Realist Teori Perspektifinden Abd-Çin Gerilimi: Trump-Biden Dönemlerinin Karşılaştırmalı Analizi

0
219

Özet: 

Uluslararası ilişkilerin ana akımlarından biri olan realizm, devletlerin dış politikalarını belirlemelerinde önem arz eden bir teori olarak karşımıza çıkmaktadır. Realist yaklaşım Amerikan dış politikasında da dönemsel olarak varlığını hissettirmektedir. Özellikle Başkan Donald Trump döneminin dış politikasını anlamlandırmada ve yorumlamada realizm teorisinin görüşlerine başvurulmaktadır. Yeni Başkan Joe Biden, eski Başkan Donald Trump döneminde göz ardı edilen liberal değerleri Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politika yapımında yeniden ortaya çıkarmıştır. Donald Trump’ın önem vermediği ittifaklar, insan hakları ve demokrasi gibi liberal değerler Joe Biden’ın dış politika yapımında önem teşkil etmektedir. Başkan Joe Biden, Trump döneminde uygulanan dış politikanın Amerika Birleşik Devletleri’ne verdiği zararı ortadan kaldırma amacındadır. Trump’ın tek taraflı dış politikasının yerine çoğulcu dış politika uygulamaktadır. Çin dış politikası çok kısa zamanlarda değişimler göstermiştir. Bundan dolayı genel bir Çin dış politika haritası çizmek oldukça zordur. Çin dış politikasını zaman zaman incelemek daha anlaşılır bir yöntemdir. Bu yöntem ABD ve Çin ilişkilerini daha net hale getirecektir.

Anahtar Kelimeler: Realizm, Amerikan Dış Politikası, Donald Trump, Joe Biden, Çin

Abstract:

Realism, which is one of the main streams of international relations, emerges as an important theory in determining the foreign policy of states. The realist approach also makes its presence felt in American foreign policy periodically. In particular, the views of the theory of realism are used in understanding and interpreting the foreign policy of the time of President Donald Trump. New President Joe Biden has reappeared in the foreign policy making of the United States the liberal values ​​that were ignored during the time of Former President Donald Trump. Liberal values ​​such as; alliances, human rights and democracy, which Donald Trump does not give importance to, are important in Joe Biden’s foreign policy making. President Joe Biden aims to eliminate the damage to the United States of the foreign policy implemented during the Trump era. It is implementing a pluralist foreign policy instead of Trump’s one-sided foreign policy. Chinese foreign policy has changed in a very short time. Therefore it is quite difficult to draw a Chinese foreign policy map. Chinese foreign policy from time to time is a more understandable method to examine. This method will make the US and Chinese relations more clear.

Keywords: Realism, American Foreign Policy, Donald Trump, Joe Biden, China

Sponsorlu

Giriş

Küresel dünya düzeninde ABD-Çin ilişkileri incelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişen değerler ve algılarla bu iki devletin ilişkileri hem rekabet hem de diplomasi açısından önem arz etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’tan sonra belki de ilk defa uluslararası sistemde güç dengelerini değiştiren bir devlet ile karşı karşıyadır. Bu açıdan gerek geleneksel Amerikan dış politikası gerek ise başkanların özelindeki Amerikan dış politikası Çin üzerinde farklı yaklaşımlara sahiptir. Başkan Donald Trump’ın saldırgan realizme yakın tutumu, Çin ile ilişkileri krize sokmuştur. Joe Biden’ın yeni dönemde realist dış politikanın yanı sıra liberal değerlere de önem vermesi ve geleneksel Amerikan dış politikasına yakın çizgide ilerlemesi, Çin ile mevcut ilişkileri yumuşatmıştır. Bu bağlamda makalenin ilk iki bölümünde, ABD başkanlarının genel ve Çin özelinde dış politikalarına değinilecektir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu kadar Çin’in de dış politikası ve yaklaşımları ikili ilişkilerde önem arz etmektedir. 1949 yılında Mao tarafından ilan edilen Çin Halk Cumhuriyeti, 1990’lü yıllardan itibaren siyasi ve özellikle ekonomik anlamda büyük bir gelişim göstermiş ve ABD açısından tek-kutuplu sistemi tehdit eden bir unsur olarak görülmüştür. Çin ile ABD arasındaki tarihsel ilişkiler aslında 1949’lu yıllardan çok daha öteye gitmekle birlikte, asıl yol ayrımı 1949 yılı ve sonrasında yaşanmıştır. Bu makalenin son bölümünde, Çin Dış Politikası ve Çin ile ABD arasındaki ilişkilerin nasıl ve neden ‘hegemonya savaşına’ döndüğü sorusu incelenecektir.

1. Realizm: Kavramsal Bir Analiz

Uluslararası ilişkilerin ana teorilerinden biri olarak kabul edilen realizm, temelde devletlerin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini savunan, anarşik yapıda olan uluslararası sistemde bu çıkarların nasıl hayata geçirildiğini sorgulayan ve devletlerin başarısını da bu hayata geçirme kapasitesiyle ölçen bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır (Kardaş-Balcı, 2014). Realist düşünürlere göre; uluslararası sistemde güç dağılımının dengesiz olması devletlerin varlıklarını ve çıkarlarını tehdit etmektedir. Bu nedenle, uluslararası sistemin en temel aktörü olan devletlerin öncelikli amaçları; hayatta kalmak, güvenliğini sağlamak, gücünü arttırmak ve kendi başının çaresine bakmaktır. Birbirine benzese de bu amaçları tesis etme hususunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bunun nedeni ise uluslararası sistemin anarşik yapıda olması ve güç dengesinin bulunmamasıdır. Eğer ki sistem istikrarlı ise ki bu Waltz’a göre sistemin çift kutuplu olması demektir, devletler gereksiz ittifaklardan kaçınacaktır ve sistem içindeki denge korunacaktır. Güç dengesindeki değişim bu açıdan devletlerin temel kaygısını oluşturmaktadır. Devletler bu dengede yaşanacak değişim ile ilgilenir ve dış politikalarını da buna yönelik belirlemektedirler. Edward H. Carr ve Hans Morgenthau devletlerin dış politikalarında; devletlerarası ilişkilere uygulanabilen hiçbir etik ölçünün bulunmadığını ve bu nedenle evrensel ahlak ilkelerinin devletlerin eylemlerine uygulanamayacağı ileri sürmektedir (Burchill-Linklater, 2013). Rekabetçi bir düzlemde güç politikalarını gerçekleştiren devletlerin bu bağlamda dış politikalarında evrensel ahlaka başvurması söz konusu değildir.

