Türkiye-Rusya İlişkileri: 2007-2010

Giriş

Türkiye Cumhuriyeti, uluslar arası ilişiler platformunda yürüttüğü politikalar açısından değerlendirildiğinde günümüz itibarıyla sahip olduğu konjonktür olarak önemli bir konuma sahiptir. Bu konuma gelmesinin temelinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen tarihinin de önemi büyüktür. Osmanlı’dan günümüze gelen süreçte Türkiye Cumhuriyeti ekonomi, eğitim, sanayi, tarım, askeri yönde pek çok yenilik yapmış, milli gücü sayesinde uluslar arası alanda etkinliğini arttırmış, sahip olduğu jeo-stratejik konumunun uluslar arası arenadaki öneminin farkına varmış ve bu yönde uyguladığı dış politikayla dünyada önemli bir güç haline gelebilmiştir. Uyguladığı dış politika ise ikili kutuplaşmanın bitmesinin ardından Özal dönemi itibarıyla çok boyutlu diplomasi uygulamaları olmuştur. Günümüzde de AKP iktidarı aracılığıyla bu uygulamanın devam ettiği görülmektedir.

Özellikle Türkiye’nin son yıllarda izlemeye başladığı dış politikada güvenlik, istikrar, refah kuşağı tesis edilmesi, siyasi diyalog zeminini güçlendirmek, ekonomik ilişkileri pekiştirmek, farklı kültürler arasında karşılıklı anlayışı teşvik etmek yoluyla barışçıl ve istikrarlı bir küresel düzenin kurulmasına katkıda bulunma, pozitif diplomasi, Türkiye’nin küresel sorunlarla baş eden “küresel aktör” olma niyeti(1) ve komşularla sıfır sorun politikası onu bu noktaya getiren önemli araçlardandır. Bu yazıda Türkiye’nin bugün elinde bulundurduğu bu avantajlarını Türk-Rus ilişkilerinin gelişimi açısından nasıl kullandığını, ilişkilerin tarihsel gelişim sürecine değinip günümüz bazında değerlendirilerek bugün nerede olduğu, bu aşamaya gelene kadar ki dönem içerisinde nelerle karşılaştığı, ve bunun iki tarafa son dönemde ne şekilde yansıdığı üzerinde durulacaktır.

İlişkilere Tarihsel Bakış

Avrasya bölgesi dünya yerleşim birimi olarak pek çok uygarlığa, devlete ev sahipliği yapmıştır. Rusya ve Türkiye bu uygarlıklar arasında aralarında sahip oldukları 500 yıllık tarihçe öncesine dayanan bir geçmişe sahip bölgedeki iki önemli güç olabilmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilere şöyle bir göz atıldığında kökeninin 15. Yüzyılın sonlarına dayandığı görülmektedir. İki ülkenin birbiriyle olan diplomatik ilişkileri bugünkü konuma gelene kadar pek çok aşamadan geçmiştir. 1497’de Karadeniz ittifakıyla başlayan ticari ilişkilerin yerini zaman zaman savaşlar, barışlar, ittifaklar, yardımlar, dostluklar ve ardından gelen soğuk savaş koşulları teslim almıştır. Devam eden süreçte 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla sona eren Soğuk Savaş sonrası SSCB’nin dağılmasıyla SSCB’nin tahtını eskisi kadar etkin olmasa da, onun varisi Rusya Federasyonu almıştır.

Taraflar arasında geçen süreç içerisindeki gelişme aşamasına göz attığımızda 1992-1998 yılları arasında enerji, etnik, bölgesel rekabet alanlarının olması ve gergin süren ilişkiler olarak ele alınabilir. Ancak temel olarak bu konular dönemin istenilen seviyede ilerleyememesine neden olmuştur. Rekabet ve gergin ilişkilerin yer aldığı bu döneme daha geniş bir perspektifte bakıldığında, Rusya Federasyonu, Sovyet Rusya’dan ona miras kalan bulunduğu bölgedeki coğrafi üstünlüğünü kaybetme endişesi içerisinde olduğu için Orta Doğu politikasında Stalin’in yolunu izlemiştir. Bu yüzden de öncelikli olarak Türkiye’ye rakip ülke gözüyle bakarak Kafkaslar ve Orta Asya’da Türkiye’nin etkin bir güç olmasını istemediğinden buna engel olmak için gerekli önlemleri almıştır. Türkiye neden bu bölgelerde etkin güç olabilirdi? Çünkü insanları bir araya getiren en önemli unsurlarda bir tanesi de kültürel birliğin bir kaynağı olan ortak dildir. Orta Asya ülkeleri arasında Türk kökenli olan devletler de vardı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sözde bağımsız ülkeler kalkınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duymaktaydılar. Türkiye en azından ortak dile sahip olmalarından dolayı Türki Devletlerin ihtiyaç duydukları aracı olabilirdi. Turgut Özal durumun farkında olduğundan Orta Asya’ya, Rusya’ya ziyarette bulunmuştur. Keza Özal’ın Orta Asya ülkelerini ziyaret amacında ticari ilişkilerin geliştirilmesi niyeti de vardı. Türkiye bu vesileyle bölgedeki petrol, doğalgaz vb. araçlardan faydalanabilir, böylelikle gücünü arttırabilirdi. Durum böyle olunca her şey RF’nin aleyhine bir gidişata doğru yol alabilirdi. Yeni kurulan Rusya ilişkilerinde siyasi ve hukuki değerlere önem vererek adım atmaya başlasa da bu konu kendini yenileyememiştir. Rusya’nın böyle bir yakınlaşmayı kendine tehdit unsuru olarak algılaması rekabeti beraberinde getirerek ilişkilerde yaşanan kopukluktan ötürü ülkeler arasındaki mesafenin artmasına neden olmuştur.

