir.

ABD’nin kurucularının bile Avrupalı göçmenler olduğu düşünüldüğünde, ABD ve göç ilişkisinin temellerinin oldukça sağlam olduğu görülebilir. Sonuçta, bugünkü ABD’nin oluşması göçmenler sayesinde oldu denebilir. Tabii ki ABD için göçün hikayesi sadece bu kadar değildir. Yazarın verdiği verilere göre, ABD her gün 100 binden fazla yabancıyı ağırlamakta ve bunların 3100 tanesi göçmen vizesi alıp ABD vatandaşı olmaya çalışmaktadır. Peki bu kadar çok yasal ve yasa dışı göçmen alan bir ülkenin bugünkü güçlü ekonomisi bu göç hareketinin bir sonucu olabilir mi? Yazar Martin de bölümünde bu sorunun cevabını aramıştır. Verilere göre, 2010 yılında, ABD’de 40 milyon ABD vatandaşı olmayan insan vardı ve bu sayı ABD’yi en çok yabancı ülke vatandaşı barındıran ülke yapmaya yetmektedir. Amerikalıların çoğu yasal yolla gelen mültecilerin ülke ekonomisi için yararlı olduğunu düşünse de yasa dışı göçmenler ABD için zaman zaman problem oluşturabilmektedir.

Martin, göçün ABD’ye olan ekonomik etkilerine bakarken bunu Makro-ekonomik etkileri ve iş gücü piyasası üzerindeki etkileri olmak üzere iki başlıkta incelemiştir. Makro-ekonomik etkilere baktığımızda, bir ülkenin göç almasının ekonomisini büyüttüğünü ve GSYİH (Gayrisafi Yurtiçi Hasıla)’nin arttığını görüyoruz. Fakat ekonomistlerin çoğu bu GSYİH artışının işverenlere ve göçmenlere gittiğini söylemektedir. Göçmenlerin daha az paraya zor işlerde çalışabiliyor olması işverenlerin harcamalarını azaltmakta ve GSYİH’nin artmasını sağlamaktadır. İş gücü piyasası üzerindeki etkilere geldiğimizde, göçmenlerin etkileri “Vaka Çalışmaları”, “Ekonometrik Çalışmalar” ve “Ekonomik Hareketlilik Çalışmalar” olmak üzere 3 farklı çalışma ile incelenmektedir.

Vaka Çalışmaları, göçmenlerin bazı endüstrilerde, diğer endüstrilere göre daha farklı bir etkisi olabildiğini öne sürmektedir. Martin; 1982’de, Kaliforniya’da, çalışanların zam için grev yapması sonucunda işlerini kaybettiğini ve bu işlerin göçmenlere verildiğini örnek olarak vermiştir. Bir ülkede göçmenlerin bulunması, daha az para ile ve daha kötü koşullar altında çalışmayı kabul etmeleri, işverenlere çalışanlar karşısında büyük bir avantaj sağlamaktadır. Tabii ki bu, her işin göçmenlere verilebileceği anlamına gelmemektedir. Özellikle göçmenlerin eğitim durumunun herhangi bir vatandaştan daha kötü olabileceğini düşünürsek, işverenlerin bu avantajının sadece ağır ve kötü koşullar altında çalışılan işler için geçerli olduğu söylenebilir. Tabii ki göçmenler sadece kötü işlerde, ağır koşullar altında çalışmamaktadırlar. Batı ülkelerindeki önemli birçok ismin göçmen veya göçmen çocuğu olduğunu görebiliriz. Google ve Intel’in göçmenler tarafından kurulmuş olması, göçmenlerin sadece ağır işleri yapıp ekonomiye katkı sağlamadığını, ayrıca önemli şirketler de kurabildiklerini göstermektedir. Ekonometrik Çalışmalar ise göçün sanılanın aksine bir ülkedeki maaşlar ve iş imkanları üzerinde çok da büyük bir etkisi olmadığını söylemektedir. Göçmenler, ABD’ye birçok konuda bir ABD vatandaşından daha eksik olarak gelseler de İngilizce konuşmayı öğrenip yaptıkları işlerde tecrübe edinerek aldıkları ücretleri de artırmaktadırlar. Yani uzun vadede maaşlar üzerinde büyük bir etkinin olmadığını görüyoruz. Ekonomik Hareketlilik Çalışmaları ise göçmenlerin aldıkları ücretlerin geldikten sonra nasıl arttığını incelemektedir. Bir önceki bölümle ilgili olarak da söylendiği gibi, göçmenler dil öğrenip tecrübe edindikçe ABD vatandaşlarının ücretlerini yakalayabilmektedirler.

Kamu maliyesi üzerindeki etkilere gelindiğinde, Martin, ABD’deki göçmenlerin tek bir çatıda incelenemeyeceğini söylemiştir. Eğer bir göçmen yaşlı, çalışamaz durumda veya bir çocuk ise, hastane, okul gibi kurumlardan daha fazla yararlanabilmekte ve bir çalışana göre hükümete ödediği vergi de daha az olmaktadır. Diğer yandan, genç ve eğitimli bir göçmenin kullandığı hizmetler ve ödediği vergiye bakıldığında, devletin daha karlı olduğu görülmektedir.

Girişimcilik konusunda ise, göçmenlerin kendi işini kurmaya herhangi bir vatandaştan daha eğilimli olabildiğini görmekteyiz. Bu, düşük eğitim düzeyi yüzünden bir işe girememekten de girişimci ruhtan da kaynaklanıyor olabilir. Ama göçmenlerin gittikleri ülkede kendi kültürlerine ait dükkanlar ve restoranlar açmasının ülke ekonomilerine büyük katkı sağladığı görülebilmektedir.

Sonuç olarak, Martin’in “Göçün Ekonomik Yönleri” bölümünde, göçmenlerin başta ucuz iş gücü olarak GSYİH’ye katkı sağlasa da uzun vadede onların da ABD vatandaşlarını yakalamasıyla maaşları üzerinde olumsuz bir etkinin kalmadığı anlatılmıştır. Her devlet göçe karşı birbirinden farklı politikalar izlese de bir ülkenin hem eğitimsiz hem de eğitimli göç alması o ülke ekonomisine uzun vadede büyük katkılar sağlamaktadır. Gelen göçmen eğitimsiz olsa da kendini geliştirmekte ve bir vatandaşın sahip olduğu artılara sahip olmaktadır. Uzun vadede, bir Amerikalı kadar donanıma sahip oldukları ve bulundukları ülkeye girişimcilikleri ve gelişimleri ile katkı sağladıkları için, göçmenlerin ekonomiye zararlı değil, yararlı olduğu savunulabilir.

Chapter 4: The Sociology of International Migration – Simge Yaren Şenkula

Kitabın dördüncü bölümü göç sosyolojisini konu almıştır. Uluslararası Göç Sosyolojisi adlı bölümün yazarı Profesör David Scott FitzGerald, San Diego üniversitesinde Sosyoloji bölümünde öğretim görevlisidir. Aynı zamanda üniversite bünyesindeki Karşılaştırmalı Göç Çalışmaları Merkezi’nde eş başkanlık görevi yapmaktadır. Dolayısıyla göç sosyolojisine giriş niteliğindeki bu bölüm hem teoriler hem örnekler bakımından zengin bir içerik sunmuştur. Dahası, göç sosyolojisini ekonomi ve siyaset bilimleri alanlarıyla karşılaştırarak disiplinler arası bir bakış açısı sunmuştur.