2. Amerikan Dış Politikası: Genel Bir Bakış

Amerika Birleşik Devletleri’nin İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşının yanı sıra bir siyasal felsefe ile kurulmuş olması, onu herhangi bir değer içermeyen bir dış politikadan farklı kılmıştır. Siyasal felsefe, ona büyük bir özgüven vermiş; Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin evrensel nitelikte olan karakteri de devletin kurucularının, ABD’nin özgün karakterine olan inançlarını kuvvetlendirmiştir. Bu özgün karakterde din ve liberal değerler büyük bir önem taşımakta ve ABD’nin siyasal kültürünün yapı taşlarını oluşturmaktadır (Sümer, 2008). ABD’nin dini değerlere olan yaklaşımı daha çok ‘sivil din’ kapsamında, Amerikan milliyetçiliğinin temelini oluşturan bir değer olarak açıklanmaktadır. Liberal değerler ise bunun tamamlayıcısı olarak nitelendirilmektedir. Bu anlamda Kutsal Misyon (Manifest Destiny), ABD’nin dini ve liberal değerlerini uzlaştıran; Amerikan İtikadı (American Creed) kavramını ortaya koymaktadır. Bu anlayışa göre, ABD’nin insan hakları ve özgürlüklerin savunuculuğu, demokrasinin yaygınlaştırılması, neo-liberal dünya sisteminin kurulması ve küreselleşmenin gelişmesi gibi benimsediği idealist değerler; ABD’nin ulusal kimliğini ve itikadını oluşturan öğelerdir.

11 Eylül 2001 yılında gerçekleşen terör saldırısı, Amerikan dış politikasını ve değerlerini derinden sarsmıştır. ABD’nin kuruluşundan bu yana dış politika yapımında önemli bir aktör olan dini ve liberal değerler, “demokrasi ilkelerini tehdit eden bütün ahlaksız unsurlar dünyanın her neresinde olursa olsun yok edilmelidir” anlayışına dönüşmüş ve teröre karşı savaş ilahi bir misyon olarak sunulmuştur. ABD, 11 Eylül 2001 öncesi dönemde iş birliği, demokrasi, insan hakları, çoğulculuk ve para ekonomisi gibi sahip olduğu liberal değerleri uluslararası anarşik sisteme entegre etmeye ve tüm dünyaya yaymaya çalışmıştır. Fakat yaşanan terör saldırısıyla ABD’nin önceliği; benimsediği liberal değerleri savunmak veya yaymak değil, teröre karşı mücadele etmek olmuştur. Dönemin başkanı olan George W. Bush’un “Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerle” söylemi, saldırıları bir savaş nedeni olarak kabul etmesi dolayısıyla Afganistan ve Irak’a girmesi bu dönemde Amerikan dış politikasını idealizmden realizme kaydırmıştır. Bu bağlamda, klasik realizmin öncülerinden olan Hans Morgenthau’nun belirttiği üzere; devletlerin dış politikası ulusal çıkarlara ve güce dayanmaktadır. Morgenthau dış politikada ahlaki normların varlığını kabul etmekte fakat uygulama da bu normların, devletlerin ulusal çıkarlarını gerçekleştirmede bir araç olduğu ifade ederek devletin varlığını korumasının ahlaki değerleri savunmaktan daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. 11 Eylül ve sonrası dönemde Amerikan dış politikası da bu çizgide ilerlemiştir. Daha öncesinde dış politikaya ve siyasi kültüre hâkim olan idealizm, 11 Eylül Saldırıları sonrası realizm ile kaynaştırılarak farklı bir zeminde yeni bir Amerikan dış politikasını oluşturmuştur.

2.1. Trump Dönemi Amerikan Dış Politikası 

Amerika Birleşik Devletleri’nin Donald Trump başkanlığındaki dış politikası, alışılagelmiş Amerikan dış politikasının dışındadır. Başkan Trump’ın “America First” söylemi, geçmişten günümüze kadar aktarımı yapılmış Amerikan istisnacılığı değerine dikkat çekmekle birlikte 11 Eylül 2001 öncesi liberal eksende, daha sonrasında ise idealizm-realizm kaynaşmasının oluşturduğu Amerikan dış politikasını bu tutumla realist eksene yakınlaştırmıştır. ABD’nin kurucu değerlerinden olan Amerikan istisnacılığı anlatısının değerler boyutu, Amerika’nın istisnailiğini temellendirmek üzere başvurulan değerlere işaret etmektedir. Amerika’nın istisnailiği, ABD’nin eşsiz bir erdemli ulus olduğuna dair inanca dayanmaktadır. Buna göre,;bu öyle bir ulus ki, barışı sever, hukukun üstünlüğünü kabul eder, insan haklarına saygı duyar ve özgürlüğü besler. Amerikan liderleri ABD’nin eşsiz sorumluluklarına ne zaman atıfta bulunsalar, bununla kastettikleri ABD’nin diğer güçlerden farklı olduğu ve bu farklılıkların ABD’yi özel yükler üstlenmeye sevk ettiğidir (Oğuz, 2019). Başkan Donald Trump’ta bu doğrultuda, 2017’de yaptığı konuşmada, söz konusu olan değer algılarını yıkarak yeni Amerikan dış politikasını şu ifadelerle açıklamıştır: “Uzun yıllardır, Amerikan endüstrisinin pahasına yabancı endüstrisini zenginleştirdik; ordumuzun üzücü bir şekilde tükenmesine izin verirken diğer ülkelerin orduları sübvanse edildi; kendi milletimizi savunmayı reddederken başka milletin sınırlarını savunduk; ve Amerika’nın altyapısı dağınıklığa ve çürüme durumuna düşerken denizaşırı trilyonlarca dolar harcandı… Bu andan itibaren, önceliğimiz Amerika olacak. Ticarette, vergilerde, göçmenlikte, dış ilişkilerde her karar Amerikan işçilerine ve Amerikan ailelerine fayda sağlayacak. Sınırlarımızı ürünlerimizi üreten, şirketlerimizi çalan ve işimizi yok eden diğer ülkelerin yıkımlarından korumalıyız. Koruma büyük refah ve güce yol açacaktır”. Trump’ın bu ifadelerinde ‘müdahaleci’ ABD kimliğini reddederek önceliğinin kendi devleti olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni dış politikasının daha çok ‘içe kapanmacı’ bir konjonktürde belirleneceğinin sinyallerini vermiştir.