Sonraki dönem içerisinde de Türkiye’nin daha ılımlı olduğu bir ilişki dönemini görmek mümkündür. Türkiye’nin ve Rusya’nın yürüttüğü rekabet mücadelesinin taraflara verdiği zararın farkına varma ve bunun yanı sıra Rusya’nın zaman içerisinde önceleri jeopolitik konumu korumak için aldığı önlemler aniden artış gösteren ekonomik ilişkilerin faydasının görülmesinin etkisiyle önemini kaybederek yerini hızla ilerleyecek yoğun ilişkiler sürecine bırakmıştır. Bu sayede ülkeler arası güven ilişkileri artmaya başlayarak 1992-1998 arası dönemdeki zayıf ve sert politika sona erme aşamasına geçerek ülkeler arası ilişkiler daha iyiye giderek ‘yumuşak güç’ politikasıyla gelişmeye başlamıştır.

Rekabetten İşbirliğine Doğru

Taraflar arasında gelişen ekonomik ilişkilerin rekor seviyede yükselmesiyle görülen faydanın etkisiyle, rekabetin ilişkilere verdiği zararın farkına varılması ve Rusya’nın bölgede jeopolitik konumunu korumak için aldığı önlemlerin önemini yitirmeye başlaması ikili ilişkiler açısından devam edecek yoğun bir dönemin başlangıcı için atılan önemli bir adıma aracı olmuştur.

1992’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Rusya Federasyonu’nun tanımasıyla tarafların etki ve ilgi alanlarının uyuştuğu noktalar olmasına rağmen ‘ortak çatı’ altında işler yapmak için birbirlerine kuşkuyla yaklaşmalarına sebep olan etkenlerin varlığı münasebetlerin olması gerektiği gibi ilerlemesini engellemiştir. Bunlardan bir kısmı:

-Rusya’nın ‘yakın çevre’ politikası

-Türkiye’nin Orta Asya’da Türki Devletlerle ortak kültüre sahip olması

– Rusya’nın SSCB’nin bölgedeki hakimiyetini kendinde devam ettirme düşüncesidir.

Ancak bunların yanında daha ağır basan ortak hususlar tarafları geçmişte önlemlerle yol almaya başlayan ilişkilerini bugüne taşımaya aracı olduğu söylenebilir. Bunlar:

– Rusya’nın Avrasya’da Türkiye gibi güçlü bir kökene sahip olması,

-Tarih, kültür ve ortak coğrafyanın paylaşılıyor olması,

-Her iki ülkenin de Avrupa ve Asya özelliklerini taşıması,

-İmparatorluktan devlete doğru bir süreçten geçmeleri,

– İki tarafın da hem doğu hem de batı bölgesine dahil edilebilecek topraklara sahip olmaları,

-Devletlerin ilişkilerin ilerlemesi için istikrarlı olmasıdır.

AKP’nin Tutumu İlişkilere Nasıl Yansımaktadır?

Avrasya bölgesi 21. Yüzyılda küreselleşmenin etkisiyle günden güne değişen, gelişen bir dünyada en önemli bölgelerden birini oluşturmaktadır. Türk-Rus ilişkileri Turgut Özal, Süleyman Demirel döneminde yol almaya başlayarak 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin ikinci iktidar döneminde en üst seviyeye ulaşmıştır. 2001 yılında İsmail Cem’in Avrasya Eylem Planı’nın oluşturulmasıyla ilişkilerde yakınlaşma süreci başlamıştır. Dış Politikadaki başarıların temeline inersek Türkiye Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun 2002’den beri ortaya koyduğu dış politika stratejisinin etkisi göze çarpmaktadır. Türkiye’nin bugün dış politikada hedeflerine ulaşmak için attığı adımlarda Davutoğlu’nun etkisi fazladır. Ayrıca 2002 yılında iktidara gelen AKP yönetiminin parti programında Türkiye’nin ‘Rusya Federasyonu ile Orta Asya ve Kafkasya’daki rekabete değil işbirliğine dayanan dostça ilişkiler sürdürecektir.’ şeklindeki yaklaşımı ilişkilerin bugünkü statüsünü kazanmasının sinyallerini vermektedir.(2) Başkan Putin’in Aralık 2004’teki Ankara ziyareti sırasında taraflar arasında derinleştirilmiş çok boyutlu işbirliği çerçeve anlaşması imzalanması ilişkilerin ilerlemesi için tarafların istekli olduğunu ve istenilen boyuta taşınması için bir adım daha atıldığının göstergesidir. 2009 yılında mesafeli seviyeli ortaklık olarak yol almaya başlayan ikili ortaklık bugün ‘stratejik ortaklık’ seviyesine gelmiştir. İlişkilerin önemli boyutunu ticari ilişkiler oluşturmaktadır. AKP iktidara geldiğinde Rusya, Türkiye’nin sekizinci en büyük ticaret ortağı durumundaydı ve o dönemde OECD ülkeleri Türkiye’nin ticaretinin üçte ikisine hâkimdi. 2008 yılına gelindiğinde, ABD ve Avrupa’nın Türkiye’nin ticaretindeki toplam payı, ilk kez yüzde 50’ye düştü ve Rusya, Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olarak Almanya’nın yerini aldı. Rusya lideri Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan arasındaki sıcak ilişkiler, bu yeni yaklaşımın payandası oldu ve bu durum Türk-Rus ilişkilerini gözle görünenin ötesine taşıdı. İlişkilerdeki bu değişim olumlu olmasına karşın, asıl mesele, AKP’nin Rus dış politikasına karşı eleştirisiz bir tutum almasında yatıyor.

Peki ilişkileri ‘Stratejik Ortaklık’ Noktasına Getiren Etkenler Nelerdir?