İlk sayfalarda, tarihsel olarak göçün sosyolojideki yerine bakılmıştır. Göç ve sosyoloji arasındaki ilişki oldukça önemlidir. Çünkü sosyolojinin akademik temelleri 20. yüzyılın kitlesel göç hareketleriyle atılmıştır. Ancak yazar, bu ilişkinin masum bir akademik alan olmadığını, zamanının trendinin bilimsel ırkçılık ile iç içe geçtiğini hatırlatmıştır. Öyle ki 1914’te Amerikan Sosyoloji Derneği’nin (ASA) başkanı Edward Ross, Güney Avrupa, Afrika gibi bölgelerden göç kabul eden Batı Avrupa’nın ırksal bir intihara kalkıştığını iddia etmektedir. Bugün, elbette sosyologlar öjenik yaklaşımları reddetmektedir. Ancak FitzGerald’a göre, bugün bilimsel ırkçılık yerini etnik kökenlere dayalı bir rekabet yaklaşımına bırakmıştır. Bu durumu akılda kalıcı bir şekilde, “Etnik Olimpiyat Oyunlarına” benzetmektedir. Sosyologların artık zayıf ırkların ihracını istemek yerine, değişik etnik grupların uyum performanslarını yarıştırdıklarına dikkat çekmektedir. Sadece farklı etnik gruplar değil, aynı etnik gruba ait farklı kuşakların da yarıştırıldığını görmekteyiz.

Sosyologlar, diğer disiplinlerin yardımıyla daha farklı perspektifler edinerek uluslararası göçü anlamaya çalışmaktadır. Bu kitap bölümünde de çeşitli akademik alanların katkıları görülebilmektedir. Ancak aynı çeşitlilik inceleme konularında görülmemektedir. Örneğin, Amerikan merkezli bakış açısına sahip yazar, küresel güneyden güneye göçü es geçmiştir. Göç çalışmalarının Amerikan kökenli olması ve Amerika’nın en çok göç alan ülkelerden biri olması bu duruma sebep gösterilebilir. Ancak bu durum Amerikan bakış açısındaki boşluklara dikkat çekmek isteyenler için bir fırsat niteliğindedir. Yazarın kendisi de ülkeler arası karşılaştırmalarla zaman zaman bu boşluklara ışık tutmuştur.

FitzGerald, daha sonra göç çalışmalarında kullanılan beş farklı sosyolojik yaklaşımı tanıtmıştır. Her biri ayrıntılı olarak açıklanmış bu kuramlar sırasıyla; Seçilim, Klasik Asimilasyon, Parçalı Asimilasyon, Transnasyonalizm ve Disimilasyon (farklılaşma)dur. Yazar bu kuramları açıklarken göçü şekillendiren politik faktörlere önem vermiştir. Uluslararası göç doğası gereği politik bir konu olduğundan bu konuda diğer göç türlerinden ayrılmaktadır.

Seçilim

Seçilim; kim, neden göç eder sorularına odaklanmıştır. Makro-ekonomik faktörlerin yanı sıra, sosyologlar neoliberalizm ile yaratılmış “dünya sistemini” öne sürmektedir. Örneğin kapitalist devletler geçici, erkek göçmenleri tercih ederek ailelerin büyümesini engelleyebilmektedir ya da kolonyalizmin(sömürgecilik) günümüzdeki yansımaları ters yönde göç akımları yaratabilmektedir (Cezayir’den Fransa’ya, Hindistan’dan İngiltere’ye vb.). Dünya sisteminde, sosyologlar ağları(network) ve demografik modelleri de açıklamaktadır. Örneğin, yaş, eğitim gibi faktörler öz seçilimde etkilidir. Sosyal bağlantılar (kaçakçılar, işverenler ya da kar amacı gütmeyen hayır kurumları) hem öz seçilimde hem de hedef ülkeye vardıktan sonra asimilasyon sürecinde oldukça önemli yer kaplamaktadır. Networklerin etkisi olumlu olabileceği gibi, olumsuz sonuçları da olabilir. Bununla birlikte, siyaset sosyologları devletlerin rolüne değinmektedir. Kimin kabul edilip kimin dışlanacağını kontrol edebilen devletlerin göç akımlarında oldukça etkili olduğunu görmekteyiz. Şimdi, olmazsa olmaz gibi görünen pasaportlarımız Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar yaygın bir zorunluluk değildi. Liberal devletlerin neden kamuoyuna karşı çıkarak çok sayıda göçmen kabul ettiği, yine siyaset sosyolojisini ilgilendiren bir sorundur. Politik nedenler ve dış politika, devletlerin göç politikalarında oldukça etkilidir. Yazar burada Kanada’yı örnek vermiştir. ABD’yi Latin Amerika ülkeleri ile arasına tampon bölge yapan Kanada, vasıflı işçi göçmen alımı konusunda başarılı politikalar uygulamaktadır. Yine Kanada, İkinci Dünya Savaşı sonrası Polonyalı mültecileri 2 yıl çiftçilik yapma koşuluyla kabul etmiştir. Bu iki örnek, Kanada’da göçmenliğin çok kültürlülük ilkesinden çok stratejik çıkarlar ile değerlendirilebileceğini göstermektedir.

Klasik Asimilasyon ve Entegrasyon

İlk asimilasyon fikirleri, homojen bir Amerikan kültürü öngörmüştür. Daha sonra, çok kültürlülüğü ve çoğulculuğu da içine alan farklı asimilasyon türleri ortaya çıkmıştır. Buna göre, göçmenler Anglo-Sakson kimliğine bürünebilmekte, göçmenler ve yerliler karşılıklı değişimler yaratabilmekte ya da çoğulcu yaklaşımda olduğu gibi göçmenler çevreye adapte olurken etnik benliklerini koruyabilmektedirler. Bu son yaklaşıma rağmen, asimilasyon hem erken dönem tanımları yüzünden hem de değişimin yükünü göçmenlere atfetmesinden dolayı olumsuz bir imaja sahip gözükmektedir. Yazar, daha çok Avrupa ile özdeşleşen entegrasyon kelimesinin daha başarılı bir sonuç getirmediğinden bahsetmiştir. FitzGerald, bu tanımları yaparken bazı sorular sormaktadır. Yerliler gerçekten asimilasyon istiyor mu? Bu sorunun cevabı Amerika için olumluyken, Körfez ülkelerinde asimilasyonun gerçekleşmemesi yönünde çabalar olduğunu görmekteyiz. Yine Hollanda’da çok kültürlülük ilkesi göçmenlerin geri dönüşleri için araç olarak kullanılmaktadır. Kendi dillerinde eğitim görebilen göçmenlerin, geri dönüşte memleketlerine daha kolay adapte olması amaçlanmaktadır. FitzGerald, daha çarpıcı bir örnekle Amerika’daki tüm göçmenlerin de asimile olmasının istenmediğini göstermektedir. Amerikalı bir işveren, tarım alanında çalıştıracağı vasıfsız bir işçinin Amerikanlaşmasına ve hakları konusunda daha bilinçli olması ihtimaline sıcak gözle bakmamaktadır ya da Çinli işçilerin çalışkanlık özelliklerinin asimile olması beklenmemektedir. Dolayısıyla asimilasyon da çok kültürlülük de oldukça tartışmalı ve hatta çelişkili konular olarak karşımıza çıkmaktadır.

Parçalı Asimilasyon

Klasik asimilasyon teorilerinden farklı olarak parçalı asimilasyon, etnik köken, statü gibi faktörlerin de etkisiyle Amerikan toplumunda “parçalı” bir şekilde asimile olduklarını öne sürer. Örneğin, ikinci nesil bir göçmen, yerli marjinal azınlık grupları ile etkileşime geçerek İngilizceyi daha hızlı öğrenebilir, ebeveynlerinden daha hızlı ve farklı bir asimilasyon gerçekleştirebilir. Bu grup daha aşağı bir asimilasyon gerçekleştirirken, ailenin ve çocukların benliklerini koruyabildiği durumlarda çift kültürlü çocuklar daha üst gruplara doğru asimile olurlar. Bu durumun evrensel olup olmadığı tartışmalıdır. Dahası, aşağı/yukarı doğru asimilasyon yine tartışma yaratan bir kelime seçimidir. FitzGerald, Amerikan mutfağına alışan bir Meksikalının sağlığını bozan bu diyetle aşağı asimilasyon mu yoksa yukarı asimilasyon mu geçirmiş olduğunu sorgular. Dahası, bu kuram yukarıda bahsedilen Etnik Olimpiyat Oyunları yaklaşımını desteklemektedir.