Neo-klasik realizmin ana hatlarıyla, dış aktörler kadar içsel faktörlerin dış politikada etkili olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, Başkan Trump’ın döneminde kabinesindeki bazı kilit isimlere danışmadan Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile görüşeceğini duyurması, beklenmedik bir şekilde İsrail’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını ilan etmesi, İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmesi, ulusal güvenlik ekibine danışmadan Beşşar Esad’in kimyasal silah kullanımına dair düşüncelerini tweet ile belirtmesi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Helsinki’de bir zirve toplantısı düzenlemesi ve bu zirve sonrası yaptığı basın toplantısında daha önce eşine rastlanmadık bir biçimde Rusya ile ilişkiler konusunda kendi istihbarat servislerinin yerine Putin’e güvendiğini ima etmesi, Grönland’ı satın almayı düşündüğünü belirtmesi, kendi dış politika ve ulusal güvenlik takımının tüm itirazlarına rağmen Suriye’den çekilme konusunda karar vermesi (Kanat-Gültekin, 2020) gibi izlediği politikalar; neo-klasik realizmin belirttiği üzere siyasi liderlerin en az devlet dışı aktörler kadar dış politikanın belirlenmesinde ve şekillenmesinde belirleyici bir unsur olduğunun göstergesidir.

2.1.1. Trump Dönemi Amerikan Dış Politikası: Çin

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş dönemi sonrasında uluslararası sistemde hegemon güç olarak ortaya çıkmıştır. Böylece tek-kutuplu dünya düzeni başlamıştır. Saldırgan realizm yaklaşımına sahip Amerikalılara göre sistemde hegemon güç olan ABD ve yükselen güç Çin’in çıkarlarının çatışması gelecek dönem için kaçınılmaz olarak görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, güçlenen devletin statükodan memnun olmadığı, hâkim güç ile arasındaki boşluğu kapattığı süreçte çatışma riskinin artacağı ve her ne kadar Çin ticaret anlaşmazlığında statükoyu bozan değil, korumaya çalışan ülke pozisyonunda olsa da, ABD-Çin ticaret savaşı ve siyasi güç mücadelesi uluslararası arenada dengelerin değişmekte olduğunu göstermektedir. Saldırgan realizmin öncülerinden olan Mearsheimer da Çin’in zamanla ABD’nin karşılaştığı en büyük rakip haline geleceğini belirtmektedir (Esen, 2020). Mearsheimer, uluslararası sistemdeki güç dengesinin hayatta kalmayı garanti etmediğini bu sebeple devletlerin hayatta kalmak için kendilerine meydan okuyabilecek bir başka gücün varlığına izin vermemesi; hegemon güç olması gerektiğini ifade etmektedir. Başkan Trump’ın Çin ile ticaret savaşı başlatması hem Trump dönemindeki Amerikan dış politikası açısından hem de uluslararası sistemdeki güç dengesi açısından önem arz etmektedir.

ABD başkanlık seçimleri sonrasında, Pekin yönetiminin en büyük endişesi, Trump yönetiminin ekonomik milliyetçilikten beslenen küreselleşme karşıtı söyleminin Çin’in küresel piyasalara girişini zorlaştırması olmuştur. Trump, küreselleşme ve Çin karşıtı söylemleriyle dikkat çekerken, Çin lideri Xi de Davos’ta küreselleşmeyi destekleyen barışçıl ifadeleriyle öne çıkmıştır. İki ülkenin liderleri adeta rolleri değişmiş gibidir. Trump’ın ABD’yi küresel sistemin merkezi olmaktan klasik bir devlet konumuna indirgemesi, önderliğini yaptığı küreselleşme karşıtı ve ekonomik milliyetçi yaklaşımı, Xi Jinping’in küresel yönetişim bağlamında artarak yüksek bir tonda dillendirdiği “bir dünya, bir rüya” söylemi, Çin’in uluslararası politikalarına ciddi bir meşruiyet sağlayacağını düşündürmektedir (Alperen, 2017). Başkan Trump ile birlikte değişen Amerikan dış politikasında Çin ile güç dengesini sağlamak istenilen alan, bu noktada ekonomi olarak karşımıza çıkmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası itibariyle ‘bırakınız yapsınlar’ politikasını benimseyen ABD, Trump’ın muhafazakâr tutumuyla birlikte korumacı bir yaklaşım izlenmeye başlamıştır. Günümüzde yükselen güç ve potansiyel rakip olan Çin’e karşı gerçekleştirilen bu realist strateji ile Çin-ABD ticaret ilişkilerine korumacı bir duvar inşa edilmek istenmiştir. Çin’in tıpkı 1980’lerde ABD’ye ekonomik bir rakip olarak öne çıkan Japonya gibi ekonomisiyle meydan okuduğu görülmektedir. Bu sebeple, ABD mevcut sistemdeki yerini korumak için Çin ekonomisi hedef olarak almış ve Trump yönetimi Pekin’e karşı sert bir strateji izlemiştir. Trump’ın iş birliğinden uzak tavrı, saldırgan tutumları ve nihai hedefi olan ulusal çıkarları doğrultusunda izlediği politikalar koronavirüs sürecinde etkisini arttırmıştır. Bu süreçte Başkan Trump koronavirüs krizinden Çin’i sorumlu tutmuş ve bunu “Chinese Virus” söylemi ile güçlendirmeye çalışmıştır. Başkan Trump’ın bu tavrı ticaret savaşı, Uygur meselesi ve Hong Kong krizi ile zaten gerilmiş olan ilişkileri daha zorlu bir hale getirmiş; ABD ile Çin arasındaki ilişkileri yeni bir kriz sarmalına dönüşmüştür (Kanat – Gültekin, 2020). Başkan Trump dönemi ile birlikte, koronavirüs sürecinin de etkisiyle, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası itibariyle sürdüğü tek kutuplu sistem, neoliberal küreselleşme anlayışı ve dünya jandarmacılığı rolünde sona gelinmiştir. ABD’nin güç dengesi arayışı devam etse de sistem çok kutupluluğa doğru evrilmekte ve Çin dışında yükselmekte olan birçok güçte yeni dönemde ortaya çıkmaktadır.