-Pax Americana’ya Ortak Bakış:

2003’te başlayan Irak Savaşı’na Türkiye’nin 1 Mart Tezkeresi’yle Irak’taki işgale destek vermeyeceğini açıklaması, Türkiye’nin aynı dönem içerisinde İsrail’in Gazze’ye yaşattığı kötü olayları göz ardı etmemesi, 11 Eylül olaylarında ABD tarafında olma yönüne ters düşecek bir politika izliyor olması ve 8 Ağustos 2008’de gerçekleşen Rusya-Gürcistan arasındaki Güney Osetya Savaşı’nda NATO üyesi olan Türkiye’nin Karadeniz’den ABD ‘nin Osetya’daki mağlup halka yardım etme amaçlı gemilerini geçirmeye yanaşmaması -Montrö Boğazlar Sözleşmesi dahilindeki kararların ötesine geçilmemesine özen göstermesi- ABD’yi koşulsuz olarak desteklemeyeceğinin göstergesidir. Rusya’nın ABD’ye yaklaşımı zaten hepimizin aşina olduğu bir konudur. Rusya Federasyonu SSCB’nin yıkılışından önceki dönemde ABD ile iki büyük dünya gücü olma konusundaki rekabetleri bilinmektedir. Sovyetler’in yıkılmasına rağmen Rusya bu havanın etkisinden kurtulamamıştır. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinde kırılma noktalarının oluşması ve yukarıdaki konuların etkisiyle Rusya Türkiye’ye daha da yakınlaşarak taraflar arası ilişkiler pekişmiştir.

-Türkiye’de büyük bir artışla kendini belli eden ABD aleyhtarlığı ile 90 döneminde yükselişe geçen Avrasyacılık, Ankara-Moskova yakınlaşmasına önayak olmuştur.

– Ticaret koşulları da ilişkilerin siyaset dışında bir etkenle devam etmesi gerekliliğini, AKP’nin Moskova’ya yakınlaşmaya olan ihtiyacını gösteren bir araçtır. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun dile getirdiği “Günümüzde Türk-Rus ilişkilerini Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi sınırlandıracak hiçbir engel kalmamıştır. Türkiye ve Rusya, geçmişte Almanya ve Fransa’nın başardığını başarabilir” şeklindeki sözler iki ülke ilişkilerinin gelişmesinde sınıfsal şartların da varlığına işarettir. TOBB dışında aralarında TÜSİAD üyelerinin de olduğu 200’ü aşkın şirket Rusya’da büyük hacimli işler yapmaktadır.(3)

Diğer yandan AKP hükümeti, Moskova ile ilerleyen ilişkilerini AB ülkeleriyle, batıyla olan ilişkilerinde yer yer denge politikası yer yer bir koz olarak nitelendirmektedir.

Tarafları Yakınlaştıran – Uzaklaştıran Alanlar

Öncelikle tarafların uzlaşma-çatışma alanları ele alındığında, genellikle ülkelerin kendi ‘milli güç’ unsurlarına ters düşmeyen yöndeki kararlarda uyum sağlandığını söylemek mümkündür.

İki tarafı yakınlaştıran unsurlar ele alındığında,

-Taraflar birbirlerini BM, AGİT, Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşlarda aday seçiminde karşılıklı desteklemektedir.(4)

-İslam konferansı Örgütü’ne üyeliğine destekçi olan Türkiye 25 milyon Müslüman nüfüsa sahip Rusya’nın 2005 yılında gözlemci ülke statüsünde İKÖ’de yer almasını sağlaması vesilesiyle 2005-2008 yılları arasında Putin’in Arap dünyası liderleriyle yaptığı görüşmelerle ikili anlaşmalar imzalanmıştır.

-Türkiye ayrıca Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğini desteklemektedir. 17 yıldır girmeye uğraşan Rusya Federasyonu’nun 1 Ocak 2011’e kadar Dünya Ticaret Örgütü üyeliğini gerçekleştireceği beklenmektedir.

-Rusya’da Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmasını istemektedir. Bu örgüt ABD’nin Orta Asya’da baskın güç olma niyetini engelleme amaçlıdır. Şu an Afganistan işgal bölgesinin merkezi asker alanı olan Kırgızistan-Manas üssüne sahip olan Amerika burada Orta Asya’yı eline geçirme niyetindedir. Ancak bölgede ŞİÖ’nün üstünlüğü söz konusudur. Zaten Afganistan’a asker gönderme konusunda geri planda duran NATO üyesi olan Türkiye’nin bu işbirliğine üye olması ABD-Türkiye arasında gerginliğe neden olabilir.

-Önceden bahsedildiği üzere Irak savaşı konusunda Türkiye’de ‘1 Mart Tezkeresi’ kararı ile Irak’a asker göndermemesi bölgedeki savaşı desteklemediğini ve bu konuda Türkiye’nin Rusya gibi bir politika izlediği görülmüştür.

– İsrail-Filistin Sorunu’na barışçıl bir çözüm bulunması her iki tarafın da ortak isteğidir.