Transnasyonalizm

Transnasyonalizm, çoğu kez ihmal edilmiş olan memleketi merkez alır. Göçmenleri etkileyen, sadece hedef ülkenin politikaları ve kültürü değildir. Geride bıraktıkları insanlarla gerçekleştirilen etkileşim de incelenmesi gereken bir konudur. Dahası, göçmenler kendileri değişerek geldikleri ülkeyi de bu etkileşim sayesinde değiştirirler. Çoğu gelişen ülkeye göçmenler tarafından gönderilen havalelerin toplamı, dış ülkeler tarafından gönderilen yardımların iki katıdır. Sosyologlara göre bunda göçmenlerin memleketlerine karşı ispatlamaya çalıştıkları statü ve imaj kaygıları etkilidir.

Disimilasyon (farklılaşma)

Henüz yeni bir kuram olan disimilasyon, asimilasyon ve transnasyonalizm arasında orta yolu bulmayı amaçlar. Yazar, disimilasyon sürecini farklılaşma olarak tanımlar ve bu süreci asimilasyonun unutulmuş ikiz kardeşine benzetir. Bir göçmen asimile olurken bir kültüre yakınlaşırken, bir başka kültüre yabancılaşır. Ya da, asimile olmayı reddeden bir göçmen kendi kültürünü korur, ama çevresine yabancı kalır. Farklılaşma süreci, asimilasyon derecesine bağlıdır.

Chapter 5: Theorizing Migration in Anthropology – Esra Akbulut
Bu bölümün yazarı, Caroline B.Brettell, Kanadalı göç ve cinsiyet alanında tanınan kültür antropoloğudur. Bu bölümde; Patterns of Mobility: From Typologies Meaning, Articulating Micro and Macro/ Global and Local/Here and There, The Socıal Organization of Migration: Kinships, Networks,and Gender, Theorizing Migration/ Theorizing Ethnicity and Identity, Citizenship and Belonging/ Inclusion and Exclusion, The State, The City, And Multiculturalism olmak üzere altı başlık yer almaktadır. Yazar bu başlıklar ile, antropolojide önemli çalışmaları karşılaştırmalı bir bakış açısı ile ele alarak, antropolojide göçün teorileştirilmesini ve neden teorileştirilmesi gerektiğini yapılan farklı çalışmalardan örnek göstererek açıklamayı amaçlamıştır. Yazara göre, göçün neden yapıldığını anlamak ve bunu yaparken de antropoloji alanına giren göçün göçmenler açısından kültürel ve sosyal sonuçlarını tartışmak antropologların önemli amaçlarındandır. Antropologlar, tüm var olan kaynakların yanı sıra katılımcı gözlemci olarak veri toparlar. Yazar, bu doğrultuda antropologların, kültürlerin karşılıklı analizini yaparak evrensel bir teori oluşturmayı amaçladıklarını belirtmektedir. Yazar, göç olgusunu doğru analiz etmek ve yeterince anlayabilmek için antropolojiyi anlamak gerektiğini belirtmiş ve bu bilimin göç olgusuna katkılarını vurgulamıştır. Bunu yaparken de çok fazla çalışmayı referans göstermiştir. Bölüm sonundaki notlar bölümü bazı bölümleri anlamayı kolaylaştırmış ve referansı güçlendirmiştir.

İlk olarak giriş kısmında, 1920’li yıllarda Margaret Mead’in Yeni Gine’de göçmen erkekler üzerindeki gözlemlerini örnek göstererek, etnografik tanımlamalar ve farklı kültürler ile ilgili verilerin, etnografik saha çalışmalarının, 1960’lı yıllarda antropolojik çalışmaları şekillendirdiğini ileri sürmüştür. Farklı yerlerdeki farklı kültürler referansında etnografik saha çalışmaları göçü teorileştirmeyi mümkün kılıyordu. Yazara göre, 1970’lı yıllardan bu yana, antropoloji alanında göç çalışmaları, uluslararası göçmenleri, iç göçü de kapsayacak şekilde dikkate alınmıştır. Antropologlar, göçün geniş demografik kapsamından çok göçmenlerin geldikleri yer ile gittikleri yer arasındaki eklemlemeye odaklanırlar. Ayrıca, antropolojinin anlama ve deneyime olan ilgisi, göçmen özellikleri ve kimlikleri üzerine çalışmaları ortaya çıkarmıştır. Giriş bölümünün son kısmında yazar, bu çalışmanın amacını ve yöntemini açıklamıştır.

Bu bölümün ilk başlığında yazar, dünyanın farklı bölgelerindeki farklı göç türlerini ele alarak, göç motivasyonunun yerel, ulusal ve uluslararası ekonomiler tarafından şekillendirildiğini savunan Ganzalez’in (1961) varsayımlarına yer vermiştir. Yazar, antropologlar tarafından göç ile ilgili kavramların ve tanımlamaların yazarların yaklaşımlarına göre farklılaştığını ve göç türlerinin tartışıldığını belirtmiştir. Bu başlıkta dikkat çeken bir diğer kısım ise, devlet politikalarında göçmen tanımlamasının tartışıldığına dikkat çekilmesidir. Göçmenlerin yaşadıkları deneyimler ile oldukça ilgilenen antropologların gözlemleri, yazar tarafından, geriye göç kavramı ile ele alınmıştır. Göçmenlerin kendi ülkelerine döndükten sonraki deneyimlerine de değinen yazar, kendi toplumlarında da kabul görmediklerinin altını çizmektedir. Diğer yandan, tipolojinin iki boyutu olduğunu belirten yazar, ilki göç ile ilgili strateji geliştirmek ile ilgili iken diğerinin göçmenlerin yaşadıkları deneyimler üzerindeki etkisi ile ilgili olduğunu açıklamıştır.

İkinci başlıkta, yazar göç türlerinin tanımlanmasının gönderen ve alıcı toplumlar arasındaki eklemlenme şeklini kuramsallaştırmanın bir yolu olduğunu savunmaktadır. Bu eklem sorununu antropologların dört farklı analitik yaklaşıma dayandırdıkları açıklanmıştır. Bunlar; “modern teorisi”nden ortaya çıkan küresel kapitalizmin etkisini vurgulayan, “tarihsel- yapısal yaklaşım”, göç kültürü formülasyonu ile ilgili olan ve “ulus ötesi” ve “diaspora” yaklaşımlarıdır. Yazar, bu başlıkta yaklaşımları, göçmenlerin göç etme motivasyonunu tartışmış ve bunun yanı sıra göçmen deneyimlerini dikkate almıştır.

Üçüncü başlıkta yazar, antropologların genellikle bireylerin ve ailelerin yaşamlarında ve özellikle de girdikleri dünya ile bıraktıkları dünyayı ifade eden kişisel, ekonomik ve sosyal bağlantılarda ulus ötesi süreçleri ele aldıklarını ifade etmiştir. Yazar, disiplinin köklerinin akrabalık ve sosyal örgütlenme araştırmalarına dayandığını ve dolayısıyla antropolojide göç çalışmalarının merkezinde de akrabalık ve sosyal örgütlenmenin yer aldığını savunmaktadır. Yazar, bu başlıkta sosyal ağ kavramına dikkat çekmektedir. Antropologların, sosyal ilişkilerin nasıl inşa edildiği, şekillendiğini sorgulayan teorilerin de büyük ölçüde akrabalık ve arkadaşlık bağlarına dayanan ağların rolünü incelediğini belirtmiştir. Antropolojinin de diğer disiplinler gibi bu ağların göç süreci üzerindeki önemini kabul ettiğini belirten yazar, antropologların aynı zamanda yerleşim sürecinde ağların rolüne de önem vermiş ve bu yüzden kuramsallaştığını ifade etmiştir. Bu bölümde, göç olgusunda kadın, kadın rolüne antropologlar açısından değinen yazar, kadınların göç çalışmalarından göz ardı edilen veya erkek göçmenlerin bakmakla yükümlü olduğu kişi veya pasif kişiler olarak görüldüklerini belirtmiştir. Yazara göre, yapılan çalışmalara bakıldığında, cinsiyetin göç etme kararında olduğu kadar, kabul eden topluluğa yerleşme sürecinde de önemli olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, yazara göre, antropologlar göçte cinsiyetin önemini ön plana alarak disipline katkı sağlamışlardır.