2.2. Biden Dönemi Amerikan Dış Politikası 

Biden’ın dış politikadaki ilk hedefi Trump’ın darmadağın ettiği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan uluslararası sistem düzenini yeniden inşa etmek ve Amerika’ya bu sistem içerisinde yeniden küresel liderlik yetisini kazandırmaktır. Biden, ayrıca Trump döneminde uygulanan ‘tek taraflı diplomasiye’ karşı, ‘çok taraflılığa’ dönüş yaparak Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası arenada daha fazla yer alması gerektiğinde ifade etmektedir. Biden’a göre; Trump’ın uyguladığı realist dış politikanın Amerika Birleşik Devletleri’ni küresel sistemdeki yerinden ettiğine, dost ve müttefik ülkeler ile ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Joe Biden, Trump’ın aksine liberal değerlere de önem vererek dış politikayı yönetmeyi amaçlamaktadır.

 Biden’a göre, eski Başkan Trump’ın “America First” siyaseti Amerika Birleşik Devletleri’nin dostlarından ve müttefiklerinden uzaklaşmasına bu vesileyle Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel siyasetteki ittifaklarının zayıflamasına neden olmuştur. Biden, Trump’ın uyguladığı bu dış politika siyasetinin ABD’nin küresel liderlik misyonunu terk etmesine neden olduğunu bu durumun bir an evvel değiştirilmesi gerektiğini düşünmektedir zira ‘hegemonik istikrar’ anlayışına sahip Başkan Biden, uluslararası sistemde bir hegemon var ise o uluslararası sistem istikrarlıdır düşüncesine sahiptir. Biden bu düşüncesinin yanı sıra küresel siyasette Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyada öncü olmasını devletin kuruluş misyonuna dayandırmaktadır. Biden 7 Kasım 2020’de yaptığı seçim konuşmasında, “Amerika dünya için yol göstericidir” (Word, 2020). Amerika Birleşik Devletleri’nin yeniden dünya siyasetinde aktif rol almasını, Trump döneminde uygulanan politikaların Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş misyonuna aykırı olduğunu ifade etmektedir. Trump’ın ABD’nin içinde bulunduğu ittifaklardan ve örgütlerden çekilerek “America First” politikası, Biden’a göre, ABD’nin görevinden kaçması sorumluluklarını yerine getirmemesidir. Biden’a göre, Amerika Birleşik Devletleri dünya halkalarına yol göstermelidir onlara liderlik etmelidir zira dünya da Amerika Birleşik Devletleri’nden başka hiçbir ulus ya da devlet bu yeterliliğe ve güce sahip değildir. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın daha barışçıl ve güvenli hale getirme kapasitesine sahip tek devlettir.

“Tüm dünya bizi izliyor, bunu biliyoruz. Sınırlarımızın ötesinde olanlara şu mesajı vermek istiyorum: Amerika test edildi ve daha güçlü çıktık biz bundan. Bir kez daha müttefiklerimizle birlikte çalışacağız. Dünkü zorluklara değil bugünün ve yarının zorluklarına bakacağız müttefiklerimizle. Örnek bir ülke olacağız. Barış ve refah için güçlü ve güvenilir bir partner olacağız(Evrensel, 2021).

Biden, Trump döneminde zayıflayan müttefik ilişkilerini yeniden güçlendireceklerini ifade etmektedir. Biden, Trump’a göre uluslararası iş birliğine daha fazla önem vermektedir zira bunun realpolitik bir nedeni vardır. Biden, Trump’ın yaptığı gibi Çin’i tek başına karşısına almayacak, dost ve müttefik ülkelerin desteğini alarak Çin üzerinde daha güçlü bir baskı oluşturmayı amaçlamaktadır. Bundan dolayı, Trump döneminde zayıflayan müttefik ilişkilerini yeniden güçlendirme gayreti içerisindedir. Bu doğrultuda Biden’ın amacı, Avrupa ile transatlantik ilişkilerini düzene sokmak ve güçlendirmektir.

Kısacası Biden, Trump döneminde uygulana tek taraflı dış politikadan uzaklaşarak çok taraflı politikaya geçilmesini, ittifakların yeniden güçlendirilmesini amaçlamaktadır. Bu doğrultuda ,ABD’nin Trump döneminde kaybettiği küresel liderliği yeniden kazanmasını hedeflemektedir. Trump’ın uyguladığı realist dış politikanın ABD’yi uluslararası sistemden uzaklaştırdığını, müttefikleriyle ve bulunduğu ittifaklarda tek taraflı politikalar izlediğini bu durumun Amerika Birleşik Devletleri’ne zarar verdiğini ifade etmektedir.

2.3. Trump-Biden Dış Politikası: Çin Üzerine

Donald Trump’ın başkanlık seçimi sürecindeki konuşmalarında demokrat aday Biden’ın başkanlığı kazanması durumunda, “Çin kazanır” ifadesinin bugün gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır. Başkan Biden, Trump’ın söylemlerinin aksine Çin’e karşı sert politikalar izlemeye kararlıdır ve tarihi geçmişe de baktığımızda da durum aynıdır. ABD’de demokrat başkanların Çin’e karşı söylem olarak yumuşaklardır fakat politikalarını uygulamada sert bir tavır aldıkları görülmektedir.