– 12 Mayıs 2010’da Medvedev’in Türkiye’yi ziyareti sırasında imzalanan protokoller arasında vize Muafiyeti konusu da vardı. Görüşmelerden önce Moskova metrosunda gerçekleşen terör olayına rağmen vize muafiyeti konusunda görüşmelerden vazgeçilmemiş olması Türkiye-Rusya arasında 90’larda hüküm süren güvensizlik durumunu ortadan kaldırdığını göstermektedir. Taraflar arasında imzalanan anlaşmayla “hususi, hizmet ve umuma mahsus pasaport hamili Türk vatandaşları ile hizmet ve umuma mahsus pasaport hamili Rus vatandaşları birbirlerinin ülkelerinde 30 günden fazla kalmayacak şekilde vizesiz olarak seyahat yapabileceklerdir. Vize muafiyeti 180 gün içerisinde 90 günü aşmayacak şekilde geçerli olacaktır.”(5) Ayrıca vize uygulaması dost Rus ve Türk halkı arasında sosyal ve kültürel bütünlüğü pekiştirme, işadamları arasındaki iletişimin artması sayesinde ekonomik ve ticari ilişkilere de katkısı olmaktadır. Rusya’nın en çok ihracat yaptığı on ülke arasında Türkiye dördüncü sırada yer alırken, en çok ithalat yaptığı ülkeler arasında da 14. sırada yer almaktadır.(6)

Tarafları birbirinden uzaklaştıran ya da çatışma alanları diye değerlendirilebilecek konular incelendiğinde,

– Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan Türkiye’nin aksine Rusya’nın bu yönde zıt düşüncede olması ve bunu bölgenin güvenliğine tehdit olarak algılamasıdır.

– NATO üyesi olan Türkiye, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliği yönündeki girişimlerini desteklemekte, Rusya ise bu konuda tam aksine bir yol çizerek bölgedeki güvenlik alanını daraltmak istememektedir. Sonuçta NATO üyesi değildir ve NATO ABD lehine olan bir askeri sistemdir ki bu da Rusya için tehlike oluşturan bir etkendir. Yalnız bu durum aşılmaya başlanarak sorun olmaktan çıkmaktadır.

– Güney Osetya sorunu taraflar için hem uzlaşma hem de çatışma konusu olarak değerlendirilebilir. Güney Osetya Savaşı’nda Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ndeki maddelerden taviz vermemesi Rusya’nın Türkiye ile olan ilişkilerinde bir diğer kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Yalnız Türkiye’nin Kafkas İşbirliği ve Barış Platformu ile Kafkasya’daki gerginliği azaltma niyetinde olması, Gürcistan ile olan ilişkilerinin iyiye doğru bir gidişatta olması Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün koruması düşüncesine aracı olarak Rusya ile bu konuda tezat fikirlere sahip olduğu görülmektedir.

Taraflar Arasındaki Enerji, Kültürel, Ekonomik, Askeri, Sosyal Gündemi Değerlendirme

Türkiye Doğu ve Batı ülkeleri arasında köprü oluşturan bir konuma sahiptir. Bu vesileyle Türkiye elinde doğalgaz kaynağı bulundurmasa da Orta Asya, Kafkasya gibi bölgelerin doğalgazını ihtiyaç sahibi Avrupa’ya taşıma avantajına sahip olduğu için transit ülke görevindedir. Ancak bu durum yine de Türkiye’nin doğalgazının %70’lik kısmını dışarıdan sağlama durumunu değiştirmemektedir.

Türkiye’nin Doğalgaz Aldığı Ülkeler

(7)

Şekilde görüldüğü gibi doğalgaz örneği üzerinden hareket edersek Türkiye’nin enerji konusunda temelde doğalgazda Rusya’ya bağlılığı çarpıcı bir şekilde görülmekle beraber Türkiye’nin en çok doğalgaz ithal ettiği ülke Rusya’dır. 2005’te hayata geçen Mavi Akım’la beraber Türkiye, Almanya’dan sonra Rusya’nın 2. En büyük doğalgaz ithalatçısı olmuştur. Günümüzde ise Almanya ve Ukrayna’dan sonra 3. sırada yer almaktadır. Büyüme oranının 2011 yılında %6,5, ilerleyen yıllarda ise %7,5 olması beklenmektedir. Doğalgaz ve petrol fiyatlarında oluşabilecek herhangi bir pürüz ya da dalgalanma Rusya için önem arz eden ve ekonomisini önemli ölçüde etkilemekle beraber bu olumsuz durum doğalgaz ve petrol konusunda ona bağımlı hale gelen devletleri, dünya petrol arzını da etkilemektedir. Bu yönüyle Rusya petrol ihracatı yaptığı ülkeleri ekonomik aynı zamanda siyasi açıdan da kontrol etme amacındadır. Ancak 1984’te imzalanan anlaşmayla 1987 yılında Rus gazını ithal etmeye başlayan Türkiye için aynı durum söz konusu olsa da bu konuda Türkiye ve Rusya arasında büyük sorunlar yaşanmayarak Rusya, Türkiye için güvenilir bir ortak olma yolunda basamaklarla merdiveni çıkmıştır.

2007 yılında enerji alanında rekabet olsa da Putin’in Ağustos 2009’da Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyareti sırasında imzalanan protokoller, önümüzdeki süreçte ağırlıklı olarak enerji alanında işbirliği sağlanacağının sinyallerini vermiştir. Bu işbirliğinin nedenine konjonktürel açıdan bakılabilir. Burgas-Dedeağaç Rusya’nın kendi projesidir. Ancak Rusya kendine rakip olan Samsun-Ceyhan’a yeşil ışık yakarak destek vermeyi kabul etmiştir. 2010’da Medvedev’in Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretle Samsun –Ceyhan projesini hayata geçirme süreci imzalanan 16 protokol arasında yerini almıştır. Yapılan son açıklamalarda her ne kadar Transneft Başkanı Tokarev’in olumsuz yönde açıklamalarda bulunması akıllarda soru işareti bıraksa da bunun üzerine resmi bir açıklamanın gerçekleşmemesi, bu olay öncesi Putin’in ‘Türkiye’ye söz verdik, projeyi beraber gerçekleştireceğiz’ şeklinde açıklamada bulunması, Türkiye’nin projenin meyvelerini toplayacağını göstermiştir. Rusya’nın kendi projesi yerine Türkiye’nin Samsun-Ceyhan projesine destek vermesine neden olarak 2007 yılında değişen Bulgar hükümetinin projeleri( Burgas-Dedeağaç ve Güney Akım Boru Hattı) incelemesi, bu doğrultuya dönük bir karar verme düşüncesinde olması son olarak ise yeterli çevre ve ekonomi faktörüne sahip olmadığını bildirmesi Rusya’yı alternatif bir diğer araç olan Samsun-Ceyhan konusunda bu şekilde bir tavır içerisinde olmaya zorlamıştır.