Dördüncü başlıkta yazar, antropologların, kimlik ve dolayısıyla etnisiteye artan ilginin kültür kavramı ile iç içe geçmesine bağladığını ifade etmektedir. Ardından, bu iki kavram ile ilgili yaklaşımları açıklayan yazar, antropologların yaklaşımını ele almış ve dünyanın farklı bölgelerinde yapılan çalışmalar ile örneklendirme yapmıştır. Yazar, göçmen kimlikleri etrafında inşa edilen sembollere, etnik işaretlerin analiz edildiği material culture da değinmiştir. Bununla beraber, dini ritüellerin de antropologların göç çalışmalarında dikkate alınan bir konu olduğu yazar tarafından vurgulanmıştır. Vatandaşlık ve Aidiyet ile ilgili olan başlıkta yazar, antropologların, vatandaşlığa sadece siyasi veya yasal bir statü olan birçok hak ve yükümlülükleri beraberinde getiren bir olgu olarak değil, dinamik ve olumsal bir kültürel ve sosyal süreç olarak yaklaştıklarını belirtmiştir. Kültürel vatandaşlık diye tanımladıkları şey; çok kültürlü siyasi aidiyet anlayışı ifade eder ve insanların günlük yaşantılarında vatandaşlığı nasıl uyguladıklarına dikkat çekmesidir. Yazara göre, antropologlar da tıpkı siyaset bilimciler ve hukuk bilimcileri gibi, devletin ve hukukun göçmenlerin yaşamları üzerindeki etkisiyle ilgileniyorlar. Ancak, antropologların odak noktası, genellikle sınırların denetlenmesi ve sınırların üretilmesiyle ortaya çıkan ideolojiler ve teknolojiler olmuştur. Bu bağlamda, yasadışılık, sığınma ve sınır dışı etme ile ilgili bir dizi çalışma ortaya çıkmıştır.

Son başlıkta yazar, yeni antropolojik çalışmalarından bazılarının, ülkelerin göç politikalarında göçmenleri kontrol etmek için kullandıkları belgelere odaklandığını belirterek Yunanistan’daki pembe kart uygulamasına örnek vermiştir. Yazar, çokkültürlülük kavramına, göçmen deneyimleri ve devlet politikaları bağlamında, antropologların eleştirilerini, yaklaşımlarını açıklamıştır. Sonuç kısmında, tüm başlıklar ile ilgili çıkarımlar yer almaktadır.

Özetle, yazar, bu bölümde, tipolojinin formülasyonunun tartışmasıyla başlamış, gönderen kültür veya topluluk ile göç alan topluluk arasında eklemlenme teorilerini tartışarak göç ile ilgili antropolojik perspektif sunmayı amaçlamıştır. Ardından göçün sosyal organizasyonu ve cinsiyet boyutlarına odaklanmıştır. Yazar, etnik köken, kimlik, vatandaşlık ve aidiyet olgularının yanı sıra göçmenlerin yaşamlarında devletin rolü, yönetimsellik ile ilgili tartışmalara değinmiştir. Yazar, bu bölümde antropolojinin diğer alt alanları, örneğin Tıbbi Antropoloji gibi, başta olmak üzere diğer disiplinlerdeki kavramlar ve yaklaşımlarla ilişkili olarak göçün kuramlaştırmayı konumlandırmaya çalışmaktadır. Diğer bir deyişle, “Göç olgusu antropolojinin neresinde?” sorusunu karşılaştırmalı bir bakış açısı ve göç süreci ve göç kültürü ile ilgili faktörleri değerlendirerek cevaplamayı amaçlamıştır.

Chapter 6: Coming of AgeR. Büşra Korkmaz

“Coğrafya Eğitimi” alanında ulusal bir lider olan ve yaşamının son döneminde Oregon Üniversitesinden çalıştıktan sonra emekli olan Profesör Susan W. Hardwick`in kitabı “Coming of Age”; beşerî coğrafyanın gelişmekte olan “Göç Teorisi”ne katkıları ve bu teorinin coğrafi bilimler ile arasındaki ilişkisi hakkındadır.

Alandaki çalışmalar geç başlamasına rağmen bu konuda son 20 yılda gözle görülür bir artış olduğunu vurgulayan yazar, sosyoloji ve demografi (nüfus bilimi) alanında yapılmış önceki çalışmalardan yararlanılarak göçle ilişkili teorilerin oluştuğuna dikkat çeker.

Akademik disiplin olarak coğrafyanın diğer alanlarla girift bir yapısı olduğunu belirten yazar, bu disiplinin araştırma alanının fiziki ve beşerî çevre ile bağlantılı olduğuna dikkat çekmektedir.

Hardwick kitabında; “beşeri coğrafya”yı söyle tanımlar: Yeni bir alan olmasına rağmen araştırma, şimdiden çok kapsamlı ve karışıktır çünkü hem fiziki çevreyi hem insanı hem zamanı hem mekânı hem de çevreyi ve insanları etkileyiş şekillerine göre farklı alanlara ayırır.

Fiziki coğrafya hakkında ise şu görüştedir: “Fiziki coğrafyacılar” bilim odaklıdır. Dünyanın fiziki yapısındaki sistemleri vb. davranışların fiziki çevre üzerindeki etkisiyle ilgilenirler. Fiziki coğrafyacılar bilimlere gömülüdür ve bu nedenle öncelikli olarak kalıpları belgelemeye ve analiz etmeye odaklanırlar. Beşeri coğrafyacılar, genelde göç araştırmalarında nüfus-politik ve etnik coğrafya ile uğraşırlar.

Amerikan Coğrafyacılar Derneğinin Başkanı Glenn Trewartha 1953`te, alanda uzun zamandır süregelen marjinalleştirmeye dikkat çekmektedir. Nüfus coğrafyasının ne ifade ettiğine ve coğrafya disiplini içinde göç araştırmalarının teorileştirilmesine dikkat çekmek için üç temel sebebin olduğunu bildirmektedir.

İlk sebep, dünya nüfusunun artan hareketliliğidir. İkinci sebep disiplindeki değişim nedeniyle 1980´lerdeki “kültürel dönüş” ve “yeni coğrafyacılar”ın bu çağdaki epistemolojik ve metodolojik düşünceleridir. Üçüncü sebep 1980´lerde alanın yeni disiplinler yönünde doğrudan büyümesiyle sahadaki sosyal teori, feminist eleştiri, ulusötesi ve ırkçılık karşıtı alanlarda çalışan akademisyenlerin önemli çalışmalarıyla merkezi bir disiplin haline gelmesidir.

Kitabı beş bölüme ayırarak sadeleştiren yazar ilk bölümde, Chicago Okulu’ndaki sosyologların görüşlerinden esinlenen, alandaki “sosyo-mekansal araştırma”nın evrimine dikkat çeker ve okulun, Kuzey Amerika şehirlerindeki göçmenler üzerine yaptığı birçok araştırmanın temelini oluşturan geleneksel modelden yani “istilacı-verasetçi” modelden bahsedilir.

  • Socio- Spatial Theories In Geography

Sosyo-mekânsal araştırmanın asıl amacı, göç yolları ve yerleşim modellerini incelerken göçmenlerin ikamet etme eğiliminin (ya da etmeme eğiliminin) kendi anavatanlarından olanlara yakınlığının; yerleşim düzeni ve göçmenlerin “asimilasyona tabi” olmasının belgelenmesidir.