Biden, Trump ile birçok konuda uzlaşamasa da anlaştıkları bir konu vardır. Bu Çin’in ABD’nin rakibi ve ulusal güvenliğine yönelik en büyük tehditlerden biri olduğudur. Biden bu sebepten dolayı Asya-Pasifik bölgesi genelinde Çin politikalarına yoğunlaşmakta ve Ulusal Güvenlik Konsey’indeki en büyük ekibin Asya-Pasifik bölgesi üzerine çalışmaktadır. Biden, Trump’ın aksine Çin’i tek başına karşısına almaktansa, müttefikleriyle ilişkilerini geliştirip güçlendirerek, Çin’i ortak bir tehdit durumuna sokmak ve bu doğrultuda Çin’e karşı ortak politikalar izlemekti . Biden’ın Dışişleri Bakanı Blinken, Trump döneminde uygulanan politikaların özellikle Asya ve Avrupa’da müttefikleriyle olan ilişkilerini zayıflattığını, bu durumun Çin’in siyasi ve ekonomik hedeflerini gerçekleştirmek için uygun zemin hazırladığını ifade etmiştir. Çin, Biden yönetiminin Avrupalı ve Asyalı müttefikleriyle olan ilişkilerini güçlendirmesinden endişe duymaktadır zira Avrupalı ve Asyalı devletlerin Amerika Birleşik Devletleri’nin politikalarına uygun bir biçimde hareket etmesi ve pazarlarını Çin’e karşı kapatması Çin’in en büyük korkusudur. Bugün Çin birçok devletin ilk ticaret ortağı konumundadır.

Biden, askeri olarak Çin ile savaşmak istememektedir bunun yerine liberal anlayışta önemli olan insan hakları, demokrasi vb. konularla Çin’i zayıf tarafından vurmak istemektedir. Trump realist perspektiften baktığından dolayı onun için liberal değerler önem teşkil etmemiştir. Bu nedenden dolayı, Trump Çin’in Hong Kong’da ve Uygur bölgesindeki insan hakları ihlallerine tepki göstermemiştir. Biden için bu durum farklıdır liberal değerlere önem veren Biden ve yönetimi; insan haklarına karşı yapılan ihlallere sert bir biçimde karşı çıkacaklarını ifade etmektedirler. Bu doğrultuda Biden ve yönetim kadrosu, Çin’in Uygur Türklerine karşı yaptığı eylemleri insan haklarını ihlal ettiğini ve bir an evvel Çin’in eylemlerine son vermesi gerektiğini ifade etmektedir. Biden, Çin’in bu eylemlerini dünya kamuoyunda daha fazla dile getirerek Çin’i zayıf tarafından vurmayı amaçlamaktadır. Çin’in dünya kamuoyunda insan hakları ihlali yaptığı yönünde açıklamalarla karşı karşıya kalması Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i zor duruma sokabilir.

Askerî açıdan da ABD, Çin üzerinde baskı kurmayı amaçlamaktadır. Asya’daki Japonya, Avusturalya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerle ittifak anlaşmaları gerçekleştirmektedir. Birçok uluslararası ilişkiler uzmanı bu durumu ABD’nin Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye uyguladığı Çevreleme Politikası (Containment Policy) olarak yorumlamaktadır. Hindistan özellikle son zamanlarda Çin ile sorunlar yaşamakta iki devlet arasında gerginlikler yaşanmaktadır. Bu durum, ABD’nin desteği ile Hindistan’ın Çin’e karşı daha sert tutumlarda bulunmasına neden olabilir. Anlaşılıyor ki askeri politika bakımından Biden, Çin’e karşı realist politikalardan yararlanıyor.

Sonuç olarak, Biden önceki realist Başkan Trump’a göre liberal değerlere daha önem veriyor bundan dolayı Trump döneminde müttefiklerle azalan ilişkilerini güçlendirmek ve uluslararası örgütlerde olana prestijini yeniden kazanmak istemektedir. Ayıca Trump döneminde uygulanan tek taraflı dış politikasının ABD’nin kuruluş misyonuna aykırı olduğunu, ABD’nin dünyaya yol göstermesi gerektiğini ifade eden Biden, ABD’nin yeniden sorumluluğunu yerine getirmesini, görevinden kaçamamasını dünya sahnesinde daha fazla yer alması gerektiğini ifade etmektedir.

Çin üzerine Trump ile ortak düşüncelere sahip olan Biden tıpkı Trump gibi Çin’in Amerika’nın en önemli dış politika sorunlarından biri olarak görmektedir. Ancak Trump’ın Çin üzerine dizayn ettiği dış politikadan farklı bir yol izlemektedir. Trump ittifaklarından uzaklaşarak, Çin’e karşı tek taraflı dış politika izlerken, Biden dost ve müttefikleriyle Trump döneminde bozulan ilişkileri onarıp, güçlendirerek Çin’e karşı müttefikleriyle ortak hareket etme çabası içerisindedir.

Realist dış politika anlayışına sahip Trump, Çin’in Hong Kong’da ve Uygur Bölgesi’nde gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerini göz ardı etmiş bu olaylarla ilgilenmemiştir. Biden yönetimi ise Trump’ın göz ardı ettiği liberal değerlere daha fazla önem vermektedir. Hem Biden hem de Çin, Amerika’nın gücünün bu liberal değerlerden geldiğinin farkında. Bu bağlamda Biden, Çin’in zayıf tarafı olan insan hakları üzerinden Çin’e baskı kurmayı amaçlanmakta ve Çin’in yaptığı insan hakları ihlallerini çeşitli platformlarda dile getirmektedir. 