Bugün Nabucco ve Güney Akım Doğalgaz Boru Hattı Projeleri de rekabet halinde ve Nabucco, Rusya’nın bölgedeki en önemli enerji gücü olma niyetini gerçekleştirmesine engel teşkil etmektedir. Türkiye, 2009’da Başbakan Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Medvedev, İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi’yle beraber imzalanan protokolle beraber rakip iki projelerden biri olan Güney Akım boru hattının Türkiye karasularından geçmesine izin vermiştir. Ayrıca bu proje kapsamında İtalya, Türkiye’ye Boğazlar üzerinden aşırı yüklenme olmasını önlemek için destek olacaktır. Gazprom ve ENI(İtalyan şirketi) ortaklığında gerçekleştirilecek olan Güney Akım’ın inşaatına başlamak için Kuzey Akım’ın inşaatının bitmesi beklenmektedir. 2010 yılında Putin, Kuzey ve Güney Akım’ı “Hattın diğer ucunda iki gemi daha boru hattı döşüyor. Herkesin takvime uyması gerekiyor. İlk boru hattından 2011’de ikinci hattan da 2012’de doğalgazın Avrupa’ya ulaşması gerekiyor.”(8) sözleriyle projeye desteğini belirtmiştir.

Aslında Türkiye’nin böyle bir karar vermesine temel etken olarak Nabucco Projesi için gerekli gazın bulunmamasını ya da bir diğer ifadeyle gazın nereden sağlanacağının belirsiz olmasıyla gösterebilir. Türkiye Orta Asya ülkelerinin desteğini sağlamak isterken Rusya ‘arka bahçesi’ olarak nitelendirdiği bu alan üzerindeki politik ve ekonomik baskısını hissettirerek gelecekte önem arz edecek olan bölgedeki doğalgaz alanlarından sadece kendisi faydalanmak istemektedir. Bir diğer ifadeyle, Orta Asya’da tekelci durumunu korumak istemektedir. Bu yüzden kendisine alternatif oluşturacak ya da oluşturabilecek herhangi bir projenin gerçekleşmesini engellemek istemektedir. Nitekim Rusya doğalgazı direkt olarak Avrupa ülkelerine aktarımı sağlayarak transit ülkeleri de aracı olarak kullanmak istememektedir. Türkiye’nin Nabucco gibi Avrupa ülkeleri için değerli olan bir projede yer alması Türkiye’ye AB ile devam eden müzakere sürecine iyi bir aracı olamayacaktır.

Ülkeler arasındaki ticaret hacmine baktığımız zaman, 1990’larda bavul ticaretiyle başlayan ticari ilişkiler zaman içerisinde ‘çok boyutluluk’ kazanarak geniş alanlara yayılmıştır. Türkiye, Rusya’ya 2008 yılındaki kriz öncesinde 330 milyar dolar olan ticaret hacmi kriz sonrasında % 80 oranında ticaret hacminin korunarak 266 milyon dolarlık hacim geliştirmiştir. 2009 yılında 40 milyar dolara ulaşan ticaret hacmiyle Rusya Türkiye’nin en büyük ticari ortağı haline gelmiştir. (9) 2010 yılı sonundaki hedef ise 1 milyar dolar seviyesine ulaşmaktır. 2008 yılı itibariyle Türk iş çevreleri gıda ve içecek, şişe, cam, beyaz ve kahverengi eşya ile diğer sektörlerdeki yatırımların tutarı 6 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye, 2008’de Rusya’nın en önemli ticari ortağı haline gelmiştir. 2010’da Türkiye –Rusya ilişkileri tarihinin en başarılı dönemini yaşamaya başlamıştır.

Tarihi geçmişe baktığımızda aynı bölgede yaşamanın da etkisiyle Rusya ile gelişen ve artan ticari ilişkilerin yanında kültürel bağlarımızın da güçlendiği göze çarpmaktadır. 2007 Türkiye’de Rus yılı olarak kabul edilirken Rusya 2008’i Türkiye yılı olarak kabul etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, iki ülke arasındaki karşılıklı güvenin ve dayanışmanın pekiştirilmesini ve iki ülke halklarının birbirlerini ve kültürlerini daha iyi tanımalarını teminen sosyal, kültürel, eğitim, bilim ve teknoloji, basın-yayın, spor ve gençlik alanlarındaki mevcut işbirliğinin daha çok geliştirilmesi amacındadırlar.(10)

Tarihi dostluğun 90. yıl kutlamasında ise ‘Türkiye-Rusya Dostluk ve Kardeşlik’ gecesi düzenlenerek taraflar arasında kültürel etkileşime önem verildiği görülmüştür.

Son dönemde birbirini tanıma yolunda önemli aşamalar kaydetmiş olan iki ülke Rusya’da Türk dilini öğretme amacının olacağı merkezlerin önümüzdeki yıllarda açılmasıyla beraber taraflar arasındaki kültürel bağı güçlendirecektir. Buna ek olarak, Türkiye’deki Rus, Rusya’daki Türk nüfusunun artmasından dolayı ortaya çıkan ihtiyaçtan ötürü tarafların Milli Eğitim Bakanlıklarının aracılığıyla Türk-Rus öğrencilerinin öğrenimine destek olma amacı vardır.