Chicago Okulu akademisyenlerinin, göçmenlerin yerleşim yerlerini anlamaya, göç ilişkisini açıklamaya temel olan çalışmalarının birincisi beyaz Avrupalı göçmenlere, ikincisi 1970`lerin Amerika ve Kanada´sının metropollerine göç edenlere yöneliktir.

Kitabin bu basligi altinda sosyo-mekansal araştırmacıların en önemli çalışmalarından örnekler verilmiştir örneğin; Si- Ming Live Yai- Ming Sui’nin Çin’deki kalıcı ve geçici göçle ilgili araştırması (1998); Abdullah El Hadi`nin Bangladeş kırsalında kadının rolünün değişimi ve uluslararası göç üzerine yaptığı araştırma vb. birçok araştırmadan bahsedilmektedir.

Teorinin evrimine katkıda bulunan diğer coğrafyacılar ise göç araştırmasında iki veya daha çok göçmen grubunun karşılaştırmalı mekânsallığına odaklanmıştır. Örnek olarak William Frey gibi araştırmacıların çalışmaları (1995, 1996) gösterilir. Frey popülasyonlar arasında olabilecek sosyo-ekonomik eşitsizliklere, şehirdeki göçmenlere, diğer ırksal ve etnik azınlık gruplarına dikkat çekerek “Balkanlaşma” terimini kullanir. Sonrasında coğrafyacı Wilbur Zelinsky ve sosyolog Barrett Lee (1998) yeni “heterolokalizm” teorisini formüle etmiştir.

Heterolokalizm, birçok kentsel alanin hizla büyümesi ve gelişmesinin sebebinin taşımacılığın ve yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi olduğunu vurgulamaktadır. Kitabin ikinci bölümünde; göç araştırmacıları tarafından coğrafyada kullanılan teoriler ve temel sosyo-mekânsal konularla ilgili bu giriş niteliğindeki tartışmayı takiben, coğrafya alanında “ulusötesi dönüş”e dikkat çekerek melezlik ve diaspora teorilerini tartışacağını belirtmiştir.

Transnational Turn in Geography

1990’ların başında başlayan Transnasyonalizm (Ulusötecilik) olgusu en basit şekliyle “göçmenlerin geleneksel ülke sınırlarını aşan esnek hareketleri, çok uluslu toplumla birini ötekine bağlayan sosyal, ailevi, siyasi, kültürel, dini ve ekonomik bağlar kurmaları süreci” olarak tanımlanır.

Coğrafyanın genel olarak odak noktası, mekânları ve ilişkileri incelemek, belgelemek olduğundan, araştırmacıların bu alandaki çalışmalarıyla özellikle transnasyonalizm çok uyumludur. 1990’larda “ulusötesi dönüş”ün diğer sosyal alanlardan beslenerek gösterdiği gelişme hızına dikkat çekilmiştir. Katharyne Mitchell`in “melezlik aldatmacası” kavramı, Mitchell’in transnasyonalizmin tarihten ve politik-ekonomiden “ayrışması” konusundaki endişelerinden bahsedilmektedir.

Eserde, transnasyonel (ulusötesi) dünyada mekânın hâlâ çok önemli olduğu ancak güncel ulusötesi göç konusunda literatürün yer-zaman ilişkisini kullanarak göçmenlere olan etkisinin hâlâ çok az yer almakta olduğunu da belirtilmektedir.

Ulusötesi alanlarla ilgili araştırma yapan diğer beşeri coğrafyacılardan örnekler verilmektedir: Hyndman ve Walton-Roberts’in (2000) Kanada’da mültecileri incelemeye yönelik ulusal yaklaşımlar calismasi ve Sherrell ve Hyndman’ın British Columbia’daki (Kanada) Kosovalı mültecilerle yaptığı yedi şehirde karşılaştırmalı çalışma (2004).

Özetle, göç ve ulusöteciliğin en eski çalışmalarının çoğu ölçek, bağlam ve yerin önemini gözden kaçırmış olabilir. Ulusöteciliği şekillendirmede yer alan süreçleri anlamada yerelden küresele doğru oluşan kalıplar ve süreçler anahtar bileşenleri oluşturmaktadır. Bunları belgelemek ve analiz etmek ulusötesi için önemli olmuştur.

Bu bölümün ardından coğrafyada göç temasını teorileştiren feminist bilimlerin anlamını ile ilgili bir tartışma başlamaktadır.

Feminist Theory And Migration Research In Geography

Göçün cinsiyete dayalı doğasını görmezden gelmek imkansızdır. Örnek olarak bu konuya, Avrupa’nın bazı bölgelerindeki burka giyen Müslüman kadınların sosyal hizmetlere erişiminin kısıtlanması veya dini nedenlerle kamusal alanlarda başörtü yasağı olması ve erkeklere nazaran kadın göçmenler arasındaki gelir uçurumundan başlanabilir.

Geleneksel göç araştırmalarındaki cinsiyet körlüğüne 1980’lerin başlarında öncü feminist Annie Phizacklea ve Mirjana Morokvasic tarafından meydan okunmuştur. Dünyanın başka yerlerinde çalışan feminist araştırmacılar kısa süre sonra onların yollarını takip etmişlerdir. Feminist göç bilimci Rachel Silvey Feminist Göç Araştırması’nı “bir cinsiyet kavramının katlanarak çoğalan alanı” olarak tanımlar. Silvey aynı zamanda farklılık siyasetini çözmek, nüfus süreçlerinin dinamikleri ve anlamını şekillendirmenin önemini vurgulamıştır. Göçte toplumsal cinsiyete dayalı işlerde özellikle önemli olan duyarlılıktır. Alandaki önemli çalışmalara değinilir. Örneğin: “Irk ve Etnisite Boyutları” (Kobayashi ve Peake 2000; Nagar 1998); “Vatandaşlık ve Ulusötesi” (Kofman ve İngiltere 1997; Willis ve Yeoh 2002).

Coğrafyadaki göç araştırmaları yapan feminist bilim insanları, Amerikan bağlamı dışında daha fazla araştırma yapma ihtiyacını özellikle desteklemektedirler. Abdullahel Hadi’nin “Bangladeş Kırsalındaki “Geride Kalan” Göçmenler” (2001); Victoria Lawson’ın “Latin Amerika’daki Hiyerarşik Hane Halkları” çalışması (1998) ve “Neoliberalizm ve Ekvator’da Göç” (1998) “Hindistan’da Doğum Kontrolü” (Arokiasamy 2001).

Bu bölümdeki örnekler göç çalışmalarının geniş mekânsal ve küresel boyutlarından birkaçını gösteren feminist çalışmalardır.

Critical Race Theory, Whiteness, And Antiracist Geography

Göç araştırmacılarının 1990’larda başladığı çalışmaları, eleştirel ırk teorisinin coğrafya ve diğer disiplinlerdeki anlamının derinleşmesini sağlamıştır. Audrey Kobayashi ve Linda Peake’e göre “Irkçılık, hep bir mevzuya bağlı ve mekâna özgü bir süreçtir”.

Coğrafyacılar, mevcut araştırmalarda sıklıkla ırk, cinsiyet gibi göçmen kimlikleri arasında etnik köken, dil, din ve birçok kesişmeyi yok sayıp “göçmenlerin egzotik ve tehdit unsuru” olarak gösterildiğini savunmuşlardır.

Yazar özellikle bugünün göç teorisinde, ırk teorisini, beyaz olma kurallarını ve ırkçı karşıtı coğrafyacıların yok saydıkları kesişimlerin aslında “gerçek dünya”dan örnekler olduğunu anlatıyor.

Future Directions For Migration Research In Geography

Yazar kitabı bitirirken son bölümde, harekete geçme çağrısında bulunur çünkü bunun göçün ve coğrafyanın gelişmesi için çok önemli olduğunu düşünmektedir.