3. Çin Dış Politikası

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mao, barış ve gelişim konularına ağırlık vermiştir. Mao, ‘Tek Bir Tarafa Yaslanma’, ‘Üç Dünya Kuramı’ ve ‘Barış İçinde Bir Arada Yaşama’ gibi dış politika ilkeleri benimsemiştir. Soğuk Savaş’ın devam ettiği yıllarda, bir komünist olarak yeni devleti ilan eden Mao, komünizme karşı savaşan ABD’nin ülkesine müdahale edeceğini düşünmüş ve ‘Tek Bir Tarafa Yaslanma’ politikası izlemiştir. Bu politika ile Çin, Komünist Blok’a ve Sovyetler Birliği’ne bağlılığını göstermiş ve böylece olası bir ABD müdahalesinin önüne geçmeye çalışmıştır. ‘Tek Bir Tarafa Yaslanma’ politikasının bir yansıması olarak Çin, ABD tarafından kendisine uygulanan ambargolar ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Bununla birlikte, iç savaştan yeni çıkan ve yeni bir ideolojiye sahip bir ülke olarak, iç politikasına yoğunlaşmıştır. Tüm bunlardan dolayı, Çin bu dönemde revizyonist olmaktan ziyade statükocu bir profil çizmiştir. Bunu da ‘Barış İçinde Bir Arada Yaşama’ politikası ile ifade etmiştir. Bu politika, devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, ortak fayda, karşılıklı saldırmazlık, devletlerin iç işlerine karışmama ve eşitlik ilkelerinde kendisini bulmuştur. Yeni kurulan bir devlet olarak Çin, uluslararası alanda meşruluğunu kazanma kaygısı taşımıştır bu kaygının dışa yansımasını da ‘Üç Dünya Kuramı’ ile gidermeye çalışmıştır. ABD ve SSCB birinci Dünyayı, Japonya, Avrupa devletleri ikinci dünyayı, Asya -Japonya Hariç-, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri de üçüncü dünyayı oluşturur.

Mao’nun ardından Den Xiaoping dönemi başlamıştır. Deng, Çin’i kapitalist bir yola sokmak istemiştir. Bu dönemin ortaya çıkan dış politika ilkesi ‘Düşük Bir Profil İzlemek’ olmuştur. Düşük profil kavramı, “İki kere düşün, bir kez konuş” olarak ifade edilebilir. Olaylar karşısında sakinliği korumayı, olayların çözümünde de sakin hareket edilmesini ve de çok çalışmayı vurgulamıştır. Deng’den sonraki dönem Çin için önemli dönüm noktalarından birisidir. Jiang Zemin döneminde Çin yükselen bir ekonomik güç haline gelmiştir. Bu dönemin öne çıkan dış politika ilkeleri; ‘Üç Temsil Kuramı’ ve ‘Yeni Güvenlik Konsepti’dir. ÇKP, “gelişmiş üretici güçlerin, gelişmiş kültürlerin ve halk kitlelerinin çıkarlarının” temsilcisi olmalıdır (Pekcan, 2019). ‘Üç Temsil Kuramı’, Çin’in kapılarını kapitalist dünyaya açması, ekonomik gelişimine katkı sağlaması ve dünyaya uyum sağlaması açısından son derece önemlidir. Bunun bir devamı olarak, ‘Yeni Güvenlik Konsepti’, sıfır toplamlı oyundan, kazan-kazan politikasına geçisi temsil eder. Güvenliğin, silah sayısı ya da askeri ittifaklar ile sağlanamayacağını; güvenliğin, karşılıklı güven ve ortak çıkarlar ile sağlanabileceğini ifade eder. ‘Yeni Güvenlik Konsepti’ ilkesinin en temel sebebi, ABD’nin Asya’daki askeri varlığıdır. Çin’in tehdit olarak algılanması -Çin Tehdidi- Hu Jintao döneminde başlamıştır. Hu Jintao döneminin öne çıkan dış politika ilkeleri, Barışçıl Yükseliş ve Uyumlu Toplum’dur. Çin’in askeri ve özellikle ekonomik alanda hızla büyümesi Batılı devletlerin gözünden kaçmamış ve bu dönemde Çin bir tehdit olarak görülmüştür. Bunun bir sonucu olarak ‘Çin tehdidi’ kuramı ortaya çıkmıştır. Bu kurama karşı Çin Barışçıl Yükseliş politikası takip etmiştir. Bu politika ile Çin, yükselen gücüne rağmen başat güç olma iddiasının bulunmadığını ve statükonun korunması taraftarı olduğu düşüncesine sahip olduğunu ifade etmiştir. Uyumlu toplum ilkesi, yeni güvenlik kuramının bir devamı olarak nitelendirilebilir. ABD, tehdidine karşı Çin komşu devletleri yanına almaya ihtiyacı duymuştur ve bu politika ile Çin’in komşu devletler ile ilişkilerinin nasıl olması gerektiği açıklanmıştır. Komşular ile yakın ve güçlü ilişkiler kurmak temel amaçtır. Jintao’dan sonra gelen Xi Jinping, birçok otorite tarafından Mao’dan sonra gelen en güçlü Çin devlet insanı olarak görülür. Bu dönemde dış politikada önemli değişimler yaşanmıştır. Dönemin öne çıkan dış politika ilkeleri, Ulusal Canlanma ve Başarı İçin Çabalamak olmuştur. Ulusal Canlanma daha çok ‘Çin Rüyası’ olarak adlandırılır. Net bir tanımı yapılmış olmasa da Çin halkının refah seviyesini yükseltmek, reformların derinleştirilmesi, ekonomik gelişim ve Çin karakteristiği ile sosyalizmin gerçekleşmesi için çabalamak olarak özetlenebilir (Pekcan, 2019). Başarı için Çabalamak, Çin Rüyası politikasının devamı niteliğini taşır. Temelinde Çin Rüyası’nın nasıl gerçekleştirileceğinin bir ifadesidir ve aynı zamanda Çin dış politikasında önemli bir değişim başlatmıştır. Bu ilke ile birlikte Çin, pasif konumunu terk edip aktif bir dış politika izlemeye başlamıştır.

3.1. Çin Halk Cumhuriyeti ve ABD

Çin’in son 30-35 yılda siyasi ve özellikle ekonomik alanda göstermiş olduğu yükseliş, Çin’i içerisinde ABD geçen her cümlenin adeta ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Mao’nun 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmesinin ardından Çin ile ABD arasındaki ilişkiler birçok dalgalanmaya uğramış, iki ülke arasında yakınlaşmalar ve ilişkilerin bozulması birçok kez görülmüştür.