Bir dönem ortak coğrafya, kültür gibi özelliklere sahip olduğumuz Rusya ile farklı uçlarda yer alırken günümüzde bu değerlerin pekişmesine turizm de aracı olmaktadır. Nitekim Rusya’dan gelen yoğun bir Rus turist kitlesine sahibiz. Kültür, doğa güzellikleri, kış turizmi, yayla, termal gibi araçlar Rus halkının Türkiye’ye olan ilgisini arttırmaktadır.

Rusların Türkiye’yi ziyaret etme oranlarına bakıldığında, 2007’de 2.5 milyon, 2008’de 2 milyon 768 bin, 2009’da 3 milyonu aşan rakamlarla Türkiye’yi ziyaret eden turist sayısına ulaşarak Türkiye her geçen yıl daha fazla sayıda Rus turistine ev sahipliği yapmaktadır. Rusya, 2009’da Türkiye’yi ziyaret eden turist sayısı oranıyla Almanya’dan sonra 2.sırada yer almıştır. 2010’da ise küresel krizden etkilenen Rusya buna rağmen Türkiye’ye gelen turist sayısında artış göstermiştir. Haziran ayı verilerine göre 578.527 Rus Türkiye’yi ziyaret etmiştir.

Rusya-Türkiye ilişkilerinin güvenlik boyutu da önem kazanmaya devam etmektedir. Güvenlik konusunda askeri alanda 90’larda başlayan ilişkilerin son olarak aldığı yol olan 2008 yılında taraflar arasında Rusya şirketlerinden ‘Rosoboroneksport’un kazandığı ihale ile Türkiye’ye tanksavar, füze gibi askeri alanda kullanılan araçların satımı askeri alanda yapılan yeniliklerin habercisidir. ‘Kornet’ füze kompleksi, füzeyi lazer ışığı vasıtasıyla yöneltmek olanağı vermekte, düşmanın ateş noktalarını ve araçlarını vurmada kompleksin etkililiğini önemli derecede arttırmaktadır.(11) Rusya böylece NATO üyesi bir ülke ile ilk kez askeri alanda işbirliği yapmıştır. Ayrıca ABD-Rusya silah satışı rekabeti ortaya çıkmıştır. 2008 yılında Vladimir Visotski’nin Türkiye’ye yaptığı ziyaretle taraflar arasındaki askeri ilişkilerin arttırılması gerektiği üzerinde durulmuştur. Yapılan görüşmeler sırasında taraflar Rus ve Türk denizcilerinin eylemlerinin koordine edilmesi ve Karadeniz’deki ortak faaliyetlerinin biçim ve yönlerinin arttırılması, bölgedeki kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi konusunda mutabakata varmışlardır.(12) Ancak bu alandaki ilişkiler diğerleri ile kıyaslandığında daha ağır ilerlemektedir. Rusya’nın ürettiği milyar dolarlık değere sahip olan S-300 ve S-400 füze savunma sistemler Türkiye açısından çekiciliğini korumaktadır.

Türkiye-Rusya İlişkileri Tarafların Nüfuz Ettikleri Alanlar Üzerine Nasıl Yansımaktadır?

Günümüzde dünyanın her yerinde bulundukları bölgede etkin güce sahip ülkelerin daha pasif ya da bölgede etkinliğini sağlamasına engel unsurlara sahip durumdaki ülkeler üzerinde ağırlığı vardır. Rusya’da ve Türkiye’de Avrasya bölgesinde etkin güce ulaşma yolunda adımlar atan ve bölge içindeki komşularından daha üstün niteliklere sahip olan iki önemli güçtür. İki ülkenin de bu vesileyle nüfuz ettikleri alanlar mutlaka vardır. Türkiye’nin Azerbaycan, Rusya’nın da Ermenistan üzerindeki nüfuzu buna örnek gösterilebilir. Azerbaycan ve Ermenistan arasında meydana gelen ya da gelebilecek mevzular da aynı şekilde Rusya ve Türkiye’nin de ilgi alanını oluşturmaktadır. İşte Dağlık-Karabağ sorunu da bunlardan bir tanesidir.

1980’lerde ortaya çıkan Ermenistan-Azerbaycan arasındaki Dağlık-Karabağ sorunu Avrasya bölgesinde ciddi katliamlara, ölümlere sebep olmasına rağmen taraflar 2008’de Güney Osetya Savaşı sonrası diplomatik olarak sorunu masaya yatırsalar da kesin bir çözüme ulaşamamışlardır. Rusya’nın Kafkaslarda izlediği politika ve Ermenilere olan ilgisi Ermenilerin Dağlık-Karabağ konusundaki tezini güçlendirmektedir. Azerbaycan ise Türkiye ile tarihi, kültürel olarak yakın bir geçmişe sahip olmakla beraber Türkiye ile aynı kökten, ırktan olduğu için kardeş ülke vasfındadır. Türkiye Azerbaycan’la olan ilişkilerini bozmak istememektedir. Bu özellikler Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerinin ‘stratejik ortaklık’ seviyesine geldiği bugün Azerbaycan’ın bu sorun hakkında rahatlamasına aracı olmuştur. Çünkü Ermeni diasporasına sahip bir Rusya ilişkilerinde en üst seviyeye ulaştığı Türkiye ile bölgede işbirliği içerisinde olma eğiliminde olacak ve Azerbaycan’la kardeş ülke olan Türkiye ile uzlaşma gereği duyacaktır. Yani Türkiye-Rusya ilişkilerinin Yukarı Karabağ sorununun çözümüne olumlu bir katkısı olmaktadır. Azerbaycan burada denge politikasına başvurmuştur. Peki Rusya’nın bu konu hakkında ılımlı bir tavır içerisinde olmasına tek etken Türkiye ile olan ilişkileri midir? Hayır. Rusya’yı bu yönde davranmaya iten Türkiye ile olan ilişkilerinin yanı sıra Bakü petrolleridir de. Öte yandan Moskova Ermeni Sorunu hakkında Türkiye’ye karşı AB ülkelerine göre daha ‘ılımlı’ bir yol izlemektedir.