Özetle, coğrafyacıların göç araştırma teorilerinin tartışılma tarihi yakın bir zaman dilimindedir. Geleneksel olarak beşerî coğrafyacıların çoğu “kültürel dönüşüm” düşüncesinden önce, göçle göçmen toplulukların mekânsal kalıplarına ve uluslararası göçün sürecine odaklanmıştır.

Metin, bize beşerî coğrafyadaki önemli yayınları ve göç literatürünün teorik gelişimini göstermektedir.

Sonuç olarak toplum bilimlerini beşerî coğrafyacıların etkilemesiyle günümüz göç kavramı daha anlamlı hâle gelmektedir.

Chapter 7:The Politics of International Migration – Umut Emre Aydın

Kitabın bu bölümünde yazarlarımız uluslararası göç olgusunun uluslararası ilişkiler disiplininde araştırma ve çalışma konusu olarak literatüre neden bu kadar geç dahil olduğunu tarihsel bir bakış açısıyla açıklamaya çalışıyor. Ancak bunu incelerken, uluslararası göç veya göç kavramının sosyal bilimlerde daha önceden hiç çalışılmayan bir konu olmadığı yanılgısına kapılmamak gerekir. Aksine sosyoloji, antropoloji ve iktisat gibi sosyal bilim dalları uluslararası göç veya göç kavramlarıyla kendi disiplinlerinin yöntemlerini kullanarak incelemiş ve açıklamaya çalışmıştır. İnceleyeme başlamadan önce kitabın bu bölümüyle ilgili hakkını teslim etmemiz gereken iki şey olduğu kanısındayım: Birincisi, kitaptaki bu bölümün doygun bir literatür taramasına sahip olduğunu söylemek abartılı olmaz. Göçe ilişkin farklı disiplinlerden beslenen farklı teorilerin nasıl oluştuğunun, hangi varsayımlara dayandığının ve bunların yöntemsel olarak incelendiği bilgi açısından son derece yoğun olan bu bölüm, metodolojiye ilgi duymayanlar için biraz sıkıcı gelebilir fakat yine de son derece özenle hazırlanmış bu bölümün bu alana ilgi duyan herkes için okunması gereken bir önemde olduğunu düşünüyorum.
İkinci olarak da bölümün başlığı devlet-toplum ilişkilerine dair önemli katkılar sunan Theda Skocpol’ün “Bringing the State Back In” adlı ünlü makalesine hoş bir gönderme yapıyor. Yazarlarımız Skocpol ile benzer kaygıları taşıyarak devleti araştırma öznesi olarak akademik çalışmalara geri çağırıyor. Bu bağlamda “devlet” kavramını kurumsalcı bir bakış açısıyla ele alarak göç olgusunda devletin yerine dair soruları tutarlı bir ilişkisellik içinde ele alıyorlar. Yazarlarımızın literatüre olan özgün katkılarına geçmeden önce, onların üzerinde önemle durduğu göç meselesinin uluslararası ilişkiler disiplinindeki tarihsel gelişimine ve literatürdeki önemli tartışmalara kısaca değinelim.
Yazarlarımız öncelikli olarak göç meselesinin Amerika siyaset biliminde neden yeterli ilgiyi göremediğine dair tarihsel bir açıklama getirmeye çalışıyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimi ile 1980’leri kapsayan aralıkta göç meselesi yerel bir meseleymiş gibi kavrandı. Burada siyaset biliminin iki ayrı kavramla incelendiğini söylemekte yarar var. Büyük ya da yüksek siyaset (high politics) diye çevirebileceğimiz kavram daha çok devletlerin uluslararası ölçekte birbirleriyle etkileşim kurduğu konulara odaklanırken, göç meselesi küçük ya da düşük ölçekli siyaset olarak çevirebileceğimiz (low politics)’in konusu olarak görüldü.
Yazarlarımızın tarif ettiği zaman dilimi aynı zamanda Soğuk Savaş dönemine denk geldiği için göç olgusu birkaç istisna dışında Doğu-Batı arasındaki güç dengelerini etkileyebilecek nitelikte olmadığı için göz ardı edildi. Savaş sonrası dünya iki kutupluydu, 50’li ve 60’lı yıllar kapitalizmin ‘’altın çağı’’ olarak adlandırılacak birtakım gelişmelere tanıklık etti. Avrupa devletlerinin ve Japonya’nın, ABD hegemonyası altında, ekonomilerinde önemli ölçüde büyüme oranları yakalandı. Avrupa devletleri, iktisadi anlamdaki büyümeyi sürdürebilmek ve bu ülkelerdeki büyümenin en önemli kaynağı olan sanayi alanını geliştirebilmek için sınırlarını çoğu zaman üçüncü dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülke insanlarına açmaya başladı. 70’lerle birlikte siyaset gündeminde en önemli konulardan biri olacak göç olgusu, Avrupa devletlerinin misafir işçi (guestworker) kavramıyla kendi sanayilerindeki eksik istihdamı veya açık emeği gidermek için üçüncü dünya ülkelerinden göç almaya yönelik politikalarını şekillendirdi. Bu gelişmeler ışığında, sosyal bilimlerde göçe dair iktisadi açıklamaların yaygınlaştığını söylemek abartılı olmaz.

Çoğu neoklasik iktisadın varsayımlarına dayanan insanın rasyonel ve risk almaktan kaçınma davranışı sergileyen birey olduğu gibi önermelerle göç olgusu anlaşılmaya çalışıldı. Bunlarla birlikte, itme-çekme (push-pull) ve maliyet-fayda (cost-benefit) gibi kavramlar da göç olgusunu anlamak için sıklıkla kullanıldı. Sosyoloji açısından ise göç olgusu bu dönemlerde ulus ötesi (transnationalism) kavramıyla açıklanmaya çalışıldı.

Sosyolojik ve iktisadi açıklamaların yaygın olduğu bu dönemde siyaset bilimcilerin göç olgusuna tamamen uzak olduklarını söylemek zordur. İleriki yıllarda göç alanının önemli isimleri olacak bazı siyaset bilimciler bu alana ilgi duymuştur. Yazarlarımız, göç olgusuna dair bu yaklaşımları inceledikten sonra, kendi açıklama yöntemlerini de kapsayan üç ana konu etrafında teorilerini şekillendirmeye çalışıyorlar.

İlk olarak, kontrol kavramı çerçevesinde ulus devletin sınırlarını kontrol edebilmek için oluşturdukları giriş-çıkış yasalarını ve bunları etkileyen unsurların neler olduğuna yönelik bir soruyla başlıyorlar. Buradan hareket ederek, ikinci önemli olan ulus devletin güvenliği ve egemenliğini de etkileyen göçün etkilerine odaklanıyor. Özellikle 11 Eylül terör saldırısından sonra göç, ulusal güvenlik ve dış politikanın uluslararası düzeydeki ilişkiselliğine yönelik sorunları ele alıyorlar. Üçüncü konu ise, aslında ilk konu ile doğrudan ilişkili olarak, göçün vatandaşlık kavramı üzerinde olan etkisine yoğunlaşıyor. Bu noktada göçün vatandaşlık, ulusal kimlik ve siyasi haklarla olan ilişkisinin nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik birtakım sorular soruyorlar. Bahsedilen bu üç konuya tutarlı ve kapsamlı bir açıklama getirebilmek için araştırmanın odağına devleti ve devletin göçteki rolünü koyuyorlar. Yazarlarımız, bölümün başlığına esin kaynağı olan Skocpol’ün ünlü makalesindeki devlet kavramsallaştırmasıyla benzer bir şekilde devleti tanımlayıp göç olgusunu açıklamaya çalışıyorlar. Sosyal bilimlerin birçok alanına önemli katkılar yapmış Max Weber’in ünlü devlet tanımıyla, göç olgusunu irdeliyorlar. Weber’e göre devlet, belirli bir alan içinde örgütlenmiş fiziksel güç kullanımını tekeline almış bir siyasal birlikteliktir. Bu kavrayışa göre devlet, topluma ve toplumsal ilişkilere dışsal olarak tanımlanır.