Çin’de yaşanan iç savaşın sonucunda ABD’nin de desteklediği milliyetçileri mağlup eden komünistlerin lideri Mao 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyetini ilan etmiştir. Bu yıllar ABD’nin komünizmin yayılmasını önlemek adına politikalar izlediği dönemdir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bu dönemde komünizm tehlikesine karşı Marshall Planı’nı uygulamaya koymuştur. Böyle bir ortamda komünist bir lidere sahip olan Çin ve Mao, ABD’nin kendisine müdahale etme olasılığını göz ardı edememiş ve bir güven arayışı içinde olmuştur. Bununla bağlantılı olarak Mao, devleti Sovyetler Birliği’ne ve Komünist Blok’a bağlamış, böylece ABD tehlikesini bir nebze olsun azaltma gayreti içerisinde olmuştur. Çin tarafından yapılan bu hamle, doğal olarak ABD ile ilişkileri olumsuz yönde etkilemiştir. Bu dönemde Çin ile ABD arasında; Kore Savaşı, Tayvan Sorunu, Vietnam Savaşı sorunları yaşanmış ve iki devlet arasındaki ilişkiler son derece düşük ve düşmanca gelişmiştir. Erken dönem Çin-ABD ilişkilerinin ilk kırılma noktası Kore Savaşı’dır.1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında gerçekleşen Kore Savaşı’nda ABD, Güney Kore’yi desteklerken; Çin ise Kuzey Kore’nin tarafında yer almıştır. Çin, askeri yardımın ötesine geçerek savaşa fiilen katılma kararı almış, ABD ise Çin’in bu hamlesine bir misilleme olarak Tayvan Boğazı’na asker göndermiştir. Çin ise devamında ülkesinde bulunan Amerikalıları sınır dışı etmiş ve iki ülke arasında 1970’e kadar sürecek düşmanlık başlamıştır. ABD, Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımamış, seyahat ve ticaret yasağı uygulamıştır. ABD ve Çin’i karşı karşıya getiren Kore Savaşı’ndan yalnızca bir sene sonra Çin ve ABD bu kez de Tayvan Sorunu sebebiyle karşı karşıya gelmiştir. Tayvan, Çin tarafından her zaman Çin’e ait olarak görülmüştür. Hemen hemen bütün ülkeler Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak kabul etmişlerdir. Çin açısından Tayvan’ın ele geçirilmesi Çin’in gücünün bir yansıması olarak görülmekle birlikte, Tayvan’ın Çin tarafından işgal edilememesinin en önemli sebebi ABD’dir. Tayvan, ABD için Çin’in üzerinde bir baskı oluşturmak ve onu dizginlemek için önemlidir. Dolayısıyla, Çin ile ABD arasında her zaman Tayvan Sorunu vardır.

1954 yılında Çin’in Tayvan’ı bombalaması ile Tayvan Boğaz Krizi başlamıştır. ABD ise yine aynı yıl Tayvan ile imzalamış olduğu ‘Ortak Savunma Anlaşması’ ile Tayvan’ı savunma kararı vermiştir. Böylece iki devlet çok kısa bir süre içerisinde ikinci kez karşı karşıya gelmiştir. ABD bu dönemde Tayvan’da askeri güçlerini artırmıştır. İkinci Tayvan Boğazı Krizi ise, Mao’nun Kültür Devrimi’ni daha da ileriye taşıyacağını düşündüğü “İleriye Büyük Hamle” projesi doğrultusunda, 1958’de Tayvan’a yeniden saldırıya geçmesiyle yaşanmış ve SSCB’nin baskıları sonucu Çin, Tayvan saldırılarını durdurmuştur. Tayvan Sorunu, ABD’nin Çin’e olan tutumunu sertleştirmiş ve ABD uluslararası sahnede her zaman Tayvan’dan yana taraf olmuştur. Erken dönem ilişkilerinin bir diğer önemli meselesi ise Vietnam Savaşı olmuştur. Vietnam Savaşı’na ABD ve Çin’e ek olarak Sovyetler Birliği de katılmıştır. Çin ve Sovyetler Birliği Kuzey Vietnam’ı desteklerken; ABD ise Güney Vietnam’ı desteklemiştir. Bu dönemde Çin’de -savaş sonrasında da dünyada- yoğun bir ‘anti-Amerikancılık’ görülmüştür. 

3.1.1. 1990’lı Yıllardan Günümüze ABD-Çin İlişkileri

Çin ile ABD arasındaki ilişkilerin önemli dönüm noktalarından birisi 1900’lü yılların ikinci yarısında yaşanmıştır. Çin özellikle 1990’lı yıllardan itibaren ekonomik ve siyasi alanda büyük gelişmeler kaydetmiş ve batılı olmayan bir süper güç olma yolunda önemli adımlar atmıştır (Dedekoca, 2011). Çin’in bu yükselişi Soğuk Savaş’ın ardından başat güç olarak dünya sahnesinde yerini alan ABD’nin gözünden kaçmamış ve ‘Çin Tehdidi’ ABD tarafından önemli konulardan birisi haline gelmiştir. Bu dönemde Çin, dünya liderliği iddiasında olmadığını söyleyerek ABD’yi yatıştırmaya çalışmıştır. Xi’nin iktidara gelişi ile Çin dış politikasında önemli değişiklikler yaşanmış ve Çin daha aktif bir dış politika izleme yoluna gitmiştir (Pekcan, 2019). Çin ile ABD arasındaki gergin ilişkilerin zirve noktalarından birisi Trump döneminde yaşanmıştır. Realizmde kendisine hayat bulan ‘hegemon güç olarak kalma’ fikrine paralel olarak Trump, görevde kaldığı süre boyunca Çin’e karşı oldukça agresif bir politika izlemiştir. Trump’ın bu politikası, “uluslararası sistemde devletlerin kendilerinden başka dostu yoktur ve bir başka devletin güçlenmesi seyredilemez” fikri ile paralellik göstermektedir. Bu fikir en iyi uygulamasını ticaret savaşlarında bulmuştur. ‘Ticaret Savaşları’ olarak bilinen hadise, Trump’ın Çin ürünlerine vergi koyması ile başlamıştır. Çin ise buna karşılık olarak ABD ürünlerine vergi koymuştur. ABD’nin Çin’e karşı girişmiş olduğu bu politikanın temelinde elbette realist düşünceler yatmaktadır. ABD, realist düşünceye uygun olarak başat güç olarak kalmaya çalışmaktadır. ABD ile Çin arasındaki liderlik savaşı, koronavirüs döneminde de devam etmiştir. Trump virüsün sorumlusu olarak Çin’i sorumlu tutmuş, Çin ise bu dönemi bölgesindeki hakimiyetini güçlendirmek amacıyla ülkelere aşı ve maske desteği sağlamıştır.