Tarafların ortak ilgi alanını oluşturan noktalardan biri olarak Kıbrıs Sorunu’nu da göstermek mümkündür. Ortak din çoğunlukla ülkeleri bir arada tutan bir etkenlerdendir. Slav toplumlardaki durumu da bu şekilde ele almak mümkündür. Rusya ve Kıbrıs Rum Kesimi de bu kategoriye dahil edilebilir. Güney Kıbrıs ile iyi ilişkiler içerisinde olan Rusya Kıbrıs Sorunu konusunda Rum kesimine daha yakın bir tavır içerisinde bulunmaktadır. 2008 yılında Hristofyas ve Medvedev arasında imzalanan ‘Siyasi Manifesto’ ile taraflar arasındaki ilişkilerin temelinin bu sayede belirlendiğini söylemek mümkündür. Annan Planı’nın başarısızlıkla sonuçlanması, Rusya son zamanlara kadar batıyı, 40 yıldır bağımsız olan KKTC’yi tanımayarak çifte standart uygulamakla suçlaması, Moskova’nın Kıbrıs meselesindeki yeni tutumunun temelini oluşturmaktadır. Rusya 2004 yılında KKTC ile doğrudan teması başlatmıştır. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat’la görüşmesi Moskova’nın Ankara’ya somut desteği olarak yorumlanmıştır. Türkiye’deki Avrasyacıların katkılarıyla yürütülen birkaç heyetler arası görüşme de mevcuttur. Ankara Kıbrıs konusunda Moskova’dan daha fazla adım beklemektedir.

Bunların dışında bir de ülkelerin kendi içinde meydana gelen ancak dış güçlerin etkisiyle ya da desteğiyle bir diğer ülkenin sırtına kambur oluşturabilecek bir sorun da vardır ki o da terördür. Rusya bu konuda Çeçenler’den ızdırap çekerken Türkiye Cumhuriyeti özellikle geçen yaz dönemi içerisinde geçirdiği sıcak PKK günlerinin hala etkisindedir. Bu durumu iki tarafa uyarlayarak değerlendirmeye gelince, 1990’larda RF’nin SSCB’nin varisi olarak ortaya çıkmasının ardından Türkiye ile olan ilişkilerinde olumsuz pek çok şey yaşanmıştır. Bunlardan birini de Türkiye’nin terör örgütü olarak nitelendirdiği PKK’nın Rusya’da destek bulması dahası Rusya’nın PKK’ya silah temin etmesi de söz konusuydu. Öte yandan 1997 yılında PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’den Rusya’ya kaçması polemik yaratsa da Rusya’nın Öcalan’ı ülke dışına çıkarması oluşabilecek kötü şeyleri önlemiştir. Bunun yanı sıra, taraflar terörle mücadele konusunda işbirliği içerisinde olsa da Rusya hala PKK’yı kendi ülkesinde bir saldırı gerçekleştirmediği gerekçesiyle bir terör örgütü olarak algılamamakta Türkiye’de orduyla savaşan bu grupların gerilla olduğu konusunda ısrar etmektedir. Üstelik Rusya’da ondan fazla STK çerçevesinde örgütlenen çok sayıda Kürt yaşamaktadır. Bunların PKK ile ilişkilerinin olması Kremlin’in Kürt halkıyla ilişkilerini bozmak istememesi söz konusudur.

Burada Rusya’da Kürt diasporasının etkisi göze çarpmaktadır. Ancak bu sorun günümüzde Türkye açısından değerlendirildiğinde ilişkilere gölge düşürecek düzeyde değildir. Rusya’nın da terörle ilgili zaafının olduğu bir konu vardır ki o da Çeçen Sorunu’dur. Çeçenistan’ın bağımsızlık için mücadele başlatması, diğer cumhuriyetlerin daha fazla özgürlük ve hak istemesi, 1998 yılında büyük bir ekonomik krizin ortaya çıkması, iç ve dış borçların her geçen gün artması, daha yeni kurulmuş ve toparlanma aşamasında olan Rusya gibi bir devleti bir kez daha parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı için Rusya bu konuda taviz vermeyecek konumunu korumayı bilmiştir. Türkiye’de etkin şekilde görülebilecek Kafkasya diasporası Çeçen faaliyetlerini gözle görülebilecek şekilde desteklemiştir. Bu da tarafların ilişkilerin seyrine göre ellerinde bulundurduğu kozlar arasında yerini almakla beraber artan ticari işbirliği ilişkilerinin akışında dengeleyici bir unsur olmuştur. Ayrıca Rusya ve Türkiye terör konusunda uzlaşarak ortak hareket etme kararı almışlardır. Günümüzde bu konuyla ilgili taraflar arasında sorun teşkil edebilecek istisna olarak Rusya’nın hala PKK’yı bir terör örgütü olarak değerlendirmemesi gösterilebilir.

Değerlendirme

Avrasya bölgesinde barışın, istikrar düzeninin oturması için çabaların sürdürülmesi gerekmektedir. Bölgede iki etkin ve ortak güç olma yolunda adımlar atmakta uğraş veren Rusya ve Türkiye’nin bunu temin etmek, ilişkilerindeki pürüzleri ortadan kaldırmak amacıyla sık aralıklarla birbirlerini ziyaret etmeleri gerekmektedir. 11-13 Mayıs 2010 tarihleri arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin ilk toplantısı yapıldığı sırada RF Devlet Başkanı Medvedev’in Türkiye ziyareti sonrası ortaklığın geldiği aşama ‘stratejik ortaklık’ seviyesinde değerlendirilebilir. Rusya’nın Kıbrıs ve PKK konusunda dile getirdiği vaatleri yerine getirme sürecini geniş zamana yayması, Rusya ve Türkiye’nin Avrasya bölgesinde iki önemli güç olmalarının yanı sıra aynı zamanda rakip iki ülke olması ilişkilerin bir diğer boyutunu oluşturmaktadır. Stratejik ortaklık seviyesindeki ilişkilerin gelişmesine engel olacak bu tür sorunlarla karşılaşıldığında gerilimler yaşansa da ilişkilerin bugünkü konumunun önümüzdeki süreçte çok ciddi bir konu patlak vermediği sürece korunması söz konusudur.