Devletin Weberyan kavramsallaştırması, ona kurumsal ve kavramsal olarak siyaset biliminde ayrı bir konuma yerleştirir. Başka bir deyişle, devlet toplumdaki çıkar gruplarından veya sınıflardan bağımsız kendine has çıkarları ve amaçları olan bir kurumdur. Bu bağlamda, yazarlarımız göç meselesinde ulus devleti araştırmanın odağına koyarak onun kendine has çıkarlarını ve göç olgusunda aldığı tutumları ulusal güvenlik, vatandaşlık ve haklar gibi kavramlara anlamaya çalışır. Weber’in devlet kavramsallaştırmasındaki tanımın gereği olarak, bu gibi kavramların ulus devletle olan ilişkisini incelemek ister istemez göç olgusunun siyasal boyutunu yansıtır.

Sonuç olarak, kitabın 7. bölümünde yazarlarımızın göç olgusuna tarihsel yaklaşımı ve araştırmanın merkezine devleti koyması siyaset bilimi açısından kayda değer bir önem taşımaktadır. Ayrıca, kitabın bu bölümü literatür taraması açısından oldukça zengindir. Yazarlarımız zengin olan bu içeriği metodolojik açıdan inceleyerek ve kendi metodolojik katkılarını da sunarak kapsamlı bir bölüm oluşturmuşlardır. Kanımca, kitabın bu bölümünün sosyal bilimlerde göçle ilgilenen herkesin faydalanabileceği temel bir metin niteliğinde olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Özellikle küreselleşme teorileri ışığında, ulus devletin ölümüne dair geliştirilen tezlere karşı, ulus devletin hem toplumsal ilişkilerde hem de siyaset biliminde araştırmanın odağı olmasının kurumsalcı bakışı açısından verilebilecek en iyi cevaplardan biri olduğunu düşünmekteyim. Göç olgusunu düşündüğümüzde yerelden küresele karmaşık bir ilişkisel ağ içinde devletin rolünü ve bunu devlet kavramsallaştırması ile anlamak bizim siyaset bilimine olan yaklaşımımızı zenginleştirecektir. Son olarak, göçün salt iktisadi veya sosyolojik boyutlarıyla kavranması, ister istemez bizi bir epistemolojik yanılgıya sürükleyecektir. Çünkü insanın rasyonel olduğu varsayımına dayanan neoklasik iktisat dünya gerçekliğini bir kâr-zarar ilişkisine indirgemektedir. Halbuki, insanın karmaşık yapısı ve toplumsal bir mekanda kendi bireyselliğini oluşturduğunu veya oluşturulduğunu düşündüğümüzde, gerçekliğin sonsuzluğunu da hesaba katarak göçü salt iktisadi açıdan okumak yetersiz olacaktır.

Bu nedenle, yazarlarmızın tercih ettiği yöntem dünya gerçekliğinden yola çıkarak ve tarih dışı veya tarihte hiçbir zaman yaşamamış olan homo-economicus’a başvurmadan geliştirdikleri kavramsal çerçevenin hakkını teslim etmemiz gerektiği kanısındayım.

Chapter 8: Law And Migration – Büşra Özyüksel

Bölümün ana konusu göç hukuku ile alakalıdır. Yazar bölüme giriş yaparken öncelikle hukukun ne “olmadığından” ve aslında ne “olduğundan” bahsetmektedir. Yazarın tanımına göre “hukuk aslında bir düzenleme aracı ve aynı zamanda toplumu nereye ve nasıl yönlendireceğine dair bir mücadele alanıdır, sınıf ve çıkar siyasetinin sayısız şekilde inşa edildiği, basit ve karmaşık mekanlarda oynadığı birçok alandan biridir”. Abraham, bu konuya hem problematik hem kronolojik yaklaşmış ve çalışmasını buna göre yapmıştır.

Yazar, bölümde temel olarak göç ve göçmenlik kavramlarının hukukta nasıl işlendiğini anlatmaktadır. Kavramları açıklarken dünyadan örnekler kullanarak konunun daha anlaşılır olmasını sağlamaya çalışmıştır. Farklı ülkelerde göçmenler için farklı uygulamaların yürürlükte olduğunu sayısal ifadelerle belirtmiş ve bazı ülkelerden örneklerle vatandaşlığın nasıl kazanılabildiğini açıklamış. Ayrıca “yasadışı” terimine açıklık getirmiştir. Bunlara ek olarak yeni bir kavram olabilecek “suç göçü” teriminin nasıl ortaya çıktığını “hem sınırda hem de içeride polislik ve cezai kontrol üzerindeki vurgu son zamanlarda artarak suç göçü terimini doğurdu” diyerek açıklamış. Yazarın düşüncelerine göre, uluslararası hukukta, sığınma ve iltica alanları da dahil olmak üzere, belirli miktarda evrenselcilik ve insancıllığın büyümesine rağmen, göçmenlik yasaları yoğun bir şekilde egemenlikçi olmaya devam etmektedir. Bir devletin, iç anayasal normların, özellikle de ayrımcılık yapmama ve yasal süreç normlarının kısıtlamaları olmaksızın, Hobbesçu değilse de düzensiz bir dünyada dış işlerini düzenleme yetkisini ifade ederler. Bu durumu yazar Amerika’dan örnekleyerek açıklamıştır.

Göç ile ilişkilendirilen bir diğer alan olan güvenlik korkularının hukuka nasıl yansıdığını anlatmış. Bu bağlamda, vatandaşların aksine, ne kadar süreyle ikamet ettiğine bakılmaksızın hiçbir yabancı ülkede kalma hakkına sahip değildir. Bir yabancının varlığı bir “izin ve hoşgörü meselesi” iken, “hükümetin misafirperverliğini sona erdirme gücü” tartışılmazdır. Sınır dışı etme suçla ilişkili bir ceza olmadığından, ex-facto (kesin) yasadışılık sorunu yoktur. Yazar devletin sınır dışı etme hakkını, bu hakka itiraz edilip edilemediğini çeşitli ülkelerden örnekler vererek çok net bir şekilde anlatmış. Yazara göre, göç hukuku dünyasındaki çok az şey sınır dışı etme gücü kadar acımasızdır. Göçmen haklarına temel insan hakları açısından bakmış olması bu konuda göçmenlere karşı bakışı değiştirebilir. Yazarın ifadeleriyle: “Kesin olan bir şey var: vatandaşlar, daimî ikamet edenler, oturma izni olanlar, misafirler, geçici ve mevsimlik göçmenler, döngüsel ve geri dönen göçmenler, aile göçmenleri, ekonomik göçmenler, yasal ve belgesiz göçmenler, yabancı öğrenciler, turistler ve diğerleri; hepsi insandır. Hepsi vardır ve “yasal süreç” ve “eşit koruma” haklarına sahip görünmektedir.”

Göç denildiği zaman akla çok kültürlülük kavramı da gelmektedir ve yazar bu konuya eleştirel bir bakış açısından değinmiştir. Her ne kadar göçmenler göç ettikleri ülkelerde çok kültürlü bir ortam sağlasa da “sermayenin küreselleşmesi ve işlediği insan ve paranın göçü, çok fazla güvensizlik yarattı ve bazen çirkin ve açıkça göçmenlere yönelik yaygın ve hatırı sayılır popülist tepkilere yol açtı. Nitekim, dünyanın müreffeh ülkelerinin çoğunda, popülist hareketlerin ulusal egemenliği, takdir yetkisini ve refah devletini korumak için göç alanında küreselleşme ile mücadele ettiğini gördük” diyerek Abraham bu konudaki bakış açısını belirtmiş.