Sonuç

Amerikan dış politikasının ana düşüncesi olan liberal değerler ve ahlaki boyut, 11 Eylül 2001 Saldırıları sonrası dönemin Başkanı George W. Bush’un politikalarıyla dönüşüme uğramıştır. Başkan Bush, Amerikan dış politikasını idealist ve realist düzlemde kaynaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle olağan Amerikan dış politikasının dışına çıkılmış ve realist politikalar ağırlık kazanmıştır. Başkan Trump’ın iş birliği ve ittifak kurmaktan uzak tavırları, saldırgan söylemleri, dengesiz ve tutarsız politikaları, idealist Amerikan değerlerine zarar vermiştir. Çin tehdidinin ortaya çıkmasıyla uluslararası sistemde güç dengeleri değişmiş, ABD yeni düzende güç dengesi arayışına girmiştir.

Joe Biden, Eski Başkan Donald Trump’ın realist dış politikasının Amerika Birleşik Devletleri’ni kuruluş misyonundan ve temel dış politika değerlerinden uzaklaştırdığını düşünmektedir. Bundan dolayı Joe Biden, dış politikasında liberal değerlere önem vermektedir. Trump’ın göz ardı ettiği insan haklarını, demokrasiyi ve ittifak ilişkilerini önemsemektedir. Çin, Donald Trump ve Joe Biden’ın anlaştığı nadir bir konudur. İki başkanda Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal güvenliğine bir tehdit olduğu konusunda hemfikirdir. İki başkan arasında tek fark Çin’e karşı uygulanan dış politikanın düşünce yapısının farklı olmasıdır.

Çin, son zamanların yükselen gücü olarak, ABD ile birçok alanda karşı karşıya gelmektedir. Bu ikili mücadelelerin en öne çıkanı ise, “Ticaret Savaşları” olmuştur. Trump başkanlığında ABD’nin saldırgan realist tavırlarına karşılık Çin, statükoyu koruma isteğini dile getirmiş ve ABD’yi tarihin en büyük ticari savaşını başlatmakla suçlamıştır. Bununla birlikte Çin, iş birliği ve yardımlaşma vurgusu yapmakta ve buna paralel olarak da koronavirüs salgınına karşı birçok devlete sağlık malzemeleri vermektedir. Yakın zamanda değişen yeni ABD iktidarının nasıl bir yol haritası çizeceğini kestirmek güç olmak ile birlikte Çin ile ABD arasındaki ilişkilerin ilerleyen yıllarda da ‘güvenlik ikilemi’ çerçevesinde gerçekleşmesi muhtemeldir.

Yonca DEMİR

Mustafa Uğur ŞENTÜRK

Fatih GÜNEYATAN 

Uluslararası İlişkiler Teorileri Staj Programı

 

KAYNAKÇA

Amerikanın Sesi. (2021). Biden Döneminde ABD-Çin İlişkileri Nasıl Olacak? Erişim Adresi: https://www.amerikaninsesi.com/a/biden-doneminde-abd-cin-iliskileri-nasil-olacak/5748060.html

Anadolu Ajansı. (2020). Amerikan Dış Politika Aklı ve Yeni Başkan Joe Biden. Erişim Adresi: https://www.aa.com.tr/tr/abd-baskanlik-secimleri-2020/amerikan-dis-politika-akli-ve-yeni-baskan-joe-biden/2037178

Balcı, A., Kardaş, Ş. (2018). Uluslararası İlişkilere Giriş, 8. Baskı, İstanbul: Küre Yayınları.

Burchill S, A., Linklater, R., Devetak, J., Donnelly, T., Nardin, M., Paterson, C., Reus-Smit ve J., True. (2017). Uluslararası İlişkiler Teorileri, 5. Baskı, İstanbul: Küre Yayınları.

Dedekoca, E. (2011). Ekonomi ve Politik Pencereden ABD-Çin İlişkileri Eski Dünyaya Yeni Düzen. Ankara: Barış Kitap.

Esen, B. (2020). ABD-Çin Ticaret Savaşının Politik Boyutu. (1-28). S. Uzunoğlu, G. Sönmezler ve İ. O. Gündür (Ed.). İstanbul: Literatür Yayınları.

Evrensel Gazetesi. (2021). Joe Biden’ın ABD Başkanı olarak yaptığı ilk konuşmanın tam metni. Erişim Adresi: https://www.evrensel.net/haber/424063/joe-bidenin-abd-baskani-olarak-yaptigi-ilk-konusmanin-tam-metni 

Kanat, B. K. ve Gültekin, E. (2020). ABD Başkanlık Seçi̇mi Adayların Dış Poli̇ti̇ka Terci̇hleri Trump ve Biden. SETA Analiz, (340).

Marcus, J. (2021). ABD ve Çin Arasında Yeni Bir “Soğuk Savaş” Mı Başlıyor? BBC News. Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56427609

Oğuz, G. (2019). Amerikan Dış Politikasında Trump Dönemi ve Amerikan İstisnacılığı Anlatısının Sonu. Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Ek Sayı, 109-124.

Öncel, A. M. (2018). ABD’nin Ortadoğu’ya Yönelik Kamu Diplomasisi: Obama ve Trump Dönemi. Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Dergisi, 1(1), 92-104.

Pekcan, C. (2019). Çin Dış Politikası ve ABD ile İlişkiler. Bursa: Dora Yayınları.

Pekcan, E. (2017). Konfüçyüs Felsefesinin Dış Politikaya Etkisi Bağlamında 2003-2013 Yılları Arası Çin-ABD İlişkileri, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 72(4), 1127- 1155.

Sümer, G. (2018). Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 5(19), 119-144.

Turan, İ. (2016). ABD-Çin İlişkileri Bağlamında Tayvan Sorunu, Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6(1), 80-105. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here