Güncel konular, iki tarafın da özellikle ekonomik olmak üzere politik ve güvenlik alanında aralarındaki ilişkiyi geliştirmek niyetinde olduklarını göstermektedir. Bölgede etkin güç olmaları aralarında yaşanan önemli bir sorunun bütün bölgeyi etkilemesine neden olabilir. Bu yüzden iki taraf attıkları adımların onları nereye götüreceğini çok iyi analiz etmelidir. ‘Stratejik ortaklık’ seviyesine gelen işbirliği düzeyi oluşabilecek bir tehdit unsurunun Avrasya’yı etkileyeceği durumu ile aynı eşdeğerde olabilecek tehdidin aksine pozitif bir sonuca ulaşmayı yeğlemektedir. Devam eden üst düzey diyaloglar, imzalanan çok yönlü protokoller, Avrasya ülkelerine örnek teşkil edecek seviyede olmalıdır. Ancak Rusya’nın ekonomik olarak elinde bulundurduğu alternatifleri çıkar doğrultusunda siyasi eğilime dönük hale getirmemesi sayesinde aradaki bağ kuvvetlenebilir. Rusya’nın bu konuda ılımlı davranması gerekmektedir. Ekonomik ilişkilerin tam anlamıyla ‘en üst seviyede’ olabilmesi için öncelikle bu konudaki problemlerin çözümü için ortak hareket etmek ve siyasetin derin etkisine perde aralamak gerekmektedir. Yoksa tarafların siyasi çıkarları devreye girince geçmişte yaşandığı kadar olmasa da çatışmalar ortaya çıkacaktır.

Türkiye ilişkilerin bugünkü konuma gelmesinde büyük emeğe sahiptir. Türkiye Rusya’yı bölgede ekonomik, siyasi girişimler açısından olması zorunlu bir ortak olarak görmektedir. Rusya’nın da geçmişte Türkiye’ye karşı olan şüpheci tavırları son bulmuştur. İki taraf olumsuz hatıraları silerek yola devam etmektedir. Artık Rusya da bölgedeki sorunlara karşı Türkiye’ninkine benzer bir tutum içerisinde olmaya doğru attığı adımların devamını getirmekte tereddüt etmemelidir.

Taraflar aralarındaki işbirliğini uluslararası platformda birbirlerine destek olabilecekleri konularda da gösterme meyilinden kopmamalıdır. İlişkilere zarar verebilecek herhangi bir konjonktürden uzak durmalıdır. Böylece önümüzdeki süreçlerde çok daha sağlam bir işbirliği düzeyiyle bölgede daha güçlü bir Türkiye, daha güçlü bir Rusya’yı görmek kaçınılmaz olacaktır.

 

Bahar EZGİN

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü

{jcomments on} 

Kaynaklar

1) Derindüşünce.org, 16 Eylül 2010

2) BİLGESAM, ‘Türkiye-Rusya İlişkilerinde Üçüncü Dönem’ , 15 Eylül 2010

3) Odatv.com, ‘Medvedev Neden Türkiye’ye Geliyor’ , 18 Eylül 2010

4) Tüm Gazeteler, ‘Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Moskova Ziyareti ve Düşündürdükleri’ , 21 Eylül 2010

5) Nationalturk.com, ‘Rusya-Türkiye Vizeler Kaldırıldı’ , 25 Eylül 2010

6) Nethaber.com ‘Türkiye’ye Vize Uygulamayan Ülkeler’ , 18 Eylül 2010

7) Alternatürk.org, ‘Türkiye Enerji Raporu’ , 19 Eylül 2010

8) Sentezhaber.com, ‘Putin’den Kuzey Ve Güney Akımı’na Tam Destek’ , 21 Eylül 2010

9) ORSAM, ‘Türkiye- Rusya ilişkileri’ , 25 Eylül 2010

10) Dışişleri Bakanlığı Resmi Web Sitesi, ‘Türkiye-Rusya Arasındaki İlişkilerin Yeni Bir Aşamaya Doğru İlerlemesi Ve Dostluğun Çok Boyutluluğa Ulaşması’ , 16 Eylül 2010

11) ORSAM, ‘Komşuluktan Stratejik İşbirliğine: Türkiye-Rusya İlişkileri’ , 28 Eylül 2010

12) İlyas Kamalov, ‘Kapatmanın Gölgesinde Türk-Rus Yakınlaşması’, Yeni Şafak, 30 Eylül 2010

 

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Xi Jinping Düşüncesinin Gerçek Kökleri

Xi Jinping Düşüncesinin Gerçek Kökleri: Çinli Siyaset Filozoflarının Moderniteyle...

Özgürlükten Kim Korkar? Liberalizmin Geleceği İçin Mücadele

Bu yazı ilk olarak CUNY Lisansüstü Merkezi'nde Tarih ve...

Somali – Türkiye Anlaşması Onaylandı

Somali ile Türkiye arasında 8 Şubat'ta imzalanan Savunma ve...

İki Yıl Sonra Ukrayna’da Sırada Ne Var?

Rusya'nın Ukrayna'daki savaşı üçüncü yılına girerken, savaş alanında görünürdeki...