Kısaca, yazar göç hukukunun kapsamı içinde olan vatandaşlık hakkı kazanma, sınır dışı edilme vb. konulara değinmiş fakat bir eksiklik olarak göze çarpan nokta çalışma hakkının nasıl kazanıldığının yazar tarafından işlenmemiş olmasıdır. Göçmenler için bakıldığında çalışma hakkı en temel sorunlu alan olarak göründüğü halde bu konuya değinilmemiş olması çalışmanın eksik bıraktığı nokta olarak nitelendirilebilir. Bugünün göçmenleri, kesinlikle bir asır öncekinden çok farklı bir yasal rejimi ve buna karşılık gelen siyasi ortamı deneyimlemektedir. Bu konuyla ilgili kapsamlı çalışma yapmak isteyen, hukuk terimlerine hâkim olan ve göç konusunu hukuki açıdan incelemek isteyecek tüm okuyucular için gayet anlaşılır bir dil kullanmıştır. Kitap akademik bir kitap olduğu için genel okuyucuya değil ancak üniversite öğrencilerine, akademisyenlere ve göç hukuku üzerine çalışan hukukçulara hitap etmektedir.

Chapter 9: Migration Theory Rebooted? – Buse Uçak

Migration Theory (Göç Teorisi) kitabı, göç alanında okuma yapmak isteyenler adına ileri düzey bir ders kitabı niteliği taşımaktadır. 3. baskısında olan bu kitabın, 1. ve 2. baskılara da atıf yaparak çalışmayı temellendirip, zaman içerisinde derinleşip derinleşmediğine dair yeni bir bakış sunmaktadır. Bu bölümün yazarı olan Adrian Favell, göç teorisi adına disiplinler arası ve küresellik bağlamında bakış açısını sergilemektedir. Akademik disiplinlerin bakış açılarını şekillendiren koridor ve toplulukların (canyons and silos) hem disiplin ayrımları hem de Amerika ve Avrupa akademik çalışmaları arasındaki farklılıkları ele aldıktan sonra göç teorisi üzerine derinlikli bir okuma inşa ediyor.

Adrian Favell’a göre göç araştırmalarında birleştirici bir çerçeve aramak kahramanca bir girişimdir. Farklı disiplinlerin epistemolojik, ontolojik ve kavramsal bakışlarını göç teorisi adına bir zenginlik olarak nitelendirmektedir. Uluslararası ve disiplinler arası yönde küresel göç çalışmalarının farklı yaklaşımlarını oluşturmaya çalışmaktadır. Yazara göre, bazı bakış açılarında eksiklik olsa da kitabın bütünü göç teorisi bağlamında doyurucudur. Fakat yine de bu kitabın Amerikan bakış açısına daha yakın olduğunu söylemek mümkündür. Aynı zamanda bu kitap, her biri kendi alanında uzmanlaşmış birden fazla bilim insanının kolektif çabasıyla ayırt edici bir görünüm sunmaktadır. Kitabın 9. ve aynı zamanda son kısmı olan bu bölümde, Donna R. Gabaccia ve David Abraham gibi isimlerin ele aldıkları teorilere de atıflar yapılmıştır. Örnek olarak, Donna R. Gabaccia’nın da yakındığı Avrupa bağlamında eleştirel teori ve hümanist bakış açısının eksikliğinden, yerel politik talebin akademik üretimle iç içe geçtiği ve bu hoş olmayan çağdaş siyasetin varlığından söz etmek mümkündür. Yazara göre, entelektüel olarak disiplinleri aşabilen teoriler ve metodolojiler arasında iç görülerin gücü fark edilmelidir. Favell, Amerikalı siyaset bilimci ve antropolog olan James C. Scott’ın sözünü alıntılayarak; ulus-devlet hakimiyetindeki tarihsel ve coğrafi kavramlardan kaçmanın, göç teorisini bu kısıtlamaların dışında tutarak yeniden inşa etmek olduğunu savunmaktadır. Bölümde aynı zamanda, Donna R. Gabaccia’nın mekansal hareketliliğin insanlık tarihinin normları olduğunun vurgusu yinelenmektedir. Ulus-devletin oluşturmaya çalıştığı sınırlılık durumu yanlış bir tutum olabilmektedir çünkü göç, insanlık tarihi kadar eski ve dinamik bir süreçtir. David Abraham da yurttaşlık ve egemenlik (citizenship and sovereignty) kavramının politik bir tutum olduğunu dile getirir. Yine de Favell’a göre bunu söylemek, devletin çıkarları doğrultusunda göç bilimini oluşturmanın imkansız olduğunu dile getirmektedir.

Günümüzde göç kavramı bir “anormallik” (anomaly) olarak kabul görmektedir. Göçmenleri yabancılaştırma (alienation) durumu söz konusudur. Bununla birlikte, David Abraham tarafından, göçmen ağlarının yaygınlaşmasını teknolojinin gelişmesine bağlanmış, Favell da bu vurguya dikkat çekmiştir. Antropolojik ve sosyolojik olarak insanlar hareket etmekte özgürdür fakat ulus-devletin varlığı ile belli tanımlamalar ve kavramsallaştırmalar gündeme gelmektedir. Devlet, bu insanları sınıflandırır, numaralandırır ve onları kontrol eder. Burada yazarın bakışı, James Hollifield’in karşılaştırmalı kuramsalcı savunmasının (comparative institutionalist plea) “devleti geri getirme” yaklaşımının aksine, göç olgusunu ulus-devletin getirdiği sınırlılığın dışına çıkartmaktır.

Analitik olarak göç araştırmalarındaki hemen hemen tüm çağdaş çalışmalar göçmenleri toprak, kültür, yönetim, ekonomi olarak inceler; milliyetleri, etnik kökenleri, eğitim seviyeleri ve hatta cinsiyetleri devletler tarafından sınıflandırılmış göçmen grupları olarak tanımlanır. Göçmenler bu sınıflandırmalara direnmekle birlikte, bu kategorileri de benimserler. Prototip ulus-devlet modelinin, Avrupalı “evrenselci” sömürge ulus-devletinin Avrupalı entelektüel sınıfla birlikte 20. yüzyılda Atlantik üzerinden göç etmesi belki de tarihsel bir ironidir. Yazar bu asimetrik bakışıyla, Avrupalı göçmenlerin Atlantik üzerinden sınırları geçtikleri anda “Amerikanlaşma” damgasından da kaçma şanslarının oldukça az olduğunu vurgulamaktadır.

Sonuç olarak Migration Theory (Göç Teorisi) kitabı, uluslararası göç araştırmaları alanını oluşturan birçok farklı disiplinler arasında daha kabul görür bir tartışma için her türlü yolu açmıştır. Aynı zamanda bu bölüm boyunca, Amerikan biliminin göç araştırmaları için farklı disiplinlerdeki birçok akademisyenin bilgileriyle birlikte göç olgusunun derinlikli bakış açılarını sunmaktadır. Amerika’daki akademik anlamda bu derinlikli araştırmalar, Avrupalılar için de olumlu bir faktördür. Her şeyden önce bu cilt, göç araştırmalarında sosyal bilimler ve beşeri bilimleri ilgilendiren en büyük ve en önemli sosyal değişim, politik ekonomi konularından bazılarının disiplinler arası kilit noktalarını sorgulayabilmek adına bir olanak sağlıyor. Bu bölümde yazarın asimetrik bakışı, göç teorisine ve göçmenlere geniş açılı bakabilmeyi temel alıyor. Aslında bu kitap, ulus-devletin her türlü sınırlarına rağmen göç toplulukları için özgürleştirici bir bakış sunma potansiyeline sahiptir.

Son Söz

Bölüm bölüm yapılan incelemeler ışığında Migration Theory: Talking Across Disciplines kitabında göç teorisinin farklı disiplinler tarafından hem kendi pencerelerinden değerlendirilen hem de diğer disiplinlerle etkileşimleri bağlamında ele alınan bir konu olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda kitabın geniş kapsamlı ve aydınlatıcı bir eser olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Kitap disiplinlerarası gezintisini muntazam bir biçimde ortaya koyduğu için, sosyal bilimler alanında çalışan herkesin başucu kitabı olabilecek niteliktedir.

Göç Çalışmaları Staj Programı

